12 Eylül halka yönelmiş cellatlıktır!

 

“Bir düdük çalınacak denilmişti / Bir düdük / Üfürüğü Newyork’ta, Washington’da / Sesi kulaklarımızda bir düdük” demişti şair 12 Eylül’ün nasıl geldiğini anlatırken…

12 Eylül, ABD ve işbirlikçilerinin başta yükselen halk hareketini durdurmak, onun öncülerini yok etmek ve egemen sınıflar arasındaki çelişkileri kendi lehlerine çözmek, böylelikle de ABD’li tekellerin azami karını güvenceye almak için tezgahladıkları faşist bir darbedir. Emperyalist burjuvazi 12 Eylül rejimi ile Türkiye’yi liberalleşme politikasının içine çekerek ithal ikameci politikaya son verme operasyonu gerçekleştirmiş oldu. MGK’yı oluşturan 5’li çete, (Genelkurmay başkanı Kenan Evren, Kara, Hava, Deniz ve Jandarma Genel Komutanları) 12 Eylül günü yönetime el koyduklarında, ABD’nin “bizim oğlanlar işi başardı” demesi, cuntanın ABD menşeli oluşunun açık kanıtıdır…

Öte yandan dönemin TİSK Başkanı (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) Halit Narin’in 12 Eylül’ün hemen ardından “bugüne dek işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde” sözü, cuntanın arkasında, ABD’nin yanı sıra işbirlikçisi burjuvazinin bulunduğunu gözler önüne seren bir itiraftır.

Bunun anlamı, ağırlaştırılmış sömürü koşulları ile emperyalist sermayeye tümüyle açılan kapılar ve o güne dek işçi ve emekçilerin kazandığı tüm tarihsel kazanımları gaspederek onları kölece bir yaşama mahkum edilmesi demekti. Bu da devrimci ve komünistleri işkenceden geçirip katletmeden ve tüm örgütlülükleri ortadan kaldırmadan gerçekleşemezdi.

 

   12 Eylül’ün yaşattıkları

Resmi rakamlarla 650 bin insan gözaltına alındı. İşkence yapılacak alan bulmakta zorlanacak kadar çok sayıda insan işkencelerden geçirildi. Sadece emniyet müdürlükleri, karakollar ve kışlalar değil okullar, devlet kurumları, camiler de sistematik olarak yapılan işkencenin mekanı oldu. 12 Eylül’den 20 gün sonra idamlar başladı ve 50 kişi asıldı. 229 kişi işkence yapılarak öldürüldü. Ayrıca hapishaneler tıklım tıklımdı ve tam bir işkence yuvasıydı. Aydınlar, yazarlar, öğretmenler, ilerici-demokrat sanatçılar da yığınlar halde gözaltına alınıp büyük çoğunluğu tutuklanırken, devrimci öğrenciler okullarından atılıyor, ilerici öğretim görevlileri görevlerinden alınıyordu. Tüm örgütlülüklerini de dağıtarak…

Dernekler, kitle örgütleri ve sendikalar kapatıldı. Bunları sayısı yaklaşık 24 bindi. Kitlelerin yasal örgütlenmelerinin hepsi dağıtıldı. Fişlenenler, vatandaşlıktan çıkarılanlar, pasaport yasağı konanlar, mültecileşenler ve bu insanların sürekli taciz edilen aileleri de düşünülürse milyonlarca insan acı çekti.

Devrimci ve komünistler ise azgın bir işkenceye maruz kaldı. İşkencehanelerde ve hapishanelerde sakat bırakıldılar, ideallerini terk etmeye zorlandılar, asıldılar, katledildiler, ‘kaybedildiler’… Uzun hapishane yılları işkence altında geçti. Davutpaşa, Hasdal, Alemdar, Metris, Mamak, Diyarbakır hepsi birer Nazi kampıydı…

