YOL AYRIMI- 4: Yol Ayrımı

Aşağıdaki yazı, TİKB’nin Aralık 1997’de bölünmesinin ardından, bölünmenin nedenlerini ve nasıl bir süreç yaşandığını anlatmak üzere yazılan yazılardan biridir. Yazı bölünmeye neden olan ideolojik-siyasal konuların bir kısmını ele alacak tarzda Temmuz 1998’de yazılmış, sonrasında Eylül 2000’de “Yol Ayrımı” adıyla basılan kitapta yayınlanmıştır. 

 

I-Teori ve politika sorunları

 

A-Yeni çağa yeni teori mi?

“Bir çağ bitiyor”, diye başlıyor Modern Devrimci Proletarya (MDP) dergisinin konferans metinlerinin sunuş yazısının ilk cümlesi. Yazının başlığından (“21. Yüzyıla  Sosyalizmi Yazacağız”) çağın bitişine iki yıl kaldığını çıkarıyoruz. Üç kelimelik bu küçük cümle, kendi hacmiyle ölçülemeyecek büyük bir tespit sayılmalıdır. Marksizm-Leninizm’e aşina herkes bundan Ekim Devrimi’yle açılan proletarya devrimleri çağının, daha genel bir ifadeyle “emperyalizm ve proletarya devrimleri çağı”nın sona ermekte olduğu sonucuna varır. Ya da aynı kapıya çıkmak kaydıyla, tekel öncesi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçişte olduğu gibi, emperyalizmden emperyalizm sonrası yeni bir aşamaya geçildiği kastediliyordur. Çünkü materyalist tarih anlayışına göre bu somut durumda “çağ”dan anlaşılan bunlardır.

Marksist olduğu iddiasında olup da çağın bittiğini söyleyen ilk kişi MDP yazarı değil elbette. İngiliz “Marksist”i E. Hobsbawm, “Kısa 20. Yüzyıl” adıl kitabının başında aynı şeyleri söylüyor:

Kısa Yirminci Yüzyılı, yani Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasından SSCB’nin çöküşüne kadar geçen yılları, geriye dönüp baktığımızda sona erdiğini görebildiğimiz tutarlı bir tarihsel dönemi, nasıl anlamlandıracağız? …Ne var ki, 1980’lerin sonu ile 1990’ların başında dünya tarihinde bir çağın sona erdiği ve yeni bir çağın başladığı konusunda ciddi bir kuşku duyulamaz.” (sf. 18)

Aslında “proletarya devrimleri çağının bittiği, yeni bir çağa girildiği” demode iddiası, burjuva akımlarca çeşitli adlar altında dile getirilmiştir: “Bilgi çağı”, “enformasyon toplumu”, “endüstri sonrası”, “post kapitalizm” vb. gibi. Burada tuhaf olan böylesine cıvık bir görüşü, her satırında Marksizm-Leninizm’e bağlılık yemini eden MDP yazarının savunmasıdır. Ama o diyebilir ki, “biz bununla içinde yaşadığımız yüzyılın bittiğini anlatmak istiyoruz”, ancak o zaman ona, burjuva literatürle tarihsel materyalizm yapılamayacağını hatırlatacağız. Çünkü “çağ” kavramını ancak burjuva ideologlar bu anlamda kullanırlar.

Her şeye rağmen yazarın bu kavramı bilerek kullandığı düşüncesindeyiz. Yazının içinde bunu destekleyen anlamlar var. Örneğin aşağıdaki alıntı teorik alanda bu “yeni çağ”ın müjdesini verir gibidir:

“Teoride devrimci bir atılım ve gelişkin bir teori için, hemen her alanda sağlanan gelişmelerin ve deneyimlerin sunduğu bir malzeme birikimi ortaya çıkmıştır. Hızlı ve büyük gelişmelerin olduğu bilim ve teknolojideki ilerlemelerden ekonomik ve toplumsal gelişmelere, siyasetten felsefeye, kültür ve sanata uzanan, zengin sınıf mücadeleleri deneyimleriyle dolu gelişmelerin tek bir alanına ilgisiz kalmadan ve her alanda kuruculuk unsurunu hakim kılarak ML teoriyi geliştireceğiz.”  (MDP, sayı 1, abç)

“Bir çağdan bir çağa geçiş” nispeten yenilenmiş bir devrimci teoriyi, daha doğrusu teorinin çağın koşullarına uyarlanmasını gerektirir. 20. yüzyıl başlarında Bolşevik Parti’nin önderi Lenin’in geliştirdiği teori böyledir örneğin. Leninizm sadece Marksizm’in geliştirilmesini değil, yeni çağın, yani “emperyalizm ve proletarya devrimleri çağının Marksizmini” temsil eder. İşte yukarıdaki alıntıda estirilen hava budur, hem de en abartılı şekliyle. Yazar ML teorinin geliştirilmesinin de ötesinde, “kuruculuk unsuru”nun hakim kılınacağı müjdesini veriyor. Proletaryanın kurtuluş öğretisinin kurucuları Marks ve Engels olduğuna, arada Lenin gibi büyük bir geliştirici halka bulunduğuna göre, “kuruculuk unsuru”nun hakim kılınacağı sözü olsa olsa yazarın kendi kuruculuğu olabilir. Yani o, ML teoriyi yeniden kurmak gibi pek mütevazı olmayan bir role soyunuyor. Buradan, Marks ve Engels’in kuruculuğunun düzeltilmiş bir yenilenmesini de anlayabiliriz. Zaten bu yazının parti kısmında değineceğimiz üzere “yenilenme “ sloganı, konferans metninin köşe taşlarından birini oluşturuyor.

Ne var ki, söylenenlerin hepsi şu sloganla ifade edilen tek bir şemsiye altında toplanabilir: Teoriyi geliştirmek! Bugün eski TİKB’yi tasfiye edip kendi sağ oportünist, bürokratik çizgilerini hakim kılan tasfiyecilerin hemen her yazılarında, her yazının satır aralarında sıkça tekrarlanana bir sözdür bu. Son konferans metinlerini ve öteki bazı yazılarını dikkatle okuyun, Marksizm-Leninizm’i, parti, emperyalizm, tarihsel materyalizm, program, taktik vb. gibi birçok konuda geliştirdikleri, dünyada ve Türkiye’de herkese yeni ufuklar açtıkları iddiasıyla ortaya çıktıklarını görecek, bu böbürlenmelerin sıklığı karşısında hayrete düşeceksiniz.

Bu konuda söylenenlerin bir kısmı şunlar:

“…aynı zamanda uluslararası komünist ve devrimci hareketinin karşı karşıya kalınan sorunlarının uzun bir tarihsellik içerisinde ele alınıp çözümlenmesi gerçekleştirildi …III. Konferansımız, ülkemiz komünist ve devrimci hareketinin, uluslararası komünist ve devrimci hareketin, işçi sınıfı ve diğer emekçi sınıfların önlerine geniş bir perspektif koymaktadır.” (Alınteri, 9 Şubat 1998)

“…Leninist parti öğretisini günün ve geleceğin ihtiyaçlarına yanıt verecek tarzda bugüne taşıyan … parti anlayışımızın daha sistematik ve kapsamlı bir tarzda ortaya konuluşu ile gelişkin bir tüzüğün kabulü özellikle önemlidir.” (MDP, sayı:1)

“…parti anlayışımız … içerik ve kapsamı, dünyanın birçok yöresinde çoğu boz bulanık görüşlere sahip yeni ML çevre ve yapılanmaların ortaya çıktığı tarihsel bir kesitte ona aynı zamanda evrensel bir önem kazandırır.” (agd)

“Bizi parti hedefine ulaştırmakla kalmayıp bugün asıl olarak düşünsel bir darlaşma, sıkışma yaşayan TDH içinde ve giderek enternasyonal harekette SİYASAL ÖNCÜ bir konuma sıçratacak kapsamlı bir gelecek perspektifi ortaya koyduk.” (agd)

Bu alıntılarda söylenenleri şöyle özetleyebiliriz: 1. Uluslararası komünist ve devrimci hareketin birikmiş sorunlarını çözümledik ve önlerine geniş bir perspektif koyduk. 2. Lenin’in parti öğretisini, hem günümüzün hem de 21. yüzyılın ihtiyaçlarına cevap verecek kapsamda geliştirerek, Marksizm-Leninizm’e evrensel katkıda bulunduk. 3. Darlaşma ve sıkışma durumundaki Türkiye ve dünya devrimci hareketinin önünü açan “kapsamlı gelecek perspektifi”miz, bizi, uluslararası komünist ve devrimci hareketin politik öncüsü haline getirdi.

Bu iddialar doğru farz edilirse,  Marks ve Engels’in geçen yüzyılda Avrupa’da, Lenin’in bu yüzyıl başlarında Rusya’da yaptıklarının, şimdi de Türkiye’de yapılmakta olduğuna inanmamız gerekecektir. Gerisi iki teorisyenimizin yazdıklarının bütün dillere tercümesine kalmıştır!

Söylenen bu şeyler karşısında ciddi bir devrimcinin hayrete düşmemesi imkansızdır. Proletaryanın kurtuluş öğretisinin temellerini attıkları ve onu geliştirdikleri halde, böylesi böbürlenmelerin örneklerini büyük ustalarda asla göremeyiz. Onlar proletaryaya özgü engin mütevazilikleriyle dikkati çekerler. Bu olsa olsa yakın geçmişte Sovyet revizyonistlerinin Brejnev, Çin revizyonistlerinin ise Mao için söylediklerinin traji-komik bir karikatürü olabilir. Ama hiç olmazsa onların imal ve ihraç ettikleri -tahrifatları bir yana- kendi malı  “teori”leri vardı.

Oysa, Türkiye devrimcilerinin ortalamasının bile gerisindeki “bizimkiler”in konferans metinlerinde ne teori ne de yeni demeye layık bir düşünce kırıntısı bulmak mümkün. Parti ya da emperyalizm teorisi adına yazılanlar, Lenin’den, “akademik Marksistler”den, AEP’e ait -1980 öncesi ve sonrasında yayınlanmış- kitap ve broşürlerden yapılmış acemi işi, eklektik özetlemelerdir. Teorilerini somut durumun somut tahlilinden çıkaramadıkları için, parti öğretisinin ve Marksizm’in bazı genel doğrularını özetleyerek işin içinden çıkmışlar, aradaki açığı da “ileri düzeyden teori yapmak” gibi bir tuhaf kavramla kapatmaya çalışmışlardır. Bu kadarla kalsa ona da razıydık, ama her eklektik teorisyenin yaptığı gibi sık sık ML teorinin kafası gözü yarılmıştır.

Dünya komünist hareketinin ve Türkiye devrimcilerinin önünde çözüm bekleyen teorik soruların alabildiğine biriktiğini görmüyor değiliz. Yüzyılın başından beri dünya devrimi mücadelesi ne bu kadar geri çekilmiş, ne de teorik üretim alanında böylesine büyük bir boşluk yaşanmıştı. Ancak bunu tespit etmek ve bunun bilinciyle hareket etmek başka, bunun üzerinden sıfır sermayeyle spekülasyon yapıp rant elde etmeye çalışmak başkadır. Bilinçli insan, aynı zamanda haddini ve çapını bilen insandır. Marksist Leninist teoriye uluslararası düzeyde katkı yapabilmenin de bazı öznel ve nesnel koşulları vardır. Dünya devriminin kaynama noktasında bulunmak, Marksizm Leninizm’in klasiklerinin ve uluslararası devrim pratiğinin derin bilgisine sahip olmak ve teorik bir zekaya sahip olmak gibi…

Tarih bu konuda da öğreticidir. Spekülatörler, büyük çöküş dönemlerinin görünüp kaybolan aktörleridirler. Dünya tarihi ne zaman gerileme ya da çürüme dönemine girmişse, o zaman sahneye bol bol sahte peygamberin çıktığı görülmüştür. Sahte peygamberler toplumsal çözümsüzlüklere ve halkların acısını çektikleri tarihsel-toplumsal sorunlara çare buldukları iddiasıyla ortaya çıkarak, bunun üzerinden prim edinmeye soyunmuşlardır. Bugün de “Marksizmin krizi”ne çare bulduğu iddiasıyla “yeni sosyalizm” teorileri ortaya atanlar az değildir. Hem de bunu, ona en uzak olanlar yapıyor.

“Bizimkiler”e gelince, teşhisi doğru koymak gerekiyor. Bu bir megalomani hastalığıdır! Megalomani, kişinin kendine üstün yetenekler vehmettiği bir büyüklük hastalığıdır. Psikolojik açıdan bir yandan kendi geriliğini ve kusurlarını gizleme, öte yandan büyük iddialarla ilgi çekme ihtiyacından kaynaklanır. Politik açıdan ise buna orta yaştan itibaren gelişme gösteren bir yaşlılık hastalığı da diyebiliriz.

Aslında onlar görünmek istediklerinin tam tersi durumdadırlar. Değil dünya proleter sosyalizminin yüzyılımızdaki teorik birikiminin düzeyi, Türkiye’de ulaşılmış noktanın dahi gerisindedirler. Dünyaya ve Türkiye’ye yol göstermeden önce hareketin acil teorik ve politik sorunlarını çözecek durumda olmak gerekir. Otuz yıllık tarihinde Kürt ulusal sorunu üzerine politikası olmayan tek hareket biziz. Sosyo-ekonomik yapı, devrimimiz ve sosyalizmin evrensel sorunları üzerine yıllardır el değilmemiştir. Bugün bile örgütün tüzüğü vardır, ama programı yoktur. Buna ihtiyaç olmadığı için mi program sorunu ertelenip durmuştur, yoksa bunu becerebilecek düzeyde olmadıkları için vakit kazanmaya mı çalışmaktadırlar? Doğru olan  ikincisidir.

Her şey bir yana, uzun yıllar teorik bir dergi çıkarılamadı. Önüne partileşme hedefini koyan bir hareket, yayın diye popülist bir işçi gazetesiyle yönetildi. Bunu herkes biliyor. Dahası, örgüt içinde bölünmeyle noktalanan son sürecin en önemli etkenlerden birisinin, önderliği tekelleştiren iki kişinin teorik yetersizlikleri ve zamanında ele alınması gereken sorunları rafa kaldırmaları olduğu biliniyor. Dolayısıyla, bütün bu boş böbürlenmeler, söz konusu geriliği örtbas etmek, henüz kendilerini fazla tanımayan genç insanları oyalamak için icat edilmiştir. Son on yılda gerek bizim gerekse öteki devrimcilerin ciddi boyutlarda kan kaybettikleri, teorik birikimi olanların önemli bir kısmının şu ya da bu nedenle safları terlettikleri ve genç unsurlarla eski birikim arasında bir bağ kopukluğu yaşandığı, gözle görülür bir gerçektir. Onlara pervasızca yazıp çizme, her paragrafta “Leninizm’e katkı”da bulunduğunu iddia etme cesaretini bu durum vermektedir işte. Kendilerini yüceltip putlaştırarak örgütsel bunalımı aşacaklarını sanıyorlar.

