YOL AYRIMI- 2: Tartışma Platformu Tutanaklarından…

TİKB’nin bölünmesine giden süreç 1995 yılının Eylül ayında Tartışma Platformu (TP) olarak başladı. Örgüt içinde MK’ya (Merkez Komitesi) dönük yoğunlaşan eleştirilerin ardından, tartışmaları örgüt disiplini içinde sürdürmek adına bu platform kurulmuştu. Yaklaşık 2,5 yıl süren ve oldukça sancılı geçen tartışma süreci, 21 Aralık 1997’de bölünme ile sonuçlandı. Örgütten atılan kadrolar, Şubat 1998’de TİKB(B)’yi kurduklarını ilan ederek yollarına devam ettiler. TİKB ismiyle geride kalanlar ise, sonrasında iki büyük bölünme daha yaşadılar.

Burada yer alan yazılar, MK’yı eleştirenlerin TP’ye sunduğu yazılardan (TP tutanaklarından) derlenmiştir. Yazılar sonrasında, TİKB(B)’nin illegal merkezi yayın organı olarak ’98 yılından itibaren yeniden yayın hayatına dönen ‘İhtilalci Komünist’ dergisinin, ’98 Mart-Nisan tarihli 11. sayısından ’99 Mart-Nisan tarihli 17. sayısına kadar bir yıl içinde yayınlanmıştır. ‘İhtilalci Komünist’ dergisi, ‘Tutanakları’ yayınlama gerekçesini bir ‘sunu’ ile okuyucu kitlesine duyurmuştur. ‘Sunu’ dahil, yayınlanan tutanakların bazılarını yayınlıyoruz.

 

 

İK’nın 11. sayısından itibaren “Tutanaklar”dan köşesi ile örgütümüzün Eylül 1995 ile Aralık 1997 tarihleri arasında yaşadığı “Tartışma Süreci”nde savunduklarımızı yayınlamaya başladık. “Tartışma Platformu” (TP) tutanakları olarak bilinen bu tutanaklar, yüzlerce sayfayı buluyor ve içinde gizlilik ilkesini de çiğneyen bir dizi zaafı da barındırıyor. Bu açıdan TP tutanaklarının tümünü yayınlamayı doğru bulmuyoruz. Öte yandan sayfalar dolusu gereksiz tekrarlar, söylenti ve laf kalabalığı ile ne dergimizin sayfalarını ne de okuyucumuzun kafasını boş yere meşgul etmeyi düşünüyoruz.

Önemli olan; TP Sürecinin neden/nasıl başladığı, hangi görüşlerin savunulduğu, tartışma noktalarının, ayrımların nerelerde toplandığı ve bütün bu gelişmeler karşısında nasıl bir tutum sergilendiğinin öğrenilmesidir. Biz kendi adımıza neleri savunduğumuzu (bugün için eksik bıraktığımız yönler de olsa) ortaya sermekte hiçbir sakınca görmüyoruz. Aksine tüm yoldaşlarımız ve devrimci kamuoyu tarafından bilinmesinde yarar buluyoruz. O yüzden TP’de yaptığımız konuşmaları, sunduğumuz yazıları -illegalite açısından gizli kalması gereken yerler dışında- yayınlamaktan çekinmiyoruz. Tutanakların büyük bir kısmının (tasfiyecilerin yaşadığı son operasyonu ile hepsinin) devletin elinde olması, bu hassasiyetimizi ve sorumlu davranışımızı değiştirmiyor.

Tasfiyeci MK’nın TP sürecindeki konuşma ve yazılarını ise, kendi dergimizde yayınlamayı gereksiz buluyoruz. TP sürecinin bitiminde yayınladıkları 29 Aralık 1997 tarihli genelgede, “şu tarihli, şu imzalı yazılar”, “K’nın eleştiri yazılarıyla birlikte okunsun” gibi ibarelerle seçme yaparak, özellikle TP’nin ilk aylarındaki konuşmaları ve dışarıdaki yoldaşların, İl komitelerinin sunduğu yazıları hasıraltı ederek, kendi yoldaşlarına bile okutmaktan çekinen bu yaklaşımı kınamakla yetiniyor, onları kendi kaderleriyle başbaşa bırakıyoruz.

Söz konusu genelgede bir diğer ilginç ve çarpık yaklaşım ise, MK’nın bir üyesinin TP’deki konuşma ve yazılarına, “Kasım ‘95’ten sonraki şu, şu başlıklı yazılar” diye sınırlama koyarken, diğer MK üyesinin tüm yazılarının okunmasının istenmesidir. Bizler açısından çok şaşırtıcı olmayan bu yaklaşım, TP sürecinde iyice açığa çıkan zaafiyetlerini gizleme telaşı kadar, birçok kez altını çizdiğimiz ‘tek adam’a doğru gidişin resmi olarak da ifadesidir.

Komünist Manifesto’da “Komünistler, görüşlerini saklama alçalması göstermezler” ile başlayıp, Lenin’de “ışık, ışık, daha fazla ışık”la devam eden “açıklık” ilkesi doğrultusunda, TP tutanaklarında yer alan konuşma ve yazılarımızı yayınlamayı sürdüreceğiz. Bunun ML bir örgütün, yoldaşlarına ve kitlelere karşı sorumluluğunun, ciddiyetinin ve samimiyetinin bir ölçütü olarak görüyor ve bir görev sayıyoruz. Bu aynı zamanda tarihe karşı sorumluluğumuzun da bir gereği ve gelecek kuşaklara borcumuzdur.

 

* * * * * * * * * * * *

 

MÜCADELENİN HER CEPHESİNDE DEVRİMCİ OLMAK (Eylül 1995)

 

Yoldaşlar, bir insan devrimci olmaya karar verdiği andan itibaren yaşamının her günü, her saati mücadeledir. Devrimci olmak, ilk başta varolan düzene başkaldırmak demektir. Bu salt devletin güvenlik güçlerine ve onun diğer kurumlarına karşı verilen bir mücadele değildir. Devrimci olduğumuz andan itibaren ailemize, akrabalarımıza, arkadaş çevremize karşı daha zorlu bir mücadele başlar. Birçok devrimciyi ilk adımı atmaktan alıkoyan, geciktiren ya da daha sancılı hale getiren, sevdiği insanları karşısına almada yaşadığı zorluktur. Ama devrimci olmaya kararlıysa, ilk başta bu en zor işi başarmak zorundadır.

Sınıf mücadelesinin iniş-çıkışları, gelgitleri, yükselme ve yenilme anları vardır. Beyaz terörün ortalığı kasıp kavurduğu günleri vardır. Bizde 12 Mart, 12 Eylül dönemleri gibi… Özellikle böylesi zor dönemlerde ayakta kalabilmek, kopkoyu karanlığın ardındaki aydınlığı, tünelin ucundaki ışığı görebilmek, devrimci bir bilince ve o uğurda tüm zorluklara katlanabilecek bir yüreğe sahip olmayı gerektirir. Bilinç ve yüreğin bileşimi, aynı anda atması şarttır. Bilinç, siyasi-ideolojik kavrayış, onun içselleştirilmesidir. Yürek ise, kaynağını buradan alan sarsılmaz bir inanç ve güvenle ideallere bağlılıktır. Devrimle, örgütle kurulan bağın güçlülüğü ve o zeminde oluşan devrimci kişiliktir. O bilince sahip olduğu halde kendinde savaşacak gücü bulamayanlar da vardır. Ki bu durumda bilinç de kararmaya başlar. Ya da savaşma gücüne sahip olup da ufuk darlığından, geleceği göremeyip kıvranan, çöküp kalan da. Bilinç ve yüreğin bileşimi, sadece yenilgi dönemlerinde değil, devrimin ileriye doğru hamle yaptığı dönemlerde de, geçici durgunluk anlarında da bir devrimciye hep doğru yolu gösteren şaşmaz pusuladır. (*)

Yoldaşlar, sınıf mücadelesinin bir karşıdevrimle, devletle olan yönü vardır; bir de proletaryanın saflarına sızmış her tür küçük-burjuva sapma, oportünist-revizyonist görüşlerle olan yönü. İşin en zor olan yanı ise, kendi içimizde, yoldaşlarımızda, hatta kendimizde ortaya çıkan hata ve eksikliklere karşı yürütülmesi gereken iç mücadeleyi başarabilmektir. Yukarıda saydığım özelliklere sahip bir komünist için karşıdevrimle olan mücadele kolay olanıdır. Orada saflar net, düşman bellidir çünkü. Ancak iç mücadelede sorunlar çok daha karmaşık, çetrefilli, çoğu kez fludur. Onları ayrıştırabilmek ve netleştirebilmek gerçekten zordur. Örgütünü, yoldaşlarını ve kendini yıpratmadan ama asla uzlaşmadan hata ve zaafları bulup üzerine gidebilmek kolayca başarılabilecek bir şey değildir çünkü. Hele ki kireçlenmiş, kastlaşmış bir durumla karşı karşıyaysan. Bu alanda tecrübe ve deneyim sahibi değilsen. Önünde bir örnek yaratmış, bir gelenek ve normal işleyişin gereği bir alışkanlık yoksa. İşte burada da bilinç ve yürek, onların bileşimi gereklidir. Hem de çok daha üst bir düzeyde…

Bizde karşıdevrimle mücadelede pişmiş, çelikleşmiş değerli kadrolar vardır. Ancak bugüne dek “iç mücadele” diye bir sorunla yakıcı bir şekilde yüz yüze kalmadığımız için henüz çok toyuzdur. Çocukluk dönemimizi yaşadığımızı söyleyebiliriz. Dikkat edin, içimizden atılan ya da eriyip giden insanlara karşı kadrolarımızda genel bir hoşnutsuzluk ve sıkıntı olmuştur. Ama hiçbirinde bu duygu ve düşünceler sistemleştirilip adı konularak ciddi bir mücadeleye girişilmemiştir. Bu kişilerle en çok sorun yaşayan alt kadrolar, ya sorunun kaynağını tam olarak görememekten ya da gördüğü halde konduramamaktan veya söyleme cesaretini bulamamaktan çoğunlukla susar. Bu durumu koşullayan yerleşmiş bir diğer yanılsama ise “yukarıdan yoldaşlar görüyordur mutlaka”, “onların bir bildiği vardır herhalde”, “onlar bir şey yapmıyorsa acaba ben mi yanılıyorum” diyerek varolanı kabullenmek, en fazla beklemeye geçmektir. Ama bu, edilgen, sessiz bir bekleyiştir. Yukarıya bu doğrultuda rapor yazmaya bile çekinir. “Ya yanılıyorsam, yoldaşlar nasıl böyle düşünürsün diye bana kızarlarsa, ya yazdıklarım eleştirdiğim yoldaşla gerginliği daha da arttırırsa” vb. bir yığın kaygı taşınır.

Sözde bunların hepsi vardır, yazılır, çizilir; ama uygulama olmayınca böyle bir alışkanlık ve bilinç oluşmaz. Biz bu örnekleri XK ve M olaylarında tüm yönleriyle yaşadık. Bu kişiler, -XK ve M’de olduğu gibi- bulundukları yerin sorumlusu ve “en üst merci” iseler, onları eleştirebilmek öyle her babayiğidin harcı değildir. Çünkü o güne kadar alttan alta, kimi zaman açık bir şekilde, kendi ile uğraşanların iflah olmayacaklarını ilan ederler. Yeltenen birkaç kişiyi de rezil rüsva ederek bu yolu keserler. Bir zaman sonra mızrak çuvala sığmaz ve o kişiler örgütten atılınca bu kez herkes, “ben öyle olduğunu biliyordum zaten”, “şunu da görmüştüm, bunu da görmüştüm” diye anlatmaya başlar. Yalan da değildir, ama gelin görün ki, “fark ettin, gördün de ne yaptın” diye sorulduğunda, en fazla o kişiyle tartıştığını, diğer yoldaşlarla da konuştuğunu söyler. Gerçekten de en cesaretli olanımızın yaptığı bu kadardır.

Bütün bunlardan sonra, bu kişiler atıldığında MK kadrolara, “neden bu kişilerin hatalarına göz yumdunuz, nasıl fark etmediniz, niye bildirmediniz?” diye sorular sorar, konuşmalar yapar. Ama ne yazık ki, bu durum değişmez. Üç-beş yılda bir yeniden yaşarız bu tür örnekleri. Aslında sorunun özünde, örgütün eleştiri-özeleştiri, aşağıdan yukarıya denetim mekanizmalarını işletmemesi ve kadrolarını bu alanda eğitip pişirmemesi yatmaktadır.

Yoldaşlar,

Bunlar bizim gerçeğimizdir. Onları sergilemekten, açığa çıkarmaktan rahatsızlık duymayalım. Aksine asıl tehlike, bunları gizlemek, üstünü örtmektir.

XK ve M örneğinden devam ediyorum. Bu kişiler, tüm hata ve zaaflarına rağmen direnen insanlardı ve belli yeteneklere de sahiptiler. Örgütümüze hiç de küçümsenmeyecek hizmetleri geçmişti. Hata ve zaafları, örgüt içi mekanizmalar yaratılarak, bu kadar dal budak salmadan, onları alıp götürecek boyutlara ulaşmadan önlenemez miydi? Ya da örgüt içinde fazla bir tahribata izin vermeden kesilemez miydi? Eğer bu örgütte çalışan herkes, örgütün kadroları, görev ve sorumlulukları kadar haklarını da bilselerdi, üst komiteleri de eleştirme, uyarma, çözemediği noktada yukarıya rapor yazma mekanizmalarını işletselerdi, ama daha da önemlisi; bu haklarını kullandıklarında başlarına herhangi bir “kötülük” gelmeyeceğini, örgütün güvencesi altında olacaklarını hissetselerdi, kuşku yok ki, “araba devrilmeden” de tedbirler alınabilirdi. En önemlisi, kadrolarımız iç mücadele de pişer, çelikleşirdi.

İç mücadele, her zaman sonu kötü biten durumlar için geçerli değildir. Aksine biz onu ne kadar örgüt yaşamının içine yedirirsek, kadrolarımıza mal edersek, bizi o kadar yenilmez kılar ve ileriye taşır. O zaman sorunlar birikip patlamaya dönüşmez. Sonuçları böyle yıkıcı ve tahrip edici olmaz.

Bugüne kadar örgütümüzde bu mücadele biçimini yerleştiremediğimiz için, şimdi yaşadıklarımız birçok yoldaş için şaşırtıcı gelebiliyor, onları şoke edebiliyor. İşin bir diğer gerçek yanı, kullanılmayan, paslı her silah gibi, şimdi ele aldığımızda hiç hoş olmayan sesler çıkarmasıdır. Tepki bunadır. Ancak bunun altında yatan nesnel durum görülmeli, bu boğuk sesler, Leninist bir örgütte olmazsa olmaz mekanizmaları bugüne kadar yeterince işletmemiş ve bu alışkanlığı kazanmamış olmamıza verilmelidir. Bunda da en az suçlu yine kadrolardır.

Yoldaşlar biz burada XK ve M boyutunda bir olay yaşamıyoruz. Ancak bugün sorun, tek tek kişilerden çıkıp, Leninist bir örgütün ilke ve normları olunca, aslında yaşadığımız daha ciddi bir sorundur. Çünkü olayı A sorunu olarak görmüyorum. Hatta K’nın söylediği gibi “MK’dan bir üye ile kadrolar arasında çıkan sorunlar” olarak da görmüyorum. Bir bütün olarak örgütsel hatalarımız, eksikliklerimizi koymaya çalışıyorum. Verilen tüm örnekler ve olaylar, bu durumu daha somut gösterebilmek içindir. Durumun nazikliğinin farkındayım. Anlattıklarımdan karşıma H’yi almış gibi görünmesi aldatıcıdır. Amacım, sorunlara yaklaşım tarzı, kadrolara bakış, örgüt anlayışındaki hatalı yönleri bir bütün olarak ele almak ve düzeltmektir.

H’de en açık haliyle ortaya çıkan üstenci-bürokratik tarz, tüzüğün işlemediği, tüzüksel ilkelerin bağlayıcı olmadığı, üyeler, aday üyeler, komitelerde şekilsizliğin hüküm sürdüğü, demokratik-merkeziyetçilik, eleştiri-özeleştiri, denetim gibi ilkelerin fiilen olmadığı bir ortamda boy vermiştir. Asıl sorun buradadır. Leninist örgüt tarzını yaşama geçirmemekte, bu yoldaşlar, en büyük kötülüğü kendilerine yapmışlardır. Örgütün en üst noktasında bulundukları için de onların hataları, tüm örgütü etkiler hale gelmiştir.

Şu an içinde bulunduğumuz durum, verilen iç mücadele, devrimciliğimizin sınanacağı, komünist kişiliğimizin, ilke ve normlara bağlılığımızın bir göstergesi olacaktır. Yukarıda saydığım aşamalardan geçerek gelen komünistler, her süreçten nasıl başı dik çıkmayı başarmış, tüm acılara, zorluklara rağmen eğilmemişlerse, bu süreçten de başı dimdik çıkacaklardır. Küçük-burjuvazinin titrek, yan duran, hep ortalarda bir yerlerde yürüyen tavrı bizden uzak olsun. Bu mücadele cephesinde de proletaryanın uzlaşmaz, kararlı tutumu bize yol göstermelidir. Örgütü ve devrimi savunmak budur çünkü.

Yaşamın her alanında devrimci olmak gerekir. Verili durumda devrimci olmak, statükolara, donmuş şeylere, Sezai yoldaşın deyimiyle “pelteleşmiş, akmayan, durağan” yapılara karşı savaşmaktır. İleriyi, yeniyi inşa etmek demektir. Bir yandan vururken bir yandan da alternatiflerini koymak, devrimci bir yapının ilk temellerini atmaktır. Yıllardır biriken, biriktikçe büyüyen, büyüdükçe derinleşen kireçlenmenin çapı düşünüldüğünde, vuruşların sert olması gerektiği kendiliğinden anlaşılır. Aksi halde, orasından-burasından yontarak, cilalayarak bu süreci devrimci tarzda ileriye doğru aşamayız. Tüm tartışma sürecinde Lenin’in şu sözleri bize yol göstermelidir: “Siyasal bir partinin kendi yanlışlarına karşı tutumu, partinin ciddiyetinin kendi sınıfına ve çalışan halk yığınlarına karşı sorumluluğunu pratikte yerine getirmesinin en önemli ve kesin ölçütlerinden biridir. Açıkça yanlışı kabul etmek, nedenlerini açıklamak, bu yanlışı doğuran durumu tahlil etmek ve yanlışı dikkatle düzeltme yollarını tartışmak -işte bu Bolşevik partinin işaretidir.”

Yoldaşlar, bizim ilişkilerimiz, özellikle MK ve onun altındaki kadroların ilişkisi, Doğu toplumlarının aile yapısına benzer biraz. Sedat buna sık sık “abi-kardeş” ilişkisi diyor. Bense doğu toplumlarında aile reisi ile çocukları arasındaki ilişkiye benzetiyorum. Sosyoloji kitaplarında geçer, doğu aile yapısında çocuklar, babalarının başlarına dokunamazmış. Baba, başına dokunulunca otoritesinin sarsılacağını düşünürmüş çünkü. Farklı bir tarzda bizde de öyle. (Başına dokunmayı MK’nın eleştirilmesi olarak alıyorum) Sözsüz, yazısız, öyle bir hukuk oluşmuş…

Bizim kuşak kadrolar, MK’yı eleştirmekten çekiniyor, saygıyla karışık bir korku var. Neden korkuluyor? Yanlış anlaşılmaktan, sevdiği-saydığı insanları kırmaktan, üzmekten… Şimdilerde ise “neme lazım, başıma bir iş almayayım”, “A’ya bile böyle yapmışlarsa, bize kim bilir ne yaparlar” gibi hiç de devrimci olmayan kaygılara düşülmüştür.

Bu ilişki tarzında MK’nın hatası bir ise, bizlerin iki, üçtür. Leninist bir örgütte bu tarz bir ilişkiye izin verilemez, bunun sürgit devam etmesi düşünülemez. Bu nasıl bir kadro yapılanmasıdır ki, yıllardır kör gözüm parmağına cinsten gelişmeler karşısında bile suskun kalabilmiş, en fazla alçak bir profil sergileyen, kesik kesik eleştiri ve uyarılarla yetinilmiştir? Bunlar da oldukça sınırlıdır. İlk zamanlar büyük bir güvenin ürünü olarak ortaya çıkan bu durum, daha sonra birçok şeyi gördüğü, rahatsızlık duyduğu halde, hatta konuşmak istediği halde konuşamamaya dönüşünce, çok daha tehlikeli bir durum yaratmıştır.

Şimdi deyim uygun düşerse MK’nın “başına dokunulmuştur”! Bugüne kadar olmayan, yapılmayan bir şey gerçekleşmiştir. Yaşadığımız bir devrimin sancılarıdır. Doğu toplumu aile yapısındaki gibi MK, otoritesinin sarsıldığını düşünmemelidir. Gerçek anlamda otorite asıl bundan sonra sağlanacaktır.

Böyle bir ortamda MK üyesi yoldaşların tepkisi, bizler tarafından anlaşılmaz değildir. Bugüne kadar etrafı adeta bir sevgi-saygı halesi ile çevrilmiş olan bir kurumun, birdenbire eleştiri yağmuruna tutulması, değişik reaksiyonları doğurur. Ancak şu da bir gerçektir ki, bu durumu yaratan da bizleriz.

Bu konuda sonuç olarak şunları söylemek istiyorum. Bugüne kadar mücadelenin diğer tüm cephelerinde Türkiye Devrimci Hareketi’ne örnekler yaratan TİKB kadroları, bu cephede de örnek bir tutum yaratacaktır. “Yalnızca zorluklardan korkmayan, kaçmayan, yenmek ve ortadan kaldırmak amacıyla zorlukların karşısına çıkan kadroların bir işe yaradığını hatırlayın” diyor Stalin.

Her ‘ilk’te, yaşanan bazı aşırılıklar olabilir. Fakat çok geçmeden yerli yerine oturacağına, daha düzeyli bir tarzın yakalanacağına inanıyorum. Aşırılıkları, kaymaları doğrulturuz. Yeter ki, Leninist normlarla çalışan, kurallı ve ilkeli bir ilişki sistemi yaratalım. Bu toplantı (TP kastediliyor -nba) ona uzanan ilk adımdır. Her şey bize bağlı. Bu cephede de devrimci olmamıza bağlı. Devrimci uyanıklık, uzlaşmazlık ve kararlılık… Aynı zamanda bunu yaparken devrimci değerleri titizlikle korumak, devrimci bir düzeyi tutturmak… Sağlam bir sinir sistemi ve devrimci kişilikle düşüncelerimizi sonuna kadar savunmak…

Zor olan başlangıçtır. Bu zoru başardık, bundan sonrasını da başaracağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın!

 

Dipnot: Unutmuyorum, ’92 Ekimi’nde arka arkaya yoldaşlarımızı şehit verdiğimiz günlerde, genç bir yoldaş “devletle savaşmaktan korkmuyorum ama sevdiğim insanların ölümüne katlanabilir miyim, bilemiyorum” demişti. Devrimciliğin sınanmasında önemli dönemeçlerden biri de insanı kahreden bu duyguyu yenebilmek, onu kavganın içine akıtabilmektir. Bu, aile ve çevreye karşı mücadelede aşılan ilk eşikten, düşmanla yüz yüze kaldığı çatışma, işkence, zindan gibi süreçlerden daha zor olanıdır. Bir devrimciyi, en fazla bileyen ve olgunlaştıran dönüm noktalarından biridir.

          

* * * * * * * * * * * * * 

 

 

Bir kez daha TÜZÜK ÜZERİNE (Ekim 1995)

 

  1. Konferans’tan bu yana, yani son dört yıldır, tüzüksüz yönetilen bir örgütte -ki bu son dört yıl, örgütün en çok geliştiği yıllardır- “bizde neler eksik kaldı, tüzüğümüzü nasıl geliştirebiliriz” sorularının yanıtına geçmek için, yaşanılan şu son dört yılı irdelemek gerekiyor. Çünkü bugün burada tartıştığımız varolan tüzüğün dar gelmesi değil, tüzüksüz yönetimdir! Bir şeyin eksikliği, darlığı ya da genişliğini, yanlışlığını anlamak için, uygulamak gerekir. Oysa biz daha bu şansa bile sahip olamadık. O yüzden tüzük taslağına geçmeden önce, bu konudaki yanlış yaklaşımları bir kez daha sergilemek gerekiyor.

Yoldaşlar, dört yıldır neden tüzüksüzüz? MK’nın her iki üyesini de dinlediniz. Bunun yanıtlarını alabildiniz mi? -Burada bir parantez açmak istiyorum. TİKB ideolojik-siyasi çizgisiyle, taktikleriyle Leninist bir örgüttür, kimse onu tartışmıyor. Ama II. Konferans’tan bu yana geçen süre içerisinde örgütsel işleyiş anlamında Leninist ilke ve normlardan ciddi bir şekilde uzaklaşmalar, yer yer onu tahrip eden şeyler gündeme gelmiştir. Ki, bu tüzüksüz yönetim de bunun bir göstergesidir. Burada söylenen her şey o şekilde algılanmalıdır. Leninist örgüt ilke ve normları dediğimiz her söz o şekilde algılanmalıdır- Devam ediyorum.

İşte gerekçeleri; önce K’nın söylediklerine bakalım. K her şeyden önce, başta tüzük olmak üzere örgütsel sorunları konuşmasından, dahası şu platformun kendisinden rahatsızdır. “Bu sorunlar örgüt gündeminden acil sorun olma niteliğinde değildir” diyebiliyor. (“Bu sorunlar”la kastedilen, burada tartıştığımız, konferans, tüzük, üyelik, komite işlerliği, bürokratik ve keyfi yönetim, demokratik merkeziyetçilik, denetim, eleştiri-özeleştiri, yeraltı ve yerüstü ilişkisi vb. Leninist örgüt ilkelerinin en temel konulardaki eksikliklerdir.) Bu konularda ve daha birçok konuda örgütün bütününde bu sorunlar yaşanıyor mu, yaşanmıyor mu, onu dışarıdaki yoldaşların görüşlerinden, raporlarından anlayacağız. Elimize ulaşan Br ve İst. illerinin raporlarında – ki bunlar son derece sınırlı ve ön düşünce biçimindedir, daha henüz platformda tartışılan konulara ilişkin raporları gelmemiştir- onlarda bile, bu sorunları yaşayıp yaşamadıkları ortaya çıkmaktadır. Bakın Br. ne diyor: “Görüyoruz ki, yapılanmamız olağanüstü dönemlere, öncesinden hazırlanmamış. Yanı sıra sonrasında birkaç ay içinde dışarıda bir oluşum bekliyorduk, o sizler tarafından gerçekleşmedi. Her alanda korkunç bir denetim boşluğu yaşanıyor. Hepsinde de içe dönüyor. Büro, gençlik, iller, Kurultay vb. birçok sorun yaşanıyor. Gazete çevresi olarak örgütlenme ciddi boyutlara ulaşıyor. Bugüne kadar niye bekledik?”

