NATO Zirvesi’nin gösterdikleri

Ankara’da 7-8 Temmuz günlerinde 36. NATO Zirvesi gerçekleşti. Zirve’de neler konuşuldu, ne tür kararlar alındı, önümüzdeki dönemde NATO’nun politikası ne olacak gibi, üzerinde durmamız gereken konular var.

Zirve öncesinde NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Zirve’de 3 temel başlığın ele alınacağını açıklamıştı: “Savunma harcamaları, Ukrayna ve NATO 3.0 dönüşümü.” Bunlar, Zirve’nin gündemini özetliyordu aslında. Türkiye’ye uygulanan yaptırımlardan İran savaşına kadar pek çok konu, bu başlıklar altında, ikili görüşmelerde ya da toplantılarda gündemleşti, konuşuldu.

Zirve’nin en önemli “başarısı”nın Trump’ın katılması olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü Trump, Zirve’ye katılmayacağını duyurmuştu. İran savaşının başlamasından bu yana, NATO karşıtı pek çok açıklama yapmış, savaşta kendisini desteklemeyen AB emperyalistlerine olan öfkesini çeşitli biçimlerde ifade etmişti. Ancak ABD Başkanı’nın katılmadığı bir NATO Zirvesi, Batılı emperyalistlerin istediği “birlik-beraberlik” havasını yansıtmaya yetmeyecek; NATO’nun iç çelişkileri kendini daha çıplak biçimde ortaya koyacaktı.

Sonrasında Trump, “Erdoğan’ın ricası üzerine” zirveye katılacağını açıkladı ve Erdoğan’ı abartılı biçimde övdü. Görünürdeki kriz aşılmış oldu. NATO’nun kendi iç çelişkileri ise derinleşerek büyüdü.

 

NATO’nun düşmanı Rusya

Rusya ve İran, “NATO’nun düşmanları” olarak sonuç bildirgesinde açıkça yazılıydı. Rusya için “Avrupa-Atlantik güvenliği ve istikrarına yönelik temel ve uzun vadeli bir tehdit” olarak tanımlaması yapıldı sonuç bildirgesinde. Rusya ile savaşan Ukrayna’ya siyasi ve askeri desteği artıracaklarını; 2026 yılı için 70 milyar euroluk dev bir askeri yardım paketi göndereceklerini ayrıca belirttiler. İran için ise, “İran’ın asla nükleer silaha sahip olmaması”, ayrıca Hürmüz Boğazı’ndan geçişler konusunda “uluslararası hukuka uygun davranması” gerektiği (yani Hürmüz’ün kontrolünü bırakması) belirtildi. Ayrıca NATO’nun “üyelerden birine yapılmış saldırı ittifaka yapılmış bir saldırı olarak kabul edilecektir” biçimindeki 5. maddesi de sonuç bildirgesinde özellikle vurgulandı.

NATO’nun Rusya ve İran’ı hedef alması, sadece sonuç bildirgesindeki cümleler olarak kalmadı. Daha Zirve sürerken hem Rusya hem de İran saldırıya uğradı.

Zirvedeki tablo, Rusya-ABD ilişkilerinin 2025’teki görünümden çok uzaklaşmış olduğunu gösterdi. Trump Şubat 2025’te Beyaz Saray’a çağırdığı Zelenski’yi, basının önünde aşağılamış, ardından Ağustos 2025’te Putin ile Alaska’da bir görüşme gerçekleştirmişti. Bu görüşmede somut bir karar çıkmamış olmakla birlikte, Putin’in inisiyatifinde geçtiği görülmüştü. Trump’ın 2025’teki bu tutumu, bir yanıyla ABD’li seçmene verdiği “Ukrayna savaşını bitirme sözü” ile bağlantılıydı; diğer yandan ABD strateji belgelerinde sürekli vurgulanan “asıl düşman Çin; Rusya’yı Çin’den uzaklaştırmak lazım” politikasının sonucuydu.

Ancak Trump’ın planları, yaşamın gerçeğine çarptı. Rusya kendisi için hayati önemdeki Ukrayna savaşından geri adım atmadı. ABD ise NATO’nun genişleme ve “Rusya’yı kuşatma” politikasının en önemli halkası olan Ukrayna’da ezici bir yenilgiyi; ayrıca Ukrayna’yı işgal eden Rusya’nın dünyanın başka bölgelerindeki savaşlara daha aktif katılmasını göze alamadı. Bu koşullarda NATO üyesi olmayan Ukrayna Başkanı Zelenski Zirve’ye çağrıldı, Zirve’de Ukrayna’ya devasa askeri destek kararı alındı, NATO’nun Ukrayna’ya “sarsılmaz desteği” açıklandı. Böylece NATO’nun ve ABD’nin “fabrika ayarları”na döndüğü, Rusya’nın “düşman” konumunu pekiştirdiği görüldü.

