Kürt halkı bu “çerçeve”ye sığmaz!

İki yıl önce başlayan “süreç” TBMM’de kabul edilen “çerçeve yasa” ile yeni bir aşamaya girdi.

Aylardır nasıl bir yasa çıkacağı ve ne zamana yetişeceği tartışma konusuydu. Özellikle DEM Parti, meclis tatile girmeden yasanın çıkmasını istiyordu. İmralı heyeti, Öcalan’la görüştükten sonra büyük oranda mutabakata varıldığını açıkladı. Ve 10 Ağustos’ta TBMM’de “çerçeve yasa” oy çokluğuyla kabul edildi.

563 milletvekilinin katıldığı oylamada 467 “evet” oyu çıkması, yani yüzde 80’lerin üzerinde kabul görmesi, AKP-MHP blokunu rahatlatan bir tabloyu oluşturdu. Mecliste yeralan partilerin, özellikle de Yeni Parti’nin tutumu, Erdoğan yönetimi açısından önem taşıyordu. Muhalefetin desteğini almış olmak, onları rahatlattı. Olası tepkileri bu sayede bastırma olanağına kavuştular.

Başından beri “süreç”in bir “devlet politikası” olduğu vurgulanıyordu. Yasa geçtikten sonra da MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, bunun yalnızca bir güvenlik politikası değil, devlet politikası olduğunu yeniden belirtti. Bu vurgular boşuna değil! Yasanın içeriği de ona uygun şekilde hazırlanmıştı. O yüzden gerek komisyon aşamasında gerekse meclis oylamasında tüm burjuva kliklerin katılımı ve ortak kararı haline gelmesi, önemsendi.

Önceki “çözüm süreci”nden farklı olarak AKP ve Erdoğan öne çıkmadılar. Bahçeli üzerinden “süreç” yürütüldü. Bunun bir nedeni şoven kesimlerin tepkilerini bastırmak ise, diğeri -ve daha önemlisi- Kürtleri, ona en fazla saldıran faşist kesimlerle “barıştırmak”, düşmanına minnet duymasını sağlamaktı. Kürt hareketi “süreç”in başından itibaren Bahçeli’ye güzellemeler yaptı, yasanın kabul edildiği oturumda da DEM milletvekilleri ilk önce Bahçeli’nin elini sıktılar, sürecin mimarı olarak Bahçeli’yi taltif ettiler bir kez daha…

 

Yasa neleri içeriyor?

Yasanın resmi adı; “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi.” DEM Parti ve bileşenleri hangi adla anarsa ansın, yasanın adı bile, amaçlanan şeyi ortaya koyuyor.

Amaçlanan; tabi ki, ilk önce PKK’nin tasfiyesidir. 12 maddeden oluşan “çerçeve yasa” bunun biçimini, zamanını, genel hatlarıyla ortaya koyuyor. Zaten “çerçeve yasa” denmesinin nedeni de bu. Önce yasaya uygun zemini hazırlamak, sınırları belirlemek, toplumsal ve hukuki sürecin çerçevesini oluşturmak anlamına geliyor. Detaylar sonraya ve belirlenen kurumlara bırakılıyor.

Bütün tarafların söylediği gibi bu bir “af” değil! İnfaz indirimi! Ancak önceki yıllarda gerçekleşen “infaz indirimi”nden farklı olarak birçok kısıtlamayı ve koşulu içeriyor. Örneğin “örgüt suçları kapsamında 15 yılın altındaki suçlarda 5 yıl, 15 yılın üzerindeki suçlarda ise 10 yıl ceza ertelemesi” öngörülüyor, ama bu kişilere “üç yıl süreyle siyaset yasağı” konuluyor. Üstelik üç yıl sonra da bu hak otomatikman işlemiyor. “Değerlendirme ve Koordinasyon Kurulu’nun görüşüne bağlı olacak” koşulu getiriliyor!