Evet Br soruyor: “Bugüne kadar niye bekledik?” Ve daha ileride kendileri yanıtlıyor: “… Hep ‘onların bir düşüncesi vardır’ diye bekledik.” Oysa görülüyor ki, MK’nın bu konularda ne bir düşüncesi vardır ne de çözmek doğrultusunda bir adımı. Onun üzerine şu yargıya varılıyor. “Gözü kapalı ama sağlıksız bir güven!” Yazının sonlarına doğru “Örgütümüz bir an önce niteliksel bir dönüşüm yapmazsa, çok değil birkaç ay içerisinde onarılmaz sorunlarla karşı karşıya gelecek.” (abç)

İstanbul ili olağan aylık raporunda “illegalite ile legalite arasındaki bağ” sorununa özel olarak yer ayırmış. Büro ve sanatevi ile yaşanılan ciddi sorunları ortaya koymuş ve “objektif olarak büro, çalışmanın merkezinde” diyorlar. Bunların kişisel yetersizlikle açıklanamayacağını, önderlikte düğümlendiğini bildiriyorlar.

Sadece bu iki rapor bile, bu sorunların örgütün sorunları olduğunu görmeye yeter. Ama MK bunu görmemekte ısrar ediyor. Hala ortada bir sorun yokmuş da biz çıkarmışız gibi davranabiliyor. Ve hala birilerini ‘mahkum etme’ savaşı içine girebiliyor.

K yoldaş, şu sorunları tartıştığımız için bizleri “örgütü geriye çekmekle” suçluyor. “Bir adım geri adım atmak” olarak niteliyor. Oysa çok açık ki, içinde bulunduğumuz sorunları aşmak için bunları tartışmamız ve bir çözüme kavuşturmamız şarttır. Dahası geç bile kalınmıştır. Ama diyelim ki K yoldaşın söylediği gibi “bir adım geri atıldı”, Lenin’in sıkça belirttiği gibi “ileriye doğru sıçramak için gerektiğinde bir adım geri atmak”, örgütün geleceği açısından ileri bir rol oynar. Önündeki çukuru aşmak için geriye çekilip, hız alıp sıçramak gerekir.

Sonuç olarak, bu tartışmanın örgütü geriye çektiğini düşünen, -ne derse desin- varolanı, şu eksikli-hatalı statükoyu savunuyor demektir; “durum iyidir, aynen devam edelim” demektir. Bunun lamı-cimi yoktur! Başta MK olmak üzere şu platformda tartışılan konulardan rahatsız olan herkes, önce bu konularda düşüncelerini ifade etmelidir. Varolanı, bugüne dek uygulanageleni mi savunuyor, yoksa varolanı eleştiriyor, olması gereken Leninist norm ve ilkelerin bir an evvel hayata geçmesini mi istiyor? Burada tartışılan budur. Herkes görüşlerini net bir şekilde ortaya koymalıdır.

K, durumu şöyle tespit ediyor: “Yaşananlar grup alışkanlıkları içinde hareket edenler arasındaki ilişkilerin en kötü ve zıt biçimlere bürünmüş halidir.” İşte asıl bu yaklaşım, sorunu kişilerle açıklama, kişiselleştirmedir. Ve tabi ki bu durumdan kendini ayırarak, “eski kadrolar arasında, bir de kimi eski kadrolarla H arasında” bir sorunmuş gibi koyabiliyor.

Önce hastalığın adını doğru koyalım! Çünkü biliriz ki, hastalığın teşhisi, tedavisi yolunda yarı mesafeyi kat etmektir. Ama biz önce teşhiste anlaşamıyoruz. K’ya göre sorunlar kişisel(!) Kişisel sorunların da yaşandığı, yer yer bu sorunların çalışmaları sekteye uğrattığı doğrudur. Ancak uyumlu komitelerimizin olduğu da bir gerçektir. Operasyon sonrası yayınlanan ilk genelgede komiteli çalışmada alınan mesafeyi görebiliriz. Diyelim ki baskın olan komite içi sorunlardır. Öyle olsa dahi bunun kaynağı, kökleri nelerdir? Çözüm nerede aranmalıdır? Açık ki ilk şart, Leninist bir örgütün norm ve ilkelerini işletmek, komiteli kolektif bir çalışma içerisine girmek olmalıdır. Şimdi bu doğrultuda MK dört yıldır ne yapmıştır? Kendi organından başlamak üzere bu ilke ve normlara ne kadar sadık kaldığını ortaya koymalıdır. K sık sık “bu tür sorunlarla uğraşmaktan bıktığını, kendisini yıprattığını” söylüyor. Tabi ki, sorunun kaynağına inilmez, tek tek kişilerle uğraşılırsa böyle olur. O çareyi nerede bulmuştur? ‘Bu sorunlar beni yıpratıyor’ diyerek bir kenara çekilmekte! Tabi o sorunlar bitmemiş, yine gelip onu bulmuştur. Bunlardan kaçmanın yolu yoktur. Tek yol kaynağına inmek, o kaynağı kurutmaktır. Orası da çevre anlayışı, grup alışkanlıkları ile yönetim şeklidir. Hastalık buradadır. Tedavisi de Bolşevik bir örgüt tarzını oturtmaktır.

Evet yoldaşlar, önce burada anlaşalım. Burada anlaşamazsak bir arpa boyu yol alamayız, havanda su döver dururuz.

 

K yoldaş tüzük konusunda diyor ki, “biz eski tüzüğümüzü bulmalıydık ve işlerlikte onu temel almalıydık.” Ve devamla “bu bizi çeşitli eleştirilerde dile gelen yanlışlardan korur, üyelik, konferans gibi konularda üzerimizde yaptırımcı bir baskı oluştururdu.” Bunu söyleyen 20-25 yıldır örgütlü faaliyetin içinde olan, TİKB kurulduğundan bu yana her dönem MK’da görev alan bir yoldaştı!. Üyelik, konferans gibi konularda ilkesel doğrular nelerdir, eski tüzük elimizde olmadan da pekala bilebilecek bir yoldaştır. O halde onu uygulamada ne alıkoymuştur?

Örgütsel faaliyet içinde birkaç yıllık deneyimi olan, hatta örgütlenme üzerine birkaç kitap okuyan her devrimcinin rahatlıkla öğrenebileceği bu ilkelerin, MK tarafından bilinmez olması düşünülebilir mi?

İşin daha ilginci, sadece gerekçelerle yetinilmiyor; savunmaya geçiliyor. Dört yıldır tüzüksüz yönetilen bir örgüt, -daha öncesini, yani ’85 sonrası dönemi saymıyorum- nasıl oluyor da K yoldaşın iddia ettiği gibi “eski tüzüğü aşan, ileri bir tüzüğün belli normlarını yakalayan gelişme adımları” atabiliyor? “Evrensel” örgüt ilkelerine dayanabiliyor? Eski tüzüğü uygulamıyor, ama “onu aşan ileri bir tüzüğün normlarını” yakalıyor(!) Leninist örgüt ilke ve normlarını uygulamıyor, ama “evrensel örgüt ilkelerine” dayanabiliyor(!) Bunu anlayabilmek mümkün değildir. Eğer öyleyse, bunların neler olduğu bize anlatılmalıdır. Bizim bilmediğimiz nasıl bir işlerlik yakalanmış açıklanmalıdır. İlk başta kendi organından, MK’dan örnek vererek başlamalıdır hem de.

MK II. Konferans’ta “atama yetkisi”ni alıyor, konferans delegeleri ise ilegaliteden dolayı kimseyi önerme gereği duymuyor, ve oradan ayrılırken en kısa sürede böyle bir atama yapılacağı güveni ile davranıyor. Ama dört yıl boyunca salt “gerilik” gerekçesiyle atama yapılmıyor! ‘92’de MK’nın içerde olan üyesiyle sorunlar yaşanıyor ve onunla ilişkiler donduruyorlar. Yani iki kişi kalıyor. Yine atamaya yanaşılmıyor. Örgüt gelişiyor, büyüyor; iki kişilik MK yetemiyor, bu kez “ara örgütler” yaratılıyor. Ama yine atama yetkisi kullanmıyor. Merkezi operasyon yaşanıyor, dışarıdaki örgütlenmeyi iki yoldaş üstleniyor, ama yine atama yapılmıyor! Aslında fiilen merkez görevini yapan yoldaşlar olduğu halde bu yapılmıyor. Tüm görevleri yerine getirirken “geri” olmayan bu yoldaşların, MK’ya atanması söz konusu olduğunda “gerilikleri” akıllara geliveriyor. Bu, kendine sevdalanmak ve çakılıp kalmak değil de nedir? Bu, ileri kadroların ve örgütün önüne engel olmak değil de nedir?

İşin bir diğer yönü, bu iki kişilik organın nasıl işlediğidir. Herkes kendi alanından sorumlu, kendi alanında “tek adam.” Birçok konuda birbirlerinden haberleri bile olmuyor, ya da karşı çıkmalarına rağmen kararların uygulanması durdurulamıyor. Birbirinden kopuk, federal bir çalışma! Herkes kendi işine bakıyor. İşte “hücresel bir prototip” aranıyorsa, başka yere gidilmesin, o ilk başta MK’dır. Onu incelemek, örgütün durumunu incelemek için yeterince veri sunar. Şimdi şu işleyişte “evrensel” bir şey yakalayanınız var mı yoldaşlar? Ya da “daha ileri bir tüzüğün normlarına” ulaşanınız oldu mu?

Bakın Lenin bu konuda ne söylüyor:

“Parti örgütünün genel ilkeleri konusunda bir fikri olan herkese göre açıktır ki, alt düzeyde bir organın disiplinine boyun eğmesi, üst düzeydeki komitelerin uyma koşuluna bağlıdır. Konseye karşı boyun eğme (o dönemde kongreden sonra en yüksek organ konsey, yani günümüzün MK’sı -bn.) konseyin kendi ilkelerine, yani komitelere ve onların bütünlüğüne, parti kongresine uymasına bağlıdır. İşin bu abecesini kabul etmeyen kişi, görev verilmiş kişilerin kendilerine görev verenlere sorumlu ve hesap vermekle yükümlü değil, tam tersi olduğu saçma sapan sonucuna kaçınılmaz olarak varacaktır.” (Örgütlenme Üzerine, Lenin, İnter Yayınları, sf. 56)

Bir alıntı da Stalin’den yapmak istiyorum.

“Parti pratik çalışmasında saflarındaki birliği korumak istiyorsa, hem önderlere hem de sıradan üyelere, bütün parti üyelerine eşit olarak uygulanan ortak bir proleter disiplin kurmalıdır. Böylece disipline bağlı olan ‘seçkin azınlık’ ve disipline bağlı olan ‘çoğunluk’ diye bir bölünme olmamalıdır. Bu ön şarta uyulmazsa parti bütünlüğü ve parti saflarının birliği sağlanamaz.” (age. s. 148)

Bu alıntılar ışığında MK’nın yaklaşımını bir kez daha gözden geçirelim. Konferans, üyelik, komitelerin belirginleşmesi vb. söz konusu olduğunda “eski tüzüğü bulamadık, o yüzden uygulayamadık” diyeceksin, ama MK’nın yetkileri ve hakları konusunda sınırsız bir rahatlıkla hareket edeceksin! “Dikey müdahale” adı altında komite işlerliğini dağıtan dalışları bile “tüzüksel yetki” ile açıklayacaksın. Konferansın verdiği “atama yetkisi”ni kullanmayacaksın, ama “atma yetkisi”ni pekala kullanacaksın! Diğer komiteler söz konusu olduğunda, örneğin İK’ya yeni üye katmak söz konusu olduğunda, “yeni ve geri” de olsa alıp, komite içinde geliştirmeyi savunacaksın, ama MK olunca bu yolu tıkayacaksın! Daha şu aşamada bile, MK hak ve yetkilerini, yasakçı tavırlarını öne çıkararak, alttan eleştiri ve denetimi bastıracaksın, hatta küs tavrı alarak dıştalamaya çalışacak ve bunu da anlayış düzeyinde savunacaksın!

Bir örgüt böyle yönetilebilir mi yoldaşlar? Bu kadar kaba çifte standart, MK ve diğer komiteler için iki ayrı anlayış olabilir mi? Hiçbir Bolşevik örgütte böyle bir örgüt işlerliği, böyle disiplin, denetim, eleştiri-özeleştiri anlayışı görülmüş müdür?

 

H’nin tüzüksel konulardaki yaklaşımını ise, anlatmaya hiç gerek yok. Onun gözüyle tüzük, kadrolar için sadece görevlerden ve cezalardan ibarettir. K yoldaşın deyimiyle, “tüzük deyince ‘biçme makinesi’ni anlar”! Kadroların hakları söz konusu değildir. Bu haklar sadece kendisi için geçerlidir! Onun tüzüğü nasıl küçülttüğüne, değersizleştirdiğine daha önceki konuşmalarımda değinmiştim. “İki saatte oturur yazarım” diye küçümsediği tüzüğü, 4 yıldır yazmamıştır, yazamamıştır! Çünkü böyle bir gereklilik duymamıştır. Durumdan memnundur. Nasıl olsa örgütü istediği gibi yönetmektedir. Hele cezaevi koşullarında bu çok daha risksiz ve kolay olmaktadır. O halde tüzükle uğraşmanın ne gereği vardır?!

Ben tüzük önerdiğimde neden karşı çıkmış? “DP yayına giriyormuş”, “OÇ gündemdeymiş”, “gazetenin kurumsallaşması varmış” da o yüzden! Yoldaşlar, bizim tüzük sorunumuz ilk kez cezaevinde gündeme gelmedi ki. Dışarıda yaptığımız toplantılarda, -ilk toplantı tarihi olan Ocak ‘93’ten itibaren- birçok kez gündem maddesi olarak geçti. Daha geriye gidelim, II. Konferans’ta (Mayıs ’91) gündeme geldi ve bir yıl içinde dar bir “tüzük konferansı” ile bu sorunun çözülebileceği konusunda görüş birliğine varıldı.

İçeri düştükten sonraki H’nin getirdiği gerekçeler temelsizdir. Birincisi, bu konular karşı karşıya getirilecek şeyler değildir. İkincisi, onlarla da ne kadar ilgilenildiği, işçi gazetesi dışında -onu da daha çok redakte eder- DP ve OÇ’ye ne kadar ilgi gösterildiği ortadadır. DP’nin ilk sayısı Kasım ayında çıkmıştır. Daha dışarıdayken kimi yazıları hazır olan ve baskıya girmesi düşünülen DP biz buraya (cezaevine) girdikten 5 ay sonra, OÇ ise tam 9 ay sonra çıkmıştır. Salt kendi üzerine aldığı yazı görevlerini yerine getirmediği için, DP’nin birçok sayısının aylarca bekletildiğini biliyoruz. Zaten “dört yıldır bu örgüt neden tüzüksüz yönetiliyor”un gerekçesini sıralamak başlı başına abesle iştigaldir. Kaldı ki ileri sürülen gerekçelerin de elle tutulur bir yanı yoktur.

O, örgütlenmede Lenin’in sözünü ettiği aydın anarşizminin tipik örneğini sunmuştur. Lenin “Rus nihilistlerine özgü” dediği bir aristokrat anarşistin tüzüğe yaklaşımını şöyle tanımlıyor: “Partinin örgüt tüzüğünden söz edecek olduğunda, alaycı bir gülümseyiş takınır ve tüzükten tamamıyla vazgeçilebileceği yolunda, “şekilciler”i hedef alan küçümseyici imada bulunur.”

Lenin sanki H’yi anlatıyor. Yaklaşımda ancak böyle bir benzerlik bulunabilir. Lenin’in bu sözünden sonra tüzük üzerinde ısrarlı durduğum için, bana “biçimci” diyenlere gülüp geçmek dışında yapabilecek bir şey kalmamıştır. Açık ki Rusya’da Bolşeviklere de böyle saldırılmış. Ben örgütü dağıtan aydın anarşisti olacağıma, “şekilci” olmayı tercih ediyorum.

 

Toparlayacak olursak;

1- MK, konferansın aldığı kararları uygulamayarak, örgütü tüzüksüz yöneterek, örgütsel anlamda ciddi bir suç işlemiştir. Bunun hiçbir gerekçesi, açıklaması olamaz. Daha fazla bu yola başvurmamalı, bu kadar çıplak olan durumu kabul edilmeli, öyle gelinmelidir.

2- Hastalığın adını doğru koymak, doğru teşhis etmek gerekir. Yaşadığımız sorun, ne “eski kadrolar” sorunudur ne onların kendi içlerinde yaşadığı (…) kişisel sorunlardır; ne de A ya da H ile yaşanan sorunlardır. Sorunumuz örgüt gibi çalışma, örgüt gibi işleme sorunudur.

3- Yaşananlar bir yanıyla “büyümenin sorunları”dır, bir yanıyla da istediğimiz ölçüde ve istediğimiz tarzda büyüyememenin sorunlarıdır. Evet bugün binlerle ifade edilebiliyoruz. Kuşkusuz bu düne göre bir büyümedir. Ama biz bununla yetinecek bir örgüt olamayız. Ufkumuz bu kadar dar olamaz. Yüzlerden binlere çıkınca başımız dönecek, başarı sarhoşluğuna kapılacak bir bönlük içinde olamayız… Sorunları bu tarzda yaşamasaydık eğer, binleri değil on binleri yürütecek bir örgüt durumuna gelmemiz işten bile değildi. Amacımız, bir devrim örgütü yaratmaksa, küçük başarılar değil, büyük hedeflere yürümeliyiz.

Lenin şöyle diyor: “Biz gene de partinin bu hastalığını, büyüme rahatsızlığı olarak değerlendiriyoruz. Bu bunalımın köklerini, çevre biçimi yaşamdan parti biçimine geçişte, iç mücadelenin özünü çevrecilikle parti disiplini arasındaki çelişkide görüyoruz. Ve işte bu yüzden partimiz ancak bu hastalığı aştıktan sonra gerçek bir parti olacaktır.”

TİKB’nin de bugün yaşadığı hastalık budur. Ancak bu sorunları aştığı zaman partiye, hem de devrime önderlik eden bir partiye ulaşacaktır.

 

 

* * * * * * * * * * * * * * * *

 

TEORİK GELİŞİMİMİZ ÜZERİNE (5 Kasım 1995)

 

Yoldaşlar,

Platformda yaptığım ilk konuşmamda, “Bizi çevrecilikten, grup alışkanlıklarından koruyacak üç temel ayaktan birinin, “ideolojik-siyasi çizgide derinleşme, teorik düzeyimizin örgüt olarak yükselmesi” olarak belirtmiştim. Şimdi, TİKB olarak kurulduğumuz ’79 yılından bu yana, bu yöndeki gelişimimiz üzerinde duracağım. Bizi birçok örgüt ve devrimci-demokrat kamuoyu esas olarak 12 Eylül sürecinde tanıdığı için, TİKB denilince daha çok direniş geleneğimiz bilinir. Bir başka ifadeyle, daha çok militan-savaşçı özelliklerimizle tanınırız. Bu tabii ki eksik bir tanımlamadır. İşin aslı TİKB’nin çıkışı ideoloji-siyasi temeldedir ve abartısız Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) içinde bu yönde bir çığır açmıştır.

Kendini ideolojik olarak ifade ettiği ilk başta gelen konu “Üç Dünya Teorisi (ÜDT)”dir. O dönem başını Arnavutluk Emek Partisi-AEP’in çektiği Uluslararası Komünist Hareketin, ÜDT’ye karşı başlattığı mücadelenin Türkiye’deki ilk temsilcisi TİKB olmuştur. ÜDT’ye karşı başlatılan ideolojik mücadele, kısa sürede “Mao Zedung Düşüncesi (MZD)”ni de içeren tarzda daha bütünlüklü ve tam olarak ortaya konuldu. ÜDT olsun MZD olsun, bir örgütün safını belirlemede, ML ideolojik bir hat tutturup tutturmamada belirleyici öneme sahip iki temel sorundu. Bunlar kendi içinde alt başlık olarak; felsefi, sınıfsal, örgütsel bakış açısını, ona bağlı olarak devrim, parti, proletarya diktatörlüğü, sosyalizmin inşası gibi en temel sorunları kapsıyordu.

TİKB daha kurulduğu ilk andan başlamak üzere ÜDT ve MZD eleştirisi ile bunların her birini ayrı ayrı ele aldı ve tüm kadrolarına, kendi dışındaki tüm devrimcilere eşsiz bir temel sundu. Bunu salt genel bir düzlemde koymakla da yetinmedi. Başta -o dönemdeki isimleriyle HK, HB, HY olmak üzere- ÜDT ve MZD’nin şu ya da bu şekilde etkisi altında kalan ülkemizdeki tüm örgüt ve akımların eleştirisi temelinde, onu Türkiye somutuna taşıdı. İdeolojik çözümlemeyi, siyasi, örgütsel, programatik, taktiksel düzeyde ele aldı, geliştirdi.

Neydi bunlar? Türkiye’nin sosyoekonomik yapısının “geri kapitalist” olduğunun tespiti, buradan hareketle proletaryanın devrimimizde oynayacağı -sadece ideolojik değil, fiili olarak da- önder rolü, başta yoksul köylülük ve küçük burjuvazi olmak üzere devrimin müttefikleri sorunu vb… Burada özellikle Maocu “milli burjuvazi”ye bakışın eleştirisi, devrimin kesintisizliği, devrim stratejimizin “Silahlı Halk Ayaklanması” olarak belirlenmesi öne çıktı. Devrimimizin birinci aşaması olarak saptadığımız Anti-emperyalist Demokratik Halk Devrimi ve oradan kesintisiz bir şekilde sosyalizme geçiş ve sınıfsız toplum hedefimiz “Asgari ve Azami Programımız” olarak şekillendi.

Türkiye’de ÜDT ve MZD’ye karşı mücadelenin başını çeken örgütümüz, başta Aydınlık olmak üzere her türden oportünizmin saldırılarına maruz kaldı doğal olarak. “Hocacı” ilan edildik. “Troçkist-revizyonist ayaklanmacılar” olduk. Kısaca uluslararası oportünizme karşı ilk bayrak açmanın “bedeli” olarak tüm şimşekleri üzerimize çektik. O saldırılar geldi, geçti… Her biri (HK, HB, HY) bizi bir yıl geriden izleyerek ÜDT ve Maoculuğu -özünü korumayı sürdürerek- reddettiler. Biz ise sağlam bir ideolojik-siyasi çizgiye sahip olmanın ve onu her tür saldırıya karşı cesurca savunmanın onurunu, çizgimize, kendimize güven duygusunu yaşadık.

TİKB’nin temelleri sağlam atılmıştır. O, her türden anti-ML akımdan ideolojik temelde köklü bir kopuşun ürünüdür. İdeolojik-siyasi sağlamlık, kendini Leninist bir örgüt yapısına oturtma yönünde de ciddi adımlara yöneltmiştir. TİKB örgütsel oportünizme, bürokratik merkeziyetçiliğe, Menşevik “aşamalı örgütlenme” anlayışına, legalizme, dergi-dernek çevreciliğine karşı mücadelenin üzerinden yükseldi. Bu anlayışların reddini içeren örgütsel bir şekillenişe gitti. Bu aynı zamanda ’68 grup yapısının da yadsınmasıydı. ’79’da ortaya konulan örgüt anlayışımız, bugün de “dar” deyip uygulamadığımız tüzüğümüz, bu bakışaçısıyla ortaya konuldu. Yeraltına verdiğimiz önem, silahlı mücadeleye bakışaçımız, yayın politikamız bu temel üzerinden şekillendi.

 

Burada teoriyi nasıl ürettiğimiz, nasıl sahiplenip içselleştirdiğimiz, her yana nasıl taşıdığımız üzerine de birkaç şey söylemek istiyorum. Bir başka ifadeyle teorinin örgüte mal edilmesi, tüm kadroları sürece katan kolektif bir üretime dönüştürülmesi ve buradan diğer devrimci örgütlere, onların içinde yer alan kadro ve taraftarlarına doğru yayılarak onların üzerinde kurulan ideolojik baskının nasıl başarıldığı üzerinde duracağım. Bu yönümüz ne yazık ki, bugün gerileyen bir yönümüzdür. O açıdan öğrenilmesi ve üzerine düşünülmesi gereken bir konudur.

MZD’nin reddi örgütümüzde adeta ideolojik-siyasi bir kampanya biçimine büründü. Tüm komiteler MZD araştırması içine sokuldu. Biz o zaman lise komitesiydik. MZD’yi felsefe, parti, proletarya diktatörlüğü, devrim stratejisi (halk savaşı) bölümlerine ayırarak her birimiz bir konuyu aldık. Önümüze bunlar üzerine araştırma yapmak ve yazılı hale getirerek broşür çıkarma görevi konulmuştu. Aynı şekilde başka komiteler de hazırlanıyordu. O dönemin il komitesi, “en iyi olanı yayınlayacaklarını” söyleyerek, devrimci bir yarışı da başlatmıştı. Herkes hummalı bir çalışmanın içine girdi. Gece gündüz demeden okuduk, yazdık. Ben de dahil olmak üzere o dönemi yaşayan yoldaşlar -ki şimdi bu platformun içinde yer alanlar vardır- belki de devrimci yaşantımızın en yoğun araştırma ve teorik olarak atılım sağlama sürecini yaşadık. Sonuçta ortaya çıkardığımız yazı, tabii ki geriydi ve yayımlanmadı da. Fakat MZD ile ilgili yazılarımız o zamanki illegal teorik yayın organımız İhtilalci Komünist’te çıkmaya başladığında, sanki Mao’yu komite olarak biz reddetmişiz, ona kendi araştırmalarımızla ulaşmışız ve bu yazıları yazan yoldaşlara bir katkımız olmuş gibi bir duyguyu yaşadık. Onun verdiği güven ve cesaretle tartışmalara katılıyor, nerede Maocu birini görsek yapışıyorduk. Gerek teorinin kolektif üretimi ve kadrolarca benimsenip kavranması, gerekse de ML teorinin en sağlıklı biçimde özümsenip her yere taşınması açısından anımsadığım bir örnektir bu.

