SDG’nin feshi, “Rojava Devrimi”nin bitişi

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Abdi, 25 Ağustos 2026 tarihinde Suriye’nin Başkanlık Sarayı’nda gerçekleşen basın toplantısında SDG’nin feshini resmen duyurdu. Abdi, “SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyon sürecinin tamamlandığını”, SDG’nin misyonun bittiğini söyledi ve “bu adımın barış devrine geçişin başlangıcı olmasını” diledi.

SDG’nin feshi beklenen bir durumdu. Öncesinde işaretleri verilmişti zaten. Dahası, Türkiye’deki “süreç” Suriye ile bağlantılı bir şekilde işliyordu. Türk yetkililer “süreç”in başından itibaren sadece PKK’nin değil, PKK’ye bağlı yapıların, özellikle de PYD-SDG’nin silah bırakmasını dayatıyordu. “Çerçeve yasası” meclisten geçmeden önce SDG’nin feshedileceği bilgisi alınmıştı. Ve yasa çıktıktan 15 gün sonra bu bilgi, bizzat Mazlum Abdi’nin ağzından resmileşti.

Ardından AKP ve MHP başta olmak üzere düzen partilerinden “memnuniyet” açıklamaları geldi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise, “pratikte de söylendiği gibiyse ziyadesiyle olumludur” diyerek temkinli bir dil kullandı. Devamında “bizim şu anda atmak istediğimiz adımların tamamlayıcısı niteliğinde” sözüyle, Türkiye’deki “süreç”in Suriye ile bağlantısını teyit etti.

Sadece Türkiye değil, ABD’den Fransa’ya emperyalist ülkeler de SDG’nin feshini “memnuniyetle” karşıladı! ABD’nin Türkiye büyükelçisi, -aynı zaman Ortadoğu temsilcisi- Tom Barrack, bir süre önce Suriye’nin “tek devlet, tek bayrak, tek ordu” altında toplanacağını söylemişti. Ayrıca SDG’nin fesih açıklamasından bir gün önce 24 Ağustos 2026 tarihinde, ABD Hazine Bakanlığı Suriye’nin “terörist ülkeler” listesinden çıkarıldığını duyurdu. İki yıl önce de “terörist örgütler” arasında yeralan HTŞ listeden çıkarılmıştı!

 

SDG’nin feshine nasıl gelindi?

Gelinen noktada, SDG’nin feshinin “malumun ilanı” olduğu söylenebilir. Buna rağmen bir şaşkınlık yaratmadı değil. Çünkü “süreç”in başlarında PYD yetkilileri, PKK’nin silah bırakmasının kendilerini bağlamadığını açıkladılar. Keza Kürt hareketinden de bu yönde açıklamalar olmuş, Suriye’de çatışmalar sürerken SDG’nin bırakalım feshini, silah bırakmasının sözkonusu olamayacağı söylenmişti.

Diğer yandan SDG’nin cihatçı ve islamcı bir yapı” olarak değerlendirdikleri HTŞ ile aynı yönetimde nasıl yer alacağı sorusu orta yerde duruyordu. Esad rejimi yıkıldıktan sonra HTŞ, Kürt bölgelerine saldırmış, SDG Halep’ten geri çekilmek zorunda kalmıştı. ABD’nin isteği doğrultusunda önce “Fırat’ın doğusu”na çekildiler; ama HTŞ saldırıları devam etti, petrol yataklarıyla zengin Deyrizor ve Rakka’yı da bıraktılar. Öncesinde Suriye topraklarının üçte birine hakim olan SDG, Kobane, Haseke ve Kamışlı bölgesine sıkıştı.