Bunda AB emperyalistlerinin özel rolünü belirtmek gerekir. AB emperyalistleri için Ukrayna, Rusya ile savaşan, Rusya’nın Avrupa’ya saldırmasını önleyen ülkeye dönüşmüş durumda. Rusya ile AB arasında bir tampon görevi yapıyor; Rusya’yı oyalıyor, güçsüzleştiriyor. Bu nedenle Ukrayna’ya, “Avrupa için güvenlik sağlayan ülke” gözüyle bakıyorlar artık.

Zirve’de Ukrayna’nın artık Rusya ile savaşta “NATO’nun koçbaşı” görevini üstlendiği resmileştirildi. Bunun somut işareti ise, daha Zirve öncesinde ortaya çıkmıştı. Ukrayna Zirve’den yaklaşık 10 gün önce, Rusya’ya ile savaş başladığından bu yana en büyük SİHA saldırısını gerçekleştirdi. Zirve’den iki gün önce ise, Rus topraklarındaki sivil hedeflere ve çok büyük bir SİHA saldırısı gerçekleştirdi. Basında bu saldırının Moskova’ya dönük en büyük saldırı olduğu belirtiliyor.

Zelenski daha Zirve’ye katılmadan önce “Rusya ile savaş” görevindeki sıçramayı gerçekleştirmişti. Bu nedenle Zirve’de özel olarak ödüllendirildi. Danimarka, Estonya ve Hollanda ile SİHA anlaşmaları yapıldı; Danimarka ile Ukrayna’nın ortak üretim yapacağı açıklandı; ABD Ukrayna’ya Patriot füzelerinin lisanslı üretimi için izin verdi.

Tüm bu tablo, Zirve’de “kazananlar”ın başına Zelenski’yi yazdırıyor. AB’nin Ukrayna ile üyelik sürecini hızlandırması bir yana, Zelenski’nin yaptığı “aslında NATO üyeliğini hakettiği” açıklaması, bunun farkında olduğunu gösteriyor.

 

İran da NATO’nun hedefinde

NATO’nun diğer düşmanı olan İran da Zirve’yi savaşın içinde karşıladı. Trump, Türkiye’ye geldiği ve Zirve’nin başladığı gün İran’a yeniden saldırı başlattı ve “İran’la mutabakat benim için bitti” açıklamasını yaptı. Üstelik saldırı, Hamaney’in yaklaşık bir hafta süren cenaze törenleri sürerken gerçekleştirilmişti. İran ise, ABD’nin 19 Haziran’da imzalanan mutabakatın 4 maddesini ihlal ettiğini belirterek karşı saldırı başlattı ve bölgedeki ABD hedeflerini vurdu. Böylece İran savaşı yeniden ve daha güçlü biçimde başlamış oldu.

Şubat ayı sonunda ABD ve İsrail’in İran’a başlattığı saldırıya NATO üyesi ülkeler destek vermemişlerdi. Savaşta geçen aylar boyunca ABD, Avrupalı emperyalistleri savaşa katmak için uğraştı, ancak başaramadı. Avrupalı emperyalistleri tehdit etti, cezalandıracağını söyledi, “aptalca” davranmakla suçladı; tüm bunlar işe yaramadığında “zaten ihtiyacımız yok” dedi… Sonuçta savaş, ABD ve İsrail’in kendi savaşları olarak yürütüldü. Ve bu süre içinde İran karşısında kayda değer bir askeri-siyasi üstünlük kuramadılar. ABD kolay bir zafer hedefiyle başladığı İran savaşında, önemli kayıplar yaşadı. Bölgedeki askeri üslerinin İran tarafından vurulması, bu üslerin bulunduğu Körfez ülkelerini “koruma”da başarısız kalması, caydırıcılığının sorgulanması, İran halkının ABD yanlısı bir ayaklanmaya girişmemesi, İran’ın savaş gücünün İsrail’de bile büyük tahribat ve moral bozukluğu yaratması, ateşkes isteyen tarafın İran değil ABD olması… Bütün bunlara ek olarak, bugüne kadar tüm petrol ve ticaret gemilerinin serbestçe kullanabildiği Hürmüz Boğazı’nın İran’ın kontrolüne girmesi, tüm dünyada petrol satışlarını, ticaret ilişkilerini ve ekonomik dengeleri altüst eden bir unsur oldu.