Kuşkusuz büyüyen örgütsel görevler ve değişen koşullarla birlikte her zaman aynı tür çalışma ortamları bulunamayabilir. Ancak kadrolarımızın teorik düzeyini yükseltmek, politikalarımızı kavratma, yazı yazma alışkanlığını kazandırabilme ve politikalarımızı her platformda savunabilme yönleriyle geliştirmeyi istiyorsak, bugün bunun önemi ve aciliyeti daha da artmışsa, bu ve benzer biçimler yaratmak zorundayız. Biliyorum bu tür örnekler verdiğim zaman “‘79’la kalmakla, nostalji yapmakla” suçlanıyorum. (Şimdilerde moda bu! Bu moda da A’dan çıktı. O, MK üyelerinden birinin ‘80’lerde, diğerinin ‘70’lerde kaldığını söylüyor!) Yoldaşlar, “geçmişimiz güç ve gurur kaynağımız” diyorsak -ki öyledir- o zaman neden geçmişimizin olumlu yönlerini almayalım, onu bugünlere taşımayalım? Ya da bugün kimi yönlerden geçmişimizin gerisine düştüğümüzü söylediğimiz zaman, bundan niye gocunalım? Sonuçta örnek gösterdiğimiz başka bir örgüt değil ki, kendi örgütümüz, kendi geçmişimiz…

Geçmişimiz, geleceğe uzanan yolda en büyük güvenimiz, bastığımız sağlam topraktır. Ayaklarımız hiçbir zaman bu topraktan kesilmemeli. Bunu yapmaya kalkışanlara da asla izin vermemeliyiz. Ayaklarımız, bu toprağa sıkıca basmalı, ama gözümüzü ufka dikmeliyiz! Elimiz partiye uzanmalı, onu yakalamalıyız! İşte geçmişimizle geleceğimiz arasında böyle köprü kurabilmeliyiz.

Konuya dönüyorum: ‘77’de başlayan ‘79-‘80’de geliştirilen ideolojik-siyasi hamle, bir atımlık barut ya da sadece uluslararası komünist hareketin basit bir izleyicisi, takipçisi olmak değildi. 12 Eylül geldiğinde diğer örgütlerde şaşkınlık ve “bekle gör” tavrı hakimken, TİKB/MK 15 Eylül’de yayımladığı bir genelge ile “saldırı taktiği” diyordu ve tüm kadrolarına bu kararı iletiyordu. Şaşkınlık paniğe ve kaçmaya, tam bir teslimiyete dönüştüğü ve cuntanın hiyerarşik olarak yerleştiği, kesin başarı kazandığı zamanda Leninist “geri çekilme” taktiğini benimsedi. Bu dönemden sonra da hiçbir faaliyetini durdurmadı. Türkiye devrimci hareketinin literatürüne “tasfiyecilik” kavramını sokan TİKB’dir. ’82 yılında, yaşanan sürecin oportünizmin tasfiyecilik haline bürünen biçimi olduğunu açıkladığı zaman, tüm oportünistlerin bir kez daha blok saldırılarıyla karşı karşıya kaldık. Cezaevlerinde konseylerden çıkarma, tecrit etme politikaları izlendi. Fakat çok değil, üç-beş yıl sonra bize saldıran oportünistlerin hemen hepsi “tasfiyecilik” yapıldığını kabul ettiler.

Çıkışında ideolojik olarak çığır açan TİKB, 12 Eylül sürecinde de işte böyle isabetli tespitler yapmış ve taktikler uygulamıştır. O yıllarda da mücadeleyi kesintisiz sürdürmesi, örgüt düzeyinde direnme geleneği yaratması, ÖO gibi tarihsel öneme sahip bir eylemi başlatması, şehitleri ve gazileriyle dost-düşman herkesin saygısını kazanmıştır. Daha önce de çeşitli defalar belirttiğimiz gibi TİKB’nin 12 Eylül tavrı, ideolojik-siyasi çizgisinden, Leninist örgüt yapısından, güçlü yeraltı bilincinden ve bu zeminde yetişen kadro tipinden bağımsız değildir. Tamamen onun bir sonucudur. TİKB ideolojik-siyasi çizgisiyle örgütsel yapısıyla Bolşevik kadroları ve onların yarattığı direniş geleneğiyle, aldığı pratik tutumlarla, küçük-burjuva akımları bile etkilemeyi, manyetik gücünü onlara kadar uzatabilmeyi başarmıştır.

Bugün geldiğimiz nokta ile düşündüğümüzde, örgütte yaşanan sorunlardan tutun da teorik gerilik, taktiksel yetersizlik, sonu nereye gideceği belli olmayan dönemsel politikalar, kadrosal yapılanışta değişim, işkencede direnme geleneğinde bile zayıflamaya kadar, nereden nereye geldiğimizi gösteriyor.

 

  1. Konferans Sonrası Teorik Gelişim

Türkiye devrimci hareketinde ideolojik-siyasi ve taktiksel tespitleriyle hep önde giden, kendi dışımızdaki hareketleri de etkileyen örgütümüz, yeniden toparlanma ve atılım döneminden sonra bu alanda ne yaptı? Yine ‘89 sonrasını baz alalım.

‘89-’92 yılları arasında, kimisi daha önce ‘Orak-Çekiç(OÇ)’lerde tefrika halinde yayınlanan yazıların broşürleştirilmesi oldukça faydalı oldu. Bu broşürlerin içinde ideolojik-siyasi gelişimimize, programatik derinleşmemize katkıda bulunanlar da vardı. İlk aklıma gelenler; “Türk Tekelci Burjuvazisinin Gelişim Özellikleri”, “Kesintisiz Devrim” oluyor. Eski ‘İhtilalci Komünist(İK)’larda çıkan ve yeni bir önsöz ve düzenlemeyle yayınlanan “TDKP Eleştirisi”ni, ayrıca “Aynadaki Yüz Kimin”i sayabilirim. İşçi sınıfı içinde çalışmanın gerekliliği üzerine çok konuşulmasına rağmen ne yazık ki, elimizdeki tek broşür “İşyeri Komite ve Meclisleri”dir. Bu broşürün önemini ayrıca belirtmek gerekir. Türkiye’nin son on yıldır en önemli sorunu halini alan “ulusal sorun”da ise, OÇ’nin 67, 68, 69 sayılarında çıkan “Kürdistan’ın Sosyoekonomik Yapısı” yazısından başka doğru dürüst bir yazılı materyal yoktur.

’91 Kasımı’ndan itibaren üzerinde “15 günlük siyasi dergi” yazan, ama genellikle 20-25 günlük periyotlarla çıkan legal derginin başyazı ve temel yazılarında güncel politikaya ilişkin değerlendirmelerle yetinilmiştir. Ancak programatik derinleşme görevi (‘92’ye kadar çıkan broşürlerin dışında) tamamen legal dergiye bırakıldı. ’93 Ekimi’ne kadar yayın hayatını sürdüren legal dergi boyunca görece devam eden siyasi-teorik üretim, işçi gazetesinin çıkmasıyla birlikle iyice geriledi. Daha çok “siyasi ajitasyon” ve “teşhir” görevini üstlenen ve “ortalama işçi”nin düzeyini tutturmayı hedefleyen bir işçi gazetesi ile, programatik derinleşmede yol almak pek mümkün olamazdı zaten. Teorik bir yayına duyulan ihtiyacın daha da yakıcılaştığı ve tabandan bu tür baskılar geldiği halde, yaklaşık bir yıl biz sadece işçi gazetesi ile yetinmek durumunda kaldık. Örgütsel faaliyetlerimiz, şehitlerimiz, onların anmaları, kadrosal-kitlesel gösterilerimiz vb. işçi gazetesinde yayımlanıyordu. OÇ’nin de aylarca süren aralıklarla çıkması, bu tür haberleri bayatlatıyor, dolayısıyla orada da çıkmıyordu.

İşçi gazetesi çıktıktan sonra, -ki yaklaşık bir yıl- sadece teorik değil, örgütsel yönden de ciddi bir boşluk yarattı. Daha da önemlisi TİKB kadroları, “ortalama işçi”nin düzeyine indirgendi. İşçi gazetesinin yorum ve haberleriyle idare ettirildi. Bu bile, örgütün nasıl geriye çekildiğini, ekonomik mücadele ağırlıklı bir ajitasyon ve propagandaya mahkum edildiğini gösteriyor. (*)

Her şeye rağmen bir “teorik yayın organı”nın çıkması olumluydu ve geç kalınmış olsa da örgüt tarafından sevinçle karşılandı. Her ne kadar ilk sayının “Giriş” bölümünde konulan hedeflere ve iddiaya uygun bir yayın hayatı izlemese de örgütteki ciddi bir boşluğu, hem de yıllardır süren bir boşluğu dolduracağı beklentisi ile sarılındı. İçerik olarak kimi yazılar güncel politika ve taktiklere ilişkin iken, “Emperyalizm ve İşçi Sınıfı” gibi yazı dizileri ise, çağımızda başta işçi sınıfının rolü olmak üzere revizyonist ve burjuva-liberal saldırılara yanıt niteliğinde teorik bir altyapıyı zorlayan yazılardı. Ancak buna rağmen Türkiye devriminin sorunlarına doğrudan girmiyordu. Kuşkusuz dünya tahlili, emperyalizmin ve işçi sınıfının gelişimi, Türkiye’yi de ilgilendiriyor ve yer yer kendi gerçeğimize dönülüyor. K yoldaş bunu “önce genelin sorunlarını ele almak, genelden özele inmek” olarak koyuyor; programatik derinleşmeye gelenden özele doğru inilerek varılacağını söylüyor. Bu da bir yöntemdir ve saldırıların çapı, uluslararası komünist hareketin dağınıklığı düşünüldüğünde haklı yanları da vardır. Ancak şurası da bir gerçektir ki, devrimimizin ve örgütümüzün çok acil olarak önündeki sorunları çözmeye ihtiyacı vardır. “Mevcut siyasi durumu değerlendirme ve günümüzün ‘can alıcı’ sorunlarına kesin cevaplar verme temelinde taktiksel bir çizgi olmaksızın, bir teorisyen çevresi olabiliriz ama işleyen bir parti olamayız diyor Lenin. Teorinin ele alınışı ve üretiminde, bize bu yaklaşım ışık tutmalıdır.

Yeniden başa dönüp ‘89’dan bu yana programatik derinleşmede, “mevcut durumun tahlili” konusunda ne kadar yol aldık diye sorarsak birkaç adım dışında hala ciddi bir yol alınmadığı gerçeği ile yüz yüze geliriz. MK’nın asli görevi olan “örgütün ideolojik-siyasi gelişimi”ni bu süre zarfında ne kadar yerine getirebildiği de bu sorunun yanıtında saklıdır. (**)

Teoriye ilgi üzerine o kadar konuşulup yazılmasına rağmen, örgütü ve tüm kadroları bu yönde geliştirecek yöntem ve yaklaşım da sergilenememiştir. Tam tersine bu yöndeki istem ve çabalar da köreltilmiştir. N yoldaşın II. Parti Okulu sonrası yazdıkları hatırlansın. O yazı okunduktan sonra MK’ya yönelttiğim “bu yardım istemini nasıl yanıtladınız” sorusu hala yanıtlanmış değildir. Öte yandan son yıllarda, giderek her şey “yazı yazma yeteneği” ile ölçülmeye başlanmıştır. Bu da tamamen bireysel çaba ve yeteneklere kalmıştır. Teorinin kolektif üretimi yoktur çünkü.

Teorik yayın organımızda çıkan yazıların konusu, içeriği daha önceden, en yakında olan bizlere dahi bildirilmez. Örgütün bütünü ise bundan tamamen kopuktur. Eline dergiyi aldığı zaman görür. Oysa altyapısı, önceden gönderilecek eğitim programı ile sağlanabilir ve son hali dergide çıktığı zaman, yoldaşlar bir ön hazırlık yaptıkları için kavramada ve onu kendi dışına taşımada daha rahat, kendilerine daha güvenli olabilirler. Dahası bu yöntemle örgütün bütününde teorik ilgi ve belli konulara yoğunlaşma, kilitlenme olacak, onların da kendi çaplarında katkılarıyla daha kolektif bir üretim sağlanacaktır. Bu konuda da geçmişi hatırlatmam, biraz da bu eksikliği daha somut ve yalın gösterebilmek içindir.

Şimdi legal teorik yayın organında çıkan hangi konu, kadrolarımız tarafından diğer devrimci örgütlerin tabanına götürülüyor, o örgütleri de bu tartışmaya çekiyor? Bu sadece kadrolarımızın yetersizliği, teoriye ilgisizliği ile açıklanabilir mi? Daha doğrusu hep bundan yakınıp giderme noktasında yıllarca bir adım yol almamak, yöntem yanlışlığını, bu alanda da önderlik eksikliğini ele vermiyor mu? Güncel olduğu için belirli oranda konuşulan bir AFMK ve “yasal parti” vardır. -Onlar da gereken derinliği yakalayamadığı gibi, mesela AFMK’nın her şey haline getirilmesi “sovyet nüvesi” olabileceği gibi vurgular, kafa karışıklığına neden olabilmiştir.

Bunu sadece diğer siyasetlerin demagojisiyle açıklayıp rahatlayamayız. Henüz bu yazı yayınlanmadan önce, burada bir seminer konusu içinde tartışıldığında AFMK’ların “Sovyet nüvesi” olarak görülmesine karşı çıkmıştım. Bunun DY’nin işyeri komite ve meclislerini “Sovyet nüvesi” olarak tanımlamalarına benzediğini, örgüt modelleri üzerine bugünden bu tür kehanetlerde bulunmanın doğru olmadığını belirtmiştim. Türkiye devrimci hareketinde, ortaya çıkan bir örgüt modelini her şey haline getirmek, yaygın bir hastalıktır. DY, ’80 öncesi “direniş komiteleri”ni “Sovyet nüvesi” olarak tanımladı. Kaldı ki, ikincisi (işyeri komiteleri) doğrudan işçi sınıfının taban inisiyatifi olduğu halde biz “İşyeri Komite ve Meclisleri” broşürümüzde, bu görüşü mahkum ettik. AFMK’lar ise heterojen bir yapı. Faşizme karşı olan tüm sınıf ve tabakaları içine alıyor. Böyle bir yapıya “Sovyet nüvesi” atfetmek, bizim sınıf bakışaçımız açısından da doğru değildir. AFMK’lar içinden ‘işçi sovyeti’ doğmaz. Olsa olsa cephesel bir emekçi inisiyatifi, onun yönetim organları olabilir. Bu bile bugünden kesin olarak belirlenebilecek ve nitelendirilebilecek bir şey değildir. Bu tür atıflar zorlama olmakta ve gelecek için yanılgı paylarını arttırmaktadır. Bolşevik önderler her zaman örgüt biçimlerinin değişkenliğini, önceden belirlenemeyeceğini, reçetelere uymayacağını söylemişler ve kalıpçı yaklaşımlardan uzak olmuşlardır.

MK’nın ideolojik-siyasi önderlikte zayıf kaldığını söylediğim zaman, yine “siz ne yaptınız?” sorusuyla karşılaşıyoruz. Hatta daha da ileri giderek teknik önderlik dışında örgütü geliştirecek politika ve taktiklerde hiçbir katkı sunmadığımız iddia edilebiliyor. Bu sorunu iki açıdan ele alacağım:

1) MK’nın asli görevi, ideolojik-siyasi derinleşmedir. Asıl yoğunlaşması gereken yön burasıdır. Bu konuda içerde ve dışarıda defalarca örgütsel sorunlarla fazla ilgilenmemelerini, bunları yapabileceğimizi, kendilerinin programa, daha fazla yazmaya zaman ayırmaları gerektiği üzerinde birçok yoldaş konuşmuştur. Yakalanmadan önce sözünü ettiğim “Merkezi Örgütlenme” organında da bu konu sıkça gündeme gelmişti, K yoldaşa bu yönde baskımız olmuştu. Ama buna rağmen MK, bir yandan bizlere güvensizlik, “ben olmazsam işler yürümez” duygusu, bir yandan eski eğilim ve alışkanlıklarını gemleyememe, bir yandan da bu alanda derinleşmede yaşadıkları sıkıntılar ile çareyi yine asli değil, ikincil işlerle uğraşmakta bulmuştur. Ayakları hep dışarıya kaymıştır. Örgütçülere yönelik yaptıkları eleştiriler, kendileri için fazlasıyla geçerlidir. (…) Merkezdeki yoldaşların yan işlerle uğraşmaları, onları sadece asli görevlerinden uzaklaştırmadı; ’94 operasyonunun da en büyük nedenlerinden oldu.

2) Bizler gerçekten siyasi önderlik vasıflarını geliştirme, politika ve taktik üretmede yeteneksiz, kör-cahil kişiler miydik? Hem de bunu kim söylüyor? ‘89’dan bu yana -çok sınırlı bir dönem dışında- bütün işi yazı yazmak olan “yazı kurulu”!? Yoldaşlar, OÇ’nin son sayıları, son genelgeler bile bu iddiayı resmi olarak da yalanlıyor. Daha ötesi, bu kadar “geri” yoldaşlarla örgütün sıfırdan bu noktaya gelmesi nasıl açıklanabilir? Biz sadece eylem örgütleyen, tek tek insanları örgütleyip bir araya getiren bir önderlik yapmış olsaydık, -kaldı ki bunlar da hiç küçümsenecek şeyler değildir- bugün bu hareketi yöneten örgütçü, asker vb. yetenekteki yoldaşlarımız nasıl yetişirdi, hiç de azımsanmayacak bir birikime nasıl sahip olabilirlerdi? Burada öylesine hiçleştiriliyor ki, hiç istemediğimiz halde ne yaptığımızı anlatmaya, kendimizden söz etmeye zorlanıyoruz. MK üyeleri nasıl “ben” diye konuşuyorsa bizlerden de “ben” olmamızı “ben”i öne çıkarmamızı istiyor. Tüm bu zorlamalara rağmen yine de “biz” diye konuşacağım. Ve daha uzaklara gitmeden, ‘93’te ilk toplantısını yaptığımız Merkezi Örgütlenme (MÖ)organında yapılan konuşmaları, önerileri ve alınan kararları ortaya koyacağım.

Son haliyle MÖ organında yer alan beş yoldaşın örgüte -politika ve taktik yönüyle de- ne katıp katmadıklarını bu belgelerden görebilirsiniz. Nergis yoldaşın tuttuğu toplantı tutanakları elimizde. (Tutanaklar Platforma sunuldu) Yoldaş ne yazık ki, bizlerden gelen önerileri isim isim belirtmemiş. Böyle bir suçlama ile karşılaşabileceğimiz aklımızın ucundan dahi geçmediği için, “MK ne dedi, tek tek bizler ne önerdik” değil, “neler tartışıldı ve karara bağlandı” onları yazmış. Orada tartışılan ve karara bağlanan konulara bakmak bile, önderliğin salt örgütsel önderlikle sınırlı kalmadığını görmeye yeter. İşte birkaç örnek:

Ocak ‘93’teki ilk toplantıya MK iki gündem önerisiyle gelmiş. Dönem değerlendirmesi ve örgüt olarak görevlerimiz. Bizlerse işçi sınıfı içinde çalışma -DSB, silahlı mücadele, gençlik, teorik-ideolojik sorunlar, yayın politikası, ulusal sorun, legal çalışma ve kitle örgütlerini sıralamışız, onlar üzerine düşüncelerimizi söylemişiz. İkinci toplantı ’93 Mart sonunda olmuş. Orada tüzük sorunu, üye-aday üyeliğini gündeme getirmişiz. DSB ve askeri komite üzerine konuşmuşuz. Örneğin bir AFMK’lar politikasının bu toplantıda nasıl adım adım şekillendiğini görmek mümkün. Faşist saldırıların yoğunlaşması, yerel askeri birimler, anti-faşist örgütlerin yaratılması ve en sonu AFMK adının konularak yaşama geçmesi… Tutanaklarda bunun her toplantıda nasıl olgunlaştığı görülebilir. Hatta bu konuda bir semtteki sivil faşistlerle çatışmadan yola çıkılarak ‘yaka komitesi’nde yer alan yoldaşlar bir yazı bile çıkardı. Şimdi AFMK’lar kendi keşfiymiş gibi konuşan H, bu tutanaklara ne diyor? Kaldı ki AFMK’lar GK’nın ‘91-’92 öğretim yılında ortaya attığı “taban örgütleri”nden biriydi. 18 Şubat 1992 tarihli legal yayın organımızda “ODTÜ’de AFMK’lar” diye bir deneyim de vardır. Bu komitelerin isim babası bile Ankara gençliğidir. Daha öncesinden “Faşizme Karşı Savunma Komiteleri” olarak adlandırılabilir düşüncesiydeydik. Onlar, “savunma”nın geriden bir koyuş olacağı, salt savunma ile sınırlıymış gibi yanlış bir algılayışa götürebileceği gibi kaygılarını belirtmişti ve AFMK’lar isminde karar kılınmıştı. Tabi ki, bizler bu sorunu ‘93’te tartışmaya başladığımızda, artık emekçi semt halkına dek uzanan sivil faşist yayılma ve saldırılar söz konusuydu. Semtlerde oluşturulması gereken anti-faşist örgütlülüklerin, gençlik içinde kurulan örgütlülüklerden farkları da olacaktı. Ancak esin kaynağımız, GK’nın deneyimi olmuştur, isim belirlerken de öyle. Sadece K yoldaş, o toplantıda “anti-faşist yerine daha türkçe bir kelime bulsaydık” demiştir, ama sonuçta itiraz etmemiş ve AFMK’lar olarak semt örgütlülükleri kurulmaya başlamıştır. Bugün “dönemsel politika” olarak öne çıkan AFMK’ların oluşum süreci böyledir. Bu politika tamamen sözünü ettiğim Merkezi Örgütlenme organındaki toplantılarda şekillenmiştir.

“Dönemsel politikalarımız”ın ikinci ayağı olan Kurultay’a gelince; (onu işçi sınıfı içinde çalışmamız bölümünde ayrıca ele alacağım. Burada sadece tutanaklara geçen boyutuyla giriyorum.) “İç Kurultay” ilk olarak 28 Ocak ’94 tarihli toplantımızda gündeme alındı. “İşçi gazetesi” başlığı altında, alt başlık olarak tutanaklara geçen bölümü aynen alıyorum: “Nisan sonuna kadar, büyük fabrikalardan öncü diyebileceğimiz (işçi gazetesi okuru olan) işçi temsilcilerinin olduğu bir iç kurultay örgütlemeye (yaklaşık 45-50 işçi), işçi sınıfının genel sorunlarını içeren bildirgenin (örneğin 1 Mayıs bildirgesi diyebiliriz) çıkartılması, böylece sınıfa genel sorunların iletildiği bir iç kurultay. Bu aynı zamanda büyük kurultaya hazırlık ve köprü görevi görmeli.” Evet öneriyi K yoldaş getirdi. Hatta o toplantıda iç kurultay, işçi gazetesi okurlarının merkezi düzeyde bir toplantısı gibi algılandı. Daha sonra iç kurultay tanımında anlaşıldı. Bir ay kadar önce gençlik de “Demokratik Üniversite Kurultayı” düzenlemişti. Ayrıca bir ara İP ve TDKP de işçi kurultayları düzenlemişti. Keza “Emekçi Kadın Kurultayı” yapılmıştı. Kurultayların bu dönemin örgütlenme biçimi olarak neden öne çıktığı üzerine konuştuk. Gençlikteki kurultay girişimimizi değerlendirdik. İç kurultayda benzer eksikliklere düşülmemesi konuşuldu. Bu toplantıda kurultaya ilişkin genelgenin çıkartılmasının faydalı olacağı söylendi ve bir sonraki toplantıya K genelge ile geldi. 2 Mart’ta yapılan toplantıda, Kurultay’la ilgili, işçilerle ön hazırlık yapılarak belli düzeyde işçilerin gönderilmesi konuşuldu. Sektörel araştırma yapılmasını önümüze koyduk. Yine aynı toplantıda PTT’nin T’sinin özelleştirilmesi ile ilgili bir bildiri yazılması, özelleştirmeye karşı geniş bir propaganda faaliyetini önümüze koyduk. İst. İK, bildiri görevini üzerine aldı ve tüm illere ulaştırdı. Ayrıca postane çevrelerine yazılama, pankart vb. ile PTT çalışanları ile daha yoğun iletişime girme çabası gösterildi. Sonuç olarak, kurultay fikri çok orijinal, yeni bir fikir değildi. Ne bizim için, ne de dışımızdaki diğer devrimci güçler için. Zaten ortaya ilk konulduğunda gelişkin bir plan-program da yoktu. Bu biraz süreç içinde şekillenmeye başladı. (O konuda çıkan yazılar kronolojik olarak incelendiğinde bu durum çok açık görülür.)

Dönemsel program olarak sıraladığımız 8 talep de kurultay öncesinden 6 ay sonra konmaya başladı. Böyle olması doğaldı da. Ortaya atılan bir politika, bir taktik, yaşamın içinde yeni şekiller alabilir, gelişebilir. Sağlıklı olan da budur. Ancak bu demek değildir ki, öncünün kafasında asgari de olsa belli bir hedef olmasın, şekli-şemali önceden saptanmasın. Bu açıdan baktığımızda hala “EKK nedir, onun DSB ve fabrika komiteleri ile bağı nasıl kurulacak, nasıl bir faaliyet yürütecek” vb. sorular askıda kalıyorsa, bu, öncünün kafasında da tam olarak açık olmadığını gösterir. Ya da onların deyimi ile, biz kurultayın bu denli uzamasını, kalıcı hale getirilmesini eleştirdiğimiz için “EKK’dan bir şey anlamamış” isek, yönetici komiteler ve işin bizzat içinde olan yoldaşlar bu politikamızı kavramamışsa -bu onların iddialarıdır- o halde burada bir terslik var demektir. (***)

Yine tutanaklarda “anket”ten söz ediliyor. 5 bin adet anket hedefi konuldu. Ve bu anket faaliyetine de büyük iddialarla başlandı. Hem kurultay çalışmasını güçlendirmek, hem sınıfı daha yakından tanımak, hem de sınıf üzerine bilimsel araştırmayı burjuva aydınlara bırakmamak gibi. Birçok anketi inceleyip merkeze iletmemize ve sıkça bunu hatırlatmamıza rağmen hiçbir sonuç çıkartılmadı. Belki hedeflenen 5 bine ulaşılmamıştı, ama elimizde sonuç çıkartabilecek sayıda anket vardı. Büyük iddialarla ortaya atılan anket çalışmasının sonucu ne oldu? MK bir sonuç bildirmediği gibi, bu konuda açıklama yapma gereği bile duymadı. Unutuldu gitti. Ona emek veren yoldaşlara, büyük bir istekle formları dolduran işçilere tenezzül edip bir açıklama dahi yapmadık. Bu bizim çalışma tarzımızı gösteren çarpıcı bir örnektir. Onun için yeniden hatırlatıyorum. Öte yandan, sınıfa, kadrolara verilen değerin, hesap verme-açıklama yapma ilkesinin de ne kadar uygulandığının göstergesidir. Bir örgütün ciddiyetini ve sorumluluk anlayışını yansıtır.