Bunun üzerine “ateşkes” ilan edildi, “mutabakatlar” yapıldı, “protokol”ler imzalandı. Mazlum Abdi ile El Şara’nın el sıktığı “10 Mart Mutabakatı”, HTŞ’nin Alevi katliamı yaptığı bir dönemde gerçekleşti. Dolayısıyla HTŞ’yi ve yaptıklarını meşrulaştıran bir rol oynadı. Ve o tarihten itibaren “entegrasyon” adı altında tasfiyenin yolları adım adım döşendi. Bunun da arkasında tabii ki, ABD’nin politikaları vardı. Çünkü Esad rejimi yıkıldıktan sonra ABD’nin Suriye politikası değişmişti.

ABD, 2011 yılından itibaren Suriye’de gerici bir iç savaş başlatarak Esad rejimini yıkmayı hedefledi. Bu doğrultuda dünyanın dört bir yanından radikal dinci grupların Türkiye üzerinden Suriye’ye girmesini sağladı, onları destekledi. Fakat bu gruplar, Rusya ve İran desteğini alan Esad yönetimini devirmeye başaramadı. Daha örgütlü olan Kürtler ise, Esad rejiminin zayıflamasından yararlanarak kendi bölgesinde iktidarı ele geçirdi. Başta IŞİD olmak üzere radikal dinci gruplara karşı büyük bir direniş sergilediler ve dünya halklarının sempatisini, desteğini kazandılar. Bunun üzerine ABD, Suriye’deki Kürt örgütleriyle (asıl olarak PYD ve onun silahlı kolu YPG ile) ilişkiye geçti. Dünya halklarının tepkisini çeken radikal dinci gruplar yerine PYD-YPG ile Esad rejimini devirme çabasına girdi. IŞİD’i yaratan kendisi olduğu halde, “IŞİD’le mücadele” adı altında Suriye’deki varlığına meşruiyet perdesi çekti.

ABD, Kürt örgütleriyle kurduğu ittifaka Türkiye’nin tepkisini yatıştırmak için de, 2015 yılında SDG’nin kurulmasını sağladı. SDG’nin ana gövdesini PYD oluşturuyordu. Bunlara bazı Arap aşiretleri ve Süryani grupları eklendi. Kürtlerin hakimiyetini kurduğu “Rojava” bölgesinin adını ise “Kuzeydoğu Suriye” yaptılar. SDG aracılığıyla Suriye’nin petrol ve tarım zengini bölgelerini ele geçirdiler.

Bütün bu ataklara rağmen ABD, Suriye’de Esad rejimini devirmeyi başaramadı. Bu arada Ukrayna’yı kışkırtarak Ukrayna-Rusya savaşını başlattı. Lübnan’da Hizbullah’a, Filistin’de Hamas’a darbeler indirerek İran’ın bölgesel gücünü zayıflattı. Esad’a destek veren Rusya ve İran’ı kendi sorunlarıyla uğraşmak zorunda bıraktı. Ardından Rusya ile anlaşarak Esad’ın düşmesini sağladı. Ve 8 Aralık 2024’te cihatçı çeteler Şam’a girdiler; Suriye’de yeni bir dönem başladı…

Bu durum en başta İsrail’e yaradı. İsrail Suriye’nin askeri üretim merkezlerini, hava üslerini, devlet binalarını, tapu müdürlüklerini bombaladı. 1967’de Golan Tepeleri’nin işgalinden sonra Suriye’nin yaklaşık yüzde 20’sini işgal etti.

İkinci olarak Türkiye’ye yaradı. Yıllarca radikal dinci çeteleri besleyen ve Suriye’nin belli bölgelerini işgal eden Türkiye, Suriye’deki “zaferi” kendi hanesine yazdı. Bir yandan burjuvaziye yeni kar alanlarının açılacağı iştahıyla ellerini ovuşturdular; bir yandan da Kürt halkının elde ettiği kazanımları yok etmenin çabasına girdiler.

