Kitle eylemlerinde gözaltılar ve devrimci tavır

Kitle eylemlerinde gözaltı ve tutuklamalar artarak sürüyor. Özellikle öğrenci gençliğin eylemlerinde polis şiddetinin tırmandığını görüyoruz. Keza işçi eylemlerine-direnişlerine de saldırılarda artış var.

Eylemler ne kadar kitlesel ve radikal biçimler alıyorsa, saldırıların boyutu da o kadar sertleşiyor. Elbette bu yeni bir durum değil. Bundan yaklaşık yüzelli yıl önce Marks bu gerçeği şöyle ifade etmişti: “Devrim, kuvvetli ve birleşik bir karşı-devrimi yaratarak ilerler. Yani devrim, düşmanı gitgide daha aşırı savunma tedbirlerine başvurmaya zorlar ve böylece daha güçlü saldırı vasıtaları bulur.”

Dolayısıyla AKP-MHP yönetiminin saldırılarını giderek arttırmasında şaşılacak bir yan yok. Asıl üzerinde durulması gereken, bu saldırılar karşısında devrim cephesinin ne yaptığı/ne yapması gerektiğidir. Artıları eksileriyle tartışılması gereken yan budur.

Örneğin gözaltılara karşı dışarıda birleşik ve aktif destek ve dayanışmada olumlu bir gelişme var. Fakat sorgu süreçleri doğru biçimde ele alınmıyor. Hemen her operasyonda “itirafçılar” çıkıyor, itirafçıların iftiralarıyla yeni operasyonlar yapılıyor, iddianameler bu iftiralar üzerinden şekilleniyor, uzun süre hapis yatılıyor vb… Ne var ki, itirafçılık başta olmak üzere gözaltında tavır, itirafçılığa ve işkenceye karşı mücadele, yeterince konu edilmiyor.

Elbette konu gözaltı anıyla sınırlı olmayan bir genişliğe sahip. Devrimci taktikler, eylem biçimleri, kadrosal şekilleniş vb. yönleriyle de ele almayı gerektiriyor. Ama bu durum, işin öne çıkan bir yönüne dikkat çekmeyi önemsiz kılmıyor. Esasında gözaltında tavır, devrimci faaliyetin tümünden bağımsız değil; onun önemli bir parçası, aynı zaman toplamı olarak karşımıza çıkıyor.

Buradan hareketle bu yazı kapsamında, kitle eylemlerinde yaşanan gözaltı süreçlerinde gördüğümüz eksik ve yanlış tutumları ele alacağız. Bu tutumların arkasında ideolojik-siyasi-örgütsel yönler bulunduğu aşikar. Bunları gözardı etmeden, aslolarak somut tavırlar üzerinde duracağız.

 

İfade vermeme geleneğini sürdürme

Şubede ifade vermeme, 12 Eylül yıllarında ihtilalci komünistlerin geliştirdiği bir tavırdı. Sonraki yıllarda işkencede direnen farklı örgütlerden devrimciler de ifade vermemeye başladı. Ardından kitle eylemlerinde gözaltına alınan devrimci demokratlar, poliste ifade vermeyi reddetti. 1 Mayıs gibi gösterilerde toplu gözaltılarda bile, polise ifade verilmedi. Böylece şubede ifade vermeme geleneği kitleselleşti.

Komünist önder M. Fatih Öktülmüş’ün başlattığı bu tavır, 12 Eylül yıllarındaki işkenceyi protesto etmenin bir yöntemiydi aynı zamanda. Savcılıkta veya mahkemede “neden poliste ifade vermedin” sorusuna, “bana ve yanımdaki arkadaşlara işkence yapıldığı için vermedim” deniyordu. Bu tavır, işkenceye karşı mücadelede önemli bir rol oynadı. Hem işkence, devletin resmi kayıtlarına girmiş oldu; (çünkü işkenceye dair suç duyurularını hakimler çoğunlukla duymazdan gelir, kayda geçirmezdi) hem de polisleri bile “işkence yapmazsak ifade verecek misin” diyecek noktaya getirdi.