Kürt halkı daha özel bir muameleye tabi tutularak sistematik olarak imha edildi. ’82 Anayasasında “Türk devleti ile vatandaşlık bağı olan herkes, Türk’tür” denilerek Kürt kimliği ve diline yasak kondu. Yasanın kabulünün çok öncesinden itibaren de bir devlet politikası olarak yok sayıldı Kürtler. Şehir, ilçe ve köylerin Kürtçe isimleri değiştirildi, kimliklerine Kürtçe isimler geçirilmedi. Mahkemelerde Kürtçe savunma yapmaları yasaklandı. Irkçı, şoven bir Türkçeleştirme yapılarak nüfus yapısı değiştirilmek istendi. Köyleri yakıldı, yurdunu terk etmeye zorlandı. Ucuz işgücü olarak kullanılmak üzere kentlere sürüldü, büyük çoğunluğu işsizliğe terkedildi. Onbinlerce Kürt, işkenceden geçirildi, katledildi… Toplu mezarlara gömüldüler, ‘kaybedildiler… Diyarbakır hapishanesinde yapılanlar ise tüm bunları katladı ve Nazi kamplarıyla birlikte anıldı ismi.

12 Eylül’le birlikte tüm grev ve direnişler de yasaklandı. Sendikalardan sadece Türk-İş kaldı ve işçiler Türk-İş’e üye olmaya zorlandı. Devrimci-demokrat yayınların basımı-dağıtımı durduruldu, iletişim araçları engellendi. Kapatılan dergi ve gazete sayısı 54’dü. “Sakıncalı” bulunan tonlarca dergi, gazete ve kitap yakılarak imha edildi. Yanı sıra bütün gösteri ve mitinglere yasak kondu ve yasaklamaların ardı arkası da kesilmedi. Rejimi tehdit eden etmeyen ne varsa üzerinden adeta üzerinden silidir gibi geçildi.

Grevler yasaklanmasına rağmen ilk aylarda direnişlerini sürdüren işyerleri oldu. Buralara askeri timler yığıldı. Silah ve coplarla işçiler işbaşı yapmaya zorlandı. Askeri komutanlar, ustabaşı gibi iş makinelerinin başına geçti. Fabrika kapıları silahlı askerlerce tutuldu, işçiler askerlerin aramasına tabi tutularak fabrikalara sokuldu. Tuvalet izni bile askerlerce verildi. Başta kıdem tazminatı olmak üzere pek çok hak gaspı da o dönemde gerçekleşti. İşçilerden, geçmiş dönemin hıncını alırcasına en ağır koşullarda iliklerine dek sömürerek çalıştırdılar.

İşçiler doğal olarak bu duruma tepkiliydi ve bu koşullarda çalışmak istemiyorlardı. Kimi yerlerde 11 Eylül günü devam eden direniş ve grevlerini sürdürmekte kararlıydılar. Sendikalarına kilit vurulmuştu ama o güne dek sendika dışında da örgütlülükler yaratmışlar ve bu örgütlerle patronları zorlamışlardı. Gözleri, kulakları, mücadelelerine önderlik eden devrimcilerdeydi…

 

 12 Eylül’de kim, ne yaptı?

Askeri faşist cunta bir direniş beklentisiyle ciddi hazırlıklar yapmıştı. Buna karşılık kitlelerin önemli bir çoğunluğunu etkisi ve örgütlülükleri içine alan revizyonist partilerin, keza büyük kitle tabanına sahip devrimci örgütlerin buna denk bir hazırlığı yoktu. Bazı devrimci örgütlerin kimi çabaları olsa da ideolojik-siyasi, örgütsel zayıflıklar nedeniyle son derece hazırlıksızdılar ve yenilen ilk ciddi darbelerin ardından tamamen geri çekildiler.

12 Eylül darbesi karşısında teslimiyetçiliğin başını TİP, TSİP, TKP gibi revizyonist partiler çekti. Sıkıyönetim komutanlarının ‘teslim ol!’ çağrılarına uyarak, topluca kuyruklar oluşturdular. Sıkıyönetime teslim olmayanlar ise arkasına bakmadan kaçtı ve o panikle kendisini yurtdışında buldu. Ki bunlar, sadece revizyonist partilerin değil, başta DİSK olmak üzere birçok sendika ve derneğin başkanı ya da yöneticileriydi. Bu durum, kitlelerin örgütsüz kalmasında büyük bir rol oynadı. Faşist cunta, bunların bir kısmının kaçmasına da göz yumdu. Teslim olanların çoğu ise ya gözaltından ya da o günün koşulları altında kısa denebilecek tutukluk döneminin ardından serbest bırakıldı.