Şimdi artık temel sorunlarda teorinin nasıl geliştirildiği üzerine durabiliriz.

 

B-Emperyalizm üzerine

Son yıllarda harekete damgasını vuran belirgin özellik, yeni baştan alınıp derinleştirilmesi zorunlu hale gelen teorik sorunların gündeme getirilmemesi, daha genel bir ifadeyle teorisizlik oldu. Önderlik, hareketin önünün tıkayan acil konulardan sürekli olarak kaçtı. 1994 yılında DP dergi tarzında çıkarılmaya başlandığında bu sorunların ele alınacağını sanırken bir kez daha yanıldığımızı gördük; derginin sayfaları daha çok basit polemikler ve ikincil önemdeki yazılarla doldurulmuştu. Bir senede dört sayı çıkabilen dergide, ağırlıklı bir yer tutan emperyalizm konusu üzerine yazılanlar, adeta yeni keşifler içeriyormuş havasında sunulacaktı. Ancak okunduklarında bunların kitap özetlemelerinin ve güncel polemiklerin ötesine geçtiğini söylemek zordur. Geçilmişse bile, bu en fazla Leninist emperyalizm teorisinin tahrif edilmesi, yanış montajı düzleminde olmuştur.

Basit bir örnek vermek gerekirse “Emperyalizm ve İşçi Sınıfı” başlıklı yazının daha ilk paragrafında yanlış şeyler söylenmeye başlandığı görülür:

“Günümüzde sermaye birikim ve yoğunlaşması eskisiyle kıyaslanmayacak büyüklüklere ulaştı… Banka ve sanayi sermayesinin kaynaşması, mali sermaye oluşumu, bankaların sınai alan üzerinde etkinlik kurmasının yan sıra, sanayi kökenli bazı tekellerin büyümesi ve tüm alanlara el atmasıyla bankacılık, ticaret, ulaşım, inşaat, turizm vb. etkinlik gösteren ve hakimiyeti kuran holdingler ortaya çıktı.” (DP, s. 35, sf. 21)

Banka ve sanayi sermayesinin kaynaşması ile mali sermayenin oluşumu ayrı şeyler ve üstelik bunlar yeni ortaya çıkmış olgularmış gibi gösteriliyor burada. Bu, banka sermayesi ile sanayi sermayesi arasındaki iç-içelik konusunda da geçerlidir. Yine ilk kez geçen yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıktıkları bilinen holdinglerin günümüzde görülen yeni bir olguymuş gibi gösterilmesi, tekelci sermayenin örgütlenme biçimlerinden habersizliğin bir işaretidir. Yazarın hiç olmazsa, Lenin’in Emperyalizm kitabında tekelci bir örgütlenme biçimi olarak holdinglerden söz  ettiğini hatırlaması gerekirdi. Bu karmaşanın ve bilgisizliğin bir sonucu olarak, emperyalizmin son durumunun tasviri yapılırken, neyin eskiye neyin yeniye ait görüngüler olduğu anlaşılmaz kalmaktadır.

Yazının bütünü okunduğunda, yazarın kendisine emperyalizmin son çeyrek yüzyıldaki durumunu çözümlemeye giriştiği süsü verdiği görülecektir. Bunların başında Fordist üretim sistemindeki tıkanmadan sonra kapitalist üretim tarzındaki son birkaç on yıldır görülen değişim, yani “post-Fordist üretim organizasyon biçimleri” denilen üretim sistemine geçiş üzerine söylenenler gelmektedir. Ne var ki, bunlar bilimsel analiz ve sentezler değil, bu konuda yazılmış kitap ve makalelerden yapılmış bir takım aktarmalardır. Son çeyrek yüzyılda görülen yeni gelişmeler özetlenmekte, yani olgular üstüste yığılmakta, bunların özüne inilmemekte, emperyalizmin gelişmesiyle aradaki bağlantı doğru kurulmamaktadır.

Sağlam bir temele ve bilgiye dayanılmıyorsa, insanın eleştirdiği neo-liberal kaynakların etki alanına girmemesi zordur. Burada bazı örnekler verebiliriz:

“Emperyalizm ülke pazarlarının belli bir doygunluğa ulaşmasından sonra standart ve seri üretimin büyük stoklara yol açması, tekelleri ‘stok’suz ‘kalite ve çeşide dayalı’ üretim yapmaya zorlamıştır. Rekabetin sonuçları ve talep değişimlerini pazar noktasından kontrol ederek üretime yön verilmektedir; kalıp ayarlama vb. üretim tekniğindeki sağlanan gelişmeler de buna bu ölçüde olanak sağlamaktadır…pazarlama alanı denetim altına alınmaktadır.”

“Bu yöntemler, aşırı üretim krizine karşı tekellerin kendilerini sınırlayarak ve kriz koşullarında şiddetlenen piyasanın anarşik yapısına esneyerek uyum sağlama çabasıdır.”      ( DP, sayı. 35, sf. 25)

“Ama …uygulanan yöntemler, kapitalist gelişmenin yeni biçimleri, sistemin yapısındaki çelişkileri, onun nihai sonuna doğru gidişini engelleyememekle birlikte, yavaşlatıcı bir etki yapabilmektedir. Sistem, realizasyon sonrasına kısmi çözümler bulabilmiştir.” (agd, sf. 37)

İlk alıntıda da görüldüğü gibi, post-Fordist örgütlenme biçimlerinin, üretimi rekabet ve pazar üzerinde kontrol kurarak ayarlayabileceği, pazarlama alanının denetim altına alınabileceği kabul edilmektedir. Aynı şekilde tekellerin kendilerini sınırlayabilecekleri ve kriz koşullarında piyasanın anarşik yapısına uyum sağlama çabasına girdikleri, ya da sistemin realizasyon sorununa kısmi çözümler bulabildikleri söylenmektedir.

Bu, yeniden yapılanma stratejisinin dünya kapitalizminin sorunlarına ve başta krize kısmi çözümler bulduğunun bir çeşit kabulüdür. Bu kadarını kabul ettikten sonra daha fazlasını kabul etmemek, daha ileri noktalara savrulmamak için bir neden kalmamaktadır. Burjuva devletlerin ve tekellerin birtakım düzenlemelerle uzun ve kısa vadeli sorunlarına ve en başta da krize çözüm bulmaya çalıştıkları, bu amaçla bir takım ekonomi politikaları devreye soktukları biliniyor. Bunlar kapitalizmin krizinin seyrini ve derinliğini sınırlı ölçüde etkileyebilir, ancak esasını değiştiremez. Çünkü kapitalizmin krizleri onun iç işleyiş mekanizmasından doğmakta, iç uzlaşmaz çelişkilerinin bir özeti olarak ortaya çıkmaktadır. Bir zamanlar “Keynes Devrimi”, daha sonra Fordizm, dünya kapitalizminin sorunlarını hafifleten ve krizleri önleyen çareler olarak reklam edilmişti. Şimdi post-Fordizm, Fordizm’in krizine tek çözüm yoluşmuş gibi gösteriliyor, ama bir dönem sonra post-Fordizm’in de pabucu dama atılacaktır. Dolayısıyla emperyalist sistemin yeni düzenlemelerini, onun iç doğasını, kıyısından köşesinden değiştirerek ilerlediği gibi bir izlenime kapılmak, onun kendisi hakkında söylediklerinden etkilenmek olur.

Sonuçta, sözümona kıyasıya eleştirilen esnek üretim tarzının “Emperyalizm ve İşçi Sınıfı” başlıklı yazı üzerindeki basıncını hissetmemek mümkün değildir. Yanı sıra başta ‘eksik tüketim teorisi’ olmak üzere birçok konuda yararlanılan kaynakta hakim olan modern iktisat kuramlarından etkilenildiği görülecektir. Bunun bir sonucu olarak kriz açıklamaları eksik tüketimle, emekçi kitlelerin alım gücünün düşüklüğüyle açıklanabilmektedir. Peki ücretler düzenli olarak arttırıldığında ve devlet politikalarıyla ek bir alım gücü yaratıldığında ne olacaktır, kriz ortadan mı kalkacaktır?

Yine aynı yazıda yeni teorik analizler yapılıyormuş ve soruna alabildiğine “ileri düzeyden” -kendilerinin övünme literatüründen- yaklaşılıyormuş izlenimi verilmeye büyük özen gösteriliyor. Bu konuda, “genişletilmiş yeniden üretimi gerçekleştirme” konusunda sık sık dönüş yapılması örnek gösterilebilir. Kesim I ve Kesim II üzerine özetleme ve aktarmalardan sonra varılan sonuç şudur:

“Kapitalistler meta üretimindeki artışı, sistemin çelişkileriyle sınırlanmış, kısıtlanmış olan iç pazarın alım yeteneklerinin üzerinde olan kimi sektörlerdeki meta fazlasını, dış pazara yönelerek çözmeye çalışırlar.”

“Üretim dalları arasındaki oransızlık ve kitlelerin alım gücündeki sınırlılık, hızla gelişen sanayilerin önüne gerçeklenme sorununu koyar ve onlar bir bunalımla karşı karşıya kalmaktansa dış pazara yönelirler.” 

“Dış pazara yöneliş, kapitalizmin doğasına, dengesiz gelişimine uygun olarak ortaya çıkan ‘meta fazlasının’ bu yolla tüketilmesi sonucudur. Bu gerçekleştirme sorununda bir çözüm olmakla birlikte, bunalımları önlemez, en fazla geciktirir, ama aynı zamanda daha geniş bir alana yayar.” (agd sayı. 35, sf. 34-35)

Yukarıdaki alıntılarda bilincinde olunmaksızın daha emperyalizm teorisinin kuruluşu döneminde, yani 19. yüzyıl başlarında uluslararası Marksist teorisyenler arasında kutuplaşmalara neden olan canalıcı bir konuya el atıldığı görülmektedir. Gerçekten de bu, gerek emperyalizm açıklamalarında, gerekse kriz teorisinde önemli bir noktadır. Çünkü ele alınan konu emperyalizmin altında yatan “ekonomik neden”le ilgilidir.

Yukarıdaki söylenenlerden de anlaşılacağı gibi, emperyalist ülkelerin dış pazara yönelişlerinin temel nedeni, meta üretimindeki artışın “kısıtlanmış olan iç pazarın alım yeteneklerinin üzerinde olması”, “kitlelerin alım gücündeki sınırlılık”, ya da bunalımdan kaçınmak olarak gösterilmektedir. Bir başka deyişle, kapitalistlerin “iç pazarın alım yeteneklerinin sınırlı oluşu”, yani “kitlelerin alım gücünün sınırlılığı” karşısında, bunalımla karşılaşmamak için “meta fazlası”nı dış pazara aktardıkları ileri sürülüyor. Dolayısıyla emperyalist metropollerin dünyanın geri kalan bölgelerini hakimiyet altına almaları ve buralara yayılmaları, iç pazarın, dolayısıyla tüketimin kısıtlılığı ve bunalım tehdidi karşısında bulunmuş bir çare olarak görülmüş olmaktadır. Böylece emperyalizm konusu ele alınırken dış pazar sorunu başat hale getirilmekte, emperyalizmin nedeni, ya da zorunluluğu pazar darlığına bağlanmaktadır.

Yazarın bilinçli bir tahrifatçı mı, yoksa çaldığı paraların sahte olduğundan habersiz masum bir hırsız mı olduğu bizi pek ilgilendirmez. Fakat bu konuyu anlatırken Marks’tan ve Lenin’den  yaptığı alıntıların, kendisini çürüttüğünü görememesi, “katkı”cı bir zekaya sahip olmadığını gösteriyor. Çünkü Marks gibi Lenin de kapitalistlerin dış pazara yönelişlerini iç pazardaki tüketim yetersizliğiyle açıklamamış, tersine bu görüşlere karşı çıkmıştır. Lenin daha emperyalizm sorununun tartışılmadığı, polemiklerin Rusya’da kapitalizmin gelişmesi konusu üzerinde yoğunlaştığı 19. yüzyıl sonunda, liberal Narodnikleri aynı nedenle eleştirmişti. Böyle biri olan Voronstof, Rusya’da kapitalizmin gelişmeyeceğini, çünkü halkın alım gücündeki düşüşten dolayı iç pazarın daralmakta olduğunu, dış pazarın da olmadığından kapitalizmin egemen hale gelemeyeceğini savunuyordu. Lenin onu ve benzer görüş sahiplerini eleştirirken, “Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi” adlı yapıtında Marks’a dayanarak; “iç pazar tüketim maddelerinden çok üretim araçlarından dolayı büyür…Dolayısıyla…iç pazarın büyümesi, bir dereceye kadar, kişisel tüketimdeki büyümeden ‘bağımsızdır’, ve esas olarak üretken tüketimden dolayı ortaya çıkmaktadır” (sf. 39-40) demekteydi. DP yazarı da aynı kitaptan alıntı yapıyor ve bu alıntıdaki, “gelişmiş sanayi bir dış pazar arar. Bu hiç de ‘kapitalist ulusun artıdeğeri gerçekleştirmesinin olanaksızlığı’ anlamına gelmez- Narodniklerce pek hevesle çıkartılıveren bu derin sorucu vermez” sözünün kendisini çürüttüğünü fark etmiyor. Lenin, çok erken  kavradığı bu sorunu yaklaşık yirmi yıl sonra emperyalizm teorisini formüle ederken de kullandı ve emperyalizmi iç pazardaki “eksik tüketim”e bağlayan anlayışların karşısında yer aldı.

Çok daha önceleri Malthus ve Sismondi gibileri, iç pazardaki aşırı üretim için çıkış yolunun dış pazarlar olduğunu, dünya pazarı üzerinde şiddetlenen rekabetin içteki eksik tüketimden kaynaklandığını savundular. Emperyalizm çözümlemeleri gündeme geldiğinde benzer görüşte olan Hobson, emperyalizmin dış ticaret yoluyla eksik tüketim karşısında bir çıkış yolu olduğu düşüncesine vardı. Hobson, geleneksel eksik tüketimci anlayışla I. Kesimi II. Kesimde (tüketim malları üreten kesim) genişlemenin, I. Kesimde (üretim araçları üretimi) genişletilmiş üretimin (sermaye artışının) gerçekleştirilebilmesini olanaklı kılar. (aynı yerde sf. 34) İşte bu anlayış Hobson’u emperyalizmi eksik tüketime bir çare olarak görmeye, çıkış yolunu da gerekli reformlarda aramaya götürmüştür.