Polisin 12 Eylül yıllarında kullandığı en önemli silahını işlemez kılmak, geçen zaman içinde işkence konusunda devleti geri adım atmaya zorladı. Öyle ki, ‘90’lı yıllarda (“AB’ye giriyoruz”, “demokrasiye geçiyoruz” yaygarasıyla) “susma hakkımı kullanıyorum” şeklinde yasal bir hak haline geldi.  Tabi ki, işkence tümden ortadan kalkmadı hiç bir zaman. Ama yaygınlığı ve şiddeti azaldı. Diğer yandan farklı yöntemler öne çıktı. 2000’li yıllarda “psikolojik işkence” adı altında uzun sohbetler-siyasi konuşmalar başladı.

Son yıllarda ise itirafçılık önplana geçti. “Gizli tanık” ve “itirafçılar” tüm yargılamaların omurgasını oluşturdu. Buna karşın şubede ifade vermeme tavrı giderek kaybolmaya başladı. Komünist ve devrimci hareketlerin gerilemesine koşut biçimde şubede direniş geleneği de geriye gitti.

Polisler “ifade vermezsen gözaltı süresini uzatırız” diyerek tehdit ediyor, avukatların çoğu da “ifadeni ver, çık” diyebiliyor. Öyle ki, en fazla 4 gün olan gözaltı süresini şubede geçirmemek için ifade veriliyor. Tabi ki şubede ifade vermediği için savcılığa, oradan mahkemeye sevkedilmek, hatta tutuklanmak gibi riskler bulunuyor. Oysa toplu ifade verilmediği durumda herkesin tutuklanması ihtimali çok düşük. Ama çoğunluk ifade verince, ifade vermemeyi düşünenler de bu riski göze alamıyor. Göze alanlar ise, sınırlı kaldığı için otomatikman tutuklanma tehlikesi yaşıyorlar.

Bu koşullarda gözaltına alınanların çoğu ifade vermeye başladı. İfade vermek normalleşti.

Poliste ifade verenleri de kendi içinde ayırmak gerekiyor.

Bazıları katıldığı eylemi savunmak, suç duyurularına dönüştürmek gibi gerekçelerle, belli düzeyde “siyasi savunma” denebilecek biçimde ifade verebiliyor. İlk bakışta ileriymiş gibi görünen bu tutum, aslında bir işkence merkezi olan gözaltı mekanlarını objektif olarak aklayan bir işlev görüyor. Zaten poliste ifade vermeyi reddetmenin temel nedeni, oranın bir işkence merkezi olmasıdır. İşkencenin fiziksel ya da psikolojik olması bu gerçeği değiştirmez. Gözaltına alınış biçiminden takılan ters kelepçeye, su gibi temel ihtiyaçların karşılanmamasından hemen her aşamada ortaya çıkan emirvaki hitap ve yaklaşımlara kadar pek çok unsur bu gerçeği yüzümüze çarpıyor. Siyasi savunma yapmak isteyen, savcılık ve mahkeme aşamasında bunu yapar zaten ya da sonrasında suç duyurusu dilekçesi verebilir.

Daha yaygın olan ise, geriden tutum almaktır. Bir an evvel gözaltından çıkmak, tutuklanma riskini ortadan kaldırmak için ifade vermektir. Bu ruh hali, ifadenin içeriğini de belirliyor kuşkusuz. Çoğunlukla eylemle hiç ilgisi olmadığını kanıtlamaya çalışan ifadeler ortaya çıkıyor. “Oradan geçiyordum”, “haberim yoktu” ile başlayan, “ablukadan çıkmak istedim ama çıkamadım”, “polisin anonsunu duyunca gitmeye çalıştım ama gidemedim” şeklinde çeşitlenen biçimlere bürünüyor. Ya da “slogan atmadım”, “döviz-pankart taşımadım” diyerek pasif katılımcı bir profil çiziliyor. Böyle davranan kişiler, sonrasında polisin psikolojik baskısını daha yoğun hissediyorlar doğal olarak.