Elbette asıl olarak ABD’ye yaradı. ABD uzun yıllardan sonra ilk kez bir savaşı kazanmış oldu. Ortadoğu’ya dönük planlarını yeniden devreye soktu. Baş hedefi olan İran’a savaş açtı. Kürtlerle işbirliğinden dolayı Türkiye ile yaşadığı sorunlara son verme zeminini yakaladı. Suriye’de HTŞ’yi kendi çıkarları doğrultusunda yönetmeye başladı. Tom Barrack, Suriye’de kendileriyle işbirliği yapan bir yönetimin olduğunu ve SDG’ye ihtiyaçları kalmadığını söyledi. 16 Haziran’da Erbil’de Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani ve SGD komutanı Mazlum Abdi ile gerçekleştirdiği üçlü görüşmede, Suriye Kürtlerinin geçici HTŞ yönetimine “entegrasyon” sürecinin yıl sonuna kadar tamamlanacağını söyledi.

Kısacası ABD, Türkiye gibi kendisine bağımlı bir gücü tamamen arkasına almak, İsrail’in bölgede güçlenmesini sağlamak, Suriye’de HTŞ iktidarını sağlamlaştırmak, toplamında Ortadoğu’da hakimiyet kurmak için SDG’nin feshini gerekli gördü.

 

Fesih karşılığında ne verildi?

SDG ile HTŞ arasında 10 Mart 2025 tarihinde imzalanan protokolde, Kürtlere bazı hakların verileceği taahhüt edilmişti. Bir buçuk yılın ardından bugün SDG’nin feshi karşılığında hangi hakların elde edildiği merak konusuydu. Bunun da yanıtı kısa sürede alındı.

Fesih açıklamasından üç gün sonra Suriye Cumhurbaşkanı El Şara, Mazlum Abdi’yi danışmanı olarak atadığını bildiren bir kararname yayınladı. SDG’nin dışişlerinden sorumlu İlham Ahmed’in ise, Suriye parlamentosuna “Cumhurbaşkanı kotasından” milletvekili olarak atanacağı söylendi. Bakan yardımcısı olma ihtimalinden de sözediliyor. Daha önce de bir SDG komutanı Savunma Bakan Yardımcısı yapılmıştı.

Anadilde eğitime gelince; Suriye Eğitim Bakanı, 2026-2027 öğretim yılı müfredatında Kürtçe dersinin olacağını duyurdu. Arapça ve İngilizce dışında Kürtçe’nin de bir ders olarak haftanın 3 saati verileceği belirtildi; o da sadece “Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde”!.. “Anadilde eğitim” sözkonusu değil henüz. Kürtçenin “resmi dil” olarak kullanımı da…

SDG bünyesindeki birlikler ve personel ise, üç tugay halinde Suriye ordusuna katılıyor; ancak komuta kademesi Suriye ordusundan olacak. Bazı SDG’li komutanlara ise, yeni askeri yapıda görevler veriliyor. Dolayısıyla SDG komutanları, askerleri, silahları Suriye ordusu bünyesinde yeniden örgütleniyor. Bu birliklerin Kürtlerin bulunduğu bölgede görev yapacağı, yani Suriye’nin Kuzeydoğu sınırında konumlanacağı söyleniyor.

Bu durum ABD’nin Suriye ordusuna entegre olmuş SDG’yi, -yanı sıra Irak ve Türkiye’deki Kürtleri- İran savaşında kullanma ihtimalini arttırıyor. Zaten Ortadoğu’da “Kürt, Türk, Arap Birliği”nden dem vurulurken, Farslardan yani İran halkından hiç söz edilmemesi boşuna değil. Keza Türkiye’deki “süreç”te de PKK’nin bütün kollarına silahsızlanma dayatılırken, İran’da PJAK’ın silahsızlanması gündeme gelmiyor. Aksine Öcalan, PJAK’ın yeniden yapılanmasından, güçlendirilmesinden sözediyor. Bütün bunlar, Suriye’de ve Türkiye’deki gelişmelerin, ABD’nin İran savaşına hazırlığı, Ortadoğu’ya dönük planlarının sonuçları olduğunu gösteriyor.