Esasında her madde “koşullarla” dolu… Zaten başka örgütler yararlanmasın diye PKK, KCK ve bağlı yapılanmalar ile ilişkili örgütler” diyerek, örgüt ismi bile verilmiş. Ancak “…bağlı yapılanmalar ve ilişkili örgütler” denilerek, hem kapsamı genişletilmiş hem de isimlendirme olmadığı için muğlak bırakılmış. PKK çizgisinde kurulan Suriye, Irak, İran’daki partileri kapsaması, birçok soru işaretini beraberinde getiriyor. Bu ülkelerin iç işlerine doğrudan müdahale anlamını da taşıyor.

Diğer yandan “2005 yılından önce ağırlaştırılmış müebbet cezası alanlar veya ağırlaştırılmış müebbet yükümlülüğü doğuran suçlar yasa kapsamı dışında tutulacak” denilerek, Öcalan kapsam dışında tutuluyor. Belli ki, Öcalan üzerinden kopacak şoven saldırıların önü kesiliyor. Öcalan için farklı düzenlemeler (koşulların iyileştirilmesi gibi) uzun süredir gündemdeydi. Her ne kadar Bahçeli, “umut hakkı”ndan sözetse de, bu ötelenmiş görünüyor. Bir diğer koşul da, “düzenlemeden yararlanmak isteyenlerin, kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren 6 ay içinde başvuru yapmaları”nın istenmesi. Yani hiç kimse yasadan otomatikman yararlanmıyor, illa ki başvuru yapması gerekiyor! Hem de 6 ay içinde!

Bütün bu koşulları yerine getirmek de yetmiyor. Yasanın asıl “bam teli” her şeyin oluşturulan kurumlara devredilmiş olması. Bunlardan biri, Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında, sekiz üyeden oluşan “Değerlendirme ve Koordinasyon Kurulu.”  Diğeri, TBMM bünyesinde oluşturulacak “İzleme Kurulu.”

En önemli şart, PKK’nin varlığına son verdiğinin ve tüm silahlarını teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca net bir şekilde tespit edilmesi. Bu “tespit”in ardından, konu Millî Güvenlik Kurulu’nun (MGK) gündemine gelecek! MGK’nın örgütün feshedildiğine dair alacağı kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla hukuki süreç resmen başlamış olacak!

Biz bu “izleme-değerlendirme” kurumlarının nasıl çalıştığını hapishanelerden biliyoruz. 30 yılı dolduran tutsaklar bile, “gözlem kurulu” raporlarıyla içeride tutuluyor. Hepsine bir biçimde pişmanlık dayatılıyor. Bu kurullar adeta “mahkeme” yerine geçmiş!

Şimdi benzer bir uygulama, “çerçeve yasa”da görülüyor. PKK’nin kendini feshettiğini duyurması, silahlarını teslimi yetmiyor; MİT tarafından tespiti ve teyidi gerekiyor. O da yetmiyor, MGK’nın onayı şart koşuluyor. ‘90’lı yılların öne çıkan kurumu MGK, yeniden devreye sokuluyor. Ve MGK’nın başkanı olarak Erdoğan’a yine büyük bir alan açılıyor. Öyle ki, Erdoğan, “PKK silah bırakmadı” şeklinde görüş belirtirse yasa askıda kalacak; “silah bıraktı” derse işleyecek! “Süreç”in 6 ay ile 1 yıl içinde tamamlanacağı düşünülürse, bu süre Erdoğan’ın sorgulanan meşruiyetini tamir etmeye yarayacak.

PKK’nin feshi ve silahların tesliminin “tespit ve teyid”inin iki ay içinde yapılacağı söyleniyor. Bu da en geç Ekim ayında yasanın yürürlüğe gireceği anlamına geliyor. Olağanüstü bir durum olmazsa “çerçeve yasa”nın Ekim ayında resmi gazetede yayınlanması bekleniyor.

 

“Çerçeve yasa”ya kimler neden “evet” dedi?

Çizilen “çerçeve” PKK’nin feshiyle yetinmeyen, koşullar ileri süren ve muğlaklıklar içeren bir “çerçeve”dir. Yasada “Kürt” kelimesi yoktur; PKK/KCK’nin adı ise, fesih için geçmektedir.