Faşist cunta bunun karşılığını gani gani aldı. Onlar, olabilecek en pespaye görüşleri ortaya atmakta birbirleriyle yarıştılar. 12 Eylül öncesi de kitlelerin mücadelesini etkisizleştirmek için elinden geleni yapan, devrimcilere “terörist” diye saldıran TKP yurtdışındaki radyo ve yayınlarında cuntaya faşist demiyor, ‘askeri yönetim’, ‘askersel devirge’ olarak niteliyordu. Cuntanın politikası sınıflar üstüydü onlara göre. Faşist cunta, “ulusal çıkarları koruyordu” ve “emperyalizmin en saldırgan kesimleri ile çelişiyordu”. Hatta “sosyalist dünyanın gücünden etkileniyor” ve “ülkede işçi sınıfı ve ilerici güçlerin savaşımı için daha elverişli koşullar yaratıyor”, “faşist hareketi temsil eden MHP’ye vuruyor”du …  O halde  “cuntayı destekleyen antifaşist güçlerle ittifak kurulmalı”ydı. Dahası “en gerici emperyalist çevreler” ve “terörist sol gruplar”la savaşılmalıydı!

Aydınlık da benzer durumdaydı. Onlar zaten sıkıyönetimi destekledikleri için “yurtsever generaller”in dizlerine kapaklandılar. Devrimcilere “terörist” demekle kalmamış onları ihbar edip satırlarla öldürmüş kanlı ellerini, faşist generallere uzatmışlardı hemen. Faşist cunta “Bonapartizm”, cunta şefi Kenan Evren de “Mustafa Kenan Bonapart” olmuştu! Nasıl bir hain olduklarını da mahkemelerde Doğu Perinçek’in ağzından duyacaktık: “Rapor ve ihbarlarımızla iddianame hazırlayan savcılara yardımcı olduk”, “sıkıyönetimi terör odaklarına karşı destekledik”…

İş bu noktaya dek varacaktı ve aslında bu durum şaşırtıcı da değildi. Fakat bu teslim bayrağını en baştan çekenleri, solcu zanneden yığınlarca insan vardı ve bunlar tamamen örgütsüz kalmışlardı.

Buna rağmen o günlerde grevde olan bazı fabrikalarda işçiler cuntanın çağrısına uymayarak işbaşı yapmayı reddettiler. Ama işçi sınıfı davasından çoktan kopmuş bürokrat sendikacılar, işçileri işbaşı yapmaya ikna ederek grev kırıcılığı yaptı. Böylece 12 Eylül’den önce sol sendika ve diğer demokratik kitle örgütlerine üye yüz binlerce işçi ve emekçinin bir anda elleri kolları bağlandı…

Devrimci örgütler ise daha işin başında şaşkınlık, ardından panik atmosferine girdiler. Çünkü sıkıyönetimden gereken ders ve sonuçlar çıkarılmamıştı; hemen hepsi dergi-dernek tarzı legalist örgütlenmelerini aynen muhafaza etmişler ve aynı tarzda çalışmayı sürdürmüşlerdi. 12 Eylül gelir gelmez dernekler ve dergiler kapanınca, kitlelere ulaşacak araçlardan yoksun kaldılar. Yığınlarca kadro ve sempatizan, ne yapacağını bilemez halde hareketsiz kaldı. Yeraltı yayını ve yeraltı örgütünden yoksunluğun doğal sonuçlarıydı yaşanan.

Fakat daha vahimi; dönemin en kitlesel örgütleri başta gelmek üzere pek çok devrimci örgüt, “bu koşullarda yapılacak bir şey yok, kadroları korumak lazım” diyerek, “geri çekilme” kararı alıyordu. Yıllarca faşizmi MHP’den ibaret gören ve dergi-dernek çevresinde örgütlenen DY gibileri açıktan “örgütsel ilişkileri iki seneliğine donduruyoruz” diyerek kapağı Avrupa’ya attılar. DY’nin önderlerinde Taner Akçam, “Devrimci Yol bir halk hareketi idi. Bugün bir halk hareketi olmadığına göre onun da olması doğaldır. Yarın bir halk hareketi olursa –adı başka da olabilir- DY olur ve o zaman olacaktır” diyerek teslimiyetine bir kılıf buldu. 12 Eylül’den hemen önce, devrimin elinin kulağında olduğu hayaliyle ‘iç savaş’ tahlili yapan, ‘silahlı propaganda’ ile onu hızlandıracağını söyleyen başta DY olmak üzere küçük-burjuva maceracı akımlar, zoru görünce hızla umutsuzluğa kapıldılar ve kısa sürede dağıldılar…  DY ile birlikte en kitlesel örgüt olarak bilinen TDKP de DY ile aynı akıbeti yaşadı.