Yine R. Luxemburg, bu reformcu sonuca karşı çıkmakla birlikte O, Marks’ın genişletilmiş yeniden üretim şemalarının yanlış olduğunu iddia ederek, onu “düzeltmiş” ve artı değer realizasyonunun ancak kapitalist olan dünya ile kapitalist olmayan dünya arasındaki ilişkilerle, dış ticaretle açıklanabileceğini iddia etmiştir. Çok daha sonraları üretimi, tüketim malları talebinin düzenlediği şeklindeki bu tezi P. Swezy devralarak günümüze taşımıştır.

Buna karşılık, Marks ve Lenin hattında yer alanlar -Buharın de dahildir buna- üretimin amacını tüketim olarak algılayanların karşısında konumlanmışlardır. Emperyalist burjuvazi, artı-değer realizasyonu için dış pazara gereksinim duyar, bunalımdan kaçış için meta fazlasını dış pazarda eritmek üzere pazar elde etme mücadelesi yürütür. Ama emperyalizmin altında yatan asıl neden bu değildir. Gerçek ekonomik neden daha fazla kar elde etmek, azami kar peşinde koşmaktır. Çünkü meseleyi Sismondi, Luxemburg, ya da Baran ve Swezy gibi eksik tüketim teorisiyle açıklamak doğrudan reformizme varır. Eğer azami kar yasası konusu üzerinde de duran DP yazarı Marks ve Lenin’den cımbızladığı alıntıları çevreleyen görüşleri kavrama yeteneği gösterseydi, Leninist emperyalizm teorisinin böylesine canalıcı bir sorununda -yüzyılın ilk çeyreğinde tartışılan konuların başında geliyor bu- reformist bir konuma düşmezdi. Hiç olmazsa DP’de çıkmış “Emperyalizm ve Türkiye” yazısını dikkatle okumalıydı, orada, paraleline düştüğü Y. Küçük’ün tezlerinin tam da bu noktadan eleştirildiğini görecekti.

Öte yandan emperyalizm teorisinin yanlış kavranışı, tekelci kapitalizm ile üretici güçlerin gelişimi arasındaki ilişkisinin ele alınışında da görülmektedir. Yazar, üretici güçlerin gelişmesinin serbest rekabetçi kapitalizmde yükselen bir çizgide, tekelci aşamada ise engelleyici doğrultu izlediğini söylediğinde doğru yoldadır. Ama dar ve eklektik yaklaşımdan kaçamamaktadır.

Lenin’den, “tekellere özgü o durgunluk ve çürüme eğilimi işlemeye devam etmekte, bazı ülkelerde, bazı sanayi dallarında, bir zaman üste çıkmaktadır” alıntısını yapıyor ve hemen ardından onun ‘eğilim’ sözcüğüyle çelişik öğelerin varlığına işaret ettiğini (sayı 36, sf. 74) söylüyor. Yani yazara göre “emperyalizm hem üretici güçleri geliştirir, hem engeller, her iki eğilimden bazen biri bazen diğeri egemendir.” Bu, aşamalandırmacı anlayış, diyalektik tarzdan  uzaklaşmadır, eleştirilen zıt kutuplardan bazen ötekinin safına geçilebilmesine kapıyı açık bırakmaktadır. Örneğin Özgürlük Dünyası’nı eleştirirken, “teknik üstünlük sağlamak, kızışan rekabet koşullarında emperyalist tekellerin önde gelen eğilimlerinden birisi olmaktadır” (agd, sf. 67) diyebilmekte, “Birikim ve eski DY çevreleri” söz konusu olunca ise tersine dönmektedir.

Burada yazarı eklektizme götüren şey, Marksizm’de “eğilim” kavramının neyi ifade ettiğinden habersiz olması; emperyalizmin bir dönem üretici güçleri çok hızlı geliştirirken, başka bir dönemde engellediği gibi mekanik bir anlayışa düşmesidir. Marks, eğilim kavramını geniş anlamda “yasa” kavramı yerine onu karşılamak üzere kullanır. Örneğin Kapital’de artı değer oranındaki yükselme konusu anlatırken şöyle diyor: “Bu etmen, genel yasayı ortadan kaldırmaz. Ama yasanın daha çok bir eğilim olarak yani mutlak işleyişe ters yönde etki eden güçlerle denetim altına alınan, geciktirilen ve zayıflatılan bir yasa olarak işlemesine neden olur.” (Kapital, C. III. sf. 247) Daha ileride ise bunu şöyle tamamlıyor: “Demek ki, yasa yalnızca bir eğilim olarak işlemektedir. Ve ancak bazı koşullar altında ve uzun süren dönemlerden sonra etkileri göze çarpar hale gelmektedir.” (C. III. sf. 251)

Sorun bu tarzda kavrandığında anlaşılmaz bir yanı kalmayacaktır. Tekelci aşamada da üretici güçler gelişir, hatta günümüzde de görüldüğü gibi dev boyutlarda gelişir. Ama uzun vadede ve geniş bir açıdan bakıldığında esas olan durgunluk ve çürümedir; gelişmenin engellenmesidir. Üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çatışma, savaşlar, krizler, yoğun sınıf mücadeleleridir… Bu böyle anlaşılırsa DP’nin sayfalarında sık sık tekrarlanan şu tür yanlışlıklara düşülmeyecektir, en azından daha temkinli, daha kıvrak bir anlatım yoluna gidilecektir: “Emperyalist burjuvazi, bağımlı ülkelerdeki pazarı derinlemesine ve genişlemesine geliştirir”, “emperyalist ülke ve tekellerin, günümüzde kapitalizmi derinlemesine ve genişlemesine geliştiren ve önünü bu şekilde aşma çabası…”(DP, çıkarken, s. 34, sf. 7) Demek ki, diyalektik yaklaşımda böylesi tek yanlılıklara düşülmez; emperyalizme bağımlılık koşulları altında kapitalizmin gelişmesi gözle görülebilir bir olgu olmasına rağmen, sürecin baskın eğilimi nispi gerileme, orantısızlık ve çürümedir.

Emperyalizmle tekel arasındaki ilişkinin zerrece kavranmadığını işte şu sözlerden anlıyoruz: “Emperyalist tekeller kapitalist dünya ekonomisinin en önemli öğelerinden birisini oluşturmaktadırlar.” (DP, sayı. 36, sf. 75) Bu, tekelleri önemsizleştiren ve sanki 1860-1900 dönemini anlatıyormuş izlenimini veren silik bir anlatımdır. Burada “önemli öğelerden birisi” demek yerine, temel direkleri demek daha doğru olurdu. Çünkü Lenin’in de tekrar tekrar vurguladığı gibi, “emperyalizmin başlıca ekonomik temeli, tekeldir.” (Emperyalizm, s. 120), Tekel “emperyalizmin temel ekonomik özelliği, özüdür.” Bunu önemsizleştiren, silikleştiren biri, bırakınız günümüz emperyalizmini yüzyılın başındaki emperyalizmini bile kavrayamaz.

Türkiye ve dünya komünist ve devrimci hareketine yeni perspektifler sunduğu iddiasındaki bir yazarın şu tür acemiliklerine ne demeli? “Emperyalizm döneminde, tekellerin devleti ele geçirmeleri, devletin mali sermayenin egemenliği altına girmesini sağladı.” (aynı yerden sf. 79) Tekeller sanki gökten paraşütle inerek devleti birdenbire ele geçirivermişler gibi! “Eskiden” bu tür ifadeler revizyonistler tarafından kullanılırdı. Tekelci kapitalistler, kapitalizmin gelişmesi sürecinde genel olarak burjuvazinin içinden sivrildiler, yani zaten devleti elinde tutan burjuvazinin mensuplarıydılar. Emperyalizme geçildiğinde olan, tekellerin devleti kendi çıkarlarına tabi kılmalarıdır, yoksa dışarıdan gelircesine ele geçirmeleri değil. Stalin, benzer bir tartışmada, yüzeysel ve tasvirsel olduğu gerekçesiyle, tekellerin devlet aygıtı ile kaynaşması tanımına bile karşı çıkmış “devlet aygıtının tekellere bağımlılığı” sözcüklerini kullanma önerisinde bulunmuştur.

Görüldüğü gibi, değil Leninist emperyalizm teorisinin geliştirilmesi, doğru dürüst savunulması bile yapılamıyor.

 

C-Sürekli Bunalım Teorisi ve gerçekleşmeyen kehanet

Sosyalist hareketin gelişiminin hemen her evresinde kapitalizmin kendi krizlerinin ağırlığı altında çöküp gideceğini savunanlar oldu. Kapitalizmi çaresiz bir çözümsüzlük içinde gösteren bu abartmada, kiminin “sol” oportünizme gerekçe oluşturmak, kiminin de sağ kendiliğindenciliğe kılıf aramak isteğini, ama her ikisinin eninde sonunda reformculukta buluştuklarını biliyoruz. Şu var ki, kriz edebiyatının en çok yapıldığı, üstelik en ilkel ve acemi biçimlere büründüğü ülke belki bizimkisidir. Bir zamanlar ekonomi politik el kitaplarından öğrenilme bilgilerle, somut durumu yansıtıp yansıtmadığına bakılmaksızın ve hiçbir araştırmaya dayanmaksızın yapılan kriz tasvirleri, hemen her dergi başyazısının, her ajitasyon bildirisinin içeriğini oluşturuyordu. Bu, çoğu kez yanlış taktiklere, sistemin bir vuruşta devrilivereceği ya da armudun kendiliğinden ağıza düşüvereceği anlayışlarına zemin oluşturdu. Devrim birkaç yıla varmaz zafere ulaşır hayali buradan güç alıyordu.

Hareketimiz eskiden bu tür kriz edebiyatından mümkün olduğunca kaçınmaya, somut durumu yansıtmaya çalışırdı. Ama son dört-beş yıldır bu edebiyat DP’nin ve Alınteri’nin sayfalarına da bulaştı, yerli yersiz tekrarlanmaya başlandı. Krize nasıl yaklaşıldığına işte bir-iki örnek:

“Türkiye, bir yandan bütün diğer sömürge ve yarı sömürge ülkeler gibi emperyalist-kapitalist sistemin 20 yıldan beri artık kronikleşen bunalımının yükünden üzerine yıkılan kısmının ağırlığı altında eziliyor.” (Aynadaki Yüz Kimin sf. 88)

Mahir Çayan benzer görüşlerinden -aradaki fark var elbette- bunu söyleyen yazarın da dahil olduğu hareket tarafından yıllar boyunca eleştirildi. Ama bize kalırsa yazar bu tür görüşleri, Çayan’a öykünmekten çok ezbere “teori” yapma alışkanlığının bir sonucu olarak ileri sürüyor. Aynı yazarın ondan dört yıl sonra yazdığı yeni bir yazıda, “20 yıllık kriz” sözünü hiç değiştirmemesi bunu doğruluyor:

“Neredeyse 20 yıllık bir geçmişe sahip kronikleşmesi ve derin bir ekonomik krizin varlığına ..rağmen…”(DP, Türkiye Nereye Gidiyor, s. 34, sf. 18)

“Emperyalizm ve İşçi Sınıfı”nın yazarı öteki “teorisyen” ise daha başka bir telden çalıyor:

“Bir dizi etkenin içiçe geçerek birbirini beslemesiyle son otuz yılda (abç) kısa aralıklarla ve devreleri kısalmış olarak kronikleşme özelliği gösteren kriz, emperyalist ülke ve tekelleri yeni arayışlara itti.” (s. 35, sf. 23)

Son çeyrek yüzyılda, hatta II. Dünya Savaşından itibaren dünya kapitalizminin devrevi bunalımlarının gitgide daha kısalan sıklıkta patlak verdiği, canlanma devrelerinin sürelerinin kısaldığı ve bir bölgede başlayan bunalımının dünyanın öteki bölgelerine eskisine kıyasla daha hızlı yayılabildiği herkesçe biliniyor. Ancak burada, kapitalist dünya ekonomisinin nispeten uzun dönemlerini karakterize eden durumlarla, kısa dönemli çevrimleri birbirine karıştırılmaktadır. Hataların önemli bir kısmı buradan kaynaklanıyor. Yani emperyalist sistemlerindeki tıkanma gibi olgular, devrevi krizlerin içiçe geçerek kronikleşmesinin bir görüntüsüymüş gibi açıklanıyor. Oysa bunlar ayrı ayrı şeylerdir ve krizin süreklileşmesi ile bir ilgisi yoktur.

Marks kapitalizmin devrevi krizlerini bütün yönleriyle bilimsel olarak açıklığı kavuşturulmuştur. Krizin özü aynı kalmakla birlikte ileriye doğru her dönemeçte yeni özellikler ve biçimler edindiği de bilinmektedir. Görülüyordu ki, devrevi bunalımlar kapitalizmin ayrılmaz yol arkadaşıydı ve her ileriye gidişte canlanma süreleri kısılma eğilimi gösteriyordu. Genel bir kanıya göre emperyalist dönemde -öncesini bir yana bırakıyoruz- 1893-1913 ekonomik yükselme, iki dünya savaşı arasında yavaşlama, II. Dünya Savaşı sonrası hızlı bir büyüme ve 1974 sonrası ise belirli olgularla kendini gösteren bunalımla karakterize oluyordu. Sonuçta, birbirlerinden farklı ölçüler ve zaman süreleriyle ayırdedebilen “devrevi krizler”le, “uzun trendler”i birbirinden ayırdetmek gerekiyor. Ama DP yazarları özünde emperyalizmin çelişkileri ve krizini inceledikleri birkaç sayı tutan sayfalar dolusu yazılarında, bundan habersiz davranıp devrevi krizlerin süreleri uzaya uzaya sürekli kriz haline döndüğünü gibi bir sonuca varabiliyorlar. Sonra da bir yerde dediklerini bir başka yerde eleştiren pozisyona giriyor, geliştirmekle övündükleri taktik çizgilerini de böylesi çelişik tespitlere dayandırıyorlar.

Böylece gerek emperyalist-kapitalist sistemin devrevi krizleri, gerek uzun vadeli krizleri, gerekse onlardan bağımsız ele alınamayacak devrimci krizler üzerine yazıp çizilirken, ezberden konuşuluyor. Ve kapitalizmin gelişmesindeki iniş çıkışlar gizlenip her şeyi adeta düz bir renge boyayan tembel bir görüşle sözüm ona teori yapılıyor. Bu durumda kapitalist dünyanın bazı çizgileri kayboluyor ve onun gerçek resmi yerine bir karikatürü çıkıyor karşımıza. Dahası sınıf mücadelesinin koşullarını ve taktikleri açıklığa kavuşturmak bakımından, ekonomik çözümlemelerle de yetinilemeyeceği, bu tür olguların sosyal ve politik durumla bağlantısı içerisinde alınması gerektiği, ekonomist bir kafayla bir yana bırakılıyor. Örneğin emperyalist sistem ya da Türkiye ele alınırken, öznel koşullar, sosyal sınıfların ve güçlerin karşılıklı durumları vs. ciddi bir konu sayılmayabiliyor.