Buna rağmen başta DEM Parti olmak üzere Kürt hareketi tarafından büyük bir sevinçle karşılanmıştır. Barış ve demokrasi üzerine yine umutlar pompalanmaktadır. Meğerse barış ve demokrasinin önündeki engel, PKK ve Kürt halkının mücadelesiymiş! Üstelik bunu gerici-faşist odaklar değil, bizzat PKK’nin kurucuları, yöneticileri kabullenmiş oluyor!

Öcalan, 27 Şubat 2026 tarihli mesajında “sadece resmen ve fiilen değil, zihnen de şiddetten arının” diyordu. Bu, “zihnen de teslim olmak” yeniden mücadeleyi yükseltme ihtimalini bile ortadan kaldırmak anlamına geliyor. Bunu “Cumhuriyet’le barışmak” ile birleştirdiğinde, zaten amaç hasıl oluyor! Kürtleri yok sayan, yıllar yılı asimilasyon ve soykırım politikaları ile zulmeden bir rejimle “barışmak”, onu kutsamak ve boyuneğmek dışında bir anlam taşımıyor.

Aynı mesajında Öcalan, “negatif isyan dönemi kapanmıştır, pozitif inşa aşamasına geçiyoruz” diyerek,  isyanı “negatif” uzlaşmayı ve teslimiyeti “pozitif” olarak kodlamıştı. Onun izinden giden siyasetçiler, aydınlar, yazar-çizerler de, “çerçeve yasa”yı allayıp-pullama gayretindeler. Onlara göre, Öcalan ve Kürt hareketi ilk kez devlet tarafından “muhatap” alındı! Ve ilk kez görüşmeler “resmi bir belge” ile sonuçlandı!

İlkin şunu belirtelim; devletin “muhatap” alması da “resmi belgesi” de yeni değil! ‘90’ların ortalarından itibaren girilen “siyasi-diplomatik çözüm” kulvarında, neredeyse her etabında “muhatap” alındılar. En son 2013-2015 dönemini kapsayan “çözüm süreci”nde, bırakalım “muhatap” alınmayı, İmralı heyeti ile hükümet yetkilileri “Dolmabahçe mutabakatı” adı verilen bir belgeye imza attı! Ama Erdoğan’ın “ben doğru bulmuyorum, böyle bir şey yaşanmamıştır” sözleriyle bu belgenin hiçbir hükmü kalmadı!

Daha önemlisi, Kürt hareketi ve Öcalan, yıllardır “muhatap” alınmayı temel hedef haline getirdi. Ve oradan diğer devrimci-demokratik kurumlara sirayet etti. Oysa mücadelenin seyri, doğallığında “muhatap”lığı zorunlu kılar. “Muhatap alınmak” bir amaç değildir, olmamalıdır. Sorunların çözümünde bir araçtır sadece… “Resmi belge”ye gelince, “Dolmabahçe mutabakatı”nda olduğu gibi, “çerçeve yasa” da Erdoğan’ın bir sözüyle bitebilir! Yasaların, anayasanın bile takılmadığı bir dönemde “resmi belge”nin bir hükmü, bir garantisi olabilir mi?!

Diğer yandan “çerçeve yasa”da “muhatap”lık ve “resmi belge” PKK’nin feshi içindir. Onu ve mücadelesini taktir eden, olumlayan değil; kötüleyen, mahkum eden ve bitiren bir belgedir! Böyle bir “belge”ye sevinmek, Kürt hareketinin sıkça kullandığı bir benzetmeyle “celladın bıçağını yalamak” olarak tanımlanabilir ancak…

Hal böyleyken, DEM Parti’nin içinde yeralan ve kendilerine “sosyalist”, “devrimci” diyen partilerin temsilcileri de bu yasayı onaylamıştır. Daha önce ret oyu vereceğini açıklayan EMEP ve TİP milletvekilleri de “evet” dediler. Gerekçe de “barış karşıtı görünmemek” oldu! Oysa çizilen “çerçeve”nin barış ve demokrasiyi değil, pişmanlığı ve teslimiyeti dayattığı gün gibi açık değil mi?  “Evet” oyu veren milletvekilleri, bu durumu göremeyecek kadar kör olabilir mi?