Başka neler var bu tutanaklarda?

Memur hareketi içindeki çalışmamızın eksiklikleri, zaafları, bunu gidermenin yöntem ve araçları. Ankara bölgesinden katılan yoldaş, bu konuyu gündeme getirdi. Sunuş niteliğinde bir konuşma ile durumu ortaya serdi. Diğer bölgeler de bu değerlendirmeye katıldı ve bazı eklemeler yaptılar. Çözüm olarak A bölgesindeki yoldaşın sorumluluğunda memurlar arasında belli periyotlarla toplanan bir “üst komite” oluşturulmasına karar verildi. Her bölgeden memur çalışması içinde öne çıkan bir yoldaşın temsil edildiği toplantılar böylece başladı. Yine bu toplantıda “memur bülteni” hedefiyle ilk başta işçi gazetesinin bir sayfasının memurlara ayrılması önerildi.

Programatik derinleşme gündeme geldiğinde, önce H, sonra Ay, “yerel yönetim”leri örnek veriyor. Bu ne kadar programatik derinleşmeye örnek gösterilebilir, ayrıca tartışılması gereken bir konudur. Ama bu konuda İstanbul başta olmak üzere “muhtarlık” dahil, belediye başkanlığına aday göstermek bizim önerimizdi. Sözünü ettiğim toplantılarda Ad bölgesi için de konuşuldu ve oradan aday gösterilmesi karara bağlandı. Yoldaşların seçim çalışması, alternatif bir program koymayı da dayatıyordu. O dönem yerel yönetimle ilgili çıkmış olan tüm kitapları okuduk. Özellikle DY’nin deneyimlerini inceledik ve kendi çalışmamızın onun üzerine çıktığını, daha geniş bir birikime sahip olduğumuzu gördük. Ad bölgesindeki yoldaşlar bu konuda broşür çıkarmayı hedeflediklerini söylediler. Broşürleştirme çabası sürerken ’94 operasyonu ve ardından daha fazla işin binmesi sanıyorum bu çalışmayı sekteye uğrattı. Bu süre içerisinde işçi gazetesinde de “yerel yönetimler”le ilgili iki-üç yazı çıktı. Şimdi bu yazılar, “programatik derinleşme”ye örnek olarak sunuluyor. Bu çalışmaları küçümsediğim için söylemiyorum. Ancak gösterilen tek örneğin hiç de öyle abartılacak bir yanı olmadığını, dahası esas olarak seçim çalışması yürüten yoldaşların deney ve tecrübeleri üzerinden geliştirilebileceğini belirtmek için söylüyorum. Tutanaklarda sayfalar dolusu seçim çalışması notları var. N yoldaş daha yakından ilgilendiği için ayrıntılı almış. “Yerel yönetimler” ve “seçim çalışması” yine bu örgütün önünde tamamlanmamış bir görev olarak durmaktadır. Ve Ad bölgesindeki yoldaşlar yarım kalan bu çalışmayı tamamlama çabasını sürdürmelidirler.

Sözünü ettiğim bu toplantılarda politika ve taktikler üzerine konuşmalar, fikir üretmeler ve alınan kararların yanı sıra, kadrolar ve çalışma tarzımız üzerine sıkça durulmuştur. Birçok gündem maddesi içinde tüzük ve üyelik sorunlarını görebilirsiniz. Daha önce de belirttiğim gibi bu konular ilk kez burada konuşulan şeyler değildir. Örgütün önüne yeni çıkmamıştır. MK da bunları ilk kez duyuyor değildir. İşi daha vahim kılan da işte bu durumdur.

Evet yoldaşlar, bunlar sadece Merkezi Örgütlenme organlarının toplantılarında tutulan tutanaklardır. Her il komitesi ve diğer yönetici komiteler, değişik platformlarda görüşlerini ayrıca ifade etmiş, çok çeşitli öneriler getirmiştir. Şimdi kalkıp “örgütçü yoldaşlarımız, politika ve taktiklerimiz konusunda ne kattı” diye soranlara “sadece bu tutanaklar yeterlidir” diyorum. Bu konudaki kararı da size bırakıyorum.

(….)

Yoldaşlar, örgütümüzün bütün olarak teorik gelişimi, Türkiye devriminin önündeki sorunları çözme, bu konuda her tür oportünist-revizyonist akımla ideolojik-siyasi mücadeleyi yürütme konusunda gözle görülür bir durgunluk, ses getiren vuruşlarda bir zayıflama söz konusudur. Sorunlar ve saldırılar ’80 öncesine göre çok daha boyutlu ve girifttir. Önümüzde duran görevler, alt etmemiz gereken yönler büyüktür. ’80 sonrası gerek uluslararası planda revizyonist blokun çöküşü ve tek sosyalist ülke Arnavutluk’un yıkılışı; ülke içinde 12 Eylül vurgunu ve onun günümüze dek uzanan kalıntıları, örgütümüzün önündeki ideolojik-siyasi görev ve sorumlulukları arttırmıştır. İçinden geçtiğimiz süreç ve bize yüklediği görevler bütünüyle düşündüğümüzde ideolojik-siyasi geriliğimizin hızla aşılması, teorinin, önümüzü aydınlatan bir fener olarak geliştirilerek, çıkan engelleri aşmamızı sağlaması, başta işçi sınıfı olmak üzere halkımıza ve devrimimize karşı en büyük sorumluluğumuzdur.

Bu sorun, önümüzdeki dönemde de örgütümüzün önündeki ciddi sorunlardan biri olarak duracaktır. O yüzden teorinin üzerine vurgu yapmak ve örgüt olarak bu konuda eksikliğimizin altını çizmek yanlış değildir. Ancak; 1) Teorik gelişim, örgütsel sorunların önüne çıkartılmamalı, örgütsel alandaki boşluk görülmeli ve hızla tüzüksel işleyiş başta olmak üzere aksayan ve giderek yanlış eğilimlere doğru gelişen yönler düzeltilmelidir. 2) Teorik gelişim, örgüte maledilmeli, bugüne kadar izlenegelen yöntem yanlışlıkları terk edilerek tüm örgütün teorik seviyesi yükseltilmelidir. Bizim geriliğimizin örgütün geriliği, devrimimizin geriliği olacağı bilinciyle hareket edilmelidir. Her iki nokta da hiç yabana atılacak noktalar değildir. Teoriyi ele alırken onun “pratiğin genelleştirilmesi” olduğunu, dogma değil, “eylem kılavuzu” olduğunu bilerek, incelemeli, öyle yaklaşmalıyız. “… Her kuram, en iyi halde yalnızca temel olanı, geneli gösterir, yaşamın karmaşıklığını ancak yaklaşık olarak kapsar” der Lenin. Ve Marks’ın şu ünlü sözüyle tamamlar: “Gridir tüm teoriler sevgili dostum, yaşamın altın ağacı ise yeşil.”

Teorik gelişmişlik; örgüt gibi çalışmaktan, onu ete kemiğe büründürecek, maddi bir güce dönüştürecek kadrolardan yoksun olduktan sonra anlamlı değildir. Bunlar bir bütündür. Ve bugün örgütsel alanda çıkan birikmiş sorunların ulaştığı boyutlar, bizi birincil derecede buna yöneltmiştir. Yoksa stratejik olarak teorinin önemi hep önümüzde duracaktır.

 

Dipnotlar:

(*) II. Konferans sonrası çıkan legal dergi ve gazetenin dökümü şöyledir: İlk legal derginin 1. sayısı 6 Kasım ’91 yılında çıktı. Son sayısı olan 33. sayısının tarihi ise 29 Eylül ‘93’tür. Yani 2 yıllık yayın yaşamında 33 sayı çıkmıştır. İşçi gazetesi ise, bir ay sonra 31 Ekim ‘93’te yayın hayatına başladı. Önceleri 15 günlük çıkan gazete, bir yıldır 10 günlük olarak çıkmaya devam ediyor. Legal siyasi dergimiz, 34. sayısından itibaren “iki aylık sosyalist teorik dergi” olarak çıkmaya başladı. Tarih ’94 Ağustos. O günden bu yana 4 sayı çıkmıştır. Sırasıyla Kasım ’94, Şubat ’95, Haziran ’95 tarihleriyle. OÇ’nin periyotlarını daha önce vermiştim. Bu tablodan sonra K yoldaşın “teoride, gazete çalışmasında bir koşu temposu yakaladı” iddiasının değerlendirilmesini size bırakıyorum. 4-5 ayda bir çıkan teorik dergi, 6 ila 8 aylık aralıklarla çıkan OÇ’lerle “teoride nasıl bir koşu temposu” yakalandığını ben bir yere oturtamadım çünkü.

(**) Tabii buna A da dahildir. Ancak şu görülmelidir. A ‘92’de ilişkisi kesilene kadar en fazla ürün ortaya koyan kişidir. Onun düzeyi ve örgütün ondan bekledikleriyle düşünüldüğünde bu azdır tabii ki. Bunda uzun yılar süren cezaevi koşulları ve kendini örgüt sorunlarıyla ne kadar bütünleştirebildiği gibi etmenler de devreye giriyor. Fakat ‘92’den sonra, hem her tür bilgiyi kesip hem de ondan ürün beklemek ve verdiği ürünlerin dönemin-örgütün sorunlarına yanıt vermediğinden yakınmak ne kadar doğru bir yaklaşımdır? Bir yandan örgütten bağımsız yazı yazmak “entelektüel bir uğraştır” diyeceksin, bir yandan da yazmadığı için, ya da yazdıkları döneme-örgüte denk düşmediği için eleştirecek, yargılayacaksın!? Bu olmaz! Daha önce de defalarca belirttiğim gibi A’nın bugün geldiği noktayı mahkum etmek başka şeydir, ona yapılan haksız uygulamaları ortaya koymak başka şey. Sezar’ın hakkı Sezar’a verilmelidir.

(***) Kurultay fikrinin ortaya atıldığı dönemde İst. İK olarak “işçi komitesi” oluşturduk. Bu, C yoldaşın önerisiydi. Bu komite, kurultay çalışmalarına hazır bir altyapı ile başladı. İşin ilginci daha sonra sanki işçi komitesi MK’nın önerisiymiş ve kendileri başlatmış gibi bir izlenim vermeye çalışılmasıdır.

 

 

 * * * * * * * * * * * * * * *

 

 

İŞÇİ SINIFI ÇALIŞMAMIZ ve KURULTAY SÜRECİ (15 Nisan 1996)

 

Giriş

Tartışma Platformu’nun (TP) başında, bizi grup-çevre alışkanlıklarından kurtaracak olan üç temel ayak üzerine durmuştum. Bunlardan ilk ikisini; Leninist norm ve ilkelere bağlı bir örgütsel yapı ve işleyiş ile teorik gelişmişliğimiz -geçmişten bugüne- ortaya koyup bu iki temel konuda yaşanan sorunları ve bunları nasıl aşabileceğimizi anlatmıştım. Şimdi ise üçüncü temel konuya başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi kitlelerle bağlar sorununa gireceğim. Aslında bu konuyu, TP’nin oluştuğu ilk aylarda ele alıp işlemek gerekiyordu. Ancak dil gerçekten de ağrıyan dişe gidiyor. Örgütsel sorunlarda birikme, müdahale konusunda aciliyet, o noktalarda yoğunlaşılmasını biraz da zorunlu hale getirdi. Yaşadığımız süreçle birlikte düşünüldüğünde, bunun hem doğallığı hem de zaruriyeti anlaşılır. İşin bir diğer yanı (ve asıl eksene oturtulması gereken yanı) örgütlenmede aksayan yönler düzeltilmeden, orada yaşanan tıkanmayı aşmadan, diğer alanlarda yol almanın pek de mümkün olmadığı gerçeğidir.

Kuşkusuz yaşanan sorunların bir tek nedeni yok. Birçok etmen iç içe girdi ve birbirini derinleştirerek büyüdü. Ancak işçi sınıfı ile bağlardaki zayıflık öyle bir hal aldı ki, partileşmedeki gecikmemizden kadrosal şekillenmemize, önderlik anlayış ve tarzından her tür kaymaya açık bir zeminin doğmasına kadar uzanan ve örgütü, örgütsel sorunları da kapsayan birçok sorunun kesişme merkezi durumuna geldi.Arazi eğilim vermezse su akmaz”. Örgüt olarak böylesi sorunlar yaşamamızın bir nesnelliği olmalı. Son kertede madde-bilinç ilişkisine gelip dayanıyoruz. Bunlar birbirlerinin hem nedeni, hem sonucu olarak sürekli kendilerini üretiyorlar.

Bilincimizi belirleyen maddemizi görmemize yardımcı olacak şu soruları sormak gerekiyor ilk başta. Hangi sınıfa dayanıyor, hangi sınıf ve katmanlardan besleniyoruz? Kadrolarımızın bileşimi, sınıfsal kökleri, bunun üzerimizdeki izleri ve bunun yarattığı sorunlar nelerdir? Başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi kitlelerden kopukluk, önderlik yapısını ve tarzını nasıl etkiler, Bolşevik bir örgütte ne tür tahribatlara yol açar? Bunun politikalara ve taktiklere yansıyışı nasıl olur? vb… Bir de tersten şöyle sorulabilir: İlk çıktığımız andan itibaren işçi sınıfı içinde çalışmayı esas almamıza rağmen, neden hala bu sorunu giderek büyüyen bir yakıcılıkla yaşıyoruz? Politika ve taktiklerde mi, yaklaşım yöntemlerimizde mi, kullandığımız araçlarda mı, nerede hata yapıyoruz? Sınıfla bağ kurmanın nesnel koşulları her geçen gün daha da olgunlaştığı, daha elverişli hale geldiği tespit edilmesine rağmen, öznel faktördeki eksiklik nedir? Niye bir türlü bu kaynaşma asgari düzeyde de olsa sağlanamıyor?

İşçi sınıfı ile bağlar sorunu, ya da genel deyişle işçi hareketiyle sosyalist hareketin kaynaşması sorunu, sadece bizim örgütümüzün sorunu değildir. Bu sorun, Türkiye Devrimci Hareketi’nin, Türkiye devriminin sorunudur ve hala da sürmektedir. Onun için hiçbir komplekse kapılmadan bu soruna olabildiğince açık ve sakınmaksızın eğilmek gerekiyor. Hem de kendimizi sorunun tam ortasına koyarak. Onun ciddiyeti ve sorumluluğuyla…

                -I-

“Proletarya, sosyalist öğretide akli, sosyalist öğreti de proletaryada maddi silahını bulmuştur.”

Sınıf-ideoloji ilişkisini en özlü koyan bir tanımlamadır bu. Onların gücü, bir araya gelişte, bütünleşme ile kaynaşmasındandır. Yoksa her iki kesim arasındaki ilişki, birbirinden yalıtık, kopuk olduğu sürece egemen sınıflar açısından ciddi bir tehlike oluşturmazlar. Nasıl ki, “işçi sınıfı ya devrimcidir ya hiçbir şey” ise, nasıl ki “partisiz işçi sınıfı, kurmaysız bir ordu” ise ML bir parti de kendini besleyen, onu maddi bir güç haline getiren sınıfla bağlardan yoksunsa, “ordusuz general” gibi çıplak, yalnız ve işlevsiz kalır. “Fikirlerin gücünün otoritenin gücüne” dönüşebilmesi, ancak ve ancak işçi sınıfı ve emekçi kitlelerle kurulacak bağlarla olanaklıdır.

Bir örgüt programatik görüşleri itibarıyla ML bir çizgide olabilir, fakat “maddi silahı” olan proletarya ile kaynaşmayı başaramazsa düşünsel bir akım olmaktan öteye gidemez. Rusya’da başını Plehanov’un çektiği “Emeğin Kurtuluşu” grubu buna tipik bir örnektir. Bu grup, işçi sınıfının devrimdeki rolünü doğru tespit etmesine ve o dönem en güçlü hareket olan “Narodnikler”in halkçı bakışaçısını mahkum etmesine karşın, bunları pratiğe geçirmede ısrarlı ve yaratıcı olamamış ve sınıf hareketinden yalıtık kalmıştır. Bu grubun, teorisi ile pratiği arasında baş gösteren uçurum, onun gruptan partiye sıçrayamayışına ve giderek erimesine yol açmıştır. Bu örnek öğretici olmalıdır.

“Tarih göstermiştir ki, -diyor Lenin- sosyalist düşüncenin işçi sınıfından tecrit edilmesi, Rusya’da her ülkede olduğundan daha geniş çapta olmuştur ve eğer bu durum devam ederse, Rusya’daki devrimci hareket kısırlaşmaya mahkumdur.” Lenin’in “Hareketimizin Acil Görevleri” başlıklı bu makalesi, daha 1900 yılında kaleme alınmış bir makaledir. Ve esas olarak bu sorunu, işçi hareketi ile sosyalist hareketin kaynaşması sorununu irdeleyerek 17 yıl sonra devrim yapacak bir Bolşevik partinin yaratılmasını başarabilmiştir.

Kuşkusuz her ülkede sosyalist hareketle, işçi sınıfı hareketinin ayrı kanallardan aktığı dönemler olmuştur. Ve her birinde birleşme, kaynaşma süreci, bunun yol ve yöntemleri farklı farklıdır. Bulgaristan gibi partinin işçi hareketi ile birlikte doğup geliştiği ülkeler de vardır; Rusya’da Lenin’in belirttiği gibi, belli bir zaman alan ülkeler de…

Tabi ki, bu her ülkenin sosyoekonomik yapısı, sınıf mevzilenişi, devletin durumu, uluslararası konjonktür vb. birçok etmene göre değişmektedir. Ancak kesin olan bir şey vardır ki, bu kaynaşma ne kadar gecikirse, o denli sancılı ve sıkıntılı dönemler yaşanır. Her iki hareketi de zayıflatan, güçten düşüren, eriten bir durumdur bu çünkü. Sosyalizmden kopuk bir işçi hareketinin en fazla ekonomik mücadelenin sınırları içinde kıvranıp durması ve giderek küçülmesi, dağılması hepimizin yaşayarak gördüğü bir gerçekliktir. Öte yandan işçi hareketinden tecrit olmuş, ondan yalıtık bir sosyalist hareketin de uzun süre varlığını koruyamayacağı, tarihsel olarak da ispatlanmış diğer bir gerçekliktir.

“Parti sınıf için vardır. Eğer sınıfa bağlıysa, onunla ilişkisi varsa, partisiz kitleler arasında otoriteye sahipse ve onların saygısını kazanmışsa, bizzat bürokratik eksiklikler olsa bile varlığını sürdürebilir ve gelişebilir. Bütün bunlar yoksa partiyi örgütsel bakımdan istediğiniz gibi inşa edin, parti bir gün mutlaka yıkılıp gidecektir. Parti, sınıfın bir parçasıdır, sınıf için vardır. Kendisi için değil.” (Stalin, Muhalefet Üzerine, sf. 79)

Parti-sınıf ilişkisi sorununda, Stalin’in son derece kesin ve net belirlemesinden sonra, daha fazla uzatmaya gerek kalmıyor. Artık buradan sonra gerçeğimize, hem Türkiye Devrimci Hareketi, hem de örgütümüz açısından sınıfla bağlardaki kopukluğun yarattığı sorunlara geçebiliriz.

                 -II-

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana -Mustafa Suphi TKP’sini dışında tutarsak eğer- 70 yılı aşkın bir süredir işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin kaynaşması sorununu yaşadığımızı söyleyebiliriz.

Türkiye’de kurulan ilk ML parti TKP’dir. Onun önceli Osmanlı Sosyalist Fırkası olsun, kendine “sosyalist” diyen irili ufaklı parti veya gruplar olsun, sosyalist fikirlerden etkilenmekle birlikte bilimsel sosyalizmden uzaktırlar. Her birinin kendi çapında sınıfla bağ kurma çabaları da sonuçsuz kalmıştır.

TKP’nin başta İstanbul olmak üzere Anadolu’nun belli başlı merkezlerinde faaliyet yürüten komünist grup ve çevreleri bağrında toplaması, onu daha kuruluş aşamasında sınıfla belli bağları olan bir parti durumuna getirdi. Ülkenin sosyoekonomik yapısı ile birlikte düşünüldüğünde, kapitalizmin yeni gelişmeye başladığı, işçi sınıfının nicel olarak da cılız olduğu bir dönemde kurulan bağların oranı oldukça yüksekti. Bunda Ekim Devrimi’nin, emperyalist işgal altında komünistlerin ulusal kurtuluş savaşını örgütleme çabalarının da rolü vardır. Konumuz açısından bizi asıl ilgilendiren yönü, TKP’nin daha kurulduğu andan itibaren işçi sınıfı içinde belli bir etki gücünün olması ve parti yönetiminde öncüleşmiş işçilerin bulunabilmesidir. (Bkz. Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi- Şişmanov)

İşte TKP’yi daha doğuştan güçlü kılan da budur. Böylece TKP, -o dönem- salt programatik görüşleriyle değil, dayandığı sınıf itibarıyla da adına layık bir parti olabilmiştir. M. Suphi ve on dört yoldaşının katli ile darbelenen TKP, daha sonraki yıllarda oportünizmin, en sonu modern revizyonizmin ve reformizmin partisi haline geldi. Bu durum, işçi sınıfı içinde de kendini hissettirdi. İşçi sınıfı hareketi uzun yıllar modern revizyonizmin ve reformizmin etkisi altında kaldı. ‘60’lardan sonra DİSK’in kurulmasıyla da birlikte doğrudan sendika aracılığıyla, bu etki daha da pekiştirildi. Ta ki, 12 Eylül yenilgisi ve ardından modern revizyonizmin iflasına kadar…

Modern revizyonizme ve reformizme tepki olarak gelişen küçük-burjuva devrimciliğinin yönü ise, işçi sınıfına değil, öğrenci gençliğe, hatta ordu içindeki ilerici subaylara dönüktü. Ya da Maoculuğun etkisiyle köylülüğe yönelmişti. Hareket, Castroculuğun ve Maoculuğun çok güçlü etkilerini taşıyordu. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ’68 Hareketi, Çin, Küba ve Vietnam devriminden ilham alıyor, şabloncu bir tarzda o yol izleniyordu.

’68 öğrenci hareketinin içinden doğan küçük-burjuva örgütler, o günden bu yana belli değişimlere uğrayarak geldiyse de öz olarak aynı görüşleri savunmaya devam ettiler. Bugün bile işçi sınıfının devrimdeki rolünü “ideolojik önderlik”le sınırlayıp karartan bu akımlar, halkçı bir çizgide ve yine küçük-burjuva kesimlere dayanarak -bu hareketin gelişimine göre kah semt gençliği, kah memurlar, kah öğrenci gençlik olabiliyor- gelişebiliyorlar. Ülkede küçük burjuva kesimlerin ağırlığı düşünüldüğünde, bu sınıf ve kesimlere dayanan örgüt ve partilerin varlığını sürdürmelerine, dahası güçlenmelerine şaşmamak gerekiyor. Daha da önemlisi, ML bir partinin yokluğu durumunda, bentlerini aşan dereciklerin bu kanallara akması kadar doğal bir şey olamaz.

Öte yandan, ideolojik olarak küçük-burjuva ideolojiye sahip bu örgütlerin, işçi sınıfı içinde kalıcı ve köklü bağları hiçbir zaman olmamıştır. İşçi sınıfının devrimde önder rolünü kabul eden, dahası “ML”, “proleter”, “proleter devrimci” vb. sıfatları kendilerinden başkasına yakıştırmayan örgütler için de bu geçerlidir. İşçi sınıfını dilinden düşürmeyen ve bugün artık EP’leşen TDKP olsun, şimdiki MLKP’yi oluşturan önceli örgütler olsun, ne ’80 öncesinde ne de bugün, işçi sınıfı içinde hatırı sayılır bir güç olmayı başarabilmişlerdir. Her dönem bunların da tabanı, diğer küçük-burjuva örgütlerin kitle tabanından farklı olmamıştır. ’80 öncesi yükselen anti-faşist mücadelenin içine çektiği işçi sınıfından gelen unsurlar bile, bu hareketlerin elinde anti-faşizmle sınırlı bir bilinçle daraltılmış, sınıf hareketi, halk hareketi içinde kaybolmuştur. (HK, HY’nin ’80 öncesi savunduğu ‘Devrimci Sendikal Muhalefet’ anlayışı ise, işçi sınıfı içinde nasıl bir çalışma yapıldığının, sağ anlayışın sol’u nasıl besleyip geliştirdiğinin tipik bir örneği olarak anılmalıdır)

Devrimci hareketin durumu böyleyken, işçi hareketi nasıl seyretmektedir?

Büyük fabrikaların kurulmasıyla birlikte ele alacak olursak; ’60 sonrası, 15-16 Haziran’a kadar olan süreçte, kısmi ekonomik talepler ve sendikalaşma çabalarına tanık oluyoruz. Politik eylemler dönemi, 15-16 Haziran’la başlıyor. DGM direnişi, 20 Mart faşizme ihtar eylemi, Tariş, 24 Aralık vb. işçi hareketinin yükselişe geçmesiyle birlikte, koşullar son derece elverişli olmasına karşın ML bir örgütün olmayışından işçi hareketi ile sosyalist hareketin kaynaşması bu momentte de sağlanamıyor. Bu işçi eylemlerinde devrimci öğrencilerin varlığı, sadece eylem anıyla sınırlıdır. İşçi sınıfı içinde komünist bir öncünün yokluğu, modern revizyonizmin hızla gücünü arttırmasına olanak yaratıyor. ‘80’e kadar uzanan süreçte modern revizyonizmin bu etkisi, işçi sınıfı hareketini düzen içi sınırlara hapsediyor. ‘70-’80 yıllarında işçi sınıfı içinde de artan yasadışı gösteriler, hatta bölgesel genel grevler -özellikle Çukurova bölgesinde- yaşanıyor. Küçük-burjuva devrimciliği o yıllarda DİSK çizgisinde buluşarak reformizme dönük yüzünü daha çok açığa vuruyor. Mücadelenin sertleşmesi ve şiddetlenmesi ile kimi yerlerde etkisi kırılan modern revizyonizmin rolünü üstleniyor.