Bunun arkasında, dünya devrim dalgasının geri çekilmesinin ve öznel etkenlerin zayıflamasının gizlenmesi psikolojisinin yattığı besbellidir. Bu net olarak dikkate alınmadığı sürece, tıpkı yazarlarımızın yaptığı gibi bütün umutlar kapitalizmin krizinin abartılmasına ve kitlelere sözde bu yönden moral takviyesine göre ayarlanacaktır. Strateji ve taktikler bakımından önemli olan teorik tahlille, ajitasyonu birbirine karıştırmaktan kötü bir şey yoktur. Büyük kitle mücadeleleri ve devrimlerle üzerine gidilmedikçe, ekonomik krizler kapitalistler tarafından atlatılamaz değildir. Lenin ekonomik krizlerin de ötesinde, devrimci krizlerin dahi çözümsüz olmadığını söylemiş, aksi görüş öne sürenleri eleştirmiştir. Buna rağmen aşağıda göreceğimiz gibi, Türkiye’deki “kronik kriz”in çözümsüz olduğu iddia edilebilmektedir. Kapitalistler bakımından krizsiz bir kapitalizm yaratmak imkansızdır, ama krizleri sistemi devirtmeden atlatmak imkansız değildir.

Kriz sorununda asıl mesele nesnel durumu bir kez doğru tespit ettikten sonra, devrim güçlerinin nasıl en iyi şekilde örgütlenebileceği, krizin devrimci bir duruma dönüşmesi durumunda bundan nasıl yararlanacağıdır. İşte yukarıda alıntı yaptığımız yazar her iki alanda da zincirleme yanlışlar yapmakta, ilk adımı, hemen onu izleyen bir diğeriyle tamamlamaktadır. Buna örnek olarak, DP’nin dergiye dönüştüğü 34. sayıda “Türkiye Nereye Gidiyor” başlıklı (altbaşlığı “İç Savaş Olasılığı” üzerine) yazıyı gösterebiliriz.

1994 yılının ortalarında yazar şöyle diyor:

Türkiye’nin bir kriz içinde debelendiği, artık hemen herkes tarafından kabul ediliyor. Yaşanana krizin, konumuz açısından iki ana özelliğine işaret etmek gerekiyor. Birincisi, onun 1977’den beri süregelen yapısal ve kronikleşmiş bir kriz olması. İkincisi ise…toplumsal yaşamın tüm alanlarını etkilemesidir. Birbirini tamamlayan ve karşılıklı olarak derinleştiren bu iki özellik, krizin şiddetini ve çözümsüzlüğünü göstermekle kalmaz; onun yıkıcı  sonuçlarının doğurduğu tahribatın ve tepki birikiminin büyüklüğünü de gösterir.” (DP, s. 34, sf. 12)

Yazar gerçekten de 1977’den beri -krizin başlangıcı ve süresi bir kez daha değişmiş!-  olduğunu söylediği krizin çözümsüzlüğüne (?) inanmaktadır. Üstelik bu süreçte “kronikleşmiş kriz”in devrimci bir krize yapışık olarak geliştiği söyleniyor. Buna rağmen bir sürü soyut laflar sıraladığı halde, iş süreci açıklamaya, dönemleştirmeye ve iniş-çıkışları göstermeye gelince susuyor. Örneğin 24 Ocak Kararlarının, 12 Eylül yenilgisinin, darbe sonrası gelişmelerin, Kürt ulusal mücadelesinin yükselişinin vb. değerlendirilmesine girilmiyor bile. Her şey bir tarafa 12 Eylül darbesinden sonra egemen sınıfların yönetememe, halk yığınlarının ise buna karşı derin bir tepki ve öfke hali içerisinde oldukları nasıl söylenebilir? Yine Türkiye ile K. Kürdistan arasındaki ekonomik, sosyal ve politik farklılıklar ve her iki düzeyde bu farklı biçimlenişin sonuçları (bu yapılmadan Kürt halkı isyan halindeyken, Türk halkının nispeten durgun hali anlaşılamaz) ise değinilmemiş bir konu olarak kalmaktadır. Buna bağlı olarak, Kürt ulusal direnişinin başlı başına devrimci krizi derinleştiren bir etken olduğu üzerinde de durulmamaktadır. Dahası seçimler, devletin provokasyonu ve apolitik kitlesel patlamalar gibi ikincil etkenler üzerinde durulmaktadır.

Ve yazar, krizin kronikliği ve çözümsüzlüğü tespitini yaptıktan hemen sonra şu soruyu sormaktadır:

“Türkiye’de bugün bir iç savaş olasılığı var mıdır? Evet vardır. Devrimci Proletarya bu olasılığa, Sivas katliamının hemen arkasından çıkan 30. Sayısında dikkat çekti.” (ags, sf. 14)

Yazara göre bu olasılık o kadar kuvvetlidir ki:“Küçük bir kıvılcımla bile parlamaya hazır, adeta burnundan soluyan bir toplum haline gelen Türk toplumu, gitgide uçlarda toplanıyor.”

Ama ne tuhaftır ki, Sivas katliamının ardından beş yıl, bu tespitin üzerinden dört yıl geçmesine rağmen yazarımızın kehaneti hala gerçekleşmiş değildir. Yanlış bir kriz (ve devrimci kriz) anlayışı üzerine yapılan bir “toplumsal analiz”in ve sınıf mücadelesinin gelişim seyri tahmininin boşa çıkacağı apaçıktır.

Ne var ki kahinimiz sadece ‘Türk toplumu’yla ilgili öngörüsünde yanılmıyor, Kürdistan’da 1984’lerden beri gelişen bir çeşit iç savaşın zaten sürmekte olduğunu da bilmezden geliyor. Kürdistan’da süren ulusal savaş, Türkiye’nin dışında mı cereyan ediyor ki? Bu noktanın atlanması, yani ülkede iki farklı atmosferin yaşandığı gerçeğinin görülmemesi, yazarın kehanetlerini bir toto oyununa dönüştürüyor. Bunun bir sonucu olarak bundan dört yıl önceki “Türk toplumu”dan siyasal kutuplaşmasının dipten gelen bir dalga üzerinde ve gitgide yükselip şiddetlenen bir sınıf mücadelesi ekseninde yükselmediğini, gerici iç savaş kışkırtıcılığının ise ezilenlerin mücadelesinin dışında, yukarıdan empoze edilmek istendiğini göremiyor. Kaldı ki, egemen sınıfların belirli kesimlerinin eğilimi olan topyekün bir Kürt-Türk iç savaşı planı, eski Yugoslavya deneyiminden hareketle gündeme getirilmek istenmiyordu, çünkü kaldıracakları taşın kendi ayaklarının üzerine düşmesinden korkuyorlardı. Devrimci bir iç savaş olasılığı da ufukta görünmüyordu, çünkü devrim cephesinde bir örgütlülük olmadığı gibi, halk yığınları çoğunluğu itibarıyla sola değil, faşist, islamcı ve gerici partilere doğru eğilim gösteriyorlardı. Bütün bunların göze alınmadığı bir durumda yapılacak gelecek tahminleri elbette tutmayacak, dolayısıyla yanlış taktiklere temel oluşturacaktı.

Demek ki, yanlış kriz ve devrimci kriz teorileri üzerine kurulan hem tahmin, hem taktik, iflasla sonuçlanmaya mahkûmdur. Ama yazarımızın o gün yazdıklarını, bugün unuttuğuna ve görüşlerini düzeltme gereği bile duymadığına eminiz.

Çünkü bunca şeyden sonra tasfiyeci Konferans’ın sonuç bildirgesinde şunlar söylenebiliyor:

“Türkiye’deki sınıf ve kitle hareketinin 12 Eylül sonrası süreçteki gelişim seyrine baktığımız zaman ise bunun keskin iniş çıkışlar gösterdiğini görürüz. Gelişmenin seyri genel anlamda devrimci bir yükseliş yönündedir.” (MDP, s.1, sf. 9)

Türkiye’nin en az 20 yıldır olgunlaşma halinde bir devrimci kriz atmosferinde bulunduğunu söyleyen birinin, halk hareketinin yirmi yıldır yükseliş eğrisinde olduğunu söylemesine pek şaşırmamak gerekir. Çünkü iç savaş olasılığı tespitinin yapıldığı önceki alıntı dikkatle okunursa, orada da Türkiye’de devrimci kriz sürecinin 1977’den beri olgunlaştığının söylendiği görülür. Sanki 12 Eylül karşı-devrimi belirli bir süreliğine de olsa bunalımı kendi lehine çözmemiş, kitle hareketini bastırmamış ve azgın bir faşist gericilik dönemi yaşanmamış gibi! Onu da bir tarafa bırakalım, mademki 12 Eylül sonrası süreç baştan sona “devrimci bir yükseliş süreci” ise, Türkiye kesiminde şu son yıllardaki durgunluğu -yeni kıpırdanışları bir yana bırakırsak- nasıl açıklayacağız? Bu sürecin “keskin iniş çıkışlar” gösterdiğinin söylenmesi ise yazarı kurtarmıyor. Çünkü onun tek bir taktik dönemece sığdırdığı süreç, aslında farklı dönemeçleri içeriyor. Örneğin darbe öncesi ve darbe sonrası, yine daha sonraki dönemler tek bir taktik döneme sığdırılamaz. Sonuçta, tasfiyeci konferans metni yazarı, taktik dönemeçleri öylesine uzun süreler (örneğin 20 yıl gibi) üzerine oturtmaktadır ki, taktik denilen şeyin esprisi ortadan kalmaktadır. Böyle durumda ondan stratejik hedefe ulaşmayı çabuklaştıracak taktik bir kıvraklığı nasıl bekleyebilirsiniz?

 

D-Türkiye kapitalizmi ve sınıflar

Hareketin geçmişte ileriye doğru olgunlaşma ve zenginleşme eğilimi gösteren sosyo-ekonomik yapı hakkındaki görüşleri olduğu gibi bırakılmakla kalmamış, yönünü 1975’lere doğru çeviren bir restorasyon sürecine sokulmuştur:

“…Türkiye’de egemen kapitalizm geri ve sığdır. Özellikle kırsal alanlarda yeterince gelişmemiş, birçok yörede kapitalizm öncesi feodal ve yarı feodal sömürü ve egemenlik ilişkileriyle iç içe, yan yana bulunmaktadır.” (Aynadaki Yüz Kimin? sf. 99)

Türkiye’de kapitalizm, emperyalist metropollerle kıyaslandığında geridir, bu doğru, ama kapitalizm sığ değildir, tersine Türkiye derinden derine kapitalisttir ve kapitalist ilişkilerin ülkede nüfuz etmediği tek bir alan yoktur. Tekelci burjuvazi, emperyalistlere, “artık bölgede beni de hesaba katın, payımı çoğaltın” sinyalleri verebiliyorsa, bunun nedenini her şeyden önce kapitalist gelişmede aramak gerekir.

Kırsal alanlara gelince, oralarda kapitalizmin feodal sömürü ve egemenlik ilişkileriyle yan yana yaşadığın söyleyebilmek için, Türkiye ve Kürdistan kırlarından hiç haberdar olmamak gerekir. Türkiye’nin neresinde olursa olsun saf feodal sömürü kalmamıştır artık, bu nedenle de günümüzde kapitalizmin feodal ilişkilerle yan yana bulunduğunu söylemek D. Perinçekçilerin bile gerisine düşmek demektir. Bu konuda en fazla kapitalizmin ve feodalizmin unsurlarının iç içe geçtiği yarı feodal ilişkilerden, feodal kalıntılardan söz edilebilir. Kaldı ki, bu tür ilişkiler bile artık Türk bölgelerde ciddi derecede bir önem taşımaz. Gitgide erimekte olan feodalizmin kalıntıları gücünü ulusal sorunla kaynaşarak nispeten Kürdistan’da koruyabilmektedir. Dolaysıyla yukarıdaki alıntı Türkiye’yi 1970’lerin, hatta 1950’lerin gerisinde gösteren bir tespittir.

Türkiye’de kapitalizmi “sığ” sayan ve sanki ithal edilip Türkiye toprağına yukarıdan aşağı serpilmiş bir olguymuş gibi algılayan yazarın, burjuvaziyi yapay olarak yaratılmış bir sınıf sanması gayet doğaldır:

“…Kemalist burjuvazinin devlet eliyle tekelci bir burjuvazi yaratma siyaseti izlediği yıllar…” (agb, sf. 96)

Tekelci burjuvaziyi, Kemalist burjuvazi -bunlar Türkiye’nin iki ayrı burjuvazisi mi belli değil- devlet eliyle mi yarattı? Bu anlayış, devleti her şeye kadir bir mutlaklık olarak yüceltip putlaştıran geleneksel egemen sınıf ideolojisinin bir tezahürüdür. Sınıfları ne siyaset ne de devlet yaratır, bunu aksini iddia etmek tarihsel materyalizmin temel tezlerini amuda kaldırmak olur. Dünyada hiçbir sınıf devlet eliyle, bir takım siyasal tercihler sonucu yaratılmış değildir. “Türk Tekelci Burjuvazisinin Oluşumu” yazısında bu Proudhoncu, liberal-Narodnik görüş eleştirilmiştir.

Gerçekten de az sayıdaki Marksist ve devrimci dışında bütün oportünizm türleri, aydınlar, profesör takımı, kısacası her türden ideolog, burjuvazinin devlet eliyle yaratıldığını iddia ediyorlar. Olmayan bir sınıfın nasıl siyasetinin olabileceğini anlayamıyoruz. Ortada sınıflar üstü bir devlet var ve o sanki yukarıdan aşağı politik tercihlerle bir burjuvazi yaratıyor! Oysa burjuvazi zaten var, devleti elinde tutuyor ve onu hem sistemin devamının hem de kendi gelişiminin aracı yapıyor, mesele bu kadar basit… Burjuvazi, Kemalistlerin siyaseti ve devlet eliyle yaratılmış bir şeyse eğer, yaratanı kim yarattı? diye sorarlar adama.

Öte yandan burjuvazinin oluşumu kadar, proletaryanın oluşumu da kavranamamıştır. DP’nin 34. sayısındaki, “Türkiye İşçi Sınıfının Oluşumu ve Gelişimi” yazısı buna iyi bir örnektir. Orada işçi sınıfının durumu ve eylemi hakkında burjuva akademisyenlerini aratmayacak bir yaklaşım vardır. Yazıya “sosyalist hareketle işçi hareketinin kaynaşması için” altbaşlığı konması, yazar adına bir talihsizliktir. Çünkü tamamen akademik sosyologların bakışaçısıyla yazılan bir yazıyla, ne Türkiye işçi sınıfının yapısı anlaşılabilir, ne de onun hareketine sosyalist karakter kazandıracak bir perspektif sunulabilir.