Savaş öylesine ABD’nin planlarını-hedeflerini aşan bir hale evrildi ki, ABD’nin savaşa ilişkin gerekçesi “Hürmüz Boğazı’nı açmak”a dönüştü. Şubat ayında ABD İran’a saldırmadan önce Hürmüz Boğazı açıktı; şimdi ABD savaşı bitirmek için Hürmüz Boğazı’nı açmaya çalışıyor. İran ise, ABD ve İsrail ile onlara doğrudan destek veren ülkelere Hürmüz’ü tamamen kapatmış durumda; diğer ülkeler ise, 2 milyon dolar ücret ödemek zorunda; üstelik bu ödemeyi dolar kullanmadan (Çin yuanı vb) gerekiyor. İran’ı dize getirmek için başlayan savaş, ABD’nin “petro-dolar imparatorluğu”nu da tahrip ediyor.

ABD savaşta bu kadar geriye düşmüşken, NATO üyesi “müttefikler” bunu seyretmekle yetinmiş, hatta kimileri ağır eleştiriler getirmişlerdi. Türkiye gibi, İran savaşına ABD safında girmeye hazırlanan ülkeler ise, İran’ın direnişi karşısında temkinli davranarak geri durmak zorunda kalmıştı.

Ancak geçen aylar içinde ABD bazı önemli adımlar attı. Zirve’den hemen önce 26 Haziran’da Lübnan ile İsrail arasında imzalanan anlaşma, İran’ın en önemli müttefiki Hizbullah’ı hedef alıyordu. Anlaşmaya göre Hizbullah silahsızlandırılıncaya kadar, İsrail’in Güney Lübnan’daki işgali sürecek, bu süreçte Lübnan hükümeti ile işbirliği yapılacaktı. Keza aynı günlerde ABD’nin Suriye ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, Irak’ta Başbakan Zeydi ile yaptığı görüşmenin ardından, Irak, İran’a bağlı Şii milis güçlerinin tasfiyesi yönünde kararlar aldı. Barrack bir görüşmeyi de SDG Komutanı Mazlum Abdi ve Irak Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani ile yaptı. Bu görüşmelerin de İran’ı zayıflatmaya, İran karşıtı cepheyi harekete geçirmeye dönük görüşmeler olduğunu tahmin etmek zor değil. ABD’nin Suriye’de yönetimde olan HTŞ Başkanı Colani’ye de Hizbullah’ı hedef alması görevi verdiği biliniyor.

Hemen Zirve öncesine denk gelen bu gelişmeler, bölgede ABD ve İsrail’in İran’a karşı yeni bir kuşatma ve etkisizleştirme politikası olduğunu gösteriyor. Bölge ülkelerinin bunu başarıp başaramayacağı henüz belirsizdir. Ancak bu atmosferde, Avrupalı emperyalistler bugüne kadar uzak durdukları İran savaşına taraf olduklarını, Zirve’nin sonuç bildirgesi ile resmileştirdiler; ABD’nin söylemi ve hedefinde, NATO olarak birleştiler.

 

Erdoğan kazandı,

Türkiye kaybetti

Erdoğan bu Zirve’ye, daha baştan Trump’ın övgüleri ve taltifleri ile girdi. Trump’ın “dostum Erdoğan çok güçlü bir lider olmasaydı ve zirve Türkiye’de yapılmasaydı belki de katılmazdım. Ona duyduğum saygıdan dolayı geldim”, “harika bir lider, çok iyi dostum”, “harika bir ordusu var”, “sırf bizim gelişimiz için yeni bir terminal inşa etmişler, her şey muazzamdı” vb sayısız övgülerinin arasına zaman zaman “telefon ettim Rahip Brunson’u serbest bıraktı” gibi, övgüden çok uşaklık ilişkisinin göstergesi olan cümleler de karıştı elbette; yine de Trump’ın “niyeti”nin Erdoğan’ı övmek olduğuna şüphe yok.