Dönemin kitlesel örgütlerinden Kurtuluş ise, “yapılacak bir şey yok, cunta kendi kendini teşhir edecek, diyordu ve günün görevini “kadroları korumak” olarak belirliyordu. Kurtuluş daha sonra bu tavrını bile ‘düzeltme'(!) ihtiyacı duyacak ve ‘geri çekilmeyi’ aslında 1979 yılında başlatmaları gerektiğini söyleyecekti! Ve yıllarca cuntayı faşist olarak değil ‘Bonapartist diktatörlük’ olduğunu ileri sürerek Aydınlık ile aynı zemine düşecekti. Bugünkü MLKP’nin öncüllerinden TKP/ML Hareketi de “bu koşullarda iktisadi grevler bile yapılamaz” diyordu.

Zaten devrimciler arasında en önemli sorun -elbette bu teorilerinden bağımsız değil- cuntaya karşı alınacak tavırda ortaya çıktı. ‘Geri çekilme’ adı altında hiçbir şey yapmamayı savundular. Bazıları ise, Eylül öncesinde olduğu gibi yapılacak çağrılarla kitlenin otomatikman harekete geçeceğini sanıyor ve kendiliğindenciliğe bırakıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi eski tarzda çalışmayı sürdürenler de bekleyip seyretmekle yetinenler de en fazla bir yıl içinde aldıkları ağır darbelerin ardından hiçbir varlık gösteremez oldular. En genel haliyle dövüşsüz bir yenilgiydi yaşanan.

Bu suçun ağır vebalinin köklü bir özeleştirisi yapılmadan, kimse ne o günü bugünden bakarak doğru değerlendirebilir ne de yarını örebilir…

 

12 Eylül’de devrimci tutum

12 Eylül’de TDH, ya dövüşsüz teslim olmak ya da savaşmak seçeneğiyle karşı karşıyaydı.12 Eylül karşısındaki tutum, iki ayrı cepheyi yaratmıştı: Birincisi, komünistlerin başını çektiği ve çeşitli örgütlerden mücadele azmini taşıyan kadro ve sempatizanların bulunduğu direniş cephesi. İkincisi, daha 12 Eylül gelir gelmez, ‘geri çekilmeyi’ savunan, mültecileşen kaçkınların teslimiyet cephesi.

İhtilalci Komünistler savaşmayı seçti. Başta Marks ve Engels olmak üzere ML usta ve önderlerin bu tür durumlardaki yaklaşımını esas aldı.  Engels, Almanya’da Burjuva Demokratik Devrim adlı yapıtında, 1948 devrimleri zincirinin halkası olan Prusya Devrimini anlatırken, ders niteliğinde sonuçlar çıkarmıştı. Wrangel kuvvetlerinin Berlin’e girdiklerinde, “o ilerlediği ölçüde geri çekilen” bir meclis ve kent bulduklarını ve bunun “kabul edilemez” olduğunu söylüyordu. Ve ekliyordu: “Gerçi meclis ve halk eğer direnselerdi, yenilebilirlerdi; Berlin bombalanabilir ve yüzlerce insan, kralcı partinin son zaferini engellemeksizin ölebilirlerdi. Gene de silahlarını hemen teslim etmeleri için bu bir neden değildi. Sert bir çarpışmadan sonraki bir yenilgi, devrimci önemi kolayca kazanılan bir zafere eşit bir olaydır.”(abç)

Marks da “savaşmadan yenik düşme” durumunda “işçi sınıfının moral bozukluğunun, belli bir sayıdaki ‘önder’lerin yitiminden çok daha büyük bir mutsuzluk olduğu”na dikkat çekmişti.