 

Eylemin meşruluğunu savunma

Kitle eylemlerinde (ki bunlar çoğu kez faşizmin saldırılarını protesto eylemleridir) eylemin meşruluğunu savunmak, olmazsa olmazdır. Herhangi faşist-gerici bir saldırıyı protesto etmek veya 1 Mayıs, 8 Mart, Newroz gibi kutlamalara, devrim şehitlerinin anmalarına katılmak son derece meşrudur. Bunu savcılıkta-mahkemede savunmak, eylemin meşruluğunun yaygınlaşması ve yasalaşması bakımından da elzemdir.

Esasında bu eylemler “anayasal bir hak” olarak yasalara geçmiştir. Her hak gibi bunun da yasal hale gelmesi, büyük mücadeleler sonucunda olmuştur. Fakat bir hakkı kazanmış olmak, ilelebet süreceği anlamına gelmez; onu korumak ve geliştirmek için de mücadele gerekir.

Örneğin “şiddet kullanmadan protesto etmek, herkesin demokratik hakkıdır” diye tekrarlanıp duruluyor. Fakat pratikte öyle işlemediğini hepimiz biliyoruz. Sınıf mücadelesinin düzeyine göre farklı uygulamalarla karşılaşıyoruz. “Valiliğin belirlediği alanlarda” diyerek bir sınırlama getiriliyor mesela. Farklı alanlarda yapılan eylemlerde, polisin saldırma “hakkı” oluşturuluyor. Hatta “belirlenen alan”da yapılan eylemlere bile bir vesileyle saldırabiliyorlar. 30 yılı aşkın süredir Galatasaray Lisesi önünde oturan “Cumartesi Anneleri”ne yapılanlar ortada. Eylem biçimi her zaman aynı olduğu halde, her dönem farklı uygulamalarla karşılaşıldı.

Onun için eylemin yasallığı değil, meşruluğu önemlidir. Meşruluk nedir? O eylemin kitleler nezdinde kabul görmesi, haklı bulunmasıdır. Kadın, çocuk veya işçi cinayetini, katliamları, haksız uygulamaları protesto etmek, bırakalım devrimciliği bir insanlık görevidir. Eyleme katılan herkes bunun meşru bir hak olduğunu bilmeli, en başta kendi kafasında bu meşruluk oturmalıdır. Kafası açık olan birinin mahkemede bunu savunması daha kolaydır.

Elbette yasal hakları sonuna dek savunmak, polisin tavrının yasa-dışı olduğunu belirtmek, faşizmi kendi yasalarını bile çiğnemekle teşhir etmek doğrudur. Ama bizim için belirleyici olan, yaptığımız eylemin yasallığı değil, meşruluğudur.  Özgürlük alanları da yasalara rağmen yapılan eylemlerle, bu eylemlerin her yerde savunusuyla açılır, genişler. Yasalaşma süreci, bu mücadeleler sonucunda olur.

Bunun bir ayağı da savcılık-mahkeme süreçlerindeki savunmalardır. Fakat son dönemde bu konuda da gerileyiş sözkonusudur. Son olarak İlayda Zorlu için yapılan öğrenci eyleminde bir kez daha tanık olduk. Mahkemeye çıkarılan öğrenciler İlayda Zorlu’nun ölümünün “intihar değil cinayet” olduğunu, bu durumu protesto etmek için eyleme katıldığını, bundan da pişman olmadığını, böyle bir durumda yine katılacağını açık açık savunmalıydılar. Üniversiteliler ve onların aileleri üzerindeki polis baskısının, polis tarafından yapılan ev aramalarının bu kadar yaygın ve yıpratıcı olduğu bir dönemde, aynı baskının sonucunda bir üniversitelinin ölmesine tepki göstermekten daha meşru ne olabilir? Hal böyleyken dolambaçlı yollara başvurulduğunu; dahası “döviz tutmadım”, “slogan atmadım”, “gruptan çıkmak istedim, çıkamadım” gibi, geriden alan, yanlış savunular geliştirildiğini görüyoruz.