Bu övgüler Erdoğan’ın “başarıları”na değil, “sadakati”neydi tabii ki. Tam da hedeflendiği gibi Erdoğan’ın istediği “meşruiyet”i fazlasıyla pekiştirmiş oldu. NATO Genel Sekreteri Rutte’nin Türkiye’deki hak gaspları ile ilgili soruları geçiştirerek Erdoğan’a dönük övgü dolu sözleri de bu “meşruiyet”i daha da güçlendirdi. Trump ile Erdoğan’ın kolkola, Rutte ile Erdoğan’ın elele fotoğrafları da tabloyu pekiştirdi.

Kamuoyu önünde yağ çekme konusunda fazlasıyla cömert davranan Trump, perde gerisinde iki şeyi gözlerden gizlemiş oldu. Birincisi, Erdoğan’a “meşruiyet” verdi, ama Türkiye’ye somut olarak hiçbir şey vermedi. İkincisi, Türkiye’den talepleri çok büyüktü, bunları belli oranda aldı.

Türkiye’de egemen sınıfların bu Zirve’de öncelikli beklentisi, CAATSA yaptırımlarının ve F-35 uçakları üzerindeki engelin kalkmasıydı. Zirve sırasında Trump, bu konuda kesin sözler verdi de; ancak hemen ardından belirsiz ifadelerle konuyu ortada bıraktı.

Türkiye’de 2016 yılında ABD destekli 15 Temmuz darbe girişiminin yaşanmasının ardından, Erdoğan Rusya ile daha yakın ilişkiler geliştirerek ABD’ye karşı Rusya’nın korumasına güvenmişti. Kısa süren bu dönem içinde, 2017 yılında Türkiye Rusya’dan iki adet S-400 hava savunma sistemi aldı. Bu aynı zamanda Türkiye’nin Suriye’de düşürdüğü Rusya uçağının kefareti anlamına geliyordu. NATO üyesi Türkiye’yi Rusya’nın savunma güvencesine alan S-400’ler nedeniyle, ABD CAATSA (ABD’nin Düşmanlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası) yaptırımlarını devreye soktu ve Türkiye’yi F-35 programından çıkardı. Böylece Türkiye’de F-35’lere ait belli parçaların üretilmesi programı iptal edildi; Türkiye’nin parasını peşin ödediği 6 adet F-35 uçağının teslimatı yapılmadığı gibi parası da iade edilmedi. Üstelik Türkiye’nin sözkonusu S-400’leri kullanmamış, hatta “paketini bile açmamış” olması, çözüm olmadı. ABD S-400’lerin Türkiye’den kesin olarak çıkartılmasını, iade edilmesini ya da üçüncü bir ülkeye satılmasını dayattı.

Zirve’de Trump önce bu yaptırımların kalkacağı müjdesini verdi; sonrasında belirsiz bıraktı. Çünkü öncelikle, CAATSA yaptırımlarının kalkması Trump’ın karar verebileceği bir konu değil; Kongre onayı gerekiyordu. Fakat Trump, kendi yetkisini kullanarak, parası peşin ödenen 6 adet F-35 uçağını teslim edebilir; keza Türkiye’nin yeni ürettiği “Kaan” adlı uçaklarında kullanılmak üzere F-110 jet motorlarının satışı önündeki engeli de kaldırabilir. Ancak F-35 üretim programına dönmesinin artık çok zor olduğu anlaşıldı.

Hepsinden önemlisi, tüm bu yaptırım ve engellerin kaldırılmasının, öncelikle S-400’lerin Türkiye’den çıkartılmasına bağlı olduğu belirtiliyor. Çünkü S-400’ler Rusya’nın, F-35’ler ABD’nin savaş sistemlerine bağlı unsurlardır. Mesele sadece bu silahları satın almak değil, o emperyalistin çıkarlarına bağlı biçimde savaşın bir parçası olmaktır. Silah sistemlerinin tümünde artık belirleyici unsur “yazılım” olduğu için, bir emperyalistin silahı onun izin vermediği birini “düşman” olarak tanımaz ve ona ateş etmez. Uçağın pilot kabininde kimin oturduğu değil, uçağın yazılımının kime ait olduğu önemlidir. F-35 uçakları Türkiye’ye gönderilse bile, ABD ve İsrail izin vermediği koşulda uçamaz.