TKP’den sonra Türkiye’de kurulan ilk ML örgüt olan TİKB’nin doğuşu ne yazık ki, ’80 öncesini kucaklamaya yetmedi. ‘79’da kurulan örgütümüz ideolojik olarak her tür küçük-burjuva akımdan tam bir kopuşu gerçekleştirdi. İşçi sınıfının devrimimizde oynayacağı rolü, devrimin kesintisizliğinin güvencesi olarak da proletaryanın hegemonyasının önemini ortaya koyan tek örgüt oldu.

Neredeyse yarım asırdır süren modern revizyonizmin etkisini, Castro ve Maocu rüzgarların cereyanını durdurabilmek öyle kolay ve herhangi bir gelişme de değildir. Yıllardır komünist öncüden yoksun gelişen işçi sınıfı hareketi, ML bir örgüte kavuşmuş, işçi hareketi ile sosyalist hareketin kaynaşması somut ve güncel bir sorun haline gelmişti artık. Programatik olarak, yönelim olarak doğru bir rota tutturulmuştu. Her şey, yürüteceğimiz faaliyete, bundaki ısrara ve çabaya, sürekliliğe, taktiksel esnekliğe, yaratıcılığa ve beceriye kalıyordu.

            -III-

TİKB’nin ortaya çıktığı andan itibaren önüne koyduğu ilk hedef, işçi sınıfı içinde güçlenmek, kadrolarını esas olarak işçi sınıfına yöneltmek ve oradan beslenmekti. “Fabrikalar kalelerimiz olmalı” şiarını rehber edindi, en yetkin, en yetenekli kadrolarını sınıf içinde çalışmaya verdi. Keza ilk örgütlenme bölgeleri olarak Adana, İstanbul, İzmir gibi sanayi bölgelerini seçmesi ve oralarda gelişmesi tesadüfi değildir. Sınıf içinde çalışmayı esas alan ve bunun içinde de sanayi proletaryasını hedefleyen bir perspektifin sonuçlarıydı bunlar.

Bu yöneliş ve bu doğrultuda geliştirilen çalışmalar, bir süre sonra meyvesini vermeye başladı. Kuşkusuz bu, istenilen düzeyde, olması gereken büyüklükte değildi. Ama ilk adımların atılması açısından anlamlıydı. Yaklaşık bir-bir buçuk yıllık süre içerisinde (cuntanın işbaşına geldiği döneme kadar) işçi sınıfı içinde belli bir çevre edinmiş, hatta işçi kadrolar çıkmaya başlamıştı. DSB politikası ve örgütlülüğü işte bu zemin üzerinden gelişti.

O yıllarda özellikle emekçi semtlerde ve okullarda şiddetlenen anti-faşist hareketin dışında durabilmemiz mümkün değildi. Ayrıca doğru da değildi. Fakat elimizdeki kadro sayısı, güçlerimizin durumu, her yerde istediğimiz düzeyde yer almamıza engel oluyordu. Daha çok öğrenci gençlikten gelen kadrolarımızdan kavganın semtlerde daha da şiddetlenmesi ile birlikte o yönde kayma isteği baş gösterdi. Ancak örgüt, burada iradi bir müdahale ile bu tür kayışa izin vermedi. Anti-faşist mücadelenin de asla uzağında kalmadan ama fabrika çalışmasının tavsamasına ya da tali duruma düşmesine de izin vermeden, aradaki dengeyi doğru bir şekilde kurarak sınıf içindeki çalışmalarını sürdürdü.

Şurası kesindir ki; Türkiye’de anti-faşist mücadelenin uzağında olan bir örgüt gelişemez. Ayrıca komünist bir örgütün anti-faşist mücadeleye önderlik etmek gibi bir görevi de vardır ve en tutarlı anti-faşist mücadeleyi komünistler verir. ’80 öncesi olduğu gibi bugün de anti-faşist mücadelenin tam orta yerinde olmak, gücümüz oranında ona önderlik etmek vazgeçilmez görevlerimiz arasındadır. Bu mücadelenin içinde aktif bir rol oynamak, TİKB’ye son derece önemli özellikler, değerler kazandırmıştır. Anti-faşist mücadelenin içinde yer almak, dahası önderlik etmek gerekliliği bizim için tartışılmazdır. Ancak bu durum, sınıf içinde çalışmaları zayıflatıyor, onu ikinci bir sorun haline getiriyorsa, ayaklar ve kafalar semtlere kayıyorsa, asıl tehlikeli olan budur. Açıktır ki, işçi sınıfı ile bağlar kurmayan, onun içinde gelişmeyen bir ML örgüt/parti farklı sınıf ve tabakalar içinde ne kadar gelişirse gelişsin, ciddi bir güç olamaz. Dahası, ML yapısında giderek sulanma ve değişme başlar. Sorun şudur: Önceliği neye vereceğiz? Kavranması gereken temel halka nedir? Çubuk hangi yöne bükülmelidir?

İşte TİKB olarak ortaya çıktığımız ilk andan itibaren tercihimizi işçi sınıfından yana yaparak ve asli güçlerimizi sınıf içindeki çalışmaya ayırarak daha başından doğru bir hat tutturuldu. 12 Eylül cuntasına kadar geçen bir buçuk yıl gibi kısa sürede, aynı zamanda HK oportünizminin fiili saldırıları, yok etme girişimleri, her türden oportünizmin faydacı yaklaşımları altında TİKB olarak gelişmeyi başarmak, hem de sınıf içinde bile belli bir güç olabilmek -yerel düzeyde dahi olsa- az şey değildi. Kendi koşulları içinde düşündüğümüzde o kısa zaman diliminde ve onca olumsuz şartlar altında alınan mesafe hiç de küçümsenemez. Belli başlı fabrikalarda fabrika hücresi, DSB komitelerimiz vardı. Grev, direniş TİS gibi sınıfı ilgilendiren her olayla ilgili bildiri, yazılama, afiş vb. ajitasyon-propaganda araçlarının yanı sıra somut öneri ve politikalarla önderlik etme çabası ve bizzat önderlik edilen eylemler olmuştur. Her fabrika özgülünde çıkan DSB bültenleri, daha yakın ve somut önderliği üstlenmede önemli bir rol oynadı. Örgütlülük açısından ise, DSB komitelerinde bir yaygınlık göze çarpmakla birlikte onun dikey örgütlenmesi ve derinleşmesi bir bütün olarak niteliksel bir sıçrama yapacak düzeye ulaşamadı.

İşçi sınıfı içinde çalışmamızda değinilmesi gereken önemli bir diğer nokta ise, “TİKB üyesi” sıfatını hak eden işçi yoldaşlarımızın sayısında görülen artıştır. Fabrika hücrelerimiz, hatta yerel yönetici komitelerimiz içinde sınıftan gelen kadroların ağırlığını hissettirmesidir.

Daha da önemlisi, örgüt olarak buna değer vermemiz, gözetmemiz, teşvik etmemizdir. “Komitelere işçilerin alınması, yalnızca pedagojik bir görev değil, aynı zamanda siyasi bir görevdir” diyor Lenin. Ve devamla “İşçiler sınıf iç güdüsüne sahiptir ve birazcık siyasi çalıştırma ile oldukça hızlı bir şekilde sağlam sosyal-demokratlar olurlar. Komitelerimizde her iki aydına sekiz işçi düşmesine çok taraf olurdum” diyor. Biz de II. Konferans Belgeleri’nde kadrolarımızın en az yarısının sınıf içinden gelmesiyle övünüyoruz. Oysa bugün bu oran daha aşağılara düşmüştür. Daha kötüsü, varolan işçi kadrolarımızı eriten, işlevsiz kılan bir tarz tutturulmuştur. İşçi gazetesinin yazı kurulunda işçi yoldaşların bulunması üzerine yapılan tartışma hatırlansın. Ne yazık ki, bugün bu tür komitelerimizde işçi yoldaşların yer almasını talep etmek, onların eğitilmesine ağırlık verilmesini söylemek “işçicilik” olmuştur. Halbuki işçi sınıfı içinden ne kadar kadro devşirir ve asli komitelerimiz bu tür yoldaşlarla ne kadar genişlerse, örgütümüzün sağlamlığı ve geleceği o kadar güvence altına alınmış olur.

Lenin, 1905 devriminden sonra aydınların safları terk ettiğini sayısal olarak da ortaya koyduktan sonra, partinin daha fazla işçilere açılmasında ısrarlı ve inatçı bir mücadele veriyor. Komitelerde işçi sayısının azalması karşısında; “Çok yakında bu kurum daha da karışık hale gelecek. İşçi hareketi, partinin etkisi dışında karşı konulmaz bir şekilde büyüyor ve yeni ortaya çıkan kitlelerin örgütlenmesi gerek. Bu durum, sosyal-demokrasinin ideolojik etkisini zayıflatıyor” diyordu. Bolşevik Partisi bu durumu tespit ettikten sonra, artan işçi üyelerle sağlam bir zemin üzerinde büyüdü, gelişti. (Bizde sınıf içinden gelen kadrolardaki azalma, varolan kadroların dökülmesi ya da gerilemesi üzerine yeniden yeniden durmak, nedenlerini bulup çıkarmak ve bunlarla mücadele etmek gerekir. Politika/kadrolar sorununda işçi kadrolara yeniden döneceğim.)

’80 sonrası dönem bilindiği gibi uzun yılları kapsayan bir yenilgi dönemidir. TİKB’nin, cuntanın işbaşına geldiği anda geliştirdiği “saldırı taktiği”, sınıf için de geçerlidir. Politikamız 11 Eylül günü süren tüm grev, direniş ve eylemlerin devam etmesi, taleplerin karşılanana kadar sürdürülmesidir. Faşist cuntanın her tür hak gaspına karşı, mücadeleye önderlik etmede daha aktif bir rol oynanmalıdır. Bu kararlar doğrultusunda cuntanın azgın baskı ve terörüne rağmen işçi sınıfı içinde ajitasyon-propaganda, hatta direniş örgütleme çabaları kesintisiz sürdü.

Gizli dağıtım, servis konuşmaları, fabrika önü gösteriler, küçük çaplı da olsa -öyle bir dönem için farklı bir yeri olan- direniş ve eylemlerin örgütlenmesi gibi, mücadele daha fazla yasadışı biçimlerle döneme uyun yöntemler bulunarak geliştirilmiştir. Bu dönemde yürüttüğümüz faaliyetin işçiler üzerinde bıraktığı olumlu etki oldukça yüksektir. Ancak ’85 operasyonu ile kesintiye uğrayan örgüt faaliyeti, yeniden toparlanma ve yükseliş döneminde yaratılan bu etkinin ürüne dönmesini engellemiştir. (1)

İşçi sınıfı içinde 12 Eylül faşizminin o en saldırgan döneminde yürüttüğümüz faaliyet, cuntaya karşı örgütlenme ve direniş çağrımız ve gücümüz oranında bunu hayata geçirme çabalarımız, bir bütün olarak direnişsiz yenilgiyi engellemeye yetmedi. Sınıf içinde henüz o güce ulaşamamıştık ve revizyonizmin etkisi kırılamamıştı. İşçi sınıfı, bir kez daha modern revizyonizmin ihanetine uğradı. DİSK’in kapatılması, Türk-İş’in “tek tip sendika” haline getirilmesi ve çalışma koşullarının adeta kışla disiplini altında ağırlaştırılması, o güne kadar kan ve can bedeli elde edilen hakların gasp edilmesine karşı bile sessiz kalındı. DİSK’in sendika ağaları cuntaya teslim kuyruğuna girdiler. İşçi sınıfı içinde cılız da olsa -anti-faşist mücadelenin yükselmesiyle giderek genişleyen- kimi devrimci grupların da bu teslimiyet sürecine ortak olması, hızlı bir çözülme ve çürüme içine düşmeleri, sınıfı iyice yalnız, kendi kaderi ile baş başa bıraktı. Daha da önemlisi, etkisinin bugün bile tam olarak kırılamadığı, devrimcilere güvensizlik, devrimci örgütlere karşı mesafeli durma gibi olumsuz tavrın temelleri atıldı.

              -IV-

Cunta yıllarından sonra işçi sınıfının yeniden mücadele sahnesinde yer aldığı, kendini sınıf olarak ortaya koyduğu dönem, ünlü ’89 Bahar atılımıdır. Ondan önce Netaş, Migros gibi grev ve direnişler örgütlenmiş ancak bunlar tekil kalmıştır. ’89 Bahar atılımı, 12 Eylül’ün gasp ettiği tüm haklara karşı işçi sınıfının silkinişi ve yeniden dirilişi olmuştur. Her ne kadar eylem biçimleri geri ve pasif de olsa sınıf olarak burjuvazinin karşısına dikilmeleri, eylemlerin peşi sıra birbirini izlemesi söz konusudur. Direnişler, faşist-gerici sendikalara rağmen sınıfın kendi yarattığı örgütlülüklerle gerçekleşmiştir. İşyeri Komite ve Meclisleri’nin doğuşu ve uzun süre kendini tartıştırması bu dönemin ürünüdür. Bu süreç, büyük Zonguldak grevi, 3 Ocak genel grevine kadar yükselen bir ivme ile sürmüş, sonra yeniden bir durulma dönemi başlamıştır.

Sınıfın kendini toparlayıp atılıma geçtiği bu yıllarda örgütümüz, ’85 sonrası yaşadığı dağınıklıktan, tasfiyeci dönemin eylemsizliğinden henüz tam olarak sıyrılabilmiş değildi. Yeniden toparlanma ve atılım sürecini yaşıyordu. Ancak bu çabalar, ’89 Bahar atılımını karşılamaya yetmedi ve deyim yerindeyse sınıfın bu önemli çıkışını seyrettik. Fakat bunun acısını yüreklerimizin derinliklerinde hissederek. Kendimizi toparlayıp faaliyetlerimize başladığımız andan itibaren de yeniden işçi sınıfına yöneldik.

’90 yılında Körfez savaşı ile çakışan “Genel Grev-Genel Direniş” kampanyamız, “savaşa ve faşizme karşı” yürütülen bir ajitasyon-propaganda ve eylemlilikle sürdü. Bu kampanya, yönümüzü işçi sınıfına çevirmek, enerjimizi işçi sınıfı içinde çalışmaya akıtmak açısından anlamlıydı. Elimizde varolan güçlerin sınırlılığına rağmen fabrika önlerinde militan gösterilere dönüşen bildiri dağıtımı, sözlü ajitasyon, yine fabrika çevrelerine yazılama, pankart, servislere dağıtım gibi biçimlerin yaygınlaşması, hem sınıfa açılma hem de örgüt güçlerini, kadro ve sempatizanlarını bu bakış açısıyla eğitme olanağını sundu.

Aynı dönem DSB dergisini de illegal bir şekilde çıkarmaya başladık. İstanbul, Adana, İzmir gibi il çalışmalarını başlattığımız yerlerde oluşan işçi çevrelerimizi, DSB komitelerinde örgütlemeye başladık. Öte yandan ‘90’la birlikte hareketlenen emekçi memurların sendikalaşma mücadelesine bulunduğumuz yerlerde bizzat önderlik ettik.

Emekçi memurlar arasında da DSB birimleri oluşturuldu ve örgütlü bir güç olarak kendilerini ifade ettiler. Birçok yerde memur sendikalarının kurulmasına ön ayak olduk, yönetimlerinde bizzat yer aldık. Memur hareketinin çıkışında yarattığımız bu etkiyi ne yazık ki geliştirerek sürdüremedik. Diğer alanlarda olduğu gibi memur çalışmasında da gerileme yaşandı. Bunun nedenleri ve nasıl aşılacağı ayrı bir yazı konusudur. Ancak her dönem, gelişmelere göre yürütmemiz gereken bir sendika politikamız da olmalıdır. Kuşkusuz işçi ve memur sendikaları arasında belli bir ayrım koymak gerekir. Her ne kadar KESK’le birlikte memur sendikalarında bürokratlaşma, Türk-İş’leşme dönemi hızlandıysa da bu hala aynılaştığı ve aynı tarzda gideceği anlamına gelmiyor.

İşçi sendikalarında devrimci bir muhalefet oluşturma, devrimci işçileri yönetime getirme mücadelesi verme, sendika seçimlerini hem sendika ağalarının teşhiri hem de alternatiflerimizi koymada bir fırsat olarak değerlendirme gibi çabalar son derece sınırlı oldu. Bir bütün olarak sendikal mücadele ve çalışmayı “en gerici sendikalarda bile çalışma” genel perspektifinden her dönem ve aşamada ve her farklı durumda nasıl bir politika izleneceği şeklinde daha somut olarak konulmalı ve örgütsel güçler bu doğrultuda zorlanmalıdır. Niyetimizden bağımsız olarak ya da öyle bir politika savunmadığımız halde son dönemlerde sendikal çalışmadan neredeyse tamamen koptuk. Bunu nesnel nedenleri var şüphesiz. Ancak bunu kırmak, iradi bir yönlendirmeyi şart kılıyor. Kurultay’ın “yeni bir devrimci sendikal hareket yaratmak” perspektifine uygun bir pratik izlenmiyor. Bu soruna yeniden döneceğim.

  1. Konferans Belgeleri, “İşçi sınıfı içinde çalışmamız” bölümünde ‘89-’91 dönemini şöyle değerlendiriliyor: “Yer yer DSB çevre ve komiteleri oluşmaya başladı. Bunların yönlendirici unsurları genel olarak siyasi ve örgütsel çizgimizi benimsemiş, TİKB’nin yakın çevresindeki örgütlü unsurlardır. Anlayışımız bununla sınırlı olmadığı gibi pratikte de yer yer devrimci sendikal anlayışa yaklaşan çeşitli öğeleri de içerir özelliktedir.” Devamla, DSB’lerin yeni dönemde alacağı biçim ve oynaması gereken misyon, işçi sınıfı içinde gelişemeyişimizde varolan sorunlara, eksikliklere değinilmiştir. II. Konferanstan ’94 başında kurultay politikasını ortaya attığımız üç yıllık süre içerisinde, DSB çalışmaları belli bir düzeyde devam etti. O yıllar emekçi memur hareketi içinde çalışmamız daha verimli sonuçlar doğurdu, ancak işçi sınıfı içinde varolanı sürdürme, ilişki ağını biraz genişletme dışında gözle görülür bir farklılaşma ve sıçrama yaratılamadı. Bizi kurultay politikasına götüren süreç de bir yanı nesnel ihtiyaçlar ise, diğer yanı örgütümüzün sınıf içinde çalışmada yaşadığı bu durgunluğu aşma, yeni bir anlayış ve ruhla sınıfa yönelme çabasıydı.

Kuruluşumuzdan, kurultay politikasını ortaya attığımız ’94 başına kadar işçi sınıfı içinde çalışmamızı kronolojik olarak incelediğimizde ne görüyoruz?

Birinci olarak; TİKB adıyla siyaset sahnesine çıktığımız andan itibaren yönümüzün işçi sınıfına dönük olduğu ve bu konuda her türden anti ML akıma sınır çektiğimiz. İkinci olarak; salt teorik-programatik doğrularla kalmayıp bunu pratiğe çevrime yönünde çabaları ve bu yolda alınan mesafeyi. Üçüncü olarak; yenilgi yıllarında dahi sınıf içinde çalışma ve işçi sınıfı içinden kadrolar yetiştirme çabalarının sürdüğünü ve bunda belli bir başarı elde edildiğini. Dördüncü olarak; her darbeden sonra örgüt olarak kendimizi toparlanmaya başladığımız andan itibaren yeniden sınıfa yöneldiğimizi.

Bunlarda ne bir abartı ne de kendini rahatlatma çabası vardır. Tarihsel olarak incelediğimizde nesnel bir gerçek olduğunu görebiliriz. Fakat bu olumlu özelliklere ve çabalara rağmen, hiçbir dönem sınıf içinde ciddi bir güç olmayı başaramayışımızı ve giderek daha zayıflayan bir yanımız olduğunu neyle açıklayacağız? Nerede hata yapıyor, nerede eksik kalıyoruz?

İlkin şunu görmek lazım. Tarihimiz kesintiler, kaçırılan fırsatlarla dolu bir tarih! Bu durum, ister istemez işçi sınıfı içinde çalışmamızı da kesintiye uğratmış. Bir dönem yarattığımız olumlu etkiyi ardından toparlayamadan darbelenişimiz. Özellikle 12 Eylül döneminde o en ağır şartlarda yürütülen özverili çalışmanın, mücadelenin ivmelendiği dönemde içinde bulunduğumuz durumdan dolayı değerlendiremeyişimiz çarpıcıdır. Bir örgütün gelişmesi, çalışmanın sürekliliği ile doğrudan bağlantılıdır. Bizde eksik olan budur. Bunun nesnel nedenleri olduğu gibi (karşıdevrimin yok etme, tutsak alma gibi saldırılarıyla kesintiye uğraması) öznel nedenleri de vardır. İlk başta bir dönemin örgütü değil, geleceğin, devrimin ve sosyalizmin örgütü olduğunun bilinciyle hareket etmek, atılan her adımda bu perspektifi yitirmemek önemlidir. Örgütün sürekliliği her şeyin üzerinde tutulmalı, tüm çalışmalar, gerek sürekli alttan beslenme ve kalıcı örgütlülükler yaratma gerekse de doğru konumlandırma-mevzilendirme ile bu temele oturtulmalıdır. Kuşkusuz her dönem, karşıdevrimin saldırıları, yenilen darbeler olacaktır. Ancak önemli olan buna rağmen ayakta durabilmek, yer yer gerilemeler olsa bile çalışmalarda devamlılığı sağlayabilmektir. Örgütsel güçlerin darlığı, hatta sıfırlandığı dönemlerin yaşanmasına izin verilmemeli, her şey önceden buna göre sağlama alınmalıdır. Bu sadece işçi sınıfı içinde çalışmamız açısından değil, örgütün bir bütün olarak tüm faaliyetleri için geçerlidir.

Asıl öznel eksiklik olarak görmemiz gereken, ısrar ve yaratıcılıkta, yeni biçimler, politika ve taktikler belirlemede gösterilen tutukluk hatta tutuculuktadır. Her şeyden önce sınıfın sorunlarıyla iç içe yaşamak, onu solumak, onların ihtiyaçlarını, ne beklediklerini ve nasıl yaklaşılması gerektiğini iyi bilmek gerekiyor. Basmakalıp, genel geçer yöntemlerle iş yapmaktan, daha doğrusu iş yapar görünmekten vazgeçilmelidir. Son yıllarda -işçi gazetesi çıkarmamıza rağmen- işçi sınıfının sorunları, yaşadığı sıkıntılar, ruh hali vb. tüm yönleriyle ve tam olarak kavradığımızı, ona vakıf olduğumuzu düşünmüyorum. Çünkü hala dışarıdan izliyor, sınıfın içinden haber alamıyoruz. Ya da bu oldukça sınırlı kalıyor. Sınıf çalışmasını yine sınıftan gelen unsurlarla yürütememenin sorunları da yaşıyoruz. Yoldaşlarımız hem sınıfsal köken itibarıyla hem de tecrübesiz ve yetersizlikleri ile sınıfa yabancı kalıyorlar. El yordamıyla çoğu kez “deneme-yanılma” yöntemiyle çalışıyorlar. Kafa olarak da kendilerini alandan sorumlu tutma, yürütülecek çalışmayı belirleme, önerilerle gelme, politikaları sadece uygulama değil, geliştirme ve yenileme gibi bir görevleri olduğunu bilmekten uzaktırlar. Böyle bir çalışma ile fazla yol alınamayacağı, gelişilemeyeceği açıktır.

Kuşkusuz bunlar şu anda görebildiğimiz tespit edebildiğimiz nedenlerdir. Bunları daha da derinleştirmek ve neşterimizi gereken yerlere vurmaktan çekinmemek gerekir. Nedenlerde derinleştikçe, çözüm yollarını bulmada da ilerleyeceğiz. Sorun bir yanıyla köklü ve boyutludur ancak asla çözümsüz değildir. Bu sorunumuzu da çözebileceğimiz, gelişebileceğimiz konusunda umutluyum, iyimserim. Bu sadece bir niyet olarak değil, kafamda da açık olduğu, yanıtlarını bulabildiğim, çıkışın en azından ip uçlarını yakalayabildiğimi düşündüğüm için böyledir.

Çözüm nerede? Ya da işe nereden başlayacağız?

Kurultay süreci, bu süreçte yaşanan gelişmeler, onun örgütümüzde ve kadrolarımızda yarattığı sorunlar vb… Bunları yerli yerine oturttuktan sonra, son bölüm olarak nereden / nasıl başlayacağımızı eksiklikleri nasıl aşacağımızı tartışmak daha yararlı olacaktır.

           -V-

Her örgüt biçimi bir ihtiyaçtan doğar. Kurultay da gerek işçi sınıfının gerekse örgümüzün ihtiyaçlarının çakışması sonucu doğmuştur. Nedenleri biliniyor. Kısaca, egemen sınıfların içine girdikleri çok yönlü krizle birlikte işçi sınıfına dönük artan saldırılar, hak gaspları, daha ağır sömürüyü gerçekleştirmek için yeni üretim biçimlerini devreye sokması, bunun karşısında sınıfın örgütlü bir güç olarak dikilmesini önlemek için başta sendikalar olmak üzere her tür örgütlülüğe saldırması, onları atomize etmesidir. Burjuvazinin bu saldırıları karşısında sarı sendikaların tavır alması, işçilerden yana bir politika izlemesi mümkün değildi, olmadı da. Bir yandan sendikalar giderek eriyor, öte yandan işçilerin sendika ağaları şahsında sendikalara güveni yok oluyordu. Ancak bunun karşısında yeni bir sendikal hareket yaratacak bilinç ve örgütlülükten yoksundu. Tek tek direnişlerde ortaya çıkan kimi taban örgütleri, eylemlerin bitmesi ile birlikte sönüyor, dağılıyordu. Bu direnişler ne kadar militan ve direngen de olsa diğer işyerlerinden destek alamadığından tekil kalıyor ve boğuluyordu.