İlk kez eyleme katılmış genç arkadaşların bu tür yanlışlara düşmesi bir nebze anlaşılır. Asıl sorun onları eğitmek ve yön vermekle yükümlü kurumlarda düğümlenmektedir. Aynı eylemde gözaltına alınıp tutuklanan bir PDG’linin eylemi savunmasını, pişman olmadığını, yeniden yapacağını söylemesini şaşkınlıkla karşılayıp eleştiri konusu yapanların, bu geri ve yanlış ifadeler hakkında tek söz söylememeleri, normalmiş gibi davranmaları sorunun asıl kaynağıdır.

PDG’linin “kolluk görevlisine flama ile vurduğum tesbiti doğrudur, pişman değilim” şeklindeki, tecrübesizlikten kaynaklı “sol” çıkışı, “yapmadım, etmedim” şeklindeki geri ifadelerin yanında çok hafif kalmaktadır. Hatta devrimci bir tepki olarak bile görülebilir. Diğer yandan gençliğin “sol” çıkışlarını düzeltmek daha kolaydır. “Bir yaşlılık hastalığı” olan sağcı-uzlaşmacı tutumların genç yaşta görülmesi ise, giderilmesi daha zor bir çizgiye dönüşme riski taşımaktadır.

Nitekim böyle geri ifadeler veren gençlerin tutukluluk süreci de, sonraki mücadele süreci de daha sancılı geçmektedir. Bütün bunları bertaraf etmenin yolu, gençliğin devrimci tarzda eğitilmesini, her aşamada hata ve eksikliklerin gösterilip giderilmesini gerektirir. Öncülere düşen görev budur.

 

Eylem öncesi gözaltına dair ortak tutum belirleme

Bir eylemi örgütlerken, “eylem öncesi-eylem anı ve sonrası” şeklinde üç aşamada yapılacaklar önceden belirlenmelidir. Kitle eylemlerinde katılımın çeşitliliği de gözönüne alınarak her aşaması ayrıntılı düşünülüp konuşulmalı, en azından eylemi örgütleyenlerin kafasında her şey açık olmalıdır.

Bunun önemli bir aşaması da gözaltına alındığında nasıl bir tavır almak gerektiğidir. Burada tecrübe aktarımı yaşamsal önemdedir. İlk kez gözaltına alınacak biri, neyle karşılaşacağını önceden bilirse, çok daha rahat olur ve hata yapma payı azalır.

Kitle eylemlerinin çoğu birleşik şekilde yapılmaktadır. Dolayısıyla birçok kurumdan kişiler eylemde olduğu gibi gözaltı ve tutuklama sürecinde de birlikte olmaktadır. Her kurumun gözaltı ve tutuklama anında farklı direniş anlayışı olabilir. Fakat hepsini kesen, gelenekselleşmiş ortak tutumlar vardır. Gözaltına alınma durumunda nasıl davranılacağı, savcılık ve mahkemede nasıl ifade verileceği önceden belirlenmelidir. Böylesi eylemlerde ortak tutum ve ortak savunma, eylemi de, eyleme katılanları da güçlendirir.

Örneğin polisle lakayt bir ilişkiye girmemek, (sohbet etmek, şakalaşmak, ikramlarını kabul etmek vb.) her devrimci kurumun ortak tutumu olmalıdır. Mümkünse gözaltına alınanlar kendi içinde bir temsilci seçip polisle muhataplığı en aza indirebilirler. Özellikle zor kullanarak gözaltına alınıldığında, polis arabası içinde şiddet uygulandığında ortak slogan atmak ve polisle konuşmamak en doğrusudur.

İşkenceyi protesto etmek için şubede ifade vermemek yeniden yaygınlaştırılmalıdır. Keza işkence yapıldığında gözaltı süresi boyunca açlık grevine gidilmesi yeniden gündemleşmelidir. Kitle eylemlerindeki gözaltı süreçleri nispeten kısa olduğu için, açlık grevini yaygınlaştırmak konusunda ortak bir tutum belirlemek daha kolaydır.