Bu nedenle Erdoğan bugün S-400’lerin Türkiye’den çıkartılmasına odaklanmış durumda. Bir Körfez ülkesine gönderilmesi gibi seçenekler tartışılıyor. Rusya’nın buna onay vermesi ise çok tartışmalı bir konu. Çünkü sorun basitçe satın alınan bir ürünün iade edilmesi ya da başkasına satılmasından ibaret değil. Türkiye’nin Rusya ile kuracağı dostluk ya da savaş ilişkisinin göstergesi. Zaten Kremlin Sözcüsü Peskov “süper hassas bir konu” diye açıklama yaptı, Zirve’nin hemen ardından. S-400’ler bu yanıyla Rusya’nın güvencesi rolünü de oynuyor. S-400’ler Türkiye’de bulunduğu sürece, Türkiye’nin NATO adına Rusya ile açık bir çatışmaya girmesi ihtimali oldukça düşük. S-400’lerin varlığı NATO karşısında kısmi de olsa bir koruma kalkanı oluşturuyor. Bu nedenle S-400’lerin Türkiye’de kalmasını istiyor Rusya. Keza, üçüncü bir ülkeye (Körfez ülkelerine mesela) satışı da önemli bir sorun. Türkiye’de S-400 sistemi kutusundan bile çıkartılmamış, ama gönderilecek ülke, ABD ile ilişkilerine bağlı olarak bu sistemi incelemek, teknolojisini öğrenmeye çalışmak gibi girişimlerde bulunabilir. Bu da Rusya’nın savunma sistemlerini genel olarak riske atar.

Tüm bu tablo aslında Türkiye’ye dönük yaptırımların o kadar kolay kalkmayacağını göstermeye yetiyor.

 

Türkiye’ye yeni görevler

NATO’ya girişinden bugüne Türkiye, “NATO’nun ileri karakolu” rolünü üstlenmişti. Bugün Türkiye’nin rolü yeniden tanımlanıyor, pekiştiriliyor. Bulunduğu bölgenin dört bir yanındaki savaşlarda aktif görev alması isteniyor. Kitleler nezdindeki meşruiyetini kaybeden, ülke ekonomisini yerle bir eden, baskı ve zorbalık dışında bir yönetme gücü ve olanağı kalmayan Erdoğan da, bu göreve dört elle sarılıyor.

Türkiye’nin hem güneyinde İran’da hem de kuzeyinde Rusya’da NATO ülkelerinin doğrudan dahil olduğu iki savaş sözkonusu. Zirve’nin sonuç bildirgesinde hem İran hem de Rusya “düşman” ve “hedef” olarak tanımlanırken Erdoğan’ın itiraz etmemesi ve belgeyi imzalaması, bu ülkelerde yürütülen savaşlarda artık doğrudan taraf olacağını kabullenmesi anlamına geliyor. Oysa bugüne kadar, Rusya ile savaşan Ukrayna’ya bir yandan SİHA satarken, diğer taraftan Rusya ile ilişkileri korumaya çalışıyordu. Hatta Zirve’den 15 gün önce Moskova’ya giden Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Rusya’nın yerini hesaba katmayan bir Avrupa güvenlik mimarisinin eksik kalacağını” söylemişti. Keza İran konusunda da temkinli davranıyordu.

Türkiye’nin, İran ve Rusya ile ilişkilerini bu şekilde ikili sürdürmesinin ekonomik boyutu da sözkonusu. Rusya ve İran, Türkiye’nin en önemli doğalgaz tedarikçileri. Türkiye yıllık toplam doğalgaz tüketiminin yaklaşık yüzde 14’ünü (yaklaşık 8 milyar metreküp) İran’dan; yüzde 40’ını (20-25 milyar metreküp) Rusya’dan sağlıyor. Ancak şimdi ABD, Türkiye’ye alternatif kaynaklar yaratmayı hedefliyor. Mesela Erdoğan’ın Eylül 2025’te ABD’ye yaptığı ziyaret sırasında ABD’li enerji şirketleriyle 20 yıllık, yılda yaklaşık 4 milyar metreküp (Türkiye’nin yıllık ihtiyacının yaklaşık yüzde 7’si) doğalgaz eşdeğeri LNG anlaşması imzaladı. Rusya, İran ve Azerbaycan’dan boru hatları ile kolayca aldığı doğalgazı, dünyanın öbür ucundan, ABD gemileriyle getirmek için bir anlaşma… Üstelik ihtiyacı olmayan bir tutarda… Bunun ekonomik bir tercih değil, ABD’nin hegemonya dayatması olduğu çok açık.

Şimdi Erdoğan, bunu daha da ileri götürmek, ABD’nin savaşlarının “ucuz askeri” olmak için uğraşıyor. Adana’da Çokuluslu NATO Kolordusu Karargahı, İstanbul’un Karadeniz’e açılan kapısı olan Beykoz’da ise NATO-Müttefik Deniz Unsur Komutanlığı kuruluyor.