“Evet” oyu vermelerinin asıl nedeni, kendilerine ne sıfat verirlerse versinler, reformist ve parlamentarist bakışaçısıyla hareket etmeleridir. Diğeri ise, kendi güçleriyle değil, Kürt oylarıyla seçilmiş olmalarıdır ki, her aşamada “diyet borcu”nu ödemekle karşı karşıyadırlar.

Egemen sınıf partilerinin “evet” oyu vermeleri ise, bu yasanın “devletin çıkarlarına hizmet ettiğini” net biçimde bilmelerindendir. İYİ Parti, Zafer Partisi gibi faşist partiler ise, durumdan hoşnutsuz olan şoven kesimin sözcülüğünü üstlenmişler ve geleceğe yatırım yapmışlardır. Sonuçta her parti, kendi misyonunu oynamış, dayandığı sınıfın ve siyasal görüşün gereğini yerine getirmiştir.

Öcalan’dan farklı bir çizgi izliyormuş gibi izlenim yaratan Selahattin Demirtaş’ın da “çerçeve yasa”yı onaylayan açıklaması, bu algının yanlışlığını bir kez daha ortaya koymuştur.

 

Son sözü direnenler söyler

“Çerçeve yasa”nın yürürlüğe girmesi, en iyi ihtimalle Eylül sonu, Ekim başını bulacak. Çünkü mağaraların boşaltılması ve lojistik malzemelerin teslimi için 1,5 ile 2 aylık bir takvim öngörülüyor.

Bu süre içinde Öcalan’ın “tüm silahları ilgili yerlere teslim edin ve Türkiye’ye dönün” çağrısı yapması bekleniyor. Kandil’deki PKK yöneticilerinin ise, birkaç gün içinde çekildikleri mağaralarla ilgili bir açıklama yapacağı söyleniyor.

İşin yasal boyutu bu şekilde belirlenmiş durumda. Fakat toplumsal-siyasal yönü halen çözülmüş değil. En önemlisi Kürt halkının onayını ne kadar aldığı soru işaretidir. Halkın önemli bir kısmı “biz bunun için mi mücadele ettik” derken, Kürt hareketi içinden bile eleştirel sesler duyulmaktadır. Bunun farkında olan Öcalan ve ona bağlı azınlık, yasanın eksiklerini dil ucuyla kabul ettikten sonra, “ilk adım”ın atıldığını, arkasının geleceğini iddia ederek umut pompalamaya devam ediyorlar. Öcalan’ın “bin kilometrelik yol ilk adımla başlar” şeklindeki Çin atasözüne atıf yapması, kullandıkları tek argüman neredeyse…

“Süreç”in başladığı andan itibaren, bunun Kürt sorunu çözme ve demokrasiyi geliştirme amacını taşımadığı ortadaydı. Zaten “sürecin” aktörleri de amaçlarını saklamamıştı. Bahçeli, birçok kez “PKK’nin tasfiyesi”nden sözetti. Sözedilmeyen yön ise, PKK’nin tasfiyesi ile neyin amaçlandığı, bu planın kimler tarafından ve hangi saiklerle ortaya atıldığıydı.

PKK, uzun süredir bölgesel bir güç haline gelmişti. Bölgeye dair plan yapan emperyalistler, PKK’yi hesaba katmak zorunda kaldılar. PKK de yeni emperyalist savaşta ABD’nin safında yer almak gerektiğini söyledi ve kendine alan açma çabasına girdi. Irak işgali sırasında çok istemesine rağmen bunu başaramadı. ABD, Barzani ve Talabani gibi işbirlikçilerini tercih etti. Suriye’de ise ABD, cihatçı çetelerle Esad’ı devirmeye girişti. Fakat Kürt hareketi boşluktan yararlanıp Rojava’da iktidarı ele geçirince, yönünü Kürtlere çevirdi. PYD-YPG üzerinden Suriye’de önemli adımlar attı.