Söz konusu yazı birçok yönden eleştiriye açıktır, fakat biz ayrıtılar içinde boğulmamak için belirgin birkaç noktayla yetineceğiz.

Öncelikle yazarın Türkiye’nin sosyal ve ekonomik yapısı hakkında Marksist bir bilgilenmeye sahip olmadığı yazı boyunca sırıtmaktadır. Derginin tümünde olduğu gibi yazıda da “Türkiye kapitalizmi orta gelişmişlik düzeyindedir” sözü, bir şarkının nakaratı gibi tekrarlanıp durmaktadır, ama bunun ne anlama geldiğinin anlaşılmadığı, öteki yerlerde söylenenlerden açığa çıkmaktadır. Örneğin “Türkiye’deki kapitalizmin ve tekelleşmenin geri düzeyi”inden (sf. 28) söz edilmesi buna bir örnektir. Şimdi sormak gerekir, Türkiye’de kapitalizm geri düzeyde mi, yoksa “orta” düzeyde mi? Oysa Türkiye’de tekelleşmenin düzeyi geri değil, kendi gelişmesinin bile üstündedir. Gerek emperyalist tekellerin konumundan, gerekse Türkiye kapitalizminin tarihsel özelliklerinden dolayı tekelleşme ileri boyutlardadır. Bunun bir kanıtı tekelci sermaye gruplarının üretim ve pazardaki pay oranları ise, öteki kanıtı da Türk holdinglerinin Kıbrıs’tan Arap ülkelerine, Rusya’dan Afrika’ya kadar uzanan alanlara yayılma eğilimi göstermeleridir. Diğer bir etken ise, devlet sektöründe neredeyse yüzde yüzlük üretim ve pazar payına sahip olan işletmelerin varlığıdır. Dolayısıyla Türkiye’deki tekelleşmenin geriliği üzerine bina edilmiş bir işçi sınıfı çözümlemesi yanlış olacaktır.

Sanayi alanındaki tekelleşmeyi bilmiyorsanız belirli kentlerde, belirli semtlerde ve belirli büyük fabrikalarda yoğunlaşmış işçi yığınaklarını da göremezsiniz, o zaman olası bir işçi hareketi kabarmasında fırtınanın nerelerden kopacağını asla anlayamazsınız. En azından İstanbul, İzmir, Adana, Bursa vb. gibi belli başlı sanayi kentlerindeki işçi sınıfı hareketine güçlü bir zemin oluşturan nesnel temel gözden kaçırılacaktır. Nitekim yazıda bir arabaşlık oluşturacak kadar önemli böylesi bir konu atlanmıştır. Oysa işçi sınıfının büyük ölçekli işletmelerde ve yoğunluklu olarak öbeklendiği özel coğrafya kavranmadan, bırakınız onu sosyalist harekete çekmeyi, sendikalizm yapma becerisi bile gösteremezsiniz. Dar pratikçi sendika önderleri bile çıplak gözle sizin “teori” dürbününüzden daha fazlasını, daha uzağını görebiliyorlarsa, oturup üzerinde düşünmenizde yarar vardır.

Bunu ters yönden tamamlayan bir diğer yanlış ise, Türkiye’deki istihdam ve işsizlik sorunlarının kapitalizmin geriliğine bağlanmasıdır. Oysa kentte ve kırda işsizlik kapitalizmin geriliğinden, yavaş gelişmesinden değil, hızlı gelişmesinden dolayı yaygındır. Eğer işsizlik ilerilikle ortadan kaldırılabilseydi, emperyalist ülkelerde böyle bir sorun olmazdı. Bizden daha ileri olanlarda işsizlik oranı daha azsa, bu, metropollerin dünya pazarı ölçeğinde iş görmenin avantajlarından yararlanmalarından ve sorunlarının bir çoğunun geri kalmış ülke halklarının sırtına aktarmalarından kaynaklanıyor.

Kırsal ekonominin durumu hakkındaki anlayış ise, bu yaklaşımın bir devamı olarak ortaya çıkmaktadır: “Kırsal alanlarda da tarımsal kapitalizmin gelişme düzeyinin geriliği ve feodal ilişkilerin çözülmesindeki yavaşlık tarım proletaryasının oluşumunu geciktiricidir.” (s. 34, sf. 26) Eğer sorun Kürdistan değil de Türkiye’yse, hala “feodal ilişkilerin çözülmesindeki yavaşlık”tan söz etmek tam bir saçmalıktır. Türkiye kırlarında feodal kalıntılar artık önemli bir yer tutmuyor. Ama yazar tam tersini düşündüğü için, alıntıda da görüldüğü üzere, tarım proletaryasının oluşumunun geciktiğinden dem vurmaktadır. Bu anlayışı onu, işçi sınıfının oluşumunun incelendiği iddiasındaki bir yazıda, tarım proletaryasını konu dışı bırakmaya vardırabilmektedir. Hem böylesine iddialı bir başlık atacaksın, hem de sınıfın önemli bir kolunu bunun dışında bırakacaksın, bu olacak şey değildir. Yukarıda yaptığımız alıntıya düşülen –“bu konuyu ayrıca değerlendirmek gerekir” şeklindeki- dipnot da yazarı kurtarmıyor. Kaldı ki,  bu dipnotta yeni bir gaf daha işleniyor: “Keza inşaat alanında da (ülke içinde ve dışında) otoyol, köprü, gökdelenler yapan holdinglerin çıkmasıyla bu kesimde de azımsanmayacak sayıda bir ‘daimi işçi’ kadrosu oluşmuştur.” (sf. 26) Türkiye gibi bir ülkede önemli yer tutan, sınıfın söz konusu iki kesimini -“Tarım proletaryası ve inşaat işçilerinin durumlarını ayrıca değerlendirmek gerekir”– denilerek konu dışı bırakılmasını asıl bu sözlerde aramak gerekir. İşçi sınıfının farklı kesimleri “daimi işçi” sayısı açısından değerlendirildiği içindir ki, Türkiye işçi sınıfının en erken tarihlerde oluşmuş ve sayıca önemli bir kesimini oluşturmuş tarım ve inşaat işçileri konu dışı tutulabilmektedir.

Bu örnek ve diğer belirtiler, yazarın işçi sınıfını içten değil dıştan kavramaya çalıştığını gösteriyor. Gecekondulara, hemşehriliğe ve kırsal alanlarla bağlara uzun uzun değinilmiştir, ama sosyalist işçi hareketinin oluşturulmasında büyük önem taşıyan işçi yoğunlaşması ve büyük ölçekli işlemeler, sanayinin çeşitli sektörlerinin özellikleri ve bunun işçi hareketi üzerindeki etkileri, devlet ve özel sektör işletmeleri arasındaki farklılıklar, imtiyazlı işçilerin durumu, küçük ve orta işletmelerdeki işçilerin koşulları ve özellikleri, kazanılmış haklardan alabildiğine uzak tutulan (örneğin inşaat ve tarım işçileri) kesimler vb. üzerinde durmaya gerek görülmemiştir.

Daha önemli bir nokta ise işçi sınıfı içerisinde kadın ve çocukların durumuna, bu alanda sömürünün yoğunluğuna ve vahşiliğine hiç değinilmemesidir. Bu şaşılık, Kürdistan proletaryasının  ve Kürt kökenli işçilerin büsbütün unutulmasıyla doruğuna çıkmaktadır. “Göçmen işçiler”den bile söz edilmiş, ama Kürt işçileri akla getirememiştir. Nasıl bir unutkanlıktır bu?

Eğer, yazı, sadece Türkiye işçi sınıfının konu edileceği kaydıyla başlasaydı bile, yine de bu, yazarı kurtarmaya yetmezdi. İki nedenden dolayı: Birincisi, Türk ve Kürt işçileri coğrafi bakımdan net bir sınırla ayırabilmek zordur. İkincisi ise, Türkiye kesiminde işçi sınıfının önemli bir kesimi Kürt kökenlidir ve bundan doğan sorunlara ve özelliklere sahiptir. Dönemsel olarak bu sorunun öne çıkması, kent ve kır proletaryasının çözümlenmesinde ciddi bir politik öneme sahiptir. Çünkü Türk devletinin politikaları uzun süredir Türk ve Kürt işçileri birbirine kışkırtmaya yöneliktir. Türkiye’nin hemen her fabrikasında, işyerinde böyle bir bölünme körüklenmekte, Kürt kökenli işçiler can güvenliği tehdidine maruz kalmaktadır.

Yazarın Türkiye ve Kürdistan proletaryasının ideolojik ve politik temsilciliği iddiasında bulunduğunu biliyoruz. Koskoca bir ülke ve onun proletaryası nasıl unutulabilir? Bugün herkes bilmektedir ki, Kürt işçileri Türk işçilere göre ekonomik, siyasi, hukuki, sosyal bakımdan daha ağır koşullarda yaşamaktır. Her şeyden önce uzun yıllardır sıkıyönetim ve olağanüstü hal yasalarına tabi tutulduklarından, en ilkel haklara bile sahip olamamışlardır ve hala da öyledirler. Zaten kısıtlı olan sendikal-demokratik haklar onlara büsbütün kapatılmıştır. Ulusal kimliğini söyleyemez, kendi dilinde konuşamaz, kendi taleplerini kendi koşullarında dile getirmesi ise büsbütün yasaktır. Kürdistan proletaryası geriliğin acısını daha çok çekmekte, üstelik daha yoğun bir sömürüye tabi tutulmaktadır. Yapılacak bir araştırma, aynı işi yapan bir Kürt işçinin ücretinin Türk işçiden daha düşük olduğunu gösterecektir. İşsizliğin Kürt kentlerinde daha yüksek, sefaletin daha ağır olduğunu burjuva medya bile zaman zaman itiraf etmekte, bunun olası sonuçlarından ürkmektedir. Türkiye’nin metropol kentleri dahi Kürt işçiler ve işsizlerle dolup taşmakta, İstanbul ve İzmit’ten İzmir, Antalya ve Mersin’e kadar hemen her yerde Kürt yoksullarından oluşan gettolar yerden mantar bitercesine fışkırmaktadır. Sanayide ve tarımda en pis, en beğenilmeyen, en ağır işler, Kürt işçilere yaptırılmaktadır. İşyerlerinde bile şoven-ırkçı tehdit altındadırlar, önemli olaylar patlak verdiğinde bulundukları kentten sürülmeye hazır olmaları empoze edilmektedir. Bu ve benzeri durumlar bilinmeden, dikkate alınmadan, teşhir edilmeden nasıl işçi hareketinin birliği sağlanabilecek, nasıl ezen ve ezilen ulus milliyetçiliğiyle mücadele edilecek ve onlarda sosyalist bilinç ve eylem birliği geliştirilecektir? Kürt ulusuna ve işçilerine yapılanları bilincine çıkartamayan bir Türk işçisi devrimci olamaz. Hele teorisyeni bunu yapmıyorsa, o ya duyarsız ve dünyadan habersiz kara bir cahildir, ya da işinin çok iyi farkında bir Türk milliyetçisidir.

Bu durumda ilk akla gelen soru şudur: Yazar onca ayrıntılandırmaya rağmen neden bu konuyu sessizce geçmektedir? Bunun gayet iyi anlaşılabilecek birinci nedeni, yazarın hala 1970’lerde yaşayan Kemalist bulamaçlı Türk sosyalizminin etkilerini taşıması, Türk burjuvazisini ve temsilcilerini bile geri adım atmak zorunda bırakan son on beş yıllık depremden hiç etkilenmemiş görünmesidir. Başka yerlerde de değineceğimiz konunun sadece bir yanıdır, burada söylediklerimiz.

İkinci nedense hem bu konuyu, hem de ötekileri kapsayan bir özelliğe sahiptir. Yazarın araştırma yöntemi materyalist diyalektiğin değil, pozitivizmin yöntemidir. Türkiye solunda pozitivizmin kaynakları Kemalizm’den “Marksist” akademisyenlere kadar uzanan geniş bir araziye yayılır. Konumuzu aşan bu noktayı bir yana bırakırsak, yazarımızın bu illetten muzdarip olduğunu, diğer etkenlerin de ötesinde, yararlandığı araştırmaların mantığına kendisini teslim ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Yazısına bakıldığında DPT araştırmalarını, İSO ve Ekonomik Forum dergisi, DİSK ve öteki sendikaların anketlerini, sosyolog Mübeccel Kıray vs. kaynak olarak kullandığını, hatta yer yer onları özetlediğini görebilirsiniz. Her kaynaktan yararlanılır yaralanmasına, ama bir Marksist onların mantığına ve yüzeysel olgu ve istatistiksel genellemelerine teslim etmez kendini. Pozitivizmin söyledikleri kadar, söylemedikleri de önemlidir. Marksizm asıl o noktada gereklidir ve olayların özüne, derinine, bütününe nüfuz etmemizi sağlayacak yöntemsel araçları verir bize. DPT ya da reformist bir sendika, burjuva bir sosyolog ya da İSO anketörü neden Kürt sorununda ya da bir başkasında düzeni rahatsız eden sorunları bilince çıkartsın? Kısacası yazar işçi sınıfının oluşumunu pozitivist bir anlayışla ele almakla kalmamış, “oluşum” gibi tarihsel diyalektiği akla getiren bir kavramı da pozitivist sosyolojinin ölü metafiziğinin ellerine teslim etmiştir. Çünkü yazı boyunca anlatılan sınıfın ve hareketinin oluşumu değil, onun çeşitli kesitlerinin tasvirsel anlatımıdır.

 

E-Devrim ve proletaryanın müttefikleri

TİKB’nin yayınları arasında Türkiye Devrimi üzerine -hemen hiçbiri bugünkü resmi hizbin yazarlarına ait olamayan- bir hayli makale ve broşür çıktı. Bunlar birtakım eksikler taşısalar, ilerleyen zamanın ve birikimin aşınmasına uğrasalar da, oportünizme basamak oluşturacak bir özellik göstermezler. Buna rağmen her nedense “Aynadaki Yüz Kimin?” gibi geç dönemde çıkartılmış bazı broşürlere sokuşturulmuş makalelerde adım adım oportünist bir çizgiye yönelindiği görülmektedir. Bakınız bu broşürün son makalesinde devrim sorunuyla ilgili olarak ne söyleniyor?