Beykoz’daki karargah Rusya için tehdit anlamına geliyor. Bu karargah, NATO’nun Karadeniz üzerindeki etkisini artırmayı, gerektiğinde Türkiye üzerinden savaşa girmeyi, fırsatını yaratabilirse Montrö Sözleşmesi’ni (Montrö, Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerinin girişini çok ayrıntılı kurallara bağlıyor) hiçe sayarak Karadeniz’de NATO savaş gemilerini artırmayı olanaklı kılabilecek bir ön hazırlık anlamına geliyor. Adana’daki karagah ise bugün doğrudan İran’ı tehdit etmenin yanısıra, Ortadoğu genelinde önemli bir savaş üssü oluşturuyor.

Üstelik bu planlar çok açıktan yapılıyor. NATO Zirvesi “düşmanlar”ını belirliyor, Türkiye bunun altına imza atıyor, karargahlar kuruluyor ve Türkiye, bölgesindeki savaşların en önemli aktörüne dönüşüyor.

ABD uşağı yorumcular bu tabloyu, “Türkiye bugüne kadar ‘kanat ülke’ olarak tanımlanıyordu, artık ‘merkez ülke’ oldu” diye güzellemeye çalışıyorlar. Oysa tablo, tıpkı Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girebilmek için Kore Savaşı’na asker göndermesi ve yaklaşık bin askerin ölümü pahasına NATO üyeliğini elde etmesi gibi, NATO için vurucu güç haline getiriyor. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Dulles’in TC askeri için “en ucuz asker burada, bir erin aylık maliyeti 23 cent” sözleri hafızalarda. Şimdi yine onların “23 centlik” dediği askerler, emperyalist hegemonya savaşına kurban edilmek isteniyor.

Ancak Erdoğan bununla da yetinmiyor. Ülke içinde kendisine karşı olan ekonomik-siyasi-toplumsal öfkeyi bastırabilmek için savaş çıkartmaya o kadar çok ihtiyacı var ki, daha kurulmamış cepheyi büyütmeye çalışıyor. Yaptığı konuşmada “360 derecelik güvenlik anlayışı” ifadesini kullanan Erdoğan, Suriye’den Azerbaycan’a, İran’dan Rusya’ya, Ortadoğu’dan Orta Asya’ya, Afrika’ya kadar çok geniş bir alanda görev üstlenmek istediğini belirtiyor.

İlk adım olarak da, NATO adına “Hürmüz Boğazı’ndaki mayınları temizleme görevi”ne aday oldu. Bunu “insani bir görev” olarak tanımlıyor Erdoğan. Ancak Hürmüz’deki mayınlar, İran’ın Hürmüz’ü ABD saldırılarına ve geçişlerine kapatma politikasının sonucu olduğuna göre, mayınları temizlemek İran’a karşı savaşmak anlamına gelecek.

NATO’nun çıkarları doğrultusunda cengaverce hareket edeceğini gösteren Erdoğan, Zirve’nin sonuç bildirgesine “terörizmin tüm biçimleriyle mücadele etme” ifadesini ekleterek, Irak ve Suriye’deki Kürt örgütlenmelerini hedefe çakmayı da ihmal etmedi.

Türkiye’nin Zirve’de itiraz ettiği tek konu, Kıbrıs’ın gündeme gelmesi oldu. NATO, Türkiye’nin KKTC’de süren işgalinin bitmesini, “Türkiye’nin garantörlüğü” ısrarından vazgeçmesini; bunun yerine “NATO’nun garantörlüğü”nü kabullenmesini istiyor. Ancak bu, Türk egemen sınıflarının (en azından şimdilik) taviz verebileceği bir konu değil. Çünkü bir bütün olarak Kıbrıs konusu, Doğu Akdeniz’de ekonomik (yeni bulunan doğalgaz yatakları), askeri (Ortadoğu’daki tüm savaşlarda Kıbrıs önemli hale geliyor) siyasi açılardan stratejik önemde bir konu. Ve Türkiye bu haklarından vazgeçmek istemiyor.

Diğer taraftan Türkiye’ye savaşın asıl yükü yüklenirken, “savaş sonrası ganimet paylaşımı” gündeme geldiğinde, emperyalistlerin sofrasında kırıntılarla ancak yetinebiliyor. Mesela Suriye’de savaş sürerken ve sonrasında Colani’nin iktidarı ele geçirmesinde Türkiye’nin çok önemli bir rolü oldu. Ve bugün Türkiye’den ticaret ve inşaat firmaları heyetleri yeniden inşa sürecine dahil olabilmek için Colani’nin kapısını aşındırırken, tam da Zirve öncesinde Macron Suriye’ye gitti ve önemli anlaşmalar imzaladı.

NATO 3.0 başlarken

NATO 3.0 söylemi resmi bir söylem değil; ancak NATO’nun politik hattındaki farklılaşmanın somut bir ifadesi olarak kullanılıyor.

NATO 1.0 denilen dönem, NATO’nun kuruluşundan Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasına kadar geçen süreyi ifade ediyor. Bu dönem, ABD merkezli olmak üzere Batılı emperyalistlerin Sovyet sosyalizmine ve dünyadaki komünist-devrimci hareketlere karşı savaştığı dönemdir. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sürecinde, dünyanın üçte birinin, Avrupa’nın yarısının koparak “sosyalist kamp”a dahil olması, emperyalist-kapitalist sistemi en fazla rahatsız eden bir gelişmeydi. NATO bu nedenle kuruldu, ilk döneminde bu göreve odaklandı.

NATO 2.0 olarak tanımlanan dönem ise, biraz daha karmaşık. 1990’lar Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında ABD’nin dünya hegemonyasını ilan ettiği dönemdir. Tüm dünyada “beyaz terör” dalgası eserken, “sosyalizmin yıkıldığı”, “proletaryanın bittiği” teorileri ortalığı kaplamıştı. NATO’nun güç ve etkinliğini artırdığı, eski SB coğrafyasında hegemonya kurduğu, Yugoslavya’yı parçaladığı, Rusya’nın sınırlarına kadar genişlediği bir dönemdi bu. 2000’lerden itibaren ise Çin’in yükselişi, Rusya’nın kendini toparlaması karşısında ABD’nin bocaladığı ve “Önleyici Vuruş Konsepti” adı altında Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı başlattığı bir döneme girildi. Irak ve Afganistan işgalleri bu dönemde başladı. 2011’de Tunus’tan başlayıp Kuzey Afrika’yı ve diğer bölgeleri sarsan kitle ayaklanmaları, NATO için tüm Ortadoğu’yu savaş alanına çevirme olanağı yarattı.

Birinci dönemde tüm emperyalistler kolektif biçimde NATO’da aktif görev alırken, ikinci dönemde bazı emperyalist devletlerin geri çekildiği, NATO’nun askeri yükünün asıl olarak ABD’nin üstüne kaldığı, zaten savaşları da asıl olarak ABD’nin çıkardığı ve yürüttüğü bir süreç yaşandı.

Sonuçta NATO 1.0 olarak tanımlanan dönem, NATO’nun SB ve sosyalizme karşı emperyalist dünyayı birleştirdiği dönem iken, NATO 2.0 dönemi gerçekte “baş düşman yıkılınca”, NATO’nun iç birliğinin bozulduğu, kendi içindeki çelişkilerinin derinleştiği, varlık nedeninin sorgulandığı, çeşitli üyeleri tarafından “işlevsizliği”nin vurgulandığı bir dönem oldu.

NATO 3.0 dönemi, Trump’ın ikinci başkanlık dönemi ile başlatılıyor ve NATO’nun bileşenleri tarafından “ABD’nin askeri yükü azalttığı, Avrupa müttefiklerinin kendi savunma sorumluluklarını üstlendiği ve kolektif dirençliliğe odaklandığı yeni dönem” olarak özetleniyor. ABD, NATO üyelerinin askeri bütçelerini yüzde 2’den yüzde 5’e çıkarmalarını dayatıyor. Kendisi askeri gücünü Avrupa’dan çekerek Asya-Pasifik hattına (yani Çin’i kuşatmaya) aktarmak istiyor. (NATO üyesi olmadıkları halde Güney Kore, Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın Zirve’ye çağrılmalarının nedeni de ABD’nin Çin’i kuşatma politikasının bir parçasıydı.) Üye ülkelerin savaşa doğrudan girmeyen ama NATO’nun güvenlik olanaklarından yararlanan yapısına tepki gösteren ABD, NATO’nun savaş gücü yüksek ve savaşa hazır bir yapıya dönüşmesini istiyor. Ve özellikle Çin’in teknolojik üstünlüğü karşısında NATO’nun da yapay zeka destekli komuta yöntemleri, siber güvenlik, insansız sistemler ve hava savunması konularında güçlenmesini savunuyor.