Bu nedenle ihtilalci komünistler, 12 Eylül’den üç gün sonra 15 Eylül 1980’de yayınladıkları bildiriyle, cuntaya karşı direniş tavrını ortaya koydular. Kazanılan hiçbir mevzi dövüşsüz terk edilmeyecek, 11 Eylül’de süren hiçbir grev ve direniş bitirilmeyecekti. Kimse yurtdışına kaçmayacak, faaliyetleri kesintisiz sürecek, faşist cuntaya karşı eylemleri daha da büyüyecekti. Mülteciliğe asla bulaşmayacaklardı. Çünkü tarihimizde TKP örneğinde görüldüğü gibi, revizyonizmin son sınırına dayanmış partilerin durumu ile mülteci yaşamları arasında doğrudan bir bağ vardı. Avrupa’daki çok sayıda eski Komünist Partinin de yozlaşıp çürümeleri, mültecilik döneminde gerçekleşmişti. Bu partilerin en pespaye teorileri ortaya atmasında ve tasfiyelerinde, mülteciliğin önemli bir etken olduğunu biliyorlardı.

Dolayısıyla taktikleri saldırı taktiği olacaktı. Osman Yaşar Yoldaşcan’ın deyimiyle ‘hücum’du!

Bildiriler kısa sürede kitlelerle buluştu. Çünkü yeraltı matbaası 12 Eylül’den çok önce kurulmuştu. Dağıtım komiteleri oluşmuş, kadrolar yeraltı kurallarıyla çalışmasını öğrenmişti. İllegal kitle yayın organları Orak-Çekiç, ’79 Nisan’ından bu yana 15 günde bir kesintisiz çıkmış, kapı altı tabir edilen yöntemle kitlelere ulaştırılmıştı. 12 Eylül’le birlikte ayda bir çıkmaya başlayacak ama fabrikadaki işçiye, semtteki emekçiye, zindandaki tutsağa varana kadar her yere girmeyi başaracaktı. Kısaca, İhtilalci Komünistler, 12 Eylül’e örgütsel ve kadrosal biçimlenişiyle hazırlıklıydı. Ne kadro ve sempatizanlarıyla ne de kitlelerle bağlarında bir kopukluk yaşadılar, aksine 12 Eylül sonrası daha geniş kitleye açılıp, yeni kadrolar kazandıkları oldu. Örgütlerin dağılmasıyla ortada kalan ve mücadele etmek isteyen birçok devrimci, İhtilalci Komünistlerle karşılaştı, onlara yardımcı oldu, bir kısmı da saflarına katıldı.

Faşist generaller, 12 Eylül’de işbaşına geldiklerinde, nasıl bir direnişle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Ve hazırlıklarını direnileceği ihtimali üzerinden yapmıştı. Başarılı olup olmayacakları, tamamen direnişin gücüne, çapına, sürekliliğine bağlı olacaktı. Devrimci örgütler, direniş kararı alıp, kitleleri bu yönde seferber etmeye çalışsaydı, 12 Eylül bu denli kolay zafer kazanamazdı. Yenilgi kaçınılmaz da olabilirdi, hatta dezavantajlar düşünüldüğünde kazanmak zayıf bir ihtimaldi, ama savaşılarak alınan yenilgi, o günkü ve bugünkü tahribatları yaratmazdı. Kaldı ki bir olgu olarak her zaman son derece olumsuz koşularda savaşmak zorunda kalınabilirdi. Devrimci hareketin zaafları da mücadele içerisinde giderilir, savaşkanlığı sınanır, toparlanmasını hızlandırır, daha kısa sürede gelişip güçlenme zemini bulabilirdi. Anti-faşist eylem birlikleri ve örgütlülükleri yaratılabilirdi. Yeter ki kazanmak için ne gerekiyorsa yapılsındı. Ama yenilgi kafada başlamıştı, arkası çorap söküğü gibi gelecekti… İlk altı aydan sonra tutumlar daha da netleşecek, devrimci hareketteki ilk andaki şaşkınlık, bocalama, bekle-gör tavrı bozgun ve kaçışa dönüşecekti. Devrimci hareketler tahmin edilenden çok daha kötü bir sınav vermişler, cunta ise geçen süre içinde giderek hakimiyetini kurmaya başlamış ve yukarıdan aşağıya doğru kurumlarını oturtmuştu. ’81 yılının ortalarında, devrimci örgütlerin büyük çoğunluğu çökertilmiş, faşist devlet inisiyatifi eline almıştı. Bu durumda koşullar ile güçler ve görevler arasında ilişkiyi doğru oturtmak gerekiyordu. Yeni durum ‘Leninist geri çekilme’ taktiğine geçiş yapmayı gerektiriyordu.