Yeniden SDG’ye dönersek; “askeri entegrasyon” bir şekilde sağlanırken, idari-siyasi entegrasyonun nasıl sağlanacağı belirsizliğini koruyor. “Tek devlet” vurgusu, Kürtlerin bulunduğu bölgedeki özerkliği kaldırıyor, Suriye devleti içinde erimeyi şart koşuyor. Fakat bunun nasıl olacağı netleşmiş değil.

En önemli sorunlardan biri de Kürtlerin kadın ordusu YPJ’nin durumuydu. Dinci-gerici HTŞ yönetiminin, kadınları Suriye ordusu içine almayacağı belliydi. Onun için farklı bir formül bulundu. YPJ, Suriye İçişlerine bağlı güvenlik birimi, yani polis teşkilatı şeklinde çalışacak.

Görüldüğü üzere SDG’nin askeri olarak “entegrasyonu”na çözümler üretilmekle birlikte idari-siyasi yönetime dair belirsizlikler sürüyor. Belirsizlik, sadece Kürt bölgesini kapsamıyor, Arap Alevilerin yoğun yaşadığı Tartus, Lazkiye ile Dürzilerin yaşadığı Süveyda bölgeleri için de geçerli. Diğer yandan HTŞ ile çatışan farklı dinci-gerici grupların “entegrasyonu” veya Türkiye’ye bağlı birliklerin durumu konuşulmuyor bile…

Bütün bunlar, Suriye’de devlet otoritesinin sağlanabilmesinin hiç de kolay olmadığını ortaya koyuyor. Masa başında yapılan anlaşmaların “saha”ya ne kadar yansıyacağı, daha önemlisi Suriye halkının bunu ne kadar kabullenip benimseyeceği soru işaretleriyle doludur.

Kesin olan, başta Suriye’deki Kürtler olmak üzere Kürt halkı bu durumu sindirebilmiş, benimsemiş değildir. Suriye’den yapılan haberlerde, Kürt bölgesinde büyük bir hayal kırıklığı yaşandığını bildiriliyor. Keza “Rojava Devrimi” için birçok zorluğu göze alarak bölgeye giden, yardım ve destek sunan, kanını-canını veren binlerce kişi ve onların yakınları da büyük bir acı yaşıyor.

Üstelik SDG’nin feshinin ardından, Türkiye’den Rojava’ya savaşmaya veya inşaya gidenlerin akıbetlerinin ne olacağı orta yerde duruyor. “Türk vatandaşı” olan iki bin kişiden sözediliyor. Bunlardan bazılarının Irak’taki PKK kamplarına, bazılarının ise “çerçeve yasa” kapsamında Türkiye’ye döneceği belirtiliyor. Bugüne kadar dönenlerin çoğu sınırda yakalandı, işkence gördü, tutuklandı. “Çerçeve yasa” kapsamında dönecek olanlara da “pişmanlık” dayatılacağı bellidir.

 

Sonuç yerine

Mazlum Abdi, SDG’nin feshini açıkladığı konuşmasında “bu adımın barış devrine geçişin başlangıcı olmasını” dilemişti. SDG’nin feshinden kimlerin “memnun” olduğu ortada! Emperyalistlerden ve işbirlikçilerden arka arkaya gelen açıklamalar bunu net biçimde gösterdi.

Onları “memnun” eden bir gelişmenin, işçi ve emekçileri, ezilen halkları memnun etmesi mümkün müdür? Bu, eşyanın tabiatına aykırıdır! Sözü edilen “barış” da emperyalistlerle, işbirlikçilerle barıştır! Daha açık bir ifadeyle onların isteklerine boyuneğmek, teslim olmaktır. Böyle bir “barış”ın halklara daha fazla zulüm, sömürü ve gözyaşı getireceğini öngörmek için kahin olmaya gerek yok!