Savcılık ve mahkemede nasıl bir ifade vermesi gerektiği eylem öncesi eyleme katılan herkes tarafından bilinirse, bu karara uygun hareket edilecektir. Farklı ifadeleri engelleyecek ve mahkemede ortak bir savunma yapılacaktır. Birleşik eylemin ruhuna uygun, her aşamada birleşik bir tavır koymak, devrimciler arasındaki dostluğu ve birlikteliği pekiştirecektir.

Kitle eylemlerinde gözaltı-mahkeme sürecine dair ortak karar almak, ne yazık ki son yıllarda unutulan, ihmal edilen bir durumdur. Geçmişte bu yönde alınmış önemli bir mesafe vardı. Geçmişteki olumlu yönleri daha da geliştirerek sürdürmek gerekiyor.

Önümüz 1 Mayıs. Bu yıl 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyen kurumların sayısında gözle görülür bir artış var. Bu olumluluğu 1 Mayıs günü ve sonrasına da taşımak lazım. Bunun bir yönü, 1 Mayıs’ta gözaltına alınanların ortak tutum alması ve mahkemede ortak savunma yapmasıdır. 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak meşrudur, haklıdır; bunu her yerde savunmak, meşruiyetini arttıran bir rol oynar. 2010 yılında başarıldığı gibi Taksim’in yeniden açılması da, bu meşruiyeti yaymaktan, yasaları-yasakları fiilen aşmaktan geçer.

* * *

Proleter Devrimci Gençlik (PDG), ihtilalci komünist hareketin gençliğidir. ‘90’lı yıllarda Genç Komünarlar’ın gençlik hareketine kattığı dinamizmi, militanlığı, direnişçiliği günümüze taşıyandır. Direniş geleneğini kuşanması, şehit yoldaşlarının tavırlarını örnek alması kadar doğal bir şey olamaz.

Yaşam biçimleriyle, ideolojik-siyasi yetkinlikleriyle, eylemlerdeki militanlıkları, şubede-mahkemede-cezaevinde direnişleriyle başta devrimci, demokrat gençler olmak üzere tüm ilerici gençliğe önderlik yapmakla karşı karşıyadır. Dolayısıyla misyonları, sorumlulukları ağırdır. Genç omuzlarına bu yükü alarak yola çıkıyorlar. Aynı zamanda bunun onurunu, coşkusunu yaşıyorlar ve bu geleneği sürdürmeye çabalıyorlar. Gençliğin verdiği coşkunluk ve deneyim eksikliğinden dolayı hata ve eksiklikler olur kuşkusuz. Eylem halinde olan hata da yapar. Geleneğe leke sürmedikleri müddetçe, bunlar kolayca aşılır.

PDG’liler her yerde devrimci-direnişçi kimlikleriyle öne çıkmalı, geriye çekenlerle mücadele etmeli, bilinçsizlikten, tecrübe eksikliğinden dolayı yanlış yapanlara yol göstermeli, önderlik etmelidir. Kitle eylemlerinde ortaya çıkan eksiklikleri gidermek de bizim görevimizdir. Bulunduğumuz platformlarda, birliklerde, alanlarda bunu yapıyoruz. Bu yazının amacı da, bu çabaya güç vermektir.

Bunlara da bakabilirsiniz

Taksim 1 Mayısı üzerine… Bir adım daha…

Güçlü ve militan bir 1 Mayıs’ı geride bıraktık. Geçen yıl 1 Mayıs’ta Mecidiyeköy’de yaşanan Taksim …

Denizlerin ölüm yıldönümünde yürüyüş

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edilmelerinin 54. yılında mezarların başında ve birçok …

Denizler yaşıyor! Katilleri bin kez öldü!

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan… Darağacında üç fidan… Ölümlerinin üzerinden 54 yıl geçti. Ama …