Kurultay işte böyle bir süreçte, sınıfa yönelik çok yönlü saldırıyı durdurabilmek, karşı saldırıyı örgütleyebilmek için ortaya atıldı. TİKB’nin sınıfla bağlar kurmasında bir açılım sağlayacak, öncü işçilerle kucaklaşmasına hizmet edecekti. “İşçi hareketi ile sosyalist hareketin kaynaşması” olarak ifade edilen şey de bir yandan sınıf sendikacılığını geliştirmek, öte yandan TİKB’nin sınıfla bağlarını güçlendirerek partileşme yolunda ilerleme sağlamaktı. (Kurultayla ilgili çıkan ilk genelge hatırlanırsa, ya da bulunup yeniden okunursa, gerçekler ve perspektif net görülebilir.)

İşçi sınıfının burjuvazinin artan saldırıları karşısında çaresiz kaldığı, tekil eylemlerin boğulduğu, ülke çapında örgütlü-birleşik bir güç olarak çıkma ihtiyacının yakıcı bir hal aldığı bir dönemde kurultay, yerinde alınmış ve doğru bir yaklaşımdı. Örgümüz açısından da tekdüze giden işçi çalışmasını sıçratacak, onu ivmelendirecek bir araçtı. Öyle de oldu. Kurultay fikrinin ortaya atılmasıyla birlikte anketler, sektörel araştırma ve yönelimler, işçi çalışmalarında bir canlanma yarattı. Hem bir bütün olarak örgütün yönü sınıfa daha fazla yönelmiş oldu, hem de sınıf içinde çalışma yapan yoldaşların önüne somut bir politika ve araçlar kondu. Varolan işçi ve DSB komitelerimiz bu canlanma ile birlikte yeni işyerlerine ve yeni işçi çevrelerine doğru açılmaya başladı. Daha önceki yazılarda da belirttiğim gibi ilk başta merkezi bir gazete toplantısı olarak algılanan kurultay, daha sonra biraz da süreç içinde daha net şekillenmeye başladı. Kurultay hedeflerinin ve sloganlarının belirlenmesiyle birlikte her şey yerli yerine oturdu. Bütün bunlar kurultay fikrinin ortaya atıldığı ’94 Ocak ayı ile Haziran ayı içinde, yani 6 ay gibi bir sürede tamamlanmıştı.

Şimdi kurultay sorununda tartışılan, hatta “görüş ayrılığı” olarak yayılmaya çalışılan konu nedir? Ya da biz bu politikaya karşı mıyız?

Kurultay politikamız, -diğer politikalarımız da- masa başında üretilmiş ya da birilerinin “icat” ettiği bir politika değildir. Bunlar örgüt çalışmasının toplamı olarak şekillenirler. Her kim ya da organ formülleştirirse formülleştirsin, onun ruhunu, içeriğini örgüt çalışmasının bütününden, onun sunduğu veriler üzerinden ortaya koyar. “Tanrıdan dilerim, bizim partimizin politikaları gizlice, yukarılarda bir yerlerde, kapalı oturumlarda belirlediği günleri göstermesin” diyor Lenin. Ben de Lenin’in bu dileğini aynen tekrarlıyorum.

Kendi yarattığımız, katıldığımız ve yaşama geçirmeye çalıştığımız bir politikaya neden karşı çıkalım? Yalnız bu demek değildir ki, bu politikaların yanlış ya da eksik yönlerini görmeyelim, eleştirmeyelim ve yeniden üretmeyelim. Aksine politikayı donduran, dumura uğratan, işlevsiz kılan da işte bu yaklaşım olur. Kurultay politikasında yaşanan tıkanıklığın belki de en önemli nedeni, onun yeniden üretilememesi, eleştirilememesi, somut biçimlerle geliştirilememesidir.

Kurultay politikasında tartışmak istediğim ve ne yazık ki bir türlü de tartışamadığım -çünkü hep laf kalabalığı ile boğuntuya getirilmiş ve olmadık yakıştırmalarla çarpıtma yolu tutulmuştur- açılmasında yarar gördüğüm noktalar nelerdir?

Bunun tam olarak görülebilmesi için Tartışma Platformu başlamadan önce, ’95 Ağustos başında yaptığımız toplantıdan kesitler sunmak istiyorum. Her ne kadar şöyle bir yazıda ‘dedi ki-dedim ki’lere girmek, sıkıcı da olsa, bir zorunluluk oldu.

Ağustos ayının başında Kurultay üst komitesinin kaleme aldığı bir rapor geldi. Yoldaşlar toplantılardaki gündemleri, tartıştıkları sorunları yazmışlardı. Kamuda yüz binlerce işçinin greve çıktığı bir dönemde kurultayda yaşanan tıkanmanın daha fazla sancısını çekerek duygu ve düşüncelerini aktarmışlardı. Bu raporu okuduktan sonra içinde her iki MK üyesinin de yer aldığı ‘Cezaevi Platformu’nu toplantıya çağırdım. Ancak bir türlü toplantı gerçekleşmiyor, ciddiye alınmıyordu. K, “Kurultayda bir sorun mu var, nesini tartışacağız ki” diyordu. Bu konuda ısrarım üzerine “yeni bir şey sunacaksan toplanalım, bir alternatifin var mı, yoksa gereği yok” dedi. Bu konuşma şunun için önemli: Dışardan gelen bir raporu, hem de ‘dönemsel politikamız’ üzerine yaşanan sorunları anlatan bir raporu konuşabilmek bile mesele olabiliyor. Öte yandan önderlik ve yönetim tarzı olarak da ilginç bir yaklaşım! Biz yeniden konuya dönelim.

Toplantıyı gerçekleştirmeyi başardık. Çağrı yapan kişi olarak ilk sözü aldım ve rapordaki veriler üzerinden yaşanan sorunları koymaya çalıştım. Neydi bunlar?

Hemen hemen tüm illerde ilk başlarda yakalanan işçi ilişkilerle bağlar kopuyor, oluşturulan ‘Hazırlık Komitesi’ sık sık dağıtılıp yeniden kuruluyor, ancak çalışmamızda bir farklılaşma, canlanma yaratılamıyordu. Ön kurultayın gerisinde seyrediyorduk. Merkez Büro ile sorunlar bir türlü bitmiyor, Kurultay imzalı bildirilerin çıkması bile sorun oluyordu. Zaten yetersiz olan ajitasyon-propaganda faaliyeti bu tür engellerle iyice yapılamaz hale gelmişti. Üstüne üstük yoldaşlar bu durumdan nasıl çıkacaklarını bilemiyor, sorunların içinde çırpınıp duruyorlardı. Biz bu durumda ne öneriyor, nasıl bir yol gösteriyorduk? Ayrıca ‘Kurultay Hazırlık Komiteleri’ ile DSB ve fabrika hücreleri arasındaki ilişki nasıl kurulmalıydı? DSB faaliyetleri kurultay çalışmasıyla birlikte askıya alınmış, imza olarak bile kullanılmaz olmuştu. DSB’yi kaldırıyor muyduk? Geniş kitle faaliyeti içinde dar örgüt çalışması nasıl yapılacak, TİKB’li işçiler nasıl yaratılacaktı? 15-20 ilişkimizin olduğu bir fabrikada hepsi kurultay çalışması içinde değerlendiriliyor, kademelendirme, bize yakın unsurlardan TİKB hücresi oluşturma perspektifi silikleşiyor, kayboluyordu. Oysa kurultayın hedeflerinden biri de TİKB’li işçiler yaratmak, oradan partileşmeye sıçrayabilmekti. Bu ve benzer birçok soru hem benim kafamda hem de dışarıda bizzat çalışmanın içinde olan yoldaşlarda açık değildi. Bunları tartışmalı, muğlak ve belirsiz kalan yönleri aydınlatmalıydık.

H, kendi üslubuyla önce “Kurultay nedir?” sorusunu ortaya atıp yanıtlamaya girişti: “Kurultay eylemdir. Kurultay, konfeksiyon işçileri birliğidir. Kurultay emekçi memur bültenidir. Kurultay, işçi gazetesi toplantılarıdır. Kurultay gazetenin satışlarının yükselmesidir.” Kurultay şudur, budur derken, en sonu “Kurultay DSB’dir” dedi ve tartışma alevlendi. ‘(2) K, H’nin bu görüşüne katılmadığını, çünkü kurultayın DSB ile özdeşleştirmenin onu darlaştırmak olacağını belirtti. “DSB sendikal bir örgütlenmedir. Kurultay ise stratejik bir hedef” diyordu. Böylece Kurultayın DSB’nin üzerinde, ondan daha önemli bir politika ve örgüt biçimi olduğunu öğrenmiş olduk! Sendikaların iflas yaşadığı bir dönemde DSB politikasının tartışılması gerektiğini de!…

Şimdi ne olacaktı? DSB bu dönem için geçersiz miydi? Öyleyse sendikal politikamız ve ona yönelik biçimler nasıl şekilleniyordu? Kurultay, DSB’nin üzerinde ise kalıcı bir örgüt biçimi olarak devam etmesi mi düşünülüyordu? DSB tamamen ortadan kaldırılıyor muydu? vb. vb.

Bu konularda böylesi muğlaklık varken ve MK’nın her iki üyesi de farklı şeyler düşünüyorken, sanki ortada hiçbir sorun yokmuş ya da bunlar bugünün değil de geleceğin sorunlarıymış gibi davranılmasını, bu rahatlığı anlayabilmek gerçekten zordu.

DSB konusunda kaygılarımız ve kurultay çalışmalarıyla birlikte silinmesi üzerine endişelerimize H’nin verdiği yanıtı da anmadan geçemeyeceğim: “DSB Komiteleri vardı da biz mi feshettik? Bana Kurultay Hazırlık Komitesi’ne dönüştürülen bir tek örnek gösterin!” Peki Kurultay öncesi varolan DSB komitelerimize ne olmuştu? Buhar olup uçtular mı? Kurultay Hazırlık Komiteleri (KHK) kimlerden oluştu, hepsi yeni ilişkiler miydi? II. Konferans Belgelerinde, OÇ’lerde söz edilen DBS komitelerinden H’nin haberi yok muydu?! -’93 yılında çıkan OÇ’de yayınlanan Adana İl Komitesi raporunda, DSB komitelerindeki artıştan, 20 DSB temsilcisinden boş yere mi söz ediliyordu?!

MK düzeyinde bir insanın bu gayri ciddi yaklaşımı insanı üzüyor sadece. Ne yazık ki artık şaşırtmıyor.

Kurultay üzerine tartışmanın temelini oluşturan ve daha sonra birçok spekülasyona malzeme edilen bu toplantı, K’nın “Kurultay-DSB ilişkisi arasında fark, madem ki kafalarda sorun yaratıyor, haklısınız buna bir açılım getirmek gerekiyor” sözleriyle dağıldı.

İşte “politikalarımız yanlış deniliyor”, “görüş ayrılıkları var” diye fırtına kopartılan tüm argümanlar, bu toplantıda şu tartışma çerçevesinde konuştuğumuz şeylerle sınırlıdır. Kurultay konusunda düşüncelerimi gerek daha önceki yazdığım yazılarda gerekse tartışmalarda belirtmiştim. Bütün bunlar tutanaklarda mevcuttur. Yine de herkese kolaylık sağlamak için kurultay hakkında bugüne kadar savunduklarımı ve halen koruduğum bu düşünceleri maddeler halinde sıralamak istiyorum.

* Kurultay, sürekli izlenecek bir politika ve kalıcı bir örgütlenme biçimi değildir. Adı üzerinde dönemsel bir politikadır. Kurultay yaptıktan sonra nasıl bir biçim alacağı, bunun kalıcı olup olmayacağı bugün belli değildir. Onu gelişmeler gösterecektir. TİKB’nin sınıf içinde kalıcı örgütleri, fabrika hücreleri ve DSB komiteleridir.

* Kurultay, stratejik hedefin kendisi değildir. Ona hizmet eden bir politika, bir maniveladır. TİKB kurulduğu günden bu yana işçi sınıfı içinde gelişmeyi temel hedef olarak önüne koymuştur. Partileşme ve kesintisiz devrimi gerçekleştirme buna bağlıdır. Stratejik hedefimiz de budur. Bugün sınıfla bağlar kurmanın adı, aracı kurultay olmuştur, ancak yarın bunun adı ve biçimi değişecektir. Kurultay politikamız olmadan da, kurultay sonrasında da işçi sınıfı içinde gelişip güçlenme sorunumuz olacaktır. Kuşkusuz bu süreç iyi değerlendirildiğinde, kurultay sınıf hareketi ile kaynaşmamızda tarihsel bir rol oynayabilir.

* Kurultayın programı olarak belirlenen temel sekiz slogan/talep, anti-emperyalist demokratik halk devriminin talepleridir. Yani asgari programımızdır. Sadece işçi sınıfının değil, devrimden çıkarı olan yoksul köylülük, emekçi memur, gençlik vb. sömürülen ezilen sınıf ve kesimlerin de özlem ve istemleridir. Devrimin önder gücü olarak proletarya, bu kesimlerin de taleplerine sahip çıkmalı ve savunmalıdır. Öncülük bunu gerektirir.

* Kurultay, işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesine karşı bir alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Tabandan yükselecek ‘yeni sendikal hareket’ oluşmasını da temel görevlerinden biri saymalı ve o yönde daha fazla çaba sarf etmelidir. Daha geniş işçi kitlesini çekebilmesi biraz da bu yolda alacağı mesafeye bağlıdır.

* Her yeni örgüt biçimi, ilk başta diğer biçimlerle karıştırılma ve yer yer iç içe geçme sorunu yaşar. Kurultay komitelerinin de başlangıçta DSB komitelerinden hatta TİKB hücrelerinden beslenmesi doğaldır. Yeni biçim oturtulana, kendi tabanını, kadrolarını yaratana kadar bir süre böyle gidebilir. Ancak bu geçici ve zorunlu durum teorileştirilmemeli, farklı işlevlere sahip örgütlenmelerin yerine ikame edilmemelidir.

* Kurultay tarihinin belirlenmesi, çalışmaların daha planlı ve programlı yürütülmesi ve disipline edilmesi açısından önemlidir. Ön kurultay sonrası en geç 5 Nisan’da, hatta 5 Nisan’ın hemen öngününe gelecek tarzda ve 5 Nisan’da bir ‘uyarı grevi’ çağrısıyla kurultayın gerçekleşmesi hedeflenmişti. Ancak gelişmeler bu tarihte yapılmaya elvermedi. Örgüt çalışmasında bu tür aksamalar mümkündür. Fakat onun belirsiz bir geleceğe bırakılması kabul edilemez. Gelinen aşamada ise sorun tarih belirlemeyi aşmıştır. Tarihten önce çözülmesi gereken daha çapraşık ve boyutlu sorunlar vardır.

* Kurultay çalışması çok açık ki, bir örgütü tek başına legalleştiremez. Asgari formasyona sahip hiçbir komünist de bunu iddia etmez. Legalleşme tehlikesi bir bütün olarak, bir tablonun tüm parçaları ile ortaya konulmuştur. Eğer dışarıda merkezi bir örgütlenmeden yoksunsan, İK’ların yoksa, yeraltında zayıflarken legal merkezlerin güçleniyor ve ‘aracı’ oluyorsa, başta MYO olmak üzere yeraltı ajitasyon-propaganda faaliyetinin en alt seviyeye düşüyorsa, kurultay çalışmaları da bu tehlikeyi arttıran bir rol oynar. Yok eğer, sağlam bir yeraltına sahipsen, legal ya da yarı legal örgüt ve mücadele biçimleri örgütü geliştirir, ona taze kan taşır, yeni kadrolarla besler. Kurultay çalışması değildir bizi legalleşme tehlikesi ile karşı karşıya bırakan. Aksine örgütsel yapımızın bütününde yaşanan sorunlar, kurultay çalışmasının da istenilen düzeyde gelişememesinde en önemli sebepleri oluşturmuştur.

* Özcesi, kurultay, en geniş işçi kitlesinin örgütlenme ve mücadele ihtiyaçlarını karşılayarak -bu sendikal bir örgütlenme olmalıdır- öncü işçileri TİKB saflarına çekecek -bu da doğrudan politik örgütlenme, parti çalışması olacaktır- dönemsel bir politikadır. Geniş kitle içinde parti çalışması yapmaktan anlaşılması gereken de bu olmalıdır.

       -VI-

Sınıfın iki temel örgütlenmesi vardır. Yıllar önce bunu Lenin ünlü ‘Ne Yapmalı’sında “işçiler örgütlü-devrimciler örgütü” olarak formüle etti. Yani sendikal örgütlenme ve parti örgütlenmesi. Bunun dışında da kuşkusuz çok çeşitli örgüt biçimleri vardır ve ihtiyaca göre kullanılmalıdır. Ancak tüm örgüt biçimleri, platformlar, vb. bu iki temel örgütlenmeye hizmet ederler. Geçici ara örgütlenmelerdir.

Parti, kitleleri doğrudan örgütleyemez. Onun dar yapısı ve esas olarak yeraltında örgütlenmesi buna elvermez. Dahası ‘öncü’ misyonunu yitirir, kitleleşir. O, sınıfın ve diğer emekçi kesimlerin ‘en seçkin’ unsurlarını içine çeker. En kitlesel olduğu dönemlerde bile bu özelliğini korur. Onu kitlelere taşıyan ve bu kitlenin en seçkin evlatlarını partiye hazırlayan partinin, kitle örgütleri vardır. Bunlar, kızıl sendikalar, komsomol, kooperatifler olarak sayılabilir. Özellikle kızıl sendikaların ayrı bir yeri vardır. Çünkü o doğrudan partinin sınıf içindeki koludur. Sendikalar ‘komünizm okulu’ ya da ‘ücretli emek sistemi’nin ortadan kaldırılmasının örgütlü teşvik araçları’ olarak partiden bağımsız, fakat ideolojik olarak partiye bağımlıdırlar. İdeolojik bağımlılık, politikalarına, taktiklerine, sloganlarına bağımlılığı da içermektedir. Genel bir teorik çerçeve değildir sadece.

Bu genel perspektif ışığında kendi örgütlülüğümüze dönersek, partinin nüvesi olarak kurulan TİKB’nin sendikal örgütlenmesi nasıl şekillenmiştir, neye hizmet etmelidir sorularına daha doğru yaklaşabiliriz.

TİKB’nin sınıf içinde sendikal örgütlenmesinin adı DSB’dir. DSB, ‘sınıf sendikacılığının nüvesidir.’ Yani onun özelliklerini embriyon halinde taşır. Gelişmesi ve yetkinleşmesiyle kızıl sendikalar halini alır. Bu, aynı zamanda TİKB’nin partileşmesiyle de orantılıdır. Onun ‘nüve’ halinde olması, çalışmalarının ve perspektifinin sınıf sendikacılığından farklı olduğu anlamına gelmez. Tersine tam da bu perspektif ile hareket eder.

Sınıf sendikacılığının perspektifi nedir? İşçi sınıfının mücadelesinin dar ekonomik taleplerden çıkarıp burjuvazinin karşısına sınıf olarak dikmek ve doğrudan ücretli kölelik sisteminin temellerine vurmaktır. İktidar bilinciyle donatıp her tür sömürünün ortadan kalkacağı sınıfsız toplumun, komünizmin öncüsü haline getirmektedir. Dolayısıyla onun perspektifinden ayrı değildir.

O halde DSB’nin perspektifi Kurultay’dan neden dar olmaktadır? Eğer kastedilen, Kurultay’ın daha geniş kitlelere seslenebilme, onları kucaklayabilme genişliği ise bu doğrudur. Ancak söz konusu olan, Kurultay’ın ‘stratejik hedef’, DSB’nin ise sendikal mücadele ile sınırlı görülerek, birincinin ikincinin üzerinde olduğunun savunulmasıdır. İşte bu doğru değildir. İki açıdan da yanlıştır. Örgütlenme açısından; DSB, kızıl sendikaların nüvesi olarak örgütün sınıf içindeki kitle örgütüdür. Dolayısıyla örgüte daha yakındır. Siyasi açıdan; DSB, proletaryanın azami programına sahiptir, kurultay ise asgari programıyla sınırlıdır.

“Gizlilik, işçilerin en geniş mesleki örgütlenmesiyle çelişir. Bu çelişkiyi çözmek için DSB komiteleri, dar sıkı gizli yönetici çekirdekler olarak örgütlenmeli ve bu motor güç, yönetici çekirdek olarak etrafında toplayacağı işçi kitlelerini sendikal hareketin fiili tabanı haline getirmelidir.” (İşyeri Komite ve Meclisleri Broşürü-Sezai Ekinci)

DSB, yarı-legal, legal olanakları kullanmakla birlikte, esas olarak illegal temelde örgütlenir. En azından çekirdekleri (hücreleri) illegal kalmalıdır. Mücadelenin yarattığı olanaklara ve gelişim seyrine göre yarı-legal hatta legal biçimleri de yadsımaz. Kurultay ise, bugün yarı-legaldir ve önümüzdeki süreçte legal bir biçime de bürünebilir. (Kastettiğim ille de yasal bir statü kazanması değil, bunun da mücadelesini vermesi ve mümkünse öyle olmasıdır.) Ama esas olarak kendi meşruluğunu kabul ettirme temelinde bir açık çalışma biçimi olmalıdır. Son zamanlarda yaygın bir örgütlenme biçimi olarak kullanılmaya başlayan ‘platformlar’ gibi, ‘(İSŞP, DETUTAP, ÜÖP vb.) DSB, daha geniş işçi kitlelerine ulaşabilmek için, çeşitli taban örgütleri de dahil kendine bu tür halkalar yaratmalıdır. Bir örgütün gücü, çevresinde yarattığı değişik düzeyde örgüt çeşitliliğiyle ölçülür. Bu açıdan DSB-Kurultay ilişkisi, GK-DÜP ilişkisiyle benzerlik arz eder. DÜP, (Demokratik Üniversite Platformu) düşündüğümüzden dar kalmıştır. O yüzden Kurultayı daha geniş ele almak ve gençlikte yaşadığımız darlığa burada düşmemek gerekir.

DSB-Kurultay ilişkisinde ne yazık ki, kafa karışıklığı halen sürüyor. Örneğin Aş’nin 23 Mart ’96 tarihli yazısında, bir yandan “Kurultayı sadece devrimci bir sendikal faaliyet düşünüp hareket etmek bizi darlaştırır. İşte o zaman gerçekten ekonomizme düşeriz” diyor. (Devrimci Sendikal faaliyet neden ‘ekonomist’ oluyorsa!? Herhalde sendikalizmle karıştırılıyor) Diğer yandan, Kurultay toplandıktan sonra hangi biçimi alacak sorusuna ‘Platform’ yanıtı verip “Platform tarzı bir yapının TİKB ve DSB hücrelerinin denetiminde gelişebileceğini düşünüyorum” diyebiliyor. Yani Kurultay toplanmadan önce, DSB’nin üzerinde ama toplanıp yeni bir biçime dönüştüğünde DSB’nin denetiminde, onun altında! Eğer devrimci sendikal faaliyet onu darlaştırıyorsa, sonrasında buna neden izin veriyorsun, ‘ekonomizme’ düşme tehlikesine neden göz yumuyorsun?

Bugün DSB, hatta TİKB komitelerinde yer alan yoldaşların kurultay çalışmasının içinde bizzat yer alması, hatta KHK’ya (Kurultay Hazırlık Komitesi) katılması, örgüt çalışmasının merkezine kurultayın oturtulması ve esas yoğunlaşmayı buna vermemiz, örgüt biçimlerinin birbirine girmesine, bu da kafa karışıklığına neden oluyor. Daha önce de belirttiğim gibi kimi dönemler bu tür iç içe geçmeler mümkündür. Hele de yeni ortaya çıkan bir biçimin oturtulması söz konusuysa. Fakat önemli olan, ‘öncü’nün kafasında bu sorunun açık olmasıdır. Halbuki biz tam da burada zorluk yaşıyoruz ne yazık ki. (AFMK’lar da ‘Sovyet nüvesi’ olarak sunulmadı mı?) Bu durumu, geniş kitleleri yönetebilme ve ona uygun örgüt modellerini yaratmada yeniliğimize, tecrübesizliğimize verelim. Ama hiç değilse öğrenmeye çalışalım, araştıralım. Farklı deneyimleri inceleyelim. Bu konuda da sorunu donduran bir tutuculuktan vazgeçelim! Tüm yoldaşlara “İşyeri Komite ve Meclisleri” broşürümüzü bu gözle yeniden okumalarını tavsiye ediyorum. Ve bu konuyla ilgili, son sözlerimi yine bu broşürden bir alıntı ile noktalıyorum.

“Şüphesiz proletaryanın farklı örgütlenmeleri kimi benzerlikler gösterirler. Bazı durumlarda birinin yokluğunda diğerinin onun kimi fonksiyonlarını üstlenmesi veya yine bazı durumlarda birinin diğerine dönüşmesi söz konusudur. Ama bunlardan hareketle birinin diğeriyle aynı olduğu şeklinde sonuçlar çıkarılamaz. Her örgütlenmenin oynayacağı roller vardır ve bu rollerle kimlik kazanırlar.” (agb Sf. 17) Örneğin Rusya’da 1905 arifesinde oluşan ‘grev komiteleri’ Sovyetler’e dönüşüyor. Buradan hareketle kimi Avrupa Komünist Partilerinin, her devrimci yükselişte ‘grev komiteleri’ni ya da benzer örgüt biçimlerini ‘sovyet’ olarak sunmaları, Komünist Enternasyonal tarafından eleştirilmiş ve bundan vazgeçmeleri istenmiştir.

       -VII-

Tartışılan konular, belki soyut ya da doğrudan günümüzü ilgilendiren pratik bir sorun değilmiş gibi görünebilir. Oysa hiç de öyle değildir. Kurultayın gerek içerik gerekse biçim olarak nasıl bir örgüt biçimi olacağı, bunun diğer örgüt biçimleriyle ilişkisinin nasıl kurulacağı pratik bir sorun olarak da karşımıza çıkmaktadır. Ama daha önemli olanı, geleceğin öncünün kafasında şekillenmesi ve belli bir hedef doğrultusunda ilerlenebilmesidir. Aksi halde kendiliğindenliğe sürüklenir, gelişmeleri arkasından kovalarız. Böyle bir durumda, bizzat o politikayı uygulayarak, onu yaşama geçirerek kadroların tam bir kafa açıklığı ile çalışması ve beklenen verimliliğe ulaşılması düşünülemez. (3)

Tabi ki, örgüt biçimleri de statik, değişmez değildir. Mücadelenin seyri içinde şekil alır ve oturur. Fakat bu genel doğru bizi bilinmezciliğe götürmemelidir. En azından genel bir çerçeve çizilmeli, neyi hedeflediğimiz, neye ulaşmak istediğimiz gözümüzde canlanabilmelidir. Belki kafamızdaki modele tıpa tıp uymayacaktır. Bu konuda esnek olunmalıdır. Ama temel hatlarıyla çakışmalı, amacına hizmet eden bir model çıkmalıdır. Bütün bunlar öncüden bağımsız gelişmez.