Bolşevik ‘geri çekilme’ taktiği, Lenin’in belirttiği gibi “ordularına en az zarar getirecek, yönetici çekirdeğinden en az kayıplarda bulunarak (derin ve giderilmesi olanaklı olmayan) bölünmelere uğramadan, en az moral kırıklığı ile ve en geniş, en iyi düşünülmüş ve en enerjik çalışmaya yeniden atılabilecek biçimde düzenli olarak geri çekilme”ydi. Bu nedenle, TİKB, ‘geri çekilme’ kararı aldıktan sonra da örgütsel yapısını korudu, faaliyetlerini sürdürdü.

Diğer devrimci örgütlerin 12 Eylül gelir gelmez aldıkları ‘geri çekilme’ kararları ve hareketsizlik, esasında çok hızlı bir şekilde darbe almalarının da nedeni oldu. ‘Kadroları koruma’ adı altında geliştirdikleri yöntemler, kadro kaybından başka bir sonuca yol açmadı. Bu iki yönden de öyle oldu: Bir yanda örgütsüz ve ne yapacağını bilemeden ortada kalan binlerce kadro ve sempatizan, kendi hallerine bırakıldı. Bunların önemli bir kesimi, ilk bir yıl içinde tutsak düştü, sınırlı bir kesimi ise, ya dağa çıkarak ya sokakta çatışarak şehit düştü. Öte yandan; başta yönetici kadrolar olmak üzere Avrupa’ya kaçanlar ise, yeni sorunlar getiren yeni ortamda boğulup kaldılar.

İhtilalci komünistler de kayıp veriyordu kuşkusuz. Başta MK üyesi Osman Yaşar Yoldaşcan olmak üzere, çok değerli yoldaşlarını, ilk bir yıl içinde şehit verdiler, onlarcası da tutsak düştü. Ama onlar ya bir eylem anında, ya bir ajitasyon-propaganda faaliyetinde, ya da örgütlenme çalışmasında tutsak alınıyor, katlediliyordu. Bu kadrolar 12 Eylül’ün amacını, hedefini çok iyi kavramış, onunla nasıl mücadele edecekleri konusunda çok net bir bakışa sahiptiler. Çatışma anında da tutsak düştüklerinde de bu güç ve moralle çıkıyorlardı faşizmin karşısına…

12 Eylül sonrası birçok örgütün hızlı çöküşünde, yakalananların şubede büyük oranda çözülüşünde ve bu çözülmenin örgütlere ciddi darbeler vuracak boyutlara ulaşmasında, ideolojik-siyasi-örgütsel zaaflar vardı. Hiyerarşik, merkezi ve illegal bir örgütlenme yerine, yatay, gevşek ve legalist bir örgütlenmenin olması, her çözülmeyi, büyük bir darbeye dönüştürdü. Öyle ki bir alandaki çözülme diğer alanları da çökertecek boyuta ulaşıyor, zincirleme tüm ili kapsayabiliyordu. Ya da bir ildeki yakalanma hızla diğer illere sıçrayabiliyordu…

Diğer yandan 12 Eylül geldiğinde teslim olan bir örgütün kadro ve sempatizanlarının şubede, zindanda direnmesi, elbette çok zordu. Örgüte duydukları güveni kaybedenlerin direnme gücü ve direnme oranı doğallığında düşmüştü. Her şeyden önce moral olarak yıkılmış, kendini yalnız ve çaresiz hissetmiş ve devletin gücünü gözünde büyütmüştü. Buna rağmen bu örgütlerin içinde de yiğitçe direnen devrimciler, anti-faşistler oldu…

Sonuç olarak, 12 Eylül’deki hızlı çöküşü, ideolojik-siyasal çizgiden, örgütsel yapıdan, kadro şekillenmesinden, 12 Eylül’deki taktiklerden bağımsız ele almak mümkün değildir. Sorunun kökenini buralarda aramayanlar, ondan gereken sonuçları çıkaramazlar. (…)

 

Eylem birlikleri

İhtilalci komünistlerin 12 Eylül faşizmine ve tasfiyecilik başta olmak üzere kavga kaçkınlığına karşı yürüttüğü mücadele, devrimci kalan tüm güçleri birleştirme, güç ve eylem birlikleri oluşturma gayretini de içeriyordu. “Anti-tasfiyeci kamp”ı oluşturmaya, devrimci çizgide tutunmaya çalışan örgütleri ve tek tek devrimcileri bu kampta toplamaya çalıştılar.