Esad rejimi yıkıldıktan sonra Suriye’de Kürtler elde ettikleri kazanımlarını adım adım kaybetti. SDG’nin feshi bu gerileyişteki son noktadır! Kürt halkı başta olmak üzere halkların büyük umutlar beslediği Rojava Devrimi, tamamlanamadan yenildi, yok oldu! Ne yazık ki, bu sadece Kürtlerin yenilgisi olarak kalmıyor; onlara destek veren tüm devrimci-ilerici güçlerde moral bozukluğuna, güven erozyonuna yol açıyor. Daha önemlisi, emperyalizmle işbirliğinin ağır sonuçlarını, yine ezilen-sömürülen kesimler, halklar ödüyor.

Ama gerçekte yenilen; aşiret ilişkilerini “komünalizm” diyerek pazarlayan tezler, “yeni paradigma” adı altında sınıfsal farkları yok sayan teoriler, Marksizm’i aştığını iddia eden “manifesto”lar, 1917 Devrimi’nden daha ileri gösterilen “kanton” tipi özerklik modelleridir. Çıkarılması gereken en önemli ders de, emperyalizmle savaşılmadan ulusal kurtuluşun bile sağlanmayacağı, başka halklara saldırarak özgürlük elde edilemeyeceği gerçeğidir. Bir diğer gerçek de, sosyalizmi hedeflemeyen, kapitalizm sınırlarını aşmayan hiçbir devrimin başarıya ulaşma şansının olmadığıdır.

Sonuç olarak, ortaya atılan anti-ML safsatalar, boş hayaller, abartılı değerlendirmeler, bir kez daha gerçekler karşısında tuzla buz olmuştur. Diğer yandan Suriye’de ve Ortadoğu’da sular durulmuş, her şey bitmiş değildir! Emperyalizm ve emperyalist savaş sürdüğü müddetçe, ona karşı isyanların, ayaklanmaların, devrimlerin patlak vermesi kaçınılmaz!

Yaşamın bir kez daha kanıtladığı ML bilimiyle günümüzü doğru tahlil etmek, UKKTH’nı koşulsuz savunmaya devam etmek, halklar arasında birliği esas alan sosyalizm perspektifiyle devrimi örgütlemek; halen günümüzün somut, acil, yakıcı görevi olarak durmaktadır.

Tekellerin yeni yağma alanı; Suriye

SDG’nin fesih ilanından bir gün önce, ABD Hazine Bakanlığı Suriye’yi “terörist ülkeler” listesinden çıkardığını açıkladı. ABD Hazine Bakanı Bessent, “Bu adım Suriye’de siyasi ve ekonomik istikrarı artıracak ek yatırımların önünü açacaktır” açıklamasını yaptı. ABD Dışişleri Bakanı Rubio ise, bu adımla “Suriye’de refaha giden yolun açılacağını” belirtti ve “Suriye’deki özel sektör yatırımlarının önündeki son büyük engelleri de kaldırdığını, Suriye’nin ekonomik toparlanması ve uluslararası sistemle entegrasyonunun önünü açtığını” söyledi.

Suriye’nin işbirlikçi yönetimi de, bu karardan dolayı Trump’a teşekkür etti. El Şara, tam bir uşağa yaraşır şekilde efendisini övdü ve tekellere davetiye çıkardı: “Suriye bugün üzerinden kara bir lekeyi atıyor, acı geçmişinin bir sayfasını kendi elleriyle yırtıp atıyor ve kalkınma, imar ve inşa alanına doğru yelken açıyor…”

Başta ABD’li tekeller olmak üzere emperyalist tekeller, savaştan yeni çıkmış, yanmış-yıkılmış Suriye’yi yeni yağma, talan ve kar alanı olarak görüyorlar. Aylar öncesinden bu yönde hazırlıklar yapıldı bile. İşbirlikçi Suriye yönetimi de onları büyük bir gönüllülükle davet ediyor.