Stratejistler bu durumu, “NATO artık ‘barış dönemi güvenlik kulübü olmaktan çıkmalı, gerçekten savaşçı yapısını kazanmalı” olarak ifade ediyorlar.

Çizilen tabloya bakıldığında “NATO 3.0” ile amaçlananlar, gerçekçi ve hayata geçebilir görünmüyor. En başta, kuruluş aşamasında üyeleri birleşmeye ve savaş gücünü artırmaya zorlayan bir “sosyalizm tehdidi” vardı; bu tehdit ortadan kalkınca üyelerin iç birliğini sağlamak çok kolay olmuyor.

Üstelik bu “iç birlik”, İkinci Emperyalist Savaş’ını kazanmış ABD’nin, yenilmiş Avrupalı emperyalistler üzerinde kurduğu hegemonya sayesinde inşa edilmişti. Şimdi ABD hegemonyasının bu kadar gerilediği koşullarda, Avrupalı emperyalistler onun hegemonya savaşına, onun çıkarlarına alet olmak istemiyorlar.

Dahası, Rusya ve Çin tehdidi, Avrupalı emperyalistlerin tümü için eşit bir tehdit niteliği taşımıyor; her biri Çin’in gelişen ekonomisi ve Rusya’nın enerji kaynakları gibi unsurlardan dolayı farklı tutum geliştirebiliyor. Mesela Rusya’nın Ukrayna işgaline karşı birleşirken İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, hepsini aynı biçimde etkilemiyor.

Ve kendi ülkelerindeki savaş karşıtlığının da etkisiyle, ABD’nin her savaşına güncel bir bakış oluşturdular. NATO birliğini korumayı elbette istiyorlar; ancak Avrupa’nın kendi güvenlik merkezinin olmasını ve ABD’den bağımsız politikalar izlemesini savunanlar artıyor. Bu durum “NATO 3.0” propagandasının en önemli ayağını, “birlik-beraberlik ruhu” bölümünü parçalamaya yetiyor. Buna, Trump’ın İtalya ve İspanya başkanlarını Zirve sırasında sistematik biçimde zorbalaması, Danimarka’dan Grönland’ı isteme konusundaki ısrarı gibi unsurları da eklemek gerekiyor.

Bu koşullarda, Ankara’daki Zirve, oluşturulmaya çalışılan bütün parlak tabloya rağmen, NATO’nun sorunlarının azalmadığını, büyüdüğünü gösteriyor.

* * *

NATO Zirvesi, çizmeye çalıştığı tablonun aksine, birliğini sağlamayı, üyelerinin iç çelişkilerini gidermeyi başaramadı. Ancak daha saldırgan, daha savaşçı bir NATO döneminin başlayacağını göstermiş oldu. Üstelik bu yeni döneminde, Türkiye’ye önemli görevler verdi; savaşın merkezinde yer almasını, bu coğrafyadaki savaşların bir parçası olmasını istedi.

Türkiye başta olmak üzere tüm dünya halkları, büyüyen bir emperyalist savaş ile karşı karşıya. Emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı mücadeleyi yükseltmeden, emperyalist savaşları durdurabilmek imkansız.

Lenin’in dediği gibi “ya devrimler savaşları önleyecek ya da savaşlar devrimlere yol açacak.”

Emperyalistler çıkar çatışmaları yaşayabilir, kendi aralarındaki çelişkiler keskinleşebilir ve ilişkileri bozulabilir. Ancak bütün bunlar, işçi-emekçilere, ezilen halklara karşı ortak hareket etmekten onları alıkoymaz. Onun için ezilen-sömürülen tüm kesimlerin emperyalist savaşa karşı birleşik mücadeleyi ve cepheyi oluşturması, yaşamsal ve acil bir görevdir.

Bunlara da bakabilirsiniz

Taceddin Erol Şahin için dayanışma gecesi

Taceddin’in Arkadaşları İnisiyatifi, Marmara 6 No’lu L Tipi Hapishanesi’nde, açlık grevinin 184. gününde bulunan Taceddin …

Makbule Berktaş’ın anmasına çağrı

31 Ekim 2021 tarihinde kaybettiğimiz Makbule Berktaş, ölüm yıldönümünde Adana’da mezarı başında ve evinde anılacak. …

Fransa’da saldırılara rağmen direniş büyüyor

Fransa’da liselilerin direnişi olarak başlayan ve sonradan sarı yelekliler, sendikalar ve muhalif kurumların da katılım …