Faşist cunta, gelişinin üzerinden daha bir ay geçmeden 8 Ekim’de Kurtuluş davasından yargılanan Necdet Adalı’yı asarak, işe başladı. Ardından HDÖ davasından yargılanan Serdar Soyergin, TDKP’den Erdan Eren, DY’den Mustafa Özenç peşpeşe asıldılar. Bu arada iki sivil faşist de idam edilerek ‘sağa da sola da karşı’ oldukları teranesini kuvvetlendirmeye, olası tepkileri bastırmaya çalıştı. Daha sonra asılanların hemen hepsi devrimciydi.

İhtilalci komünistler idamların başlamasıyla birlikte ‘idamlara hayır’ kampanyası başlattı ve diğer örgütleri de bu eksende eylem birliğine çağırdı. O koşullarda kısa süreliğine ve yerel düzeyde TİKKO ile eylem birliği yapılabildi. Onun dışında hiçbir örgüt, bu çağrıya yanıt vermediği gibi, idamlara dönük bir şey de yapmadı. Bu süre zarfında İhtilalci Komünistler, idamlara karşı binlerce bildiri çıkartıp dağıttı, duvar yazılamaları, afişler yaptı. Cezaevlerinde idamlara karşı eylemlerin başını çekti. Adana’da Serdar Soyergin’in idamı, cezaevi isyanı ile karşılandı. Tutsak komünistler Serdar’ı hücresinden kaçırıp önceden kazılmış olan tünelde saklamak, sonrasında firarını gerçekleştirmek için çok uğraştılar fakat başaramadılar. Serdar’ın asıldığı geceyi ise cehenneme çevirdiler. Koğuşlardan sloganlarla birlikte alevler yükseldi. Ertesi gün cezaevi dahil Adana’nın duvarları, “Faşist cunta, seni kurduğun darağaçlarında asacağız!” sloganı ile doldu. Bildiri ve broşürler kapı altlarına, servislere dağıtıldı.

Faşist cunta, her saldırısında böylesi tepkiler görseydi, o denli pervasız davranamaz ve hızla yol alamazdı… Cuntanın geldiği ilk aylar, kimin yeneceğinin belli olmadığı, sınırlı da olsa eylemlerin, faaliyetlerin sürdüğü dönemdi. Ve eğer o dönem, devrimci örgütler arasında faşizme karşı güç ve eylem birliği kurulabilseydi, cuntayı püskürtebilmek, en azından pat durumu yaratmak mümkündü.

Bu eylem birliği çağrılarına yanıt vermeyen birçok hareket, yurtdışına kapağı attıktan sonra, “Faşizme Karşı Birleşik Devrimci Cephe” kurduklarını ilan ettiler. Yurtdışında kurulan FKBDC’nin Türkiye’de tek bir faaliyeti olmazken, yurtdışında bile bir varlık gösteremedi ve zaten kısa bir süre sonra da dağıldı. İhtilalci Komünistler FKBDC’nin “kağıttan cephe” olduğunu söyledi ve herkesi asıl mücadele alanları olan bu topraklara, ülke içinde eylem birlikleri yapmaya çağırdı. Ancak gidenlerin dönmeye hiç niyeti yoktu. Kalanlar ise, ‘iç mültecilik’ yaşıyor, hareketsiz bir şekilde bekliyordu. Bu durum, bir süre sonra ağır darbeler almaları ve birçoğunun tutsak düşmesi ile örgütlerin tamamen dağılmasına yol açtı.

 

Sonuç yerine

12 Eylül, yıllar önce yaşanmış ve bitmiş bir tarih değildir. Herkesin rengini ortaya koyan bir turnusol kağıdıdır. Bugünü niye böyle yaşadığımızı anlamak ve yarını farklı kılmak için incelenmesi gereken bir laboratuvardır. Dolayısıyla sadece dünümüz değil, bugünümüz, yarınımızdır…

Nesnel ve öznel koşullarıyla ortaya koymaya çalıştığımız 12 Eylül sürecinde ne yazık ki, devrimci hareket iyi bir sınav veremedi. Komünistlerin ve sınırlı orandaki devrimci, demokrat, yurtseverin direnişleri ise, bu tabloyu değiştirmeye yetmedi. Bu durum, 12 Eylül sonrası, devrimci hareketin kendini bir türlü toparlayamayışının, kitlelere yeterince güven veremeyişinin ana sebebidir.

12 Mart yarı-askeri faşist darbesi, devrimin öncü güçlerini tıpkı 12 Eylül’de olduğu gibi tırpanlamış, fakat üç-dört yıl sonra devrimci örgütler, yeniden toparlanmış ve toplumsal hareket yükselmişti. 12 Eylül öncesi, mücadelenin geldiği düzey, örgütlerin kadro ve taraftarları, 12 Mart öncesinin çok üzerinde olmasına karşın, ’71 devrimcilerinin tavrı gösterilemedi. Kuşkusuz her iki dönemin kendine özgü yönleri, farklılıkları vardır. Fakat Deniz, Mahir, Kaypakkaya’da somutlanan davaya inanç ve bağlılık, son nefeslerinde bile bunu haykırarak ölmek, kısaca direnerek yenilmek ile bıraktıkları devrimci miras, hareketin kısa sürede toparlanmasında büyük bir öneme sahiptir. Tersten 12 Eylül dönemine damgasını vuran teslimiyet ve dövüşsüz yenilgi, geçen onlarca yıla rağmen hareketin belini doğrultamamasındaki en önemli faktörlerden biri oldu.

Ne var ki, 12 Eylül’le köklü bir hesaplaşma yapılamadı. Çoğu yüzeysel, dönem ve kişilerle açıklayan özeleştirilerle 12 Eylül geçiştirilip kapatmak tercih edildi. Fakat gerçek anlamda çözülemeyen her köklü sorunda olduğu gibi, bu sorunlar her defasında karşılarına yeniden çıktı. Bugün hala tasfiyeciliğin ve mülteciliğin çeşitli türleriyle karşılaşılıyorsa, devrimci hareketin 12 Eylül dönemiyle gerektiği gibi yüzleşemediği ve hesabını kesemediğini içindir.

Aynı durum işçi, emekçi hareketi için de geçerlidir. Devrimci hareketin kendini toparlayamaması ile işçi-emekçi hareketin yükselişe geçememesi arasında dolaysız bir bağ vardır. Geçen süre göstermiştir ki, 12 Eylül’ün tüm uygulamalarıyla bir bütün olarak kaldırılması, ancak güçlü bir halk hareketi ile mümkündür. Bu, faşizme karşı mücadelenin kopmaz bir parçasıdır.

* * *

Bir kez daha yineleyelim; 12 Eylül baskı ve zulüm, kan ve vahşetten ibaret değildir. Aynı zamanda direniş manifestolarının yazıldığı, büyük kahramanlıkların gösterildiği, en zor koşullarda bile inançlarından taviz vermeyenlerin, davalarını terk etmeyenlerin yiğitçe can verdikleri bir dönemdir.

“Kavganın şairi” Adnan Yücel’in şiirleştirdiği gibi “o günlerden geriye / bir yarına gidenler kalmıştır / bir de yarınlar adına direnenler…” Sadece direnenler sulamıştır toprağı ve son sözü hep direnenler söylemiştir. Almamız gereken miras budur.

 

 

Yediveren Yayınları tarafından basılan “Darbe, Yenilgi, Direniş: 12 EYLÜL” kitabından kısaltılan bir bölüm

 

Bunlara da bakabilirsiniz

12 Eylül’ün yıldönümünde PDD afişleri

12 Eylül Askeri Faşist Cuntası’nın yıldönümünde, “12 Eylül halka yönelmiş cellatlıktır!” ve “Asker-sivil darbelere karşı …

Yılmaz Güney mezarı başında anıldı.

Devrimci sanatçı Yılmaz Güney 42. ölüm yıldönümünde Paris’te bulunan Peer Lachaıse Mezarlığı’nda anıldı. Devrimci kurumların …

ABD ve işbirlikçileri savaşı büyütüyor! SAVAŞA KARŞI SAVAŞALIM!

Emperyalist savaş bölgemizde yeniden harlandı. ABD’nin İran’a yönelik saldırıları artarken, Rusya-Ukrayna savaşı yeni boyutlar kazandı. …