“Türkiye proletaryası, sosyal kurtuluş mücadelesini, ulusal bağımsızlık sorununun yanı sıra, siyasi demokrasi ve köylü-toprak sorunu gibi esasında burjuva demokratik devrimine ait sorunların çözümlenmemiş olduğu nesnel tarihsel ve siyasal koşullarda yürütmek durumundadır.” (agb, sf. 89)

Bunu, Kürdistan devrimini Türkiye devrimi kapsamında ele alan biri söylüyor. Her ne hikmetse, böyle bir durumda demokratik halk devriminin en öneli birkaç ekseninden birisi olması gereken Kürt halkının kurtuluşu sorunu büsbütün atlanıyor! Böylesine yaşamsal bir sorunu atlamak sosyal şovenizme kapıyı aralamak demektir. Böylesine önemli bir sorunu atlayıp geçivermek, asla bir dil sürçmesi olamaz. Arka planında hemen her konunun ele alınışında su yüzüne çıkmamazlık edemeyen Türk sosyal milliyetçiliğinin parmağını aramamak için çok iyi niyetli olmak gerekiyor.

Ama yolumuza devam edelim biz. Yazarın unutkanlığı bu kadarla sınırlı değil çünkü. Proletaryanın anti-emperyalist demokratik halk devrimindeki müttefikleri sıralanırken şunlar söyleniyor:

“Bunların başında yoksul köylülük gelir…Proletaryanın uzun vadeli dostu ve müttefiki olabilecek yoksul köylülüğün yanı sıra, şehir küçük burjuvazisi ve ilerici aydınlar da proletaryanın devrimde desteğini kazanması gereken güçler arasındadır. Bunların dışında, cılız, her an tersine dönmeye hazır bir anti-emperyalist potansiyel taşıyan orta burjuvazi de anti-emperyalist demokratik devrim mücadelesinde proletaryanın yanında yer alabilir.” (sf. 91)

Kürt halkından sonra, koskoca bir küçük ve orta köylüler kitlesi de atlanıyor ve el maharetiyle proletaryanın müttefikleri arasından çıkarılıveriyor. Türkiye’de, hele Kürdistan’da köylülüğün adeta büyük kesimini oluşturan bu kitle atlanırsa -ki atlanması demek onları karşı devrime emanet etmek demektir- devrim biraz zor kazanılır. Ama bunun kadar önemli öteki bir nokta da, proletaryanın sözüm ona müttefikleri arasında(?!) sayılan orta burjuvaziye -zengin köylüler de kırların orta burjuvasına denk düştüğünden bu sömürücü sınıflar bile unutulmamıştır şükür!- en uzun cümlenin ayrılmasıdır. Proletaryanın karşıtı bu sınıfın, kayıt ve sınırlama koymaya bile gerek duymadan “müttefikler” arasında sayılması, günümüzde artık fosilleşmiş bir oportünizm belirtisi olabilir olsa olsa. Hareketimiz, henüz oportünizmin etkilerinden tam sıyrılamadığı, üstelik daha geri bir düzeyde olduğu 1980 öncesi yıllarda dahi böylesi ifadeler kullanmadı. Hatta “Popülist Sosyalizmin Eski Bir Modeli” broşürünün önsözünde bu konuda bir özeleştirimiz bile var. Orada şöyle deniliyor:

“Zira orta burjuvaziyi genelde karşı devrim kampında yer alan bir sınıf olarak görüyor; bu sınıfın bazı alt tabakaları ile ittifakın ancak belli koşullarda, belli taktik evrelerde gündeme gelebileceğini öngörüyorduk. Buna rağmen bir yandan eskinin gölgesinden tamamen sıyrılamamak, daha önemlisi sorunu çoğu kez yarı sömürgeler bütünlüğü bazında düşünmek bugün artık benimseyemeyeceğimiz muğlak ve kusurlu ifadelere neden olmuştur.” (sf. 28)

Buna rağmen yazar bildiğini okumaya, eskinin olumluluklarını değil de olumsuzluklarını hortlatmaya devam ediyor. 1995 yılına gelindiğinde, “kapitalizmle uzlaşmaz karşıtlık içerisinde bir anti emperyalist çizgi geliştirilmelidir” -sosyalizm değil mi bu?- gibi keskin konuşan öteki teorisyeni de, orta burjuvazi için, hala, aynı frekanstan sayıklamaya devam ediyor: “…alt kesimlerde zayıflamış ve zayıflamakta olan bir tabakanın sınırlı bir bağımsızlık eğiliminden söz edilebilir.” (DP, s. 37, sf. 36)

 

F-Faşizm ve faşizme karşı mücadele

DP’nin 35. sayısında yayınlanan Faşizm üzerine yazı, merkez hizbin kendi kendisini övdüğü teori yapma tarzının tipik bir örneğidir. Bu yazı tarzının özelliği, görünürde keskin olmak, sağcı özü daha da sağdaki akımların eleştirilerinin -Sovyet revizyonistlerinin ünlü taktiği- arkasına gizlemek, bilgi ve görüş yoksunluğunun üstünü lafazanlıkla ve sakız gibi çiğnenen klişelerle örtmek ve alabildiğine muğlak davranmaktır. Faşizm ve faşizme karşı mücadele üzerine söylenenlerde Kaypakkaya’nın, 1980 öncesi TDKP’nin ve DY’den devşirilmiş görüşlerin dışında yeni bir şey yoktur. Ve söylenenlerin çoğu da doğru değildir. Örneğin Türkiye’de faşist diktatörlüğün tarihi üzerine şunlar söyleniyor:

“Türkiye faşist diktatörlükle yönetilen bir ülkedir…biçimlenişi bazı dönemsel farklılıklar göstermiş, özgürlüklerin sınırları görece genişlemiş ya da darlaşmış olsa da, rejimin faşist karakteri özde aynı kalmıştır…70 yıllık Cumhuriyet tarihinin 36 yılı sıkıyönetim ya da olağanüstü hal yönetimleri altında geçmiştir. Tüm bu olgular, rejimin ne kadar ‘demokratik’, ne kadar ‘parlamenter’ olduğunu sergilemeye yeter.” (DP, s. 35, sf. 3-4) (Aynı yerde) Faşist diktatörlüğe ne zaman geçildiği, her dönemeçte ne tür değişiklikler yaşandığı ve bunun kapitalizm hüküm sürdükçe hep böyle mi kalmak zorunda olacağı konuları muğlaktır. Bu konuda köşesiz şeyler söylenmektedir, ama denilmek istenen şudur: 70 yıllık Cumhuriyet faşisttir, devrime kadar da öyle kalacaktır. Yani faşizm burjuva devletin değişmeyen, değişmeyecek özü olarak kavranmaktadır.

Bu, genç kuşakların fazla bilmediği “sürekli faşizm teorisi”dir. Bu teoriye göre, sömürgelerin ve yarı-sömürgelerin daimi yönetim biçimi faşizmdir, proletarya önderliğinde devrimle yıkılıncaya kadar bunun değişmesi olanaksızdır. Bu anlayışın doğal sonucu olarak bütün burjuva-feodal partiler -bazıları buna sosyal demokratları da dahil ederler- faşist sayılmaktadır. Türkiye’de bu teori, bugüne kadar, faşist diktatörlüğün neredeyse “ben faşistim” diye bangır bangır bağırdığı dönemlere dahi, ona faşist demekten kaçınan revizyonist patentli ünlü “faşizmin tırmanışı teorisi”yle kardeş kardeş yaşaya gelmiştir. Aslında her iki “teori” de birbirinin zıt kopyasıdır ve varlıklarını birbirlerinin çürüklerinden beslenerek sürdürürler. Gerçekten de Türkiye tarihinde Avrupa tipi burjuva demokrasisi ararsanız bulamazsınız. Cumhuriyet tarihinin çok uzun bir kesitine faşist diktatörlük hükmetmiştir. Ancak bu tarih “sürekli faşizm teorisi”ndeki gibi de tek renge boyanamaz. Doğru bir tahlili için, bu kardeş “teori”lerin şablonlarını dıştalayan, somut tarih araştırmalarına dayalı ciddi, Türkiye’nin kendi özelliklerini bilince çıkartan özgün tahliller gerekmektedir.

Geçmişi sürekli faşizmle açıklamanın önemi, geleceğin de böyle açıklanmasındandır. İşte denilen şudur:

“…sınıf işbirlikçisi görüşler…faşizmin yenilgiye uğratılmasını, emperyalizmin işbirlikçi tekelci sermayenin egemenliğini bir bütün olarak yıkmayı hedefleyen bir devrim mücadelesi olmaktan çıkarır.” (agd, sf. 4)

“Ne faşizme karşı mücadeleyi küçümseyen bir devrim ve iktidar mücadelesi yürütülebilir, ne de iktidarı hedeflemeyen ve devrimci tarzda yürütmeyen bir anti-faşist mücadelenin, faşizmi yenilgiye uğratma şansı vardır.” (aynı yerde)

Burada, faşist devlet biçimine ancak bizim anladığımız devrim modeliyle son verilebileceği görüşünün savunulduğu açıktır. “Faşist diktatörlük sadece proletarya önderliğinde bir devrimle yıkılır” görüşü, faşizmi mutlaklaştırır ve onu devrime kadar iktidarda kalması kaçınılmaz bir zorunluluk düzeyine yükseltir. Kapitalist düzen koşullarında faşist devlet biçimi kaçınılmaz bir zorunluluk mudur? Emperyalistler ve egemen sınıflar, iktidarlarını burjuva demokrasi yöntemleriyle sürdüremez olunca faşizme başvururlar. Halkın mücadelesi faşizmin temellerini sarsıp, onu artık aynı yolla hükmedemez hale getirince de burjuva demokrasisine geçmek -bu durumda bile çoğu kez faşist kurum ve yöntemlerin bir kısmı örtük olarak korunur- zorunda kalırlar. Aslında her ikisi de burjuva devletinin sınırları içinde cereyan eder ve esas neden, kapıyı çalan devrim tehlikesini, geri dönülemez bir noktaya ulaşmadan, şu ya da bu yolla bertaraf etmektir. Bilinen bu gerçekleri görmezden gelip faşizmi, burjuvazinin tek ve alternatifsiz yönetim şekliymiş gibi göstermek ajitasyonal açıdan işe yarıyormuş gibi görünse de, gerçekte düşmanın işine yarar. En azından anti-faşist mücadeleyi önemsiz göstermeye, güncel görevlere duyarsız kalmaya ve ittifakları dar tutmaya neden olur.

Dünya tarihi, ister emperyalist ülkelerde olsun, isterse bağımlı ülkelerde olsun proletarya önderliği altında devrimler olmaksızın faşizmin iktidardan uzaklaştırıldığı sayısız ülkeye tanıktır. Elbette komünistler, faşizme karşı mücadeleyi, kapitalizme karşı proletaryanın hegemonyası altında iktidarı elde etmeyi hedefleyen bir mücadele olarak görürler ve canla başla bunun için çalışırlar. Çünkü faşizmin kökleri, çağımızın kapitalizmindedir, dolayısıyla onu köküyle birlikte söküp atmanın ve büsbütün mezara gömmenin tek yoludur bu. Komünistlerin “faşizm gitsin de ne gelirse gelsin” gibi bir düşünceleri olamaz, bu yüzden de hiçbir mücadeleyi devrim ve iktidar sorunu dışında düşünmezler. Ancak gelişmeler tamamen onların istediği doğrultuda olacak -eğer öyleyse zaten mesele yok- diye bir şey yoktur. Halkın devrime varamayan yığınsal mücadeleleri, dünya ve bölge çağındaki gelişmeler ve başka etkenler, egemen sınıfları öteki yönetim biçimine geçmek zorunda bırakabilir. İşin bu yönünü dikkate almamak, faşist biçimi burjuva devletin tek ve zorunlu sonucu olarak görmeye ve faşizme karşı mücadeleye kayıtsız kalmaya vardırır.

Kaderci görüş her zaman kötümserlikten, hayal yayıcı iyimserliğe geçmeye hazırdır. Bu, şöyle yapılıyor:

“Bütün sahtekarlığına ve demagojik manevralarına karşın, özellikle işçi ve emekçi kesimler içinde yığınsal bir taban bulabilme şansı hiçbir zaman olmayan sivil faşist çeteler…” (aynı yerde)

Sivil faşist hareket, elemanlarını hızla irtifa kaybetmiş sınıflardan, girdiği savaşta yenik düşmüş emekli subaylardan, deklase yoz küçük burjuvalardan ve lümpenlerden toplar. Ama onun işçi ve emekçi kitleler arasında etkili olamayacağı görüşü, güncel durumu teorileştiren son derece yanlış ve uyuşturucu bir görüştür. Bugün MHP ve BBP’nin belirli bir oy kitlesi olduğu, öteki partiler ve devletin her kademesinde elemanlara ve ciddi bir kurumsal desteğe sahip olduğu düşünülürse, belirli konjonktürlerde, emekçi kitlelerin önemli bir kesimi üzerinde etkili olma olasılıkları vardır. Aksini iddia etmek, sivil faşist hareketi tehlike olarak görememek, fonksiyonunu “devrimcilere saldırı müfrezeleri” olarak sınırlamak demektir. Nitekim yazar bu anlayışını “faydalı böcek teorisi” ile de pekiştirmektedir:

“MHP, rejimin gözünde geçmişte de, devrimci harekete, işçi ve emekçi kitlelere karşı kullanılacak ‘faydalı böcek’ti. Bu beklenti ve işlev bugün de değişmiş değildir.” (sf. 7)

“Faydalı böcek” hükümet ortağı oluyor, farklı parti kisvesiyle en önemli bakanlıklara gelebiliyor (örneğin Mehmet Ağar), devletle kaynaşması sonucu en önemli kurumlarda söz sahibi olabiliyor. (Daha güçlendiğinde hükümet olması, hatta ordu yönetiminin bir kesimini saflarına çekerek darbe yapması, dolayısıyla bu yolları kullanarak devlete egemen olması imkansız bir şey midir? Devrimci halklar dışında bunu kim engelleyecektir?) Kısacası, MHP’ye “iktidar olamaz” gözüyle bakmak, faşizmi, askeri biçimiyle sınırlamaktan gelen bir dar görüşlülüktür.

