
Son dönemde yaşanan işçi direnişlerinde, fiili eylemlerin yanısıra, açlık grevleri de ek bir eylem biçimi olarak görünmeye başladı. Madenciler, öğretmenler, İBB-Ağaç Aş çalışanları gibi işçi direnişlerinde, sokak eylemleri sürerken açlık grevine başlandığı duyuruldu.
Öncelikle şunu söyleyelim: Açlık grevi asıl olarak cezaevi koşullarına özgü bir eylemdir; dışarıda yapılması pek tercih edilmemelidir. Bunun birçok nedeni vardır.
Birincisi, tutsakların cezaevinde yapabilecekleri eylemler sınırlıdır. Cezaevlerinin koşullarına ve yaşanan saldırının boyutuna göre, slogan atmak, kapı dövmek, görüşe çıkmamak, ayakkabı giymemek, karavana almamak, sayımda ayağa kalkmamak vb. yaygın kullanılan eylem biçimleridir. Elbette bunların etki gücü, saldırının boyutuna, eylemin yaygınlığına, dışarıda kamuoyu oluşturmasına vb. bağlı olarak değişir.
Süresiz açlık grevi ve ölüm orucu gibi eylemler ise, genellikle diğer eylemler yetersiz kaldığında gündeme gelir. Tutsağın elindeki en büyük silahı kendi bedenidir; devletin saldırısının büyüklüğüne karşılık, tutsak da en etkili silahı olan bedenini ileri sürer. Açlığa yatar, ölümünü bir eyleme çevirir. Hapishanede, dört duvar arasında kimi zaman gardiyanlar dışında sesini duyabilecek hiç kimse yoktur; açlık grevi-ölüm orucu eylemi, onun dışarıya sesini duyurma biçimine dönüşür.
Dışarıda ise, sayısız ve sınırsız eylem biçimleri sözkonusudur. Kapalı mekanlarda ya da sokakta, birçok eylem yapılabilir. Eskiyen bir eylem biçiminin yerine, yeni biçimler kullanılabilir. Kamuoyu oluşturmanın, yaşanan sorunu-hak gaspını anlatmanın, kitle örgütlerini ve kitleleri harekete geçirmenin değişik biçimleri bulunabilir. Ve hepsinden önemlisi, işçilerin en etkili eylemi, üretimden gelen gücünü, yani grev silahını kullanmaktır.
İkincisi, açlık grevi pasif bir eylem biçimidir. Özellikle kısa süreli açlık grevlerinin, somut bir kazanım hedeflemekten daha çok, propagandif etkisi vardır. “3 günlük dönüşümlü açlık grevleri” cezaevlerinde en çok kullanılan açlık grevi biçimidir ve “hak almak”tan daha çok “protesto” için kullanılır. Cezaevi dışında, bu kadar pasif bir biçimi kullanmak doğru değildir.
Üçüncüsü, açlık grevleri genel olarak uzun soluklu ve göründüğünden daha zorlu eylemlerdir. Greve başlayanların ezici çoğunluğu, özellikle ilk günlerde ağır sağlık sorunları (kusma, baygınlık vb) yaşarlar, ama bu, devlet nezdinde bir bedensel tahribat olarak görülmez. Kazanım elde etmek için, genellikle bedensel tahribatın başlaması gerekir; bunun da süresi, zannedilenden daha uzundur. Ülkemizdeki ölüm orucu deneyimleri bu konuda bir fikir vermektedir.
1984 ve 1996’da yapılan ölüm oruçlarında 50’li günlere gelinceye kadar kilo kaybı dışında somut bir bedensel tahribattan sözedilemez. Bu nedenle sözkonusu ölüm orucu eylemleri, 45 gün tüm kitlenin katıldığı, sonrasında ekiplerin devam ettiği biçimde gerçekleştirildi; 60 gün sonrası ise ölüm sınırı olarak belirlendi.
2000’de başlayan ölüm orucu eyleminde ise, ölüm sınırı artık 200-300 günlere ulaştı. Su, şeker ve tuz kullanımının daha bilinçli hale getirilmesi, limon ve nane gibi ek bazı unsurların “grev menüsü”ne eklenmesi, günlük fiziksel faaliyetin kontrol altına alınması gibi unsurlar, yüzlerce gün boyunca sürdürülebilir bir eylem ortaya çıkardı.