Şimdi sırada İran var! ABD, İran savaşında Kürt hareketini aktif biçimde kullanmak istiyor. İlk saldırılarda bunu başaramadılar, ama savaş devam ediyor… ABD’nin Ortadoğu’ya dönük planları da sürekli yenileniyor. PKK’nin İran kolu PJAK başta olmak üzere, PKK’nin tasfiye edilen tüm birimleri, İran savaşına bir biçimde dahil edilebilir.

Diğer yandan “çerçeve yasa”nın meclisten geçtiği sıralarda Türkiye-Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Mekke Askeri İttifakı’nın kurulduğu ilan edildi. Anlaşmada, NATO’nun 5’inci maddesindeki gibi “üç devletten birine yapılan askeri saldırı diğer iki devlete yapılmış sayılacaktır” şeklinde bir hüküm bulunuyor. İran savaşı sürerken yapılan bu anlaşmanın bölgeye ilişkin farklı planlar içerdiğini söylemek mümkün.

Kısacası ABD’nin Ortadoğu’daki hegemonya savaşında, hem Türkiye’ye hem de Kürt hareketine biçtiği roller var. Bugüne kadar ABD, Türkiye ve Kürt hareketi arasında sıkışmanın sorunlarını yaşadı. Çoğu zaman Türkiye’yi tercih etti, ama Kürt hareketini de hep elinin altında tutmaya çalıştı. Şimdi müttefiki gördüğü bu iki güç arasında “barış” sağlayarak, ikisini de rahatça kullanmak istiyor. Başarıp başaramayacağından bağımsız olarak, adımların atılmasını ve bu aşamaya kadar gelmesini sağladı. ABD’nin Ortadoğu temsilcisi Tom Barrack’ın sözleri de gelişmelerin seyrini belirleyen nitelikteydi.

Bu durumun Erdoğan yönetimine bir “nefes borusu” olacağı aşikar. Kitle desteğini büyük oranda yitiren ve tepkilerin odağı durumunda olan Erdoğan, CHP’ye yaptığı operasyonlarla muhalefeti güçsüzleştirirken, “Kürt sorununu bitiren lider” gibi görünerek de kendine yeniden “meşruiyet” sağlama peşinde.

Sonuçta “süreç” hem emperyalistlerin, hem de işbirlikçilerinin çıkarlarına hizmet edecek şekilde işliyor.

Emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin çıkarlarıyla, işçi-emekçi ve ezilen halkların çıkarının hiçbir zaman örtüşmediği, sadece teorik bir doğru değil; defalarca kanıtlanmış tarihsel bir gerçektir. Yine tarihin gösterdiği bir diğer gerçek de, egemenlerin planları ne olursa olsun, son sözü direnenlerin söylediğidir.

Bu “çerçeve”ye ne Kürt halkının, ne de işçi-emekçi kesimlerin talepleri, özlemleri sığar! “Çerçeve”yi parçalayacak olan da; işçi ve emekçilerle Kürt halkının birleşik mücadelesi olacaktır!

Bunlara da bakabilirsiniz

9 Eylül 1984- Yılmaz Güney yaşamını yitirdi

Türkiye sanat-sinema tarihine damgasını vuran devrimci sanatçılardan biridir Yılmaz Güney. Sinema salonlarında bilet satışıyla başlayan …

12 Eylül’ün yıldönümünde PDD afişleri

12 Eylül Askeri Faşist Cuntası’nın yıldönümünde, “12 Eylül halka yönelmiş cellatlıktır!” ve “Asker-sivil darbelere karşı …

Yılmaz Güney mezarı başında anıldı.

Devrimci sanatçı Yılmaz Güney 42. ölüm yıldönümünde Paris’te bulunan Peer Lachaıse Mezarlığı’nda anıldı. Devrimci kurumların …