Faşizme karşı mücadele konusunda, bir zincirin halkaları gibi birbirini izleyen öteki yanlışları da şöyle sıralayabiliriz:

1-Faşizme karşı mücadelenin önderliği konusundaki anlayış sudur: “Tüm bunlar, faşizme karşı mücadelenin öncü ve önder gücünün neden işçi sınıfı olduğunu…gösterir.” (sf. 9) Öncü ve önder güç ne demektir, her ikisin birden kullanmanın anlamı nedir? Eğer “sınıflar bazında proletarya faşizme karşı mücadelenin önderi, komünist parti de sınıfın öncüsüdür” denseydi daha doğru olmaz mıydı? Ama yazar her ikisini birden proletaryaya yüklemekle sınıfın öncüsünü devreden çıkartıyor ve partisiz proletaryayı her şeyin üzerinde tutan bir anarko-sendikalist durumuna düşüyor. “Haksızlık etmeyelim, o kadar da değil” diyoruz, ama ne yazık ki yazar sayfalar boyunca, tek bir kez bile parti ya da örgütün öncülüğünden sözetmemekle kuşkumuzu doğruluyor. Müttefiklerini saflarına çeken, onların karşısına asgari programla çıkan, sosyalizm hedefini aklından çıkarmayan ve sosyalizmin propagandasını asla ihmal etmeyen vs. vs. …hep işçi sınıfıdır. Partinin ve komünistlerin adı bile geçmiyor, o yazı boyunca hep yok sayılmış! Demek ki, yazar işçi sınıfı dipten doruğa bilinçliymiş ve öncü müfrezesiz bunu yapabilirmiş gibi davranmakta, yani onu tapılacak bir puta çevirmektedir. Oysa öncü patisi olamayan bir proletarya, başka sınıfların kuyruğundan gitmekten, yalpalamaktan kaçınamaz. Daha doğrusu tarihsel görevini yerine getiremez.

2-Proletaryanın müttefikleri konusunda köylülüğün unutulmasının(!) bir kez daha tekrarlandığını -önce eleştirdiğimiz yazıdan dört yıl sonra- görüyoruz: “Daha iktidara yürüyüş sürecinden itibaren müttefiklerini, başta yoksul köylülük olmak üzere emekçi memurlar, işsiziler ve kent yoksulları gibi sosyalizmi benimsemeye yatkın emekçi kesimleri, ‘kurtuluşun devrimle’ olacağına ikna etmekle yetinmeyip, aynı zamanda ‘sosyalizmle’ olacağına ikna etmeye çalışmalıdır.” (sf. 10) Küçük ve orta köylülerin bir yana bırakılmasının da ötesinde, faşizme karşı mücadelenin tabanını çok dar tutan bu anlayış keskin bir Troçkizm kokusu yaymaktadır ortalığa. Faşizmin demagoji yoluyla taleplerine seslenerek ve “komünizm geliyor” tekerlemesiyle en kolay taban edebileceği kırsal halk kesimi orta köylülerdir. Dolayısıyla, bu kesime karşı en ufak bir kayıtsızlık, faşizmin işine yarar.

3-Proletaryanın asgari programının aynıyla faşizme karşı mücadele programı olarak ilan edilmesi ise, bunu tamamlayan bir “solculuk”tur. Şöyle deniliyor: “Onun…asgarî programı…faşizme karşı mücadelede, diğer halk sınıf ve tabalarını da kazanabileceği bir platform sağlar.” (sf. 11) Asgari program, faşizme karşı mücadelenin odağına yerleştirilmelidir elbette, ama gerek özel durumlarda müttefikleri esnetmek, ya da daha doğru bir deyişle cepheyi genişletmek, gerekse faşizme karşı mücadeleden doğan özel talepleri eklemek bakımından, daha geniş bir yaklaşımı gerektirir bu. Faşizmi devrimin zaferiyle veya “devrimsiz” bile olsa yıkmak her zaman acildir ve proletaryanın yararınadır, iyi yararlanılırsa proletaryayı iktidara yaklaştırır, mücadele koşullarını geliştirir. Taleplerde, propaganda ve ajitasyonda burjuva demokrasisi ile faşizm arasında hiç fark yokmuş gibi davranmak, bir çeşit oportünizm olacaktır.

4-AFMK’lara gelince; bunun ’80 öncesi DY’den bir dizi başka örgüte kadar onlarca varyasyonu üretilen “direniş komiteleri”nden özce farkı yoktur. Güncel durumdan hareketle faşizme ve sermayeye karşı mücadelenin, diğer örgütlenme biçimleriyle karşılanamayacak ihtiyaçlarına cevap verecek örgütlenme biçimlerine gereklilik vardır. Ancak AFMK gibi bir örgütlenme, kılı kırk yaran olasılık sıralamalarına rağmen alabildiğine belirsizdir ve yaşama gücünden yoksundur.

AFMK’ların askeri-siyasal bir savaş örgütlenmesi olduğu belirtiliyor. Ve üç özelliğinden son ikisi şöyle sıralanıyor: “2. Antifaşist bir halk cephesinin taban örgütleri haline gelebilirler. 3….devrimci iktidarın organlarına dönüşebilir, ‘sovyet’ tipi örgütlenmenin özgül bir biçimi özelliğini kazanabilirler.” (sf. 15) Halk cephesi ve sovyetler, iktidar mücadelesinde farklı özelliklere ve işlevlere sahip stratejik örgütlenmelerdir. Hem ona, hem ona dönüşebileceğini nasıl çıkarabilir? Kaldı ki, AFMK’lara “bir tür milis örgütlenmesi olarak nitelenebilir” denilerek, onun halk ordusuna basamak olabileceği de söylenmektedir. Demek ki “her şey olabilir” diye düşünülüyor (cephe, sovyetler, ordu) yani nereye varılacağı bilinmiyor. Her derde deva bir ilaç aranıyor.

Öte yandan, Komintern’in II. Kongresi’nde, belirtilen üç önkoşul olmadan, zamansız olarak sovyet tipi örgütlenmeye gidilmesinin yanlışlığına ve imkansızlığına değinildiği biliniyor.

Denilecektir ki, “biz, AFMK’lar sovyet örgütlenmesidir demiyoruz, olabilir, dönüşebilir diyoruz”. Eski DY de aynı anlama gelmek üzere “nüve” diyordu, bunu nüveyi ürkek tarzda tekrarlamaktan ne farkı vardır ki?

Nitekim bugüne kadar elde edilen sonuçlar, aradan dört-beş yıl geçmesine rağmen bir yere varılamadığını, bu örgütlenme etrafında bir hareketlenme yaratılamadığını da gösteriyor. AFMK’lar cephe örgütlenmesine dönüşemezler, çünkü sempatizanların dışına taşmamıştır. Sovyet örgütlenmesine hiç dönüşemezler, çünkü hem zamansız ortaya atılmış bir “nüve”dir, hem de sınıfsal bir zemin üzerine oturtulmamıştır. “Kitle örgütlenmesi” nitelemesine rağmen dar örgütlenmelerdir ve asıl önemlisi işçi sınıfı, köylülük, kent yoksulları vs. gibi sınıfsal bir yelpaze üzerine oturtulmadığından “sınıflar üstü” bir görünüm sunmaktadır. Sovyetler işçi, köylü ya da asker gibi belirli yığınsal sütunlar üzerinde yükselirler ve çatıda birleşirler. Aynı şekilde halk cephesi de proletaryayı ve müttefiklerin kapsayacak, onları temsil yeteneğindeki kitle örgütlerini siyasi bir şemsiye altında toparlayabilecek bir genişliktedir, en azından yönelimi bu doğrultudur.

 

II-Örgütlenme Sorunları

 

A- Yenilenme sloganı

“Yenilenme” sloganı son dönem Sovyet revizyonistlerince ortaya atıldı. Daha sonra bu, “reel sosyalizmin çöküşü” veya “bilimsel teknolojik devrim” gerekçe gösterilerek “Marksizm’in yenilenmesi” adını aldı. Yeni solcu liberallerin sakız gibi çiğneyip durdukları bu boş laf, zamanla “Marksizm’in şurasını atalım, burasına şunu ekleyelim” gibi bir komediye dönüşecekti. Asıl önemlisi özü itibarıyla “teorinin revizyondan geçirilmesi” demeye gelen bu sloganın, en dogmatik kesimlerce dahi sahiplenilerek, tıpkı merkez hizbin önderliğinde olduğu gibi, yarı-sol yarı-sağ bir revizyonizme temel oluşturmasıdır. Bunlar işe genellikle parti teorisinden başlamaktadırlar.

Leninist parti teorisi, gerek devrim pratiğindeki ilerlemelerin, gerekse yeni bir çağa girişin sonucu olarak, doğrudan devamı olduğu Marks ve Engels’in parti anlayışlarına göre ileri bir adımı, bir sıçramayı temsil eder. Çağımızda artık hiçbir ülke proletaryası Leninist parti teorisinin evrensel ilkelerine dayanmadan kendi devrimini örgütleme başarısı gösteremez. Çünkü günümüze kadarki bütün komünist partiler, ancak bu rehberlik altında yürüdükleri sürece başarılı olabildiler, tarihsel deneyimleri ilerleyip çeşitlendikçe de ona güçleri oranında katkıda bulundular.

Zamanımızda herhangi bir devrimci hareketin yerini en kolay bu konudaki tutumuna bakarak belirleyebiliriz. Ancak bunu söylememiz eski komünist partilerin tecrübelerine eleştirel tarzda yaklaşmamıza bir engel oluşturmadığı gibi, Leninist parti teorisine günümüz koşulları açısından bakmayacağımız, ya da artık onu geliştirilemezmiş gibi algıladığımız anlamına gelmez. Gerek kendimizde gerekse mirasımızda devrimci eleştiri gerektiren sorunlar olmadığını düşünürsek, diyalektiğe ters düşmüş, teoriyi bir dogma derekesine düşürmüş oluruz. Tabii ki burada yaratıcı bir yaklaşım ile, en geri pratik içerisinde, “parti teorisini geliştiriyoruz” diye ortaya çıkan merkez hizbin safsataları arasına bir sınır çekmek gerekmektedir. Çünkü onlar “yenilenme” sloganını, bir yanıyla TİKB’nin geçmişteki ileri yanlarını, devrimci gelenek ve değerlerini tasfiye etmenin, öbür yanıyla da Leninist parti anlayışını revizyondan geçirmenin aracı haline getiriyorlar.

Hakem bayrağı şöyle kaldırıyor: “Türkiye Devrimci Hareketi’nde bir dönem artık kapanmakta ve önümüzdeki on yılların gelişim seyrini belirleyecek yeni bir dönem açılmaktadır.” (MDP, s. 1, sf. 6)

Büyük bir tarihsel şahsiyet edasıyla bir dönem işte böyle kapatılmakta, (yeni bir çağ açarcasına) on yıllarla belirlenen yeni bir dönem böyle açılmaktadır. Sözde yeni dönem açılırken, “belirli biçimlerin içine sıkıştırılmış anti-faşist direnişçilikle karakterize olan devrimcilik anlayışı”nın, “tasfiyecilik”in ve “ütopya yoksullaşması”nın da sonu ilan edilmektedir. III. Konferans’larına yükledikleri “dönem açma/kapama” misyonunun başlıca sloganı ise kulağımızda yankıları henüz dinmemiş şu ünlü “yenilenme”den başkası değildir.

Gerekçe şudur: “Bunun en başta gelen nedeni, burjuvazinin sömürü ve egemenlik yöntemlerinde meydana gelen değişikliklerdir. Burjuvazi teknolojideki gelişmelerden de yararlanarak sömürü ve egemenlik yöntemlerini sürekli yenilemekte ve tahkim etmektedir. Bu sayede geliştirdiği yeni üretim teknikleri ve üretimin örgütlenmesinin yeni modelleri, ona işçi sınıfı, emekçi kitleler ve ezilen halklar üzerindeki kapitalist-emperyalist sömürüyü derinleştirme olanağının yanı sıra, oldukça geniş bir hareket yeteneği kazandırmıştır.” (aynı yerde)

Konferanstan dört yıl önce yazılan emperyalizm yazısında, yazarlarımızın gözünü kamaştırdığı belli olan “post Fordist üretim organizasyon biçimleri”, örgütlenme ve taktikler alanında karşımıza işte böyle çıkıyor. Böylece şu ya da bu değişimin, revizyonizm tarafından Marksizm’in gözden geçirilmesine gerekçe yapılacağı şeklindeki Leninist öngörü, bir kez daha doğrulanmış oluyor. Lenin revizyonizmin doğuşuyla ilgili olarak şöyle diyordu:

“…her az çok ‘yeni’ sorunun, olayların her az çok beklenmedik ve önceden kestirilmeyen değişiminin, gelişimin temel çizgisini çok az ölçüde ve çok kısa bir süre için değiştirse bile, her zaman kaçınılmaz olarak şu ya da bu revizyonizm çeşidinin ortaya çıkmasına yol açacağıdır.” (Marks-Engels-Marksizm, sf. 195)

Ne var ki, hiç kimse “emperyalist sistemin üretim örgütlenmesinde ve ekonomi politikalarında değişiklikler olmuyor” demiyor. Ama kapitalizmin tarihinde bu tür değişiklikler ilk defa olageliyor değildir; Fordizm döneminde de, ondan önce de bu tür uzun dönemli yapısal düzenlemeler görüldü. Yanlış olan, bunları emperyalizmin çok önceden öngörülen tutarlı, kapsamlı kuramsal projelerinin bir sonucuymuş gibi kavramaktır. Böyle bir anlayış, insanı, burjuvazinin kapitalizmi hastalıklarından ve kötülüklerinden arındırarak örgütlü, düzenli bir yapıya kavuşturabileceği görüşüne götürür. Nitekim tarihteki birçok oportünizm türü, “yeni tezler”ine benzer gerekçeler bulmuşlardır.

Sonuç şu formülle ilan edilmektedir:

“Türkiye komünist ve devrimci hareketinin ihtiyacı olan yenilenme, geçmişten geleceğe uzanan süreklilik içinde bir kopuştur.” (MDP, s.1 sf. 7)

Burada, Marksist teorinin ve TİKB’nin “yenilenme”sinden ne anlaşıldığı felsefi bir kavramla açıklanmaktadır. “Süreklilik içinde kopuş”! Bu, “yenilenme” adına TİKB’nin olumlu kazanımlarından kopuşun, onu genel çizgisinin adım adım tasfiyesi anlamına gelir. Zaten birkaç yıldır bu yapılmakta, parti anlayışı orasından burasından didiklenmekte, gizli çalışma yöntemlerinde ustalaşma, işkencede direnme, ideolojik ve örgütsel birliği güçlendirme, Leninist örgütlenme ilkelerini hayata geçirme vb. gibi özelliklerden derece derece kopulmaktadır. Artık örgütün tarihi bile farklı yazılmakta, milat olarak 1989 (?!) alınmaktadır. Aslında yaşanan TİKB’nin kökenindeki grup ilişkilerine, ahbap çavuşluğa ve aile dayanışmasına doğru bir “geriye dönüş”tür, ama her zaman olduğu gibi bu, eskiye tam bir geri dönüş değil, onun yenilenmiş haline geri dönüştür.