Cezaevindeki insanın zamanı çok, yatacağı süre uzundur; bu nedenle böylesine uzun soluklu bir eylemi yürütmesi mümkündür. Dışarıda ise, eylemlerin “acelesi” vardır. Ücret alacakları, işe iade, atanma gibi taleplerle yürütülen eylemlerde, işçilerin bu kadar sabrı-tahammülü yoktur, olmamalıdır. Olabildiğince kısa süre içinde kazanım elde etmesi, evine-işine dönmesi gerekir. Üstelik sokak eylemleri ile açlık grevi birlikte yürütüldüğünde, açlık grevi insanları zayıf düşürür ve sokak eylemlerini yürütemeyecek noktaya getirir. Bu koşullarda, açlık grevi gibi uzun soluklu ve enerjiyi düşüren bir eyleme başvurulacağına, sokağın olanaklarını daha etkin kullanan ve daha hızlı kazanım sağlayacak eylem biçimleri tercih edilmelidir.
Dördüncüsü, açlık grevi, demagojiye, yozlaşmaya, devletin karalama kampanyasına en açık eylem biçimidir. Devletin “bakmayın açlık grevi dediklerine, gizli gizli yiyorlar” söylemi, bir açlık grevinin en büyük düşmanıdır. Bu nedenle, eğer açlık grevi kararı alınıyorsa, kuralları çok net olarak belirlenmeli, bu kurallar kamuoyuna açıklanmalı ve çok büyük titizlikle onlara uyulmalıdır. Kimlerin açlık grevine katılacağı (net isim listesi, değişme varsa günlük olarak bu listenin yenilenmesi), kaç gün yapacağı (kazanıncaya kadar mı, dönüşümlü mü), açlık grevi sırasında hangi gıdaları alacağı (tuz, şeker, su, çay, limon ve isteyenlere sigara, en standart listedir) kesin bir çerçeve belirlenmeli ve kamuoyuna açıklanmalıdır.
Cezaevlerinde açlık grevi yaparken, genel bir yöntem olarak koğuştaki tüm yiyeceklerin kapının dışına çıkarılması, karavana alınmaması ve açlık grevi listesi dışında kantine herhangi bir gıda yazılmaması gibi yöntemler kullanılır. Açlık grevi yapanların ve yapmayanların listesi idareye verilir; eylem sırasında açlık grevini bırakan olursa, onun adı da ayrıca bildirilir. Çünkü devlet, “gizli gizli yiyorlar” demagojisini çok sever, çok rahat kullanır. Ölümler geciktikçe, devletin demagojisinin etkisi artar; eylemin inandırıcılığı zayıflar.
Cezaevinde yapılan açlık grevinde, gıdaya erişim olanağı olmadığı ve bunun tutanaklar veya belgelerle kanıtlanması mümkün olduğu için bu demagojiyi boşa çıkarmak kolaydır. Ancak dışarıdaki eylemlerde, açlık grevinde olanların yalnız bırakılmaması, herhangi bir yiyecekle temas etmemesinin garanti altına alınması, özel bir önem taşımaktadır. Çünkü dışarıda her yerde var olan kameralar nedeniyle, açlık grevi yapılmadığının, ya da ihlal edildiğinin kanıtlanması, bu fotoğrafların basına verilmesi ve karalama kampanyasının yürütülmesi çok kolaydır.
Bir tarafta canını dişine takmış insanlar talepleri için direnirken ve bu direniş kamuoyunun desteğini almaya başlamışken, açlık grevinde olduğunu söyleyen ama yemek yiyen eylemcilerin fotoğraflarının yayınlanması, eylemin meşruiyetini de, eylemcilerin inandırıcılığını da çok hızlı darbeler.
Zaten genel bir kural olarak, açlık grevindekilerin yalnız kalmaması gerekir. Bir mekan belirlenir, gece-gündüz orada kalınır. Eyleme beraber gidilir, eylemden beraber dönülür; bireysel ya da grupsal ayrılmalara, otele ya da başka mekana gidip yatmaya izin verilmez.
Beşincisi, açlık grevi sürerken hastaneye gidişler oldukça netameli bir konudur. Özellikle grevin ilk günlerinde fenalaşan kişilerin hastaneye kaldırılmasındaki amaç, “tespit ve resmiyet” oluşturmaktır. Grevcilerin kötüleştiğinin kayıtlara geçmesi, açlık grevinin avantajıdır. Tutanak tutulduktan sonra “tedavi kabul etmiyorum” diyerek geri dönmek gerekir. Ancak hastanede tıbbi müdahaleyi kabul etmek, serum taktırmak, iğne, ilaç kabul etmek, açlık grevini bırakmak, hatta grev kırıcılık yapmak anlamına gelir. Hem serum taktırıp, hem de “açlık grevine devam ediyorum” denilmez.
Sonuçta, açlık grevi dışarıdaki mücadelenin eylem biçimi değildir. İşçi eylemlerinde, kitle direnişlerinde sokağın gücü harekete geçirilmelidir.
Ancak yine de yapılmak isteniyorsa, açlık grevi sulandırılmamalı, devletin bugün olmasa da yarın mutlaka kullanacağı açıklar verilmemeli, açlık grevi kurallarına uygun biçimde yürütülmelidir.
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir