Yoksulluk en büyük şiddettir!

Şiddet, polis copu-işkencesi, gözaltı-tutuklama furyası ya da sokakta, okulda, evde görülen toplumsal cinnet şeklinde yaşanmıyor sadece. Bunlar açıktan görünen şiddet biçimleri. Görünmeyen ama hepsinden daha etkili olanı ise, yoksulluk, işsizlik ve açlıktır. Kapitalizmin süreklileştirdiği bu durum, yaşamak için işgücünü satmak zorunda olan kesimler üzerinde büyük bir baskı ve şiddet unsurudur.

Yoksulluk; yeterince beslenememek, ihtiyaçlarını karşılayamamak ile sınırlı değil çünkü. Güvencesizlik, geleceksizlik, yalnızlık, zamansızlıktır. Ölesiye çalışmak ama insan gibi yaşayamamaktır. Kısaca hayatın zindan edilmesidir.

“İnsan gelişmesinin alanı zamandır” diyor Marks. “Hiçbir boş zamanı olmayan, bütün hayatı kapitalist hesabına çalışması tarafından yutulan bir insan, bir yük hayvanından daha aşağıdır. O, başkaları hesabına zenginlik üreten, fizik bakımından ezilmiş ve entelektüel bakımdan alıklaştırılmış basit bir makinedir.”

Kapitalizmde işçilerin sürekli yoksul kalması, artı-değer sömürüsünün doğal sonucudur. Bu aynı zamanda işçi ve emekçilerin cehalete mahkum edilmesidir. Yoksulluk, yoksunluğu doğurur çünkü. Yoksul insanlar, sağlık, eğitim, spor, kültür, sosyal hayat vb. hepsinden yoksun kalırlar. Bu yoksunluk içinde cahil bırakılan bir toplumu yönetmek her zaman daha kolaydır.

Yoksul ailelerin çocukları da yoksul doğar, yoksul yaşar ve yoksul ölür. Bugün artık yeni kuşak, bir önceki kuşaktan daha kötü koşullarda yaşamak zorunda kalıyor. Eğitim olanağı sayesinde “sınıf atlama”yı bırakalım, daha iyi yaşama koşulları bile kalmadı. Her yıl binlerce genç, üniversiteyi parasızlık yüzünden bırakıyor. Zaten doğduğu andan itibaren dezavantajlı olan yoksul çocukların iyi bir eğitim alması mümkün değil. Çocuk yaşta çalışmak, MESEM’lerde patronlara satılmak, iş cinayetlerinde ölmek, hepsinin “kaderi” adeta. Bu çocuklar, ebeveynlerinden daha kötü koşullarda yaşıyor, daha erken yaşlanıyor ve daha erken ölüyorlar.

 

Asgari ücret, açlık değil

artık ölüm sınırında!

Türkiye’de çalışanların yaklaşık yarısı asgari ücret ve civarında ücret alıyor. Bu da yaklaşık 11.5 milyon kişiye denk düşüyor. Bu sayı her geçen yıl artıyor. Türkiye asgari ücretli oranıyla Avrupa’da açık ara birinci durumunda.

Türk-İş dahil, sendikaların araştırma merkezlerinin yayınladığı “açlık ve yoksulluk sınırı” raporlarında Temmuz 2026 itibarıyla dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 36 bin civarında görülüyor; yoksulluk sınırı ise yaklaşık 120 bin! Bilindiği gibi “açlık sınırı” dört kişilik bir ailenin sadece beslenmesi için gerekli olan minimum harcama miktarı. Buna eğitim, sağlık, barınma, ısınma, ulaşım gibi “olmazsa olmaz” ihtiyaçlar eklendiğinde “yoksulluk sınırı” ortaya çıkıyor.

Son rakamlar, asgari ücretin 5 ay içinde 7 bin civarında eridiğini gösteriyor. Buna karşın Temmuz ayında asgari ücrete zam yapılmadı! Sendikaların da bu doğrultuda herhangi bir eylemi yok!

Asgari ücret, yakın zamana kadar “açlık sınırı” üzerinden konuşulurdu. Şimdi belirlendiği anda “açlık sınırı”nın altına düşüyor. Emeklilerin durumu daha vahim. Onlar uzun süredir “ölüm sınırı”nda yaşıyor. Üç-dört emekli biraraya gelerek bir otel odasında kalanlar var. Buna karşın birçok sendika veya parti “en düşük emekli aylığı açlık sınırında olsun” diyor. İnsanca yaşayabilmenin sınırı en hafifinden “yoksulluk sınırı”dır. Asgari ücret de, en düşük emekli aylığı da “yoksulluk sınırı”nın aşağısında olmamalıdır.

Lenin’in dediği gibi, “doğru bulduğumuz her şeyi ilke olarak istemeliyiz. Ve ancak gücümüz daha çoğuna yetmezse elde edebildiğimizi alırız. İstemlerimizde ne kadar yetingen olursak, hükümetler de vermekte o kadar yetingen olur.”

Türkiye’de nüfusun en az yarısı “açlık sınırı”nın, ezici çoğunluğu ise “yoksulluk sınırı”nın altında yaşıyor. Nüfusun neredeyse yüzde 90’ı, yüzde 10’u zevkusefa içinde yaşasın diye çalışıyor. Servet dağılımı da bunu gösteriyor zaten. En zengin yüzde 10, servetin yüzde 70.8’ine sahip. Geriye kalan yüzde 90, -yani işçi-emekçi kesimler- servetin yüzde 30’u ile geçinmek zorunda. Keza en çok kazanan yüzde 10’nun ortalama yıllık geliri, en az kazanan yüzde 50’lik kesimin gelirinden 23 kat daha fazla! Bugün bir milletvekilinin maaşı bile asgari ücretlinin 22 katı! Aradaki uçurum her geçen gün büyüyor. Oysa tüm serveti işçi-emekçi yaratıyor. Ama varlık içinde yokluğu da onlar çekiyor.

 

Açlıktan ölümlerin

yaşandığı yerdeyiz

Yaşanan artık yoksulluğun ötesine geçmiş durumda. Açlık ve ölümle karşı karşıyayız. Açlık, hiç yememek değildir; ekmekle, makarnayla, çorbayla karnını şişirmektir. Nitekim obezitenin en fazla yoksul kesimlerde görülmesi boşuna değildir.

Ne enflasyon duruyor, ne fiyatlardaki artış son buluyor. TÜİK’in Haziran 2026 verilerine göre enflasyon yıllık bazda yüzde 32.11 artmış. Bu TÜİK’in tıraşlanmış rakamları üstelik. Bağımsız iktisatçılar kuruluşu ENAG’a göre yüzde 53,13!

Merkez Bankası enflasyon oranını sürekli güncelliyor, “hedef enflasyon” bir türlü tutmuyor! Bu yılın başında hedefi yüzde 16 açıklamışlardı, şimdi yıl sonu enflasyon hedefini yüzde 24’e çıkardılar. Ama işçiye, memura, emekliye “hedef enflasyon” diye uydurdukları yüzde 16’lık zam yaptılar. Aradaki fark bile ücretlere, maaşlara yansıtılmadı.

Üstelik halkın enflasyonu her zaman bu rakamların çok çok üzerinde. “Enflasyon eşitsizliği” diye bir durum var. Enflasyon da sınıfsal duruma göre değişkenlik gösteriyor. (Bir araştırmaya göre, yoksulların enflasyonu, orta-üst ve yüksek gelirli hanelerin maruz kaldığı enflasyondan yaklaşık 6,6 puan daha yüksek) Farklı gelir gruplarının farklı tüketim kalemleri oluyor çünkü. Örneğin yoksul kesimler, gıda enflasyonundan çok daha fazla etkileniyor. Yoksullar gelirlerinin yüzde 40’ını gıdaya harcarken, zenginler yüzde 15’ini harcıyor. Bu, zenginlerin daha kötü beslendiği anlamına gelmiyor tabii ki; aksine yoksuldan çok iyi beslendikleri halde gelirlerinin çok yüksek olduğunu gösteriyor. Yoksullar aynı besinleri tüketseler bile, daha kötüsünü ve ucuzunu almak zorundalar. Onların fiyatları da sürekli yükseliyor. Öyle ki, işçi ve emekçilerin bugüne dek en fazla harcama kalemi olan gıda, son aylarda düşüşe geçmiş; buna karşın konut ve kira harcamalarında yükselme görülmüş. 2024 yılında konut ve kira harcama payı yüzde 26 iken, 2025 sonunda yüzde 29,3’e çıkmış. Halk gıdasından bile keserek, başını soktuğu derme-çatma evlerde barınmaya çalışıyor.

Zaten sağlıksız beslendiği gıdadan kısmak, daha çok hastalık ve ölüm demek. “Bu memlekette kimse açlıktan ölmez” denilirdi önceden. Halk arasında dayanışma daha güçlü, gıda daha ucuz, ücretler görece yüksek, kırsal kesimle bağlar kuvvetli iken açlıktan ölünmüyordu tabii. Kapitalizm insanları bireyselleştirdi, tarımı tekelleştirdi, köy nüfusunu yok denecek düzeye getirdi, ücretleri “açlık sınırı”nın altına çekti. Ve şimdi açlıktan ölümlerin, özellikle bebek ölümlerinin yaşandığı bir ülke haline geldik. “Türk Aile Hekimleri”nin yaptığı bir çalışmaya göre her dört çocuktan birinin kilosu düşük. Çocukların çoğu bodurluk yaşıyor. Okulda açlıktan bayılanlar oluyor.

Yoksul çocuklarının önemli bir kesimi ya düşük ücretle ve kötü koşullarda çalışmak, ya da mafyatik çetelere karışıp suçlar işlemek, hapse düşmek ile karşı karşıya. Yoksulluğun ve yoksunluğun bedellerini, işçiler-emekçiler ve onların çocukları en ağır şekilde ödüyorlar.

 

İşsizliği ve yoksulluğu yaratan

ücretli kölelik düzenidir

Bütün sömürücü toplumlarda ezilen-sömürülen kesimler yoksulluk yaşamıştır. Fakat köleci toplumda bile “karın tokluğuna” çalıştırılırken, kapitalizmde bu da ortadan kalktı. Bir işçi, işgücünü satabildiği oranda hayatta kalabilme imkanına sahiptir. O da artık “yaşamak” değil, nefes alıp-vermeye indirgenmiş durumda.

Bir de işgücünü satamayan ve işsiz kalan milyonlar var. Ve bu sayı her geçen ay artıyor. DİSK-AR’ın Haziran 2026 tarihli “geniş tanımlı işsizlik” oranı, yüzde 31, işsiz sayısı ise, 12 milyon 627 bindir. Bunların büyük çoğunluğu işsizlik sigortasından da yararlanamıyor. (İŞKUR’un Mayıs 2026 verilerine göre yüzde 84.4’ü işsizlik ödeneği alamıyor) Çünkü işsizlik sigortasından yararlanma koşulları zorlaştırıldı, buna karşın amacı dışında her şeye kullanılıyor; patronlara teşvikler veriliyor mesela…

İşsizlik kapitalizme özgüdür ve sadece ekonomik değil, ciddi toplumsal sorunların da kaynağıdır. “İşçinin emeğinin ürettiği sermaye işçiyi ezer, küçük mülk sahiplerini yok eder ve bir işsizler ordusu yaratır” diyor Lenin.

İşsizlik, yoksulluk, açlık, sadece Türkiye’de yaşanmıyor. Emperyalist-kapitalist dünyanın tümünde işçi ve emekçiler giderek daha kötü koşullarda çalışıyor ve yaşıyor. 1980’den itibaren her açıdan geriye gidiş sözkonusu. Örneğin dünya genelinde 1980’de nüfusun en zengin yüzde 10’unun servetten aldığı pay yüzde 30 düzeyinde iken, 2022 yılında yüzde 50’den fazlaya çıkmış. Bu makas her yıl açılıyor ve yoksulluk oranı sürekli artıyor. Sözde “çözüm” adına da, emekliliği 70 yaşa çıkarmak, eş ve çocukların sağlık sigortalarını kaldırmak, sosyal hakları budamak üzerine planlar yapılıyor.

Türkiye’de olduğu gibi tüm dünyada ‘80’li yıllar “beyaz terör yılları”dır. Askeri-sivil darbelerle yükselen halk hareketinin bastırıldığı, komünist ve devrimci örgütlere darbeler vurulduğu, sermayenin işçi sınıfına büyük bir saldırıya geçtiği dönemdir. ‘80’lerin sonunda “sosyalist blok”un yıkılışıyla iyice rahatlayan emperyalist burjuvazi, bir yandan kazanılmış hakları gaspetti, diğer yandan düşük ücret-ucuz işgücü-uzun saatler ve esnek çalışma gibi yöntemlerle daha ağır sömürü koşullarını dayattı.

Bugün dünyada yaklaşık 1 milyar insan açlık çekiyor! Her gün 18 bin insan açlıktan ölüyor! Dünya Sağlık Örgütü WHO’ya göre, Avrupa’da 6 kişiden 1’i, yaklaşık 155 milyon kişi akıl sağlığı sorunları yaşıyor.

Kısacası kapitalizmin yarattığı işsizlik ve yoksulluk, hem fiziksel hem ruhsal sağlığımızı bozuyor!

* * *

Egemenler ve sözcüleri sıkça “yoksullukla mücadele”den dem vuruyorlar. Yoksulluğun müsebbibi kendileri değilmiş gibi, yoksulluktan yakınıyor, yoksulluğun gerçek nedenini gözlerden saklıyorlar.

Onların “yoksullukla mücadelesi” daha fazla “sadaka toplumu” yaratmaktır. “Sosyal yardım” adı altında insanları aşağılamaktır. “Siz yardım edilmiş yoksullar istiyorsunuz; biz ise ortadan kaldırılmış yoksulluk” diyor Victor Hugo.

Bir insan için yoksulluktan daha acı olanı, sadaka ile geçinmek zorunda kalmak, aşağılanmak, yaşamın boş ve anlamsız hale gelmesidir. “Yoksulluğun nedeni, özel mülkiyetçi ve başkasının emeğinin ürününe el koyan zenginliktir.” O halde yoksullukla değil, yoksulluğu yaratan sistemle mücadele edilmelidir. Marks’ın “ücretli kölelik düzeni” olarak tanımladığı kapitalizm yok edilmeden, insan onuruna yaraşır bir biçimde yaşamak bile imkansızdır.

Bunlara da bakabilirsiniz

Şavşat ve Meydancık’ta “RES’lere ve Madene geçit yok!”

Artvin’de 17 Temmuz günü önce Şavşat ve Hopa-Kemalpaşa yaylalarında yapımı planlanan RES (Rüzgar santrali), ardından …

’96 ÖO Şehitleri Ölümsüzdür!

1996 yılında ülke çapında devrimci tutsakların gerçekleştirdiği süresiz açlık grevi-ölüm orucunda 12 devrimci yaşamını yitirdi. …

Enerji işçileriyle dayanışma eylemi

Sendikanın tanınması ve ödenmeyen ücretleri için Ankara’ya yürüyen enerji işçilerinin yürüyüşü 2. gününde polis tarafından …