Şimdi, -yani bu politikayı ortaya attığımız dönemden iki yıl sonra- bir tıkanma yaşandığı kabul edilmekte, onun nedenlerini bulma ve çözüm üretme çabasına girilmektedir. Geç de olsa böyle bir yönelime girmiş olmak olumlu karşılanabilir. Fakat izlenen yöntem, çıkartılan sonuçlar, bulunan nedenler ve üretilen çözümler gerçekten bizi ileri taşıyacak, bu politikanın önünü açacak sonuçlar mıdır?

İşe önce, toplam 31 soruyu kapsayan anket çalışması ile başlanmıştır. -Sadece Kurultay hakkında değil, işçi gazetesi ve kadın çalışması ile ilgili de aynı yöntem kullanılmaktadır. Ben buna örgüt-içi anket diyorum-(4)

İlk soru; “Kurultay çalışmasına ne zaman başladınız?” Sonra “Başlamadan önce kavratıcı bir ön eğitimi yapıldı mı?”dır. Yani bu politikanın ortaya atıldığı ’94 başında sorulması gereken sorularla işe başlıyoruz. Bu dönem MK’nın her iki üyesinin de, bizlerin de dışarıda olduğu dönemdir. Cezaevi sürecinde ise en geç 15 günlük periyotlarla yönetici yoldaşlardan doğrudan bilgi alınmakta ve her aşaması buradan belirlenerek yönlendirilmektedir. Şimdi adeta iki yıl önce değil de iki ay önce belirlediğimiz bir politikadan söz ediliyormuş gibi ve hepsinden önemlisi, bu süreçten bihabermiş gibi sorular sormanın anlamı nedir? Şudur: Zamanında verilen sinyaller dikkate alınmamış, üzerinde ciddi bir şekilde durulmamış, gereken denetim ağı kurulmamış, her aşamasında çıkan sorunları çözümleyerek ön açıcı bir perspektif sunulmamış, bunlar yazıya dökülerek yönlendirilmemiştir. Yapılan bunun itirafıdır. Bunu çıkartılan sonuçlardan da görmek mümkün.

Nedir Çıkartılan Sonuçlar?

Birinci sonuç; Kadrolarımız kavramadı! Bu, her tür tıkanmanın banko sonucudur(!) AFMK’lar kadrolar kavramadığı için uygulanamamaktadır. Memur politikamız da, gençlik politikamız da -tabii varsa- gazete, semt politikamız da! (Ah şu kadrolar yok mu? Neden kavramazlar bir türlü politikalarımızı? Bizi uğraştırıp dururlar! -İşin espriye alınacak yanının olmadığının farkındayım. Bu ciddi bir sorundur ve daha önce de belirttiğim gibi ayrı bir yazı konusudur. Ama iş artık öyle bir raddeye gelmiş ve öylesine cılkı çıkmıştır ki, neredeyse “şu kadrolar olmazsa örgütü ne güzel yönetirdik” denilecektir. Tıpkı ‘Okullar olmazsa maarifi çok iyi yöneteceğini’ iddia eden Osmanlı Nazırı gibi)

İkinci sonuç; Gazi ile birlikte semtlere kayıldığı, Kurultay çalışmasının ihmal edildiğidir. İlkin, Kurultay çalışması ve yaşanan tıkanma, sadece İstanbul ile sınırlı değildir. İkincisi, Gazi öncesi de çalışmaların çok iyi yürüdüğü söylenemez. Kaldı ki, Gazi süreci ve sonrasında bu durumu tespit etmek ve gidermek de zor değildi. Nitekim görüldü ve uyarılar yapıldı da. Fakat çalışmanın önünü açacak perspektifler sunulmadığı için yeniden Kurultay çalışmalarına yöneltmek başarılamadı. Üçüncüsü, kimi yoldaşların haklı olarak sorduğu gibi, Kurultay çalışması diyelim ki semtlere kaydığı için tavsadı da, semtler ya da AFMK’lar çok mu gelişti? Oralardaki tıkanmayı ne ile açıklayacağız?

Üçüncü sonuç; Merkezi yönlendirmenin eksikliği, MYO, işçi gazetesi vb. araçların etkili tarzda kullanılamaması! Eğer sorun kafamızda açık olduğu halde, her tıkanma noktasına çözüm üretebildiğimiz halde, bunu yazıya döküp araçları devreye sokamamış olsaydık, bu doğru olurdu. Oysa öyle olmadığı artık görülüyor. İşin diğer bir yönü, sorunun varlığının bile kabul edilmediği, bunu konuşmaya, tartışmaya dahi yanaşılmadığı bir durumda neye/nasıl müdahale edileceğidir. Müdahale edebilmek için önce bir sorun olduğunu kabul etmek, sonra bu sorunun nedenlerini, kaynağını bulmak ve o yönde kafa yormak gerekir. Biz daha burada tıkandık. MYO’nun zamanında çıkmasına engel neydi? Kim çıkması için didinir-ısrar ederken, kim ağırdan alıyor, savsaklıyordu? İşçi gazetesi neden ön kurultay metinlerini yayınladıktan sonra, tam üç sayı kurultaya dair tek kelime yazmadı? Bir Kurultay sayfasının oluşmasını ve her sayıda çıkmasını kim önerdi, onu kendi dışında gören kimdi? Bütün bunlar es geçilerek şimdi bu tür sonuçlara ulaşmak ve adeta yeni Amerika’lar keşfetmek ne kadar dürüst ve çözücü bir yaklaşımdır?

‘Kurultay çalışması neden bu noktaya geldi’ konusunda çıkarılan sonuçlar bunlardır. Sonuçlar bunlar olunca, çözüm önerilerinin de ne kadar ön açıcı olabileceği kendiliğinden anlaşılır.

İşte ilk çözüm(!) “Politikalarımıza yanlış diyenler var. Önce onları mahkum edin.” Yani önce E ve C’nin ekarte edilmesi gerekmektedir! Onları ‘mahkum etmeden’, ‘önderlikten politika, çözüm falan beklemeyin! Bu koşullu önderliktir! (Gerçekten de Kurultay başta olmak üzere örgütün yaşadığı sorunlardan E ve C’yi sorumlu tutanlar varsa, yani akli muvazenesini yitirmeyen kadrolar varsa, buyursun mahkum etsin!)

İkinci çözüm önerisi; Daha fazla disiplin! Gerekirse ‘emir-komuta!’ Eğer bir yönetici, sorunu disiplinle çözebileceğini düşünüyorsa, hem de politik bir sorunu askeri bir disiplinle çözmeyi düşünüyorsa, o baştan yetmezliğini ilan ediyor demektir. Bu tür tarzlar sıkışmanın, yetersizliğin, hatta umarsızlığın sonuçlarıdır. Bırakalım Kurultay gibi politik bir sorunu, bugün en küçük bir sorunu dahi disiplinle çözemezsiniz! ML bir örgütte disiplin, bilinçli disiplindir. Bilinçli disiplini yaratmak da üyelerin kafalarını açmakla, en küçük tereddütleri dahi ortadan kaldırmakla mümkündür.

“Kurultay çalışmalarını yeniden canlandıralım.” Peki canlandıralım. Ama nasıl? Bu tür yöntemlerle mi? Gelinen aşamada ne genel geçer sözler, ne örgüt-içi ajitasyon, ne de askeri disiplinle sorunları çözebilir, çalışmada yeni bir ruh ve canlanma yaratabiliriz. Her şeyden önce yaşadığımız sorunun kaynağını/nedenlerini iyi görmek ve bunları kabul etmekten korkmamak gerekiyor. Çözüm önerileri de bunun üzerinden yükseltilmelidir.

          -VIII-

Kurultay sorununda yaşadığımız tıkanma ve sorunlar örgütün bütününde yaşanan sorunlardan bağımsız değildir. Kuşkusuz Kurultay somutluğunda işçi sınıfı içinde çalışmada yaşadığımız sıkıntılar vardır. Yani sorunun bir genel bir de özel boyutu var. Tek tek sorunları düzeltmeye kalkan herkes eninde sonunda genel sorunlara gelir dayanır. Çünkü biz sadece Kurultay çalışmasında sorun yaşamıyoruz. Hangi alana elini atsan benzer durumlarla karşılaşılıyor, aynı nedenleri görebiliyoruz. Bütün yolların Roma’ya çıkması gibi bizde de bütün sorunlar, örgüt faaliyetinin ihmal edilen, eksik bırakılan yada hiç uygulanmayan ilke ve normlarına çıkıyor. İlk başta bunlar çözülmeli, her alanda örgütü örgüt gibi çalıştırmayı başarmalıyız. Tek tek her alanın özel sorunlarını ancak genel düzeltmeyle birlikte çözebilir, yol alabiliriz.

Kurultay çalışmasında da ilk göze çarpan, denetim ve yönlendirme eksikliği, politikanın yeniden üretilmemesidir. Hala iki yıl öncesinde kalmışız. Uygulama içinde zenginleştirme, yeni biçimler ve sloganlarla geliştirme diye bir şey yok! Politikanın “oylum kazanması”, somut sorunlara yanıt vermekle, yaşamda nasıl karşılık bulduğu, ne tür sorunlarla karşılaştığı bilinmezse başarılamaz. Bu da ancak örgüt faaliyeti içinde ve o mekanizmalar kullanılarak sağlanabilir. İşte denetim burada devreye girer. Politikayı bizzat uygulama alanına sokan kadrolardan, örgüt ‘geri beslenme’yi yaratmazsa, politikalarda da donma başlar. “Geri beslenme”, sadece kadroların üst komiteleri bilgilendirmesi, yaşananları aktarması olarak görülmemelidir. Kadrolar aynı zamanda varolan politikaları geliştiren, yenileyen, önerilerle gelen olmalıdır. Kendini basit bir uygulayıcı değil, yaratıcı olarak gören bir bilince ve çalışma tarzına geçebilmelidir. Bunu başaramazsak, politikalarımızda yenilenme ve gelişmeyi başaramayız. “Memur kadrolar istemiyoruz” diyoruz ama tarzımızla memur kadroları bizzat biz yaratıyoruz. Örgütümüzde kadrolar sorunu esas olarak bu yönleriyle vardır ve köklü darbeleri de buraya indirmek gerekir.

Denetim eksikliği, ajitasyon-propaganda araçlarının yeterince kullanılmaması, yakın yönlendiriciliğin yapılmaması, politikanın somut önerilerle ve yeni sloganlarla kendini üretememesi, eylemlerle ortaya koyamaması vb… Bunları sadece Kurultay çalışması için değil, diğer alanlar için de rahatlıkla söyleyebiliriz. Öyleyse önce nereden başlamalı? Şu Tartışma Platformu’nun varlık nedeninden, başından beri tartıştığımız örgütsel sorunları çözmekten.

Şişede darboğaz yukarıdadır. Devrimimizin önder gücü proletaryadır. Proletaryanın öncüsü de parti. Partiyi ise -bir kongreden diğerine- başta MK olmak üzere yönetici organlar yönetir. Beyin merkezi MK’dır. Beyindeki bir hasarın da aşağıya doğru tüm uzuvları etkilemesi kaçınılmaz. Sonuç olarak, örgütsel sorunlarda yaşadığımız kargaşayı çözemezsek, yönetim tarzı ve anlayışını değiştirmezsek, hiçbir konuda, hiçbir alanda bir adım bile atamayız. Kısmi ya da biçimsel düzeltmelerle yol alınabileceğinin sanılması aldatıcıdır, görüngüdür. Sorunun temelinde değil yüzeyinde dolaşarak sıçrama yapılacağını beklemek, geleceğe daha fazla sorunlar taşıyacak olan ciddi bir yanılsama ve tehlikedir.

Kurultay’ın kendi özgülünde yaşadığı sorunlara dönersek; ilkin sorunun temelinde işçi sınıfı içinde çalışmada görülen çok boyutlu sorunlar olduğunu bilmek ve ona göre hareket etmek lazım. Bunun da sadece bugünün ya da sadece dönemsel bir sorun olmadığını, dünümüzün ve geleceğimizin de burada düğümlendiğini bilmek gerek. Yani öyle bir çırpıda hallolacak bir şey olarak bakılmamalı, böyle bir hayalciliğe kapılınmamalıdır. Tabi ki bu, ne umutsuzluğa düşmeyi ne de beklemeyi gerektirir. Sadece sorunun büyüklüğünü, derinliğini daha güçlü saldırılara girişmek gerektiğini görerek yüklenmektir. Sorunun, emperyalizm ve yeni üretim biçimleri ile ilişkisi olan teorik yanı; ülkedeki sosyoekonomik yapıdaki değişmeleri de irdeleyecek siyasal bir yanı; bunlara bağlı olarak sınıfın bilincinde ve ruhsal şekillenmesinde yarattığı dönüşümü ve bunları hesaba katan sınıfa yaklaşımda nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini çıkaran taktiksel yanı; bütün bunların üzerinden şekillenecek örgüt ve mücadele biçimlerini bulup çıkarmak gerekir ki, bu da örgütsel-pratik yanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Yönelindiği zaman çözümlenmeyecek sorunlar değildir bunlar. Ve birbirlerini zorlayarak, etkileyerek ileriye doğru götürecektir.

Nesnel durumun giderek daha elverişli hale gelmesi, Kurultay fikrinin doğruluğuna kanıt olarak gösteriliyor. Kurultayı ortaya çıkaran nedenler, zaten öyle gelip geçici nedenler değildir ki. Bu durumun hala varlığını koruması, dolayısıyla pratikte doğruluğu bizi rahatlatan değil, aksine buna rağmen neden yol alınamadığı konusunda daha fazla düşündüren bir sonuç olmalıdır.

Şu dönem sendikaları karşımıza alan bir çalışma ne kadar doğrudur? Sendikalara işçi sınıfının sahip çıkması nasıl başarılacaktır? Türkiye işçi hareketi incelendiğinde sınıfın ancak sendika aracılığıyla hareketlendiği, sendikaların sınıf üzerinde hala önemli bir etkisi olduğu tespit ediliyorsa, o yönde nasıl bir politika izlenmesi gerektiği de daha fazla düşünülmelidir. Bu sorun aynı zamanda DSB’nin yeni dönemde oynayacağı rolle de bağlantılıdır. Taban örgütleri ya da Kurultay sonrası alacağı biçim; işçi sınıfını sendikalardan kopararak buralarda toplanmasını sağlayacak mıdır? Tabandan sendikaların zorlanmasıyla bu tür biçimler iç içe, birbirini güçlendirecek tarzda nasıl çalışacaktır? vb… Bütün bunlara yoğunlaşacak, işçi sınıfının her tür gelişimini, yaşadığı sorunları, ruh halini, yani bir bütün olarak sınıfa hakim olabilecek bir birimin yaratılmasına kesinlikle geçmeliyiz. Hem de merkezden başlayarak. Bu konuda işçi kadroları değerlendirmeye daha fazla önem vererek. Ne yazık ki, işçi sınıfının içinden gelen yoldaşlarda bile sınıfın sorunlarına giderek uzaklaşma görülüyor, ya da olması gereken düzeyde bir yoğunlaşma yaşanmıyor. Bunu değiştirmek lazım. O da ancak araçlarını yaratmakla olur. Sadece sınıftan gelen yoldaşlar değil, tüm kadrolarımızda sınıfa yabancılığı kırmak gerekiyor.

Kurultayın toplanması için 5 bin işçinin hedeflenmesine gelince; bu hedefe ulaşıncaya kadar kurultay toplamamak gibi bir şey olamaz. Biraz gerçekçi olmak ve ayaklarımızı yere basarak konuşmak gerekiyor. Eğer kurultayı bilinmez bir zamana bırakmak gibi bir niyetimiz yoksa! Asıl sorun, Kurultay toplandıktan sonra başlıyor. O yüzden ‘yapıp kurtulmak’ gibi bir düşünce değildir bu. Ortaya attığın bir şeyin takipçisi olmak ve sonlandırmak; politikada ciddiyetin, sınıfa ve halka karşı sorumluluğun ifadesidir.

Kurultayın toplanması sadece ilk etabın tamamlanmasıdır. Toplandıktan sonra ne olacaktır? Platform biçimi ilk akla gelen ve son dönemin ‘moda’ biçimidir. Asıl hedeflememiz gereken; her sektörde oluşan ‘birlikler’ üzerinden yükselecek ‘federasyon’ türü bir örgütlenmeyi başarabilmektir. “Konfeksiyon İşçileri Birliği” gibi, “Metal İşçileri Birliği”, “Tekstil İşçileri Birliği”, “İnşaat İşçileri Birliği” vb. sektörlerde oluşturulacak her birliğin üye sayısına göre seçeceği delegelerle temsil edileceği bir yapılanma kurabilmektir. Bu ‘birlikler’, her işyerine uzanan temsilciler ağı ile tabanda örgütlülüğünü geliştirmeli, işyerlerindeki birimler üzerinden yükselebilmelidir. İlk başta bu güce ulaşılamayacağı, ya da idealize edildiği gibi gitmeyeceği açıktır. Ancak bu tarzda bir örgütlenme başarabilirse, çok daha kalıcı ve etkili olur. Ya da Kurultay sonrası oluşacak platform, önüne böyle bir örgütlenmeyi koymalı, bunu hedeflemeli ve ‘federasyon’a dönüşerek kendini feshedebilmelidir. Böyle bir örgütlülüğü başarabilmenin, sınıf mücadelesini yükseltmekten, onun içinde belli bir güç olmaktan geçeceği aşikardır.

Bu konuda sonuç olarak söyleyeceğim şudur: Yayılmaya çalışıldığı gibi tartışma konusu Kurultay fikri değildir. Onun doğruluğu ya da yanlışlığı da değildir. Nereye oturtulması, nasıl ele alınması, nasıl yürütülmesi, diğer örgüt biçimleriyle nasıl ilişkilendirilmesi, neyin hedeflenmesi gerektiği, nasıl çalışacağı vb. soruları yanıtlayacak, onu geliştirmeye ve sonuç alıcı bir tarzda ilerletmeye dönüktür.

Yoldaşlar,

Kurultay hakkında daha önce de belirttiğim, değişik toplantılarda ve en sonu Tartışma Platformu’nda dillendirdiğim görüşleri şöyle bir yazı içinde toparlamaya çalıştım. Biliyorum spekülasyonlar ve cımbızlama yöntemiyle çarpıtmalar bitmeyecek. O yanı artık fazla ilgilendirmiyor da. Önemli olan görüşlerimi olabildiğince açık ve tam olarak örgütüme ve yoldaşlarıma sunabilmek. Faaliyetlerimizde, çalışmalarımızda küçük de olsa bir katkı ve ön açıcılığı sağlayabilmek. Hiç şüphesiz işçi sınıfı içinde çalışmamızı kurulduğumuz andan itibaren bugüne kadar incelemek, diğer devrimci hareketlerin bu konuda yaklaşımlarını değerlendirmek, işçi sınıfının mücadele tarihinden sonuçlar çıkarmak, bir bütün olarak işçi hareketi ile sosyalist hareketin kaynaşmamasının nedenlerini incelemek bir tek yazı ile başarılabilecek bir şey değil. Önemli olan, ona yönelmemiz, kafa yormaya başlamamızdır. Bu bir başlangıçtır.

 

Dipnotlar

     (1) ‘84’de cezaevinden çıktığım günlerde “gözaydın”a gelen bir işçinin sözlerini anımsıyorum. Yenilgi yılları daha bitmemişti. O, 12 Eylül’ün hemen sonraki günleri şöyle anlattı; “Herkes çekip gitti. Bir tek TİKB’liler kaldı. Çok çabaladılar, o dönemde bildiri dağıtıp, konuşmalar yapıyorlardı. Direniş örgütlemeye çalıştılar ama olmadı. Onlar da yakalanınca her şey durdu.” Bu işçi ’80 öncesi DY tabanında yer alan demokrat bir insandı. Ve benimle ilk kez karşılaşıyordu. TİKB davasından yatıp çıktığımı öğrenince bunları anlattı. Bir işçiden böyle övgüler duymak tarif edilemez bir duyguydu. Ama ne zorluklar pahasına elde ettiğimiz bu prestiji, daha sonra değerlendirememek de bir o kadar acı veren, kahreden bir duygudur. Ve ne yazık ki, onu yaşamaya devam ediyoruz.

    (2) “Kurultay her şey haline getirildi” dediğim için eleştiriliyorum. Bu sözü, H’nin ‘Kurultay eylemdir, Kurultay şudur, kurultay budur…’ tanımlaması üzerine söyledim. İlginçtir, kurultayı her şey haline getiren değil de, bunu tespit eden eleştiriliyor! Orada bir tek ‘Kurultay TİKB’dir’ demediği kalmıştı. Saldıracaksanız, kurultayı bu hale getirenlere saldırın! Şimdi ‘kendimizi kandırmayalım’ deniliyor, kurultay adına yapılan Sivas gösterisinin gençlik güçleriyle yapıldığı örnek gösterilerek. Peki ya öncekiler? Öncekiler öyle değil miydi? TİKB gezisi, Kurultay gezisi oldu. TİKB’nin kitle gösterileri, kurultayın kitle gösterisi oldu vb… Sorun burada legal isim sorunu değildir. Kurultayı da bu sorunumuza çare olsun diye ortaya atmadık. Kaldı ki, gazetenin ismini ya da farklı isimleri kullanarak o sorunu çözüyorduk, çözebilirdik. Her koşul altında TİKB imzasını kullanmak gibi saçma bir saplantıya sahip kimsenin bulunduğunu da sanmıyorum. Fakat 1 Mayıs gibi politik bir gösteride Kurultay imzası dışında DSB ya da TİKB imzalı bir tek pankartımız yoksa, ya da devasa Kurultay pankartlarının yanında edür-güdür küçücük bir TİKB bayrağı bulunuyorsa, burada sorun teknik bir eksiklik ya da farklı aksamalarla açıklanamaz. Kafalarda kaymanın belirtileridir bunlar. Benzer bir sorunu biz gençlik çalışmasında yaşamıştık, ama zamanında müdahale ile o dönem için düzelttik. O zaman da legal isim kolaycılığı çekmiş GK adı ve propagandası iyice zayıflamıştı. Legal ismin kullanılmasından vazgeçmeksizin yeraltı araçlarını -bildiri, pankart, afiş- devreye sokarak dengelemeye çalıştık. Son zamanlarda yeniden bu yönde bir dikkatin gösterildiği fark ediliyor. TİKB imzalı bildiri ve afişler çıkmaya başladı. Gösterilerde TİKB pankartını ve bayrağını en önde ve giderek büyüyen boyutlarda görebiliyoruz. Bu konudaki eleştirilerimizin doğruluğunun kanıtlarıdır bunlar.

(3) Kurultay çalışmasının içinden gelen (tutuklanan) bir yoldaşla kurultay üzerine yaptığımız bir sohbette şöyle dedi: ‘Kurultay stratejik hedefimiz. Yani devrim ve partiyle birlikte örgütlediğimiz zaman kurultayı da yapmış olacağız!’ Dahası var: Bu zamana kadar kurultayı kavramadığını, onun bir tarihte toplanıp biteceğini sandığını ve artık burada (cezaevinde) doğru bir şekilde kavradığını söyledi. Doğru kavradığını sandığında kafasında şekillenmiş hali buydu! Birçok sempatizanımızın, hatta kadrolarımızın buna benzer karışıklıklar yaşadığını tahmin etmek zor değil. Kadrolarımıza, bizzat çalışmanın içinde olan yoldaşlarımıza kavratamadığımız kurultay politikamızı, işçilere nasıl kavratabiliriz? Politika ve taktiklerimizi ortaya koyuşumuz, çok net, sade ve yalın olmalıdır. Onu, hedeflediğimiz orta düzeyde bir işçi dahi okuduğu zaman algılayabilmeli, geleceğini görebilmelidir.

(4) Örgüt-içi anket, hiç kullanılmayacak bir biçim değildir. Zaman zaman, özellikle yeni bir politika ortaya atıldığı ya da bir kampanyanın başladığı dönemlerde kullanmak yararlı da olur. Ancak örgütü yönetmenin asli yöntemi bu olamaz. Demokratik-merkeziyetçilik, denetim, eleştiri-özeleştiri gibi bir örgüt çalışmasında olmazsa olmaz kuralları uygulamak ve bunları esas almak gerekir. Bu yöndeki aksama ve boşluk, şimdi bu tür anketlerle doldurulmaya çalışılıyor. Aradaki mesafeyi kapatmak için kullanılan bir başlangıç olması yönüyle anlaşılabilir. Fakat asıl biçimlerin oturtulmasına geçilmeli, bu yöntem esas haline getirilmemelidir.

 

 

* * * * * * * * * * * *

 

 

   

DIŞARDAN GELEN ‘ÖNDÜŞÜNCELER’ ÜZERİNE (14 Kasım ’95)

 

Yoldaşlar,

Göndermiş olduğunuz yazılarınız, 21 Ekim 1995 tarihli oturumumuzda okundu. (İstanbul, İzmir, Bursa il komiteleri, Askeri komite ve dışardan sorumlu yoldaşın (Sh) yazıları) İki hafta sonra da Adana il komitesinin -bir üyesi eksik olarak- göndermiş olduğu raporunu okuduk. Sh yoldaş yazısında Ankara’ya belli yönleriyle değinmişti, ancak Ankara il komitesi olarak ayrı bir rapor henüz gelmedi. Böylece İK’ların -AK da dahil- tüm yönetici komitelerin, dolayısıyla örgütün genel tablosu serilmiş, belli yönleriyle iradesi ortaya konmuş oldu.

Raporlar, her ne kadar ‘öndüşünceler’, ‘taslak’ olarak yazılmışsa da bulunduğumuz durumu, örgütümüzün gerçeğini bize en nesnel haliyle sundu. Her birinde ton farkı olmakla birlikte birleşilen temel noktalar; tüzüksel sorunlar ve legalleşme tehlikesidir. Buna ek olarak, operasyonlar ve başta Orak-Çekiç olmak üzere yayın politikamızın eleştirisini sayabiliriz. Bunlar ne yazık ki bizim de iki aydır tartıştığımız (daha öncesini saymıyorum, çünkü en az iki yıla dayanıyor) ama bir türlü yol alamadığımız, önemini ve ciddiyetini kavratamadığımız, her iki MK üyesinin de küçümsediği, tehlikeli olarak görmediği konulardır.

Bütün bunlara rağmen şunu da itiraf etmeliyiz ki, bu sorunlar üzerine en çok vurgu yapan kişiler olarak, yazdıklarınız bizleri bile sarstı. Sorunların bu denli boyutlandığını, alıp başını gittiğini düşünemiyorduk. Özellikle legalizmin aldığı boyutlar yönüyle. Keza gençlik örgütümüzün merkezi yapısının dağıtıldığını da bu tartışmalar esnasında öğrendik. Aynı şekilde başta Merkez Büro (MB) olmak üzere büroların çalışma sisteminde -kuşkusuz bir takım tahminlerimiz vardı- bu kadar ileri gidildiğini bilemezdik. Bu en ‘açık’, en ‘legal’ alanlar, bizlerden adeta bir sır gibi saklandı çünkü.

Yazılarınız okunduktan sonra, (içerdeki tartışma platformunda –yn) tüm yazdıklarınızın altına imzamızı attığımızı söyledik ve burada başta MK olmak üzere platforma katılan tüm yoldaşların sözü edilen konuları ve sorulan soruları yanıtlamaları, bir değerlendirmeye tabi tutmaları gerektiği üzerine uyarılarımız oldu. Bu uyarıları daha sonraki toplantılarda da bir kaç kez yineledik, hatırlattık. Fakat ne yazık ki, hala özel olarak ele alınmış ve değerlendirilmiş değildir. Yazılarınıza özellikle legal alana yönelik eleştirilerinize H’nin tepkisi, ‘soruşturma açılsın’ olmuştur. Ona göre yazdıklarınız, ‘hayal ürünü’, ‘gerçek dışı’, ‘olmayan şeyler’dir. Sözümona gerçeklerin açığa çıkması için başta MB olmak üzere tüm bürolar, sanatevi, hatta gençlik de dahil soruşturma açılmasını ister. Oysa sizlerin de belirttiği gibi sorun, ne tek tek olaylar ne de kişiler, muhabirler sorunudur. Bu bir anlayıştır. Ve özü itibarıyla H, bu anlayışı savunmaya devam etmektedir. Onun soruşturma ile amacı, legalizmin en kaba yanlarını törpülemek, sorunu kendi dışında muhabirlerin hatasıymış gibi gösterebilmektir. Biz örgüt içinde güvensizliği yaratacağı ve daha fazla legalize edeceği düşüncesiyle ‘soruşturma’ya karşı çıktık. Bizim için sizlerin sözleri yeterlidir. ‘Soruşturma’ya karşı çıkmamıza ve platformda bu yönde genel bir düşünce oluşmasına rağmen (soruşturma ile ilgili tutanaklara bakılabilir) H, daha burada bile okumadığı 16 sayfalık yazıyı alel-acele sizlere göndermiştir. (25.10.95 tarihli yazı)

Yoldaşlar, bizlerin yazıları da artık peyderpey sizlere ulaşıyor. Onları okuduğunuzda sorunları daha geriden aldığımızı düşünebilirsiniz. Sizlerin saptamaları, net belirlemeleri ile karşılaştırıldığında gerçekten geridendir. Ancak başlangıçta böyle olması doğaldır. “MK’yı nasıl eleştirirsiniz”, “her şey masaya yatırılıyor” diye nasıl feryat edildiğini, eleştirilerin daha baştan nasıl bastırılmaya çalışıldığını okuyacaksınız. Günlerce “tüzük önemli midir, değil midir?”, “örgütsel sorunlarımız öne çıkmış mıdır, çıkmamış mıdır?” üzerine bile tartışmak zorunda kaldık. Şimdi sizlerden gelen yazılarda da ‘legalizm’, ‘menşevizm’, ‘tasfiyecilik’, ‘kadrosal erime’, ‘örgütte iki çizgi’ vb. tespitler var. Biz söylediğimiz zaman ‘kaos yaratıyorsunuz’, ‘örgütü geriye çekiyorsunuz’, ‘kafa bulandırıyorsunuz’ diyerek hışımla üzerimize saldıranlar, hiç sıkılmadan bizleri inkarcılıkla suçlayanlar, yazılarınız karşısında suskun! Hiçbirinde tık yok!

Neden? Ne oldu? Düşünceleri mi değişti? Hayır! Ama artık karşılarında tek tek kişiler değil, örgüt var! Örgütün iradesi var! İşte bu gerçek, onları suskun kılıyor. En azından şimdilik. Şimdilik diyoruz, çünkü H, yine tarzını konuşturmaya başladı. Tüm yazıların İstanbul İK’dan etkilenerek yazıldığını iddia edebiliyor. Bizlerin İstanbul İK’yı, İK’nın da tüm illeri (tabii AK’yı ve Sh yoldaşı da etkilemiş olmaları gerekiyor) etkilediğini söyleyebiliyor. Daha da ileri gidiyor, bizi ‘hizip’ yapmakla suçluyor!

Bütün bu suçlamalar açık ki, ilk başta TİKB kadrolarına yapılmış en büyük hakarettir. H, bir kez daha TİKB’yi ve TİKB kadrolarını tanımadığını kanıtlamıştır. Tüm yazılarda da ifade edildiği gibi sorun sadece İstanbul ili ile sınırlı değildir. İstanbul işin göbeğinde yeraldığı ve burası ile (cezaevi-yn) en fazla diyalog halinde olan bir organ olduğu için, birçok olayı daha somut yaşamış, daha açık fark etmiştir. Ama bir İzmir’in verdiği örnek daha boyutlu değil midir? Bu da sorunun belli illerle, belli parçalarla sınırlı olmadığını, tüm vücuda sirayet ettiğini göstermiyor mu?

Örgüt olarak gösterilen refleks, konulan tavır her tür övgüye layıktır. Hatalı yaklaşım, MK’dan dahi gelse TİKB, bugüne kadarki çizgisine, geleneklerine, prestijine leke sürdürmeyeceğini, ondan bir adım dahi sapmayacağını göstermiştir. Bu, TİKB’nin sağlam ellerde olduğunun kanıtıdır. Hiçbir şeyin bizi yolumuzdan alıkoyamayacağının, mücadelenin her cephesinde olduğu gibi bu cephede de yengiyle ve daha da güçlenerek çıkacağımızın göstergesidir.

Görüyoruz ki, her birimiz farklı alan ve bölgelerde olmamıza rağmen aynı sorunların altını çiziyor, aynı halkaları yakalıyoruz. Ortak bir bakışaçısı, ortak bir ruh var. İşte örgüt budur! Birbirinden çok farklı mekan ve alanlarda dahi aynı tarzda düşünüp aynı tavrı koyan bir örgüt, asla şu ya da bu sapmaya kapılıp gidemez. Sizlerden gelen yazılar bu güvenimizi daha da perçinledi, güçlendirdi. Bu tavrıyla TİKB kadroları, ML teoriyi ve TİKB çizgisini nasıl kavrayıp özümsediğini, onu yaşamıyla nasıl bütünleştirdiğini de göstermiş oldu. Bırakalım birileri hala TİKB kadrolarına ‘geri’ deyip dursun…  Güçlü yanlarımızı görelim ve kendimize güvenelim yoldaşlar. İşte ancak bu güç ve güvenle, ondan aldığımız enerji ile eksikliklerimizi altedebilir, onlara karşı hücuma geçebiliriz. Teori, aydınlara özgü bir ayrıcalık değildir. Sadece belli kişilerin tekelinde de değildir. Biz de Bolşevik Partisi’nde olduğu gibi işçi-emekçi aydınlar yetiştirebilmeliyiz, yetiştireceğiz de. TİKB kadroları bu eksikliği de aşacak güçtedir.

Yoldaşlar,

Her birinde vurgu farkı olmasına rağmen, yazıların bütününe damgasını vuran düşüncelere aynen katılıyoruz. Bu farklara rağmen kesin olan şudur ki, tüm örgüt tek bir vücut, tek bir yürek olarak atmaktadır. Kimi komite ve yoldaşlarda durumun vahametini gösterebilmek için daha kesin tanımlamalar ya da altının daha kalın çizilmesi sözkonusudur. Bizde de yer yer aşırılıklar görülebilir. Önemli olan, özde, sorunun kaynağında birleşmektir. Hatalara karşı -kimden kaynaklanırsa kaynaklansın- net, ikirciksiz, cepheden tavır alabilmektir. Bu başarıldıktan sonra, örgütün yeniden rayına oturtulması, dolu-dizgin partiye koşması hiç de zor olmayacaktır.

Parti ‘ulu zaman’a bırakılan, hoş bir rüya olmaktan çıkarılmalı, hiç de uzak olmayan bir zamanda ulaşabileceğimiz somut bir hedef, bir tutku olmalıdır artık. Bütün bunları gerçekleştirebilecek inanç ve birikime, güç ve potansiyele, prestij ve geleneğe sahibiz. Geleceğe güvenle bakmamamız için hiçbir neden, hiçbir engel yoktur. Tek engel kendimizdik, onu da aşacağız.

İnanıyoruz ki BİZ KAZANACAĞIZ!

Yoldaşça selamlar…  

 

* * * * * * * * * * * * * * *

 

PARTİ YAZISI ÜZERİNE (14 Aralık 1997)

(Bu yazı TP’ye sunulmak üzere yazılmıştır. Yerine ulaşmadan tasfiye kararı ile karşılaşıldı ve gönderilemedi. ‘İhtilalci Komünist’ dergisinin Mayıs-Haziran 1998 tarihli 12. sayısında yayınlandı.)

 

Parti yazısı, konferansın temel yazısıdır. Bir başka ifade ile konferans raporudur. Dolayısıyla bu yazı değerlendirilirken onun bu özelliği kıstas alınmalıdır. Yazının kendi içinde eksik-yanlış görüşleri bir yana ilk olarak, böyle bir yazının konferans raporu niteliğinden çok uzak olduğu tespit edilmelidir.

Kongre / konferans raporları, partinin önünde duran somut sorunları çözmek için hazırlanır. Teoriyle kurduğu bağlar yine somut sorunların açımlanmasıyla / kavranmasıyla ilintilidir. Bir önceki kongre veya konferanstan bu yana dünyada ve ülkedeki gelişmeleri irdeler, ona göre yeni değerlendirmeler ışığında partinin önüne yeni görevler koyar. Bir dönem önce belirlenen hedeflere ulaşıp ulaşılmadığını, başarı ya da başarısızlıkların nedenini, güncel politika ve taktiklerin ne kadar isabetli olup olmadığını, çalışma ve örgüt tarzında eksiklikleri, kadro politikasını vb. inceler. Başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi sınıfların yaşam koşullarındaki değişimden, sosyal, kültürel değişime kadar nasıl bir farklılaşma yaşandığını araştırır. Kendi dışındaki devrimci-yurtsever parti ve örgütlerin durumunu ve bütün bunların ML partiye yüklediği sorumlulukları yeniden belirler, ya da altını çizer. Bir kongre / konferanstan diğerine geçen süre içinde tüm gelişmeleri, ideolojik-siyasal-örgütsel boyutlarıyla ele alır, nesnel ve öznel koşulların somut değerlendirmesi üzerinden yeni politika ve taktiklerini, hedeflerini belirler. En özlü ve klasik ifade ile kongre / konferans raporları “somut durumun somut tahlilini” yapar.

Bu kriterlerden bakıldığında “Parti” yazısı, bir konferans raporu olmaktan oldukça uzaktır. Bir dergi yazısı ya da kimi temel konularda genel bir bakışaçısı, bu yönde bir çalışma olarak değerlendirilebilir. Ama bir konferans raporu olamaz.

Dünyadaki tüm komünist partilerin kongre ve konferansları, dünya tahlili ile başlayıp kendi ülkelerinin durumuna, oradan parti içi sorunlara uzanan ve hepsinin somut değerlendirmesi ışığında sonuçlar çıkartıp hedefler belirleyen bir hat izler. En sonu kararlar haline getirilip bitirilir. Kuşkusuz tüm KP’lerin tıpa tıp bu tarzı izlemesi gibi bir kural yoktur. Aynı sırayı izlememek ya da kimi farklılıklar mümkündür. Fakat bu öze sadık kalınmalıdır. Başka türlü çözüm bekleyen birikmiş sorunları aşmak olası değildir.

Tüm KP’lerin üç aşağı beş yukarı aynı tarzı izlemeleri boşuna olmasa gerekir. Bu, dünya genelinde yaratılmış kongre / konferans geleneğidir. Bizim en fazla zaaflı olduğumuz bir konuda yaratılan geleneklere / tarza sırt çevirmemiz, bu zaaflı yönü daha da derinleştirmek anlamına gelir ki; örgütte daha onulmaz sorunlara yol açar.

 

İçeriğe dair

Parti yazısı için, yeni programın temellerinin bulunduğu, tüm sorunların yanıtını içerdiği, hatta “Leninist Parti” anlayışını daha da geliştirdiği, evrensel katkılar sunduğu gibi abartılı övgüler vardır. Gerçekten de yazıda, parti, devlet / faşizm, devrim, örgütlenme sorunlarından sanat, kültür ve spora kadar her şeyi bulmak mümkündür. Biraz ondan, biraz bundan hepsine teğet geçilmiştir. Ancak hiçbirini ele alarak başlı başına derinleşme, somutlama, formüle etme yoktur. Böyle olunca her şeyin söylendiği ama hiçbir şeyin söylenmediği bir yazı çıkıyor ortaya.

Lenin, Buharin’in teori alanındaki yeteneğini, “sorunun teorik köklerinin izini sürme merakını” taktir ettikten sonra “Diyalektik, karşılıklı ilişkileri somut gelişmeleri içinde bütün yönleriyle dikkate almayı gerektirir, bir parça şuradan bir parça buradan almayı değil” der. “… mevcut kavganın bütün tarihini, sorunun ortaya konuluşunun bütün yönlerini verili zamanda verili koşullar altında bağımsızca, kendi bakış açısından hareketle tahlil etme yönünde en ufak bir çabası yok” diye eleştirir. Bu yaklaşımı “cansız ve içeriksiz eklektizm” olarak niteler. “Çünkü mevcut kavganın, mevcut sorunun, bu soruna mevcut yaklaşım tarzının somut incelenmesi yoktur” der. (S.E Cilt 9, sf. 92-93)

Parti yazısı, konusu itibarıyla da TP’nin başından bu yana tartışılan Leninist örgüt ilke ve normlarındaki ihlallere, bunların kaynaklarına, ne tür tehlikelere yol açtığına ve bunların nasıl aşılacağına dair somut sorunlara girmesi gerekirken bunlara yanıt vermemektedir. Keza parti-sınıf ilişkisinde, “sınıfla bağların olmaması ya da zayıflığı komünist bir örgütü bir dizi dış etkiye açık hala getirebileceği gibi bu parti ve önderlik sorunlarında da yansımasını gösterecektir” gibi daha önce yinelediğimiz bir tespiti teyit etmesine karşın, meselenin asıl can damarı olan bizdeki etkileri / yansımalarına hiç girmemektedir. Yirmi yıldır bu sorunu yaşayan bir örgütün bir takım kayma ve sapmalara açık olduğu, bunun TP’nin önemli tartışma konularından birini oluşturduğu gerçeği böylece gizlenmeye çalışılmaktadır.

Sübjektif unsurun belirleyiciliğine o kadar vurgudan sonra, iş kendi somutumuza gelince, neden hep “koşullar”, “nesnellik” ile açıklandığı, bu kavramların arkasına sığınıldığı yanıtsız kalan bir başka sorudur.

Kriz edebiyatı üzerine yapılan tespitler (“abartılı kriz değerlendirmeleri”, “ona yaslanma ve ondan doğacak sonuçlara bel bağlama” vb.) yine genel kalıyor. Bizdeki yansımalarına girilmiyor. Oysa -özellikle İşçi Gazetesi’nde- abartılı kriz değerlendirmelerinin fazlasıyla yapıldığı kimse için sır değildir.

Geçmiş değerlendirmesi ise, içinde yanlışları barındıran, daha önemlisi küçülten bir bakışla yapılıyor. Örneğin en fazla kadro kaybının ’85 sonrası yaşandığı doğru değildir. O dönem varolan kadro sayısı zaten parmakla sayılacak kadar azdı. Bunların bir kısmı yanlış politikalar sonucu eritildi. Ama asıl kadro kaybını biz son dönemlerde yaşadık / yaşıyoruz. Birçok sınavdan geçen eski kadrolardaki erozyondan tutalım da ’90 başlarında hızla çoğalan genç, yetenekli ve gelecek vaat eden kadrolarımıza kadar devasa kayıplar yaşadığımız dönem, son üç-dört yıllık dönemdir. Öte yandan “’85 sonrası yeni bir sürece evrilirken merkezi bir yapıyla girilmemiş olması…” diye devam eden cümle doğruyu tam olarak yansıtmıyor. Bizim merkezimiz tümden katledilmedi. ‘85’de dört MK üyesi içerideydi. Eğer içerde olmak “merkez”siz kalmak ise ’94’ten bu yana “merkez”siz olduğumuzu iddia etmeniz gerekir ki, gerçekler öyle değildir. Olan şudur: MK ’85 sonrası görevini yerine getirememiştir. Hem içerden katkıları boyutuyla hem de dışarıda gereken örgütsel düzenleme ve perspektifleri sunmaması yönüyle. Bu gerçeği kabul edip özeleştiri vermek yerine durumu daha da karmaşıklaştıran ifadelere ne gerek vardır?

Bir hatırlatma da 12 Eylül sürecine ilişkin olacak. O dönemi sadece direniş geleneğiyle anmak eksik ve yanlış olur. Sağlam yeraltı örgütlülüğünün, gizlilik kurallarına uymanın, sözüyle eylemi bir olmanın, her koşul altında örgütün mücadele ettiğini görmenin, güçlü yoldaşlık ilişkilerinin ve sağlam ideolojik-siyasal çizginin, onun doğru taktik somutlanışının, bu direnişin altyapısını oluşturduğu gerçeği asla göz ardı edilmemelidir. Sanki son dönemde keşfedilmiş gibi lanse edilen “taktik” belirleme, 12 Eylül döneminde hem de başarıyla yerine getirildi. “Saldırı” ardından “geri çekilme” taktik değil miydi? Sadece taktik başarı da değil, dönemin çok yönlü değerlendirilmesiyle (Kemalizm, ordu, Bonapartizm, faşizm, reformizm vb. o dönemin OÇ’lerinde ayrıntılı işlendi.) Türkiye’de ilk kez tasfiyecilik tespiti -hem de Lenin’in kullandığı gerçek anlamıyla; felsefi, ideolojik-siyasi, örgütsek, taktiksel boyutlarıyla- yapıldı. Bu tespitten dolayı üzerimize saldıran diğer siyasetlerin ’85 sonrası birer birer tasfiyeciliği kabul ettiği de herkesin bildiği bir gerçektir.

 

Parti neden bu dönem atıldı?

Parti sorunu TP’de ilk kez bizler tarafından dile getirildi. 7 Ekim ’95 tarihli yazıda aynen şöyle söylüyoruz: “Bugün binlerle ifade ediliyoruz. Kuşkusuz bu düne göre bir büyümedir. Ama biz bununla yetinecek bir örgüt olmamalıyız. Ufkumuz bu kadar dar olamaz… Bu sorunları bu tarzda yaşamasaydık eğer, binleri değil on binleri yürütecek bir örgüt durumuna gelmemiz işten bile değildi. Amacımız, bir devrim örgütü yaratmaksa, küçük başarılar değil, büyük hedeflere yürümeliyiz. Lenin şöyle diyor: ‘Biz gene de partinin bu hastalığını, büyüme rahatsızlığı olarak değerlendiriyoruz. Bu bunalımın köklerini, çevre biçimi yaşamdan parti biçimine geçişte, iç mücadelenin özünü çevrecilikle parti disiplini arasındaki çelişkide görüyoruz. Ve işte bu yüzden partimiz ancak bu hastalığı aştıktan sonra gerçek bir parti olacaktır’ TİKB’nin de bugün yaşadığı hastalık budur. Ancak bu sorunları aştığı zaman partiye, hem de devrime önderlik eden bir partiye ulaşacaktır.”

Bu sözler bundan iki buçuk yıl önce söylenmiştir. O günden bugüne birçok şey değişti. Artık istenilen düzeyde ve tarzda büyümemenin değil, küçülmenin sorunlarını yaşıyoruz. Tek değişmeyen, hastalığın tespitidir. Onda da derinleşme yönünde bir iç değişim yaşanmaktadır.

Yine 5 Kasım ’95 tarihli yazıda “Geçmişimiz geleceğe uzanan yolda en büyük güvencemiz, bastığımız sağlam topraktır. Ayaklarımız bu toprağa sıkıca basmalı ama gözümüzü ufka dikmeliyiz. Elimiz partiye uzanmalı, onu yakalamalıyız” diyoruz.

Daha birçok yerde “parti” kavramı, “çevre-grup özelliklerini aşamama, geçmişin olumlu mirasını doğru değerlendirememe, dar ve küçük bakmaktan kurtulamama tespitleriyle birlikte anılıyor. Dolayısıyla “neden partileşmedik” sorusunun yanıtları buralarda aranıyor. Bugünden bakıldığında nedenler arasında sayılabilecek bu tespitlerin eksik olduğu görülür. Sorunun ideolojik-siyasi boyutuna hiç girilmemiştir örneğin. Daha sonra bunlara yeniden dönüp çok yönlü irdelemek gerekiyor.

TP’nin başında “parti” kavramını her kullanışımız, MK tarafından büyük bir hışımla üstümüze saldırmalara vesile oldu. “Kadro popülizmi” yapıyorduk. “Yoldaşların hoşuna gidecek şeyler söylüyorduk” hatta “olmayacak hayaller kuruyorduk” vb. Daha da ileri gidilerek “bunlar parti fetişizmi yapıyor, biz devrim diye yola çıktık” gibi partiyle devrimi karşı karşıya getiren laflar sarf edildi.

İlginç olan şudur ki; aradan bir yıl ya geçti ya geçmedi, MK “parti” bayraktarlığına soyundu. Hem de öyle bir hava estirdi ki, tüm yoldaşlarımız ve devrimci kamuoyu o günlerde partiyi ilan edeceğimizi sandı! Her şey bir kongre ya da konferansla bunu resmileştirmeye kalmıştı sanki. Oysa aradan geçen süre içinde sözünü ettiğimiz sorunların aşılması bir yana, daha da derinleşiyor her geçen gün kan kaybı yaşanıyordu. Sınıfla bağlarda gelişme şöyle dursun, zaten sınırlı olan bağlar daha da cılızlaşıyordu.

Örgütün en zayıf olduğu, sınıfla zaten sınırlı bağların iyice eridiği, örgüt içi tartışmanın sürdüğü bir dönemde “parti” fikri neden atıldı?

İşin gerçeği şudur ki, “parti” yaşanan sorunların üzerine atılan bir örtü, bir iç ajitasyon malzemesi haline getirildi.

MK tabanda yarattığı bu erken beklentiyi gidermek için bu kez, neden bu dönemde parti olamayacağımızı anlatma ihtiyacı içine girdi. Yeniden “parti rüyası”na yatıldı. Halbuki bu örgüt militanları, o rüyayı ‘79’dan beri görüyordu. Bunca gürültü yeniden rüya görmek için yapılmamalıydı.

 

Parti anlayışı üzerine 

Parti konusunda tek özeleştirel yaklaşım, “mükemmeliyetçilik”, bunun da “kendiliğindenciliğe terke götürmesi” şeklinde oldu. Bugüne kadar eleştiri konusu olan her sorunda “mükemmeliyetçi yaklaştık” sözünü duyduk. Tüzük, üyelik, konferans, MK’nın genişletilmesi vb. vb…

Aslolan şudur: Parti fikrinden iyice uzaklaşılmış, belirsiz bir geleceğe ertelenmiş, “stratejik” olması sanki onun aynı zamanda güncel somut bir sorun olduğu gerçeğini yadsırmış gibi gözden kaçırılmıştır.

Örgüt-parti, birbirinden bıçak sırtı gibi ayrılan, arada aşılması gereken sıra dağların bulunduğu iki ayrı kavram değildir. Örgüt partinin rüşeym halindeki ilk tohumudur. Partinin nüvesidir. Tıpkı ana karnındaki bir ceninin insana ait tüm özellikleri taşıması gibi örgüt de partinin tüm özelliklerine nüve olarak sahiptir. Ceninin ana karnında beslenip gelişerek dünyaya bir insan olarak gelmesiyle, örgütün ideolojik-siyasal-örgütsel etkinliği, sınıf ve kitlelerle beslenmesiyle partiye dönüşmesi birbirine benzer. Açık ki, gereken koşullar yerine getirilmezse canlı ya ölür ya da sakat doğar.

Grup-çevre özelliklerini bunca yıldır atamamış ve giderek kastlaşmış bir örgütün partiye ulaşmasında en ciddi engel budur. Sınıf ve kitle ile bağlar, kadrosal yetkinleşme, ideolojik-siyasal atılım bu mücadele ile birlikte ele alınmalı ve yürütülmelidir. Bunların hepsi birbirini etkiler, geliştirir. Ancak kendi somutumuzda söz konusu olan grup ve bürokratik tarz aşılmadan diğerlerinde yol almak neredeyse imkansızdır.

Soruna ilkin örgütü örgüt gibi çalıştırmak olarak bakmalı, partinin ondan çok da farklı ve uzak olmadığını görmeli, örgütte atılan olumlu her adımın bizi partiye biraz daha yakınlaştırdığını bilmeliyiz. Sorun salt isim değişikliği değil, varolan özün gelişip serpilmesi ise önce bu özel sahip çıkmalı, onu koruyup güçlendirmeliyiz. O zaman partiye ulaşmanın hiç de zor olmadığını göreceğiz.

 

Ayrıca bu yazılara da bakabilirsiniz

YOL AYRIMI- 1: Sunu

YOL AYRIMI- 3: Biri “HİZİP” masalı

YOL AYRIMI- 4: Yol Ayrımı

Bunlara da bakabilirsiniz

LGBTİ+ operasyonu ve “Ailem Güvende”?!

Ankara, İstanbul başta olmak üzere 15 ilde 13 Eylül günü düzenlenen operasyonda, LGBTİ+ aktivistleri gözaltına …

12 Eylül halka yönelmiş cellatlıktır!

  “Bir düdük çalınacak denilmişti / Bir düdük / Üfürüğü Newyork’ta, Washington’da / Sesi kulaklarımızda …

9 Eylül 1984- Yılmaz Güney yaşamını yitirdi

Türkiye sanat-sinema tarihine damgasını vuran devrimci sanatçılardan biridir Yılmaz Güney. Sinema salonlarında bilet satışıyla başlayan …