Suriye Yatırım Kurumu Başkanı Talal el Hilali Ağustos 2025’te  yaptığı konuşmada, emperyalist tekellere şöyle sesleniyor: “Suriye, yatırımcılara açık ve parlak bir gelecek inşa etme kararlılığındadır. Bugün 12 stratejik yatırım projesini ilan ediyoruz bu projelerin toplam değeri 14 milyar ABD dolarıdır.”

Tıpkı Emekçi’nin türküsündeki gibi; “Bizde satılık bir yurt var, kim verecek çok para” diyorlar.

Sadece emperyalist tekeller değil, Türkiye’deki işbirlikçi tekelci burjuvazi de sıraya girmiş durumda. Zaten “süreç”in başladığı tarihte, 29 Aralık 2024’te yeniden “GAP Planı” için Urfa’da bir toplantı gerçekleştirmişlerdi. Toplantının ev sahipliğini yapan Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, “Suriye’deki gelişmeler özellikle sınır bölgesindeki illerimiz için önemli ekonomik işbirliği fırsatlarına işaret ediyor” demişti. 9 ilde 20 yeni organize sanayi bölgesi kuracaklarını, 750 bin kişiye istihdam sağlanacağını müjdelemişti!

Bugüne dek 247 şirket Suriye’ye yatırım için başvuru yapmış! Waikiki, Halep’e bağlı El Rai kasabasında bir fabrika kurmuş bile. Şimdi 150 işçinin çalıştığını, yakında bu sayının 1000’e çıkacağını söylüyorlar. Niye çıkmasın ki? Suriye’de işgücü, Türkiye’den daha ucuz! Türkiye’de asgari ücret 585 dolar civarında iken, Suriye’de 115 dolara işçi çalıştırıyorlar!

Kalyon ve Cengiz Holding ile Katarlı UCC ve ABD’li Power International tekelleri, Suriye Enerji Bakanlığı ile Mayıs 2025’te 7 milyar dolarlık enerji anlaşması yaptı. Sadece enerji ile sınırlı olmayan, Şam Havalimanı ve bazı altyapı tesislerini içeren bir anlaşma olduğunu duyurdular.

Türkiye Enerji Bakanı, “fosfat üretimi ve sahaların geliştirilmesinin yanı sıra limana kadar uzanacak demir yolu inşasını da içeren bir projesini hayata geçmesi için Suriye ile mutabakat zaptı imzaladık” diyor.

DEM Parti yetkilileri de Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in, Şam’ın simgesi Kasyun Tepesi’nde çektirdiği fotoğrafı gösterip “kalıcı barışı sağlayacak şey budur” diyor. Parti Sözcüsü, Abdi ve Ahmet’in Türkiye’ye davet edilmesini istiyor. Eli kanlı katiller tarafından muhatap alınmayı, Saray’larda fotoğraf çektirmeyi “başarı” addedip, adına “barış” diyorlar!

Yukarıdaki tablo, kimin “barış”ı olduğunu, bu durumdan kimlerin “memnun” kaldığını ve kimlerin kazançlı çıktığını çok net biçimde ortaya koymuyor mu?

Bunlara da bakabilirsiniz

9 Eylül 1984- Yılmaz Güney yaşamını yitirdi

Türkiye sanat-sinema tarihine damgasını vuran devrimci sanatçılardan biridir Yılmaz Güney. Sinema salonlarında bilet satışıyla başlayan …

12 Eylül’ün yıldönümünde PDD afişleri

12 Eylül Askeri Faşist Cuntası’nın yıldönümünde, “12 Eylül halka yönelmiş cellatlıktır!” ve “Asker-sivil darbelere karşı …

Yılmaz Güney mezarı başında anıldı.

Devrimci sanatçı Yılmaz Güney 42. ölüm yıldönümünde Paris’te bulunan Peer Lachaıse Mezarlığı’nda anıldı. Devrimci kurumların …