Nitekim III. Konferans bildirgesinde birkaç uzun paragraf boyu devam eden bu “yenilenme” çağrısı, “teoriyi geliştirme” iddiasıyla bütünleşerek kopuşu doğrulamaktadır. Eskiyeni atıp olumlu ve yeni olanı geliştirmekle bir ilgisi olmayan bu çağrının, yazarlarımız tarafından nasıl tasfiyeci bir silaha dönüştürüldüğünü zaten yeri geldikçe kanıtlayacağız. Yalnız bu sloganın ilham kaynağını ve hangi nedenden dolayı atıldığını, yazarın ağzından dinlemek öğretici olacaktır. “Burjuvazi…ekonomik, siyasal, toplumsal ve ideo-kültürel bakımlardan sürüklendiği en düşkün durumların bile içinden çıkmanın bir yolunu bulabilmekte, hatta bunları ‘sistemin dayanıklılığı ve kendini yenileme gücünün bir göstergesi’ olarak gösterip hegemonyasını güçlendirmenin fırsatları haline dönüştürebilmektedir.” (aynı yerde)

İşte “yenilenme” sloganının ardındaki psikoloji de böyle açığa çıkıyor. Burjuvazi düşkünlüğünü “yenilenme” maskesiyle gizleyip, bunu hegemonyasını güçlendirmenin bir payandası yapabiliyorsa, aynı şeyi bürokratik egemenliğimizi güçlendirmek için biz neden yapmayalım -mantık budur!

 

B- Marksizmin temel kavramları

Leninist parti öğretisini geliştirme iddiasının arkasına saklanılarak Marksizm’in temel kavramları üzerinde birtakım oyunlar yapılıyor. Buna Marksist tarih anlayışından başlayabiliriz.

“Sosyolojiye bilimsel bir temel ve içerik kazandıran tarihsel materyalizmdir.” (agd, sf. 86)

Bu belirleme tanım diline çevrildiğinde şu denmiş olmaktadır. Tarihsel materyalizm, bilimsel bir sosyolojidir. Ne var ki tarihsel materyalizmi “bilimsel sosyoloji” olarak tanımlayanlar, genellikle Marksizm’den Hegelci diyalektik yöntemi kapı dışarı edip yerine yeni Kantçılığı ve neo-pozitivizmi geçirmek isteyenler oldular. Bunlar arasında ilk elde Avusturya Marksizmi’ni, Buharin’i ve Sovyet revizyonistlerini sayabiliriz. İlk ikisi Hegelci yönteme ne kadar antipati besliyorlarsa, pozitivist sosyolojiye de o kadar sempatiyle bakıyorlardı. Sovyet revizyonistlerinin ise her tarihsel materyalizm el kitabı, yukarıdaki tanımın ikiz bir benzeriyle başlar. Elbette bu entelektüel bir oyun olsun diye yapılmıyordu; bunun arkasında, tarihsel materyalizmi devrimci yanlarından ayıklayarak, burjuva düzenin proletaryaya karşı nasıl korunacağının gündeme geldiği koşulların ürünü olan sosyolojik düşünceyi hakim kılarak, bürokratik devlet kapitalizmini ayakta tutma ihtiyacı yatıyordu.

Tarihsel materyalizmle diyalektik materyalizmin birbirine karıştırılmasına gelince, bunun bir tahrifattan çok cahillikten kaynaklandığını tahmin etmek zor değil.

“Diyalektik materyalizm, madde ve bilinç, sosyal varlık/sosyal bilinç, objektif ve subjektif koşullar ilişkisinde her zaman birincilerin ilk olduğunu söylerken…” (aynı yerde)

Bu kavram kargaşası, alanları farklı olan diyalektik materyalizmle tarihsel materyalizmin kategorileri birbirine karıştırmaktan ileri gelmektedir. Daha bunları ayırdedemeyen birinin, Marksist felsefeyi ya da tarih anlayışını nasıl “ileri düzeyde” geliştirebileceği ayrıca merak konusudur. Oysa madde ve bilincin diyalektik materyalizmin, diğerlerinin ise -başta sosyal varlık ve sosyal bilincin- tarihsel materyalizmin kategorileri olduğunu her elkitabı belirtir. Çünkü felsefenin “varlık ve bilinç” dediği yerde ele alıp incelediği nesne, toplumsal gelişme olan tarihsel materyalizm “sosyal varlık ve sosyal bilinç” demek zorundadır.

Aynı şekilde “üretici güçler” kavramı yer yer yanlış kullanılmakta, yazar eleştirdiği akımların anlayışına düşmekten kaçınamamaktadır: “Uluslararası tekellerde simgelenen üretici güçlerin devsel gelişmesi…” (agd, sf. 58) Bu, “üretici güçler”le “tekniğin” eşitlendiğini dile getiren bir yaklaşımın ifadesidir. Emekçi kitlelerin, başta proletaryanın en büyük üretici gücü ya da üretici güçlerin başlıca öğesini oluşturduğu düşünülürse, kayıt koymaksızın böyle bir ifade kullanmak -teknolojik determinizme yol açacağından- doğru olmaz.

Materyalist tarih anlayışının ve politika biliminin kilit bir kavramı olan devlet sorununda da açık bir tutum göremiyoruz. Şöyle deniliyor: “Egemen burjuvazinin siyasal zor aygıtının kırılması ve iktidar için bu temelde yürütülecek savaşım, asli ve vazgeçilmezdir.” Proletarya devriminin burjuva devleti karşısındaki tutumu, “siyasal zor aygıtının kırılması” gibi alabildiğine muğlak bir belirlemeyle sınırlanamaz. Böyle bir durumda bilinçli bir işçi ona soracaktır: Peki, “askeri zor aygıtı” “parlamento veya bürokrasi” ne olacaktır, onlara karşı “savaşım” yürütmeyecek miyiz? Eğer yazarımız “burjuvazinin siyasal egemenliğinin yıkılması” deseydi mesele kalmayacaktı. Lenin bu tür belirsizliğe ve bölük pörçüklüğe karşı daha tam bir ifade olan “bürokratik-askeri aygıtı parçalamak” kavramını kullanır.

Tarihsel materyalizmin ana güzergahı üzerindeki konumu bakımından, sosyalizmin sosyo ekonomik yeri ve niteliği hakkında söylenenler ise, Çin revizyonizmi ile aynıdır: “Sınıflı toplum ile sınıfsız komünist toplum arasındaki bir ara halkalanma (abç) olan sosyalist toplumda, sınıflar ve sınıf  savaşı…devam edecek…” (s. 2) Sadece şunu söylemekle yetinelim ki, sosyalist  toplumu kapitalizmle komünizm arasında “bir ara halkalanma” olarak görmekle, sosyalizmi sınıflar üstü bir “karma ekonomi” olarak görmek bir ve aynı şeydir. Eğer bu doğruysa kapitalizmle sosyalizm arasında bir nitelik farkı yok demektir. Oysa tam tersine, sosyalizm aynı sosyo-ekonomik formasyonun alt aşaması iken, komünizm onun doğrudan devamı olan olgun bir üst aşamasıdır. Yani sosyo-ekonomik formasyon olarak her ikisi de aynı sosyo-ekonomik formasyon iken, evreleri ve olgunluk dereceleri farklıdır. Benzetme yerinde ise serbest rekabetçi kapitalizmle tekelci kapitalizm gibi. Bu bakımdan sosyalist toplum, kapitalizme ve komünizme aynı mesafede bambaşka bir toplummuş gibi gösterilemez.

Tarih bilinci, ideoloji vb. gibi daha birçok kavramın bulanık tarzda kavrandığı görülmektedir. Nitekim Konferans metinlerinin birçok yerinde, özellikle teori geliştirme iddiasındaki “Parti” yazısında “tarih bilinci ve gelecek perspektifi”, “ideoloji ve bilinç” gibi ifadeler onlarca kez kullanılıyor. Bu ifadeleri, yalnızca Marksist literatüre yabancı, onun tarih anlayışına ve ideoloji kavramına verdiği içeriği bilmeyen biri kullanabilir.

“Tarih bilinci” dedikten sonra, ayrıca “gelecek perspektifi” demeye gerek yoktur. Çünkü ilk kavram zaten ikincisini kapsamaktadır. Marksist literatürde “tarih bilinci” sadece geçmişin ve şimdinin genelleştirilmiş bilgisine değil, bunlardan elde edilmiş ipuçlarıyla geleceğe uzanmayı, yani “gelecek perspektifini” de içerir. Eğer öyle olmasaydı Marx, tarihsel materyalizm üzerine söylediklerini kendi zamanında dondurur, proletarya devrimi, sosyalizm ve komünizm üzerine tahminlerde bulunmazdı. Tarih bilincinin geleceğe uzanamayacağını, şimdi de dondurulmasını gerektiğini iddia edenler, en ileri görüşlüleri Hegel olmak üzere, genellikle idealist ve metafizik tarih anlayışları olmuşlardır. En başta da sıradan burjuva tarihçiliği, tarihten, geçmiş olayları ve onların hikayesini anlar. İşte parti teorisyenimiz, tarihi tam da böyle anladığı için, her “tarih bilinci” dediğinde, hemen yanına bir “gelecek perspektifi” sözcüğü oturtuvermektedir. Tarihsel materyalizmle hesaplaşan bütün modern burjuva ve post Marksist tarihçiler, şimdiyle sınırlanmış tarih anlayışları bakımından yazarımızla aynı yorumu paylaşıyorlar.

İdeoloji konusunda ise şöyle deniyor: “Genel bir kural olarak, maddi üretim araçlarını elinde tutan sınıf, entelektüel üretim araçlarını da elinde tutar ve kendi düşüncesini, egemen ideoloji ve bilinç olarak tüm topluma kabul ettirir.” (aynı yerde)

Burada Marx’ın Alman İdeolojisi’ndeki bir cümle değiştirilerek “geliştirilmiş”tir! Bu yüzden de eleştiriye açıktır. Egemen ideolojinin tüm topluma kabul ettirildiği doğru değildir, çünkü muhalif ideolojileri, en başta sosyalist ideolojiyi yok saymaktadır. Egemen ideoloji tüm topluma kabul ettiriliyorsa, toplumun ideolojisi tek renge bürünüyor demektir. Oysa toplumda tabi durumda da olsa ezilen sınıf ve tabakalar, eski toplum kalıntısı sınıflar da vardır ve egemen ideoloji bu kesimlerde farklı kırılmalara uğrayıp, farklı biçimler alır. Zaten Marx da bu nedenle, egemen düşünceler için “tüm topluma kabul ettirilir” demiyor, “egemen” ve “bağımlı” ayırımı yaparak, tek toplum-tek renkli ideoloji anlayışına düşmekten sakınıyor.

“Parti” yazısında Marx’tan sivil toplum üzerine yapılan alıntıdan sonraki yorum da bir tahrifattır: “Keza, sivil toplum, devlet dahil üst yapının bütününü kapsayıcı bir içerikle verilmektedir.” Oysa Marx daha çok gençlik yazılarında kullandığı sivil toplum kavramına devleti katmaz. Sadece devletin de dahil edildiği üst yapı ile sivil topluma konu edilen alan arasındaki bağlantıya işaret eder. Marx’ın kullandığı şekliyle sivil toplum kavramının bu tarz bulanıklaştırılması, sendikalara kadar yayılmış sol liberalizme kapıyı aralık tutmaktan başka bir şey değildir.

Teorisyenlerimizin göze çarpan bir özelliği de, Marksizm’in temel kavramlarını sulandırmayı meslek edinmiş burjuva kullanım tarzına olağanüstü bir düşkünlük göstermesi, bu yüzden başını derde sokmasıdır. Buna alt yapı, çağ (daha önce değinildi) ütopya, sağduyu vb. gibi birçok kavramın kullanışını örnek verebiliriz. MDP’nin sunuş yazısında şu söyleniyor:

“Bilim ve teknolojideki bütün gelişmeler…sosyalizmin ve komünizan toplumsal ilişkiler kurulmasının güçlü bir alt yapısını hazırlayıp ortaya çıkarıyor.” (sf. 1)

Buradaki ifade en cıvık revizyonistlerde bile görülmeyen cinstendir. Günümüz kapitalizmindeki bilimsel ve teknolojik gelişmeler, sosyalizmin ve komünizmin “alt yapısını hazırlayıp ortaya çıkarıyor” mu? Tarihsel materyalizmin bir kategorisi olan alt yapı ile, belirli bir toplumdaki ekonomik yapı, yani üretim ilişkilerinin tümü kastedilir. Eğer kapitalizmde sosyalizmin ve komünizmin alt yapısı, yani, sosyalist/komünist üretim ilişkileri ortaya çıkıyorsa, hani nerededir sosyalist üretim ilişkileri? Kendiliğindenciliğin bundan daha ileri bir teorisi tarihte görülmemiştir. Bu görüşü savunduktan sonra sen istediğin kadar bilincin, subjektif faktörün dinamik rolünü vurgula, reformculuktan bir adım öteye gidemezsin.

Yine, Parti yazısında kadrolardan “sağduyu”larını güçlendirmeleri isteniyor. Günlük dilde, “doğru, akla uygun yargılar verme yeteneği” anlamına gelen bu sözcüğü kullanan yazar, onu tam da Uğur Yücel’in reklam serisindeki gibi anlıyor. Oysa sağduyu kavramı felsefi anlamda bambaşka bir şeyi, günlük bilinci ifade eder. Günlük bilinç bazı doğruları içerse de, bilimsel bilinç değildir, zamanın önyargılarını içerir. Dolayısıyla, kadrolara “sağduyunu güçlendir” demek, kendilerini sağduyu felsefesi olarak niteleyen pozitivistlerin ve pragmatistlerin çizgisine çekmek anlamına gelir.

Yeterli bir fikir edinilmiş olacağı düşüncesiyle öteki örnekler üzerinde durmayı gereksiz buluyoruz. Ama şunu söylemeden geçemeyiz: Hiçbir bilim kendi özgül alanının özelliklerine göre biçimlenmiş kavramsal bir donanıma sahip olmadan, “bilim” adını alma hakkına sahip olamaz. Bunun gibi, bir bilim düzeyine yükselen Marksizm’in de kendi kategorileri, geniş bir örüntüden oluşan kendi kavramları vardır. Diyalektik materyalizmin ve tarihsel materyalizmin, ekonomi politiğin vs. burjuva içeriklerinden arındırılmış ve proletarya biliminin bütünlüğü içerisinde yerlerini almış bu kavramları anlaşılmadan dünyayı değiştirme eyleminin düşünsel araçlarına sahip olunamaz. Bunlar araştırma nesnesinin ya da sosyal gerçekliğin çeşitli yönlerini, bu yönler arasındaki bağlantıları kendi hareketleri ve gelişimleri içerisinde inceleyip, onu düşünsel düzeyde yeniden üretmenin vazgeçilmez araçlarıdır. Aynı şekilde toplumun, doğanın ya da düşüncenin gelişme yasalarının ortaya çıkarılması da, kendi alanlarında birer sistem oluşturan bu temel kavramları gerektirir. Bu nedenle, Marksizm’in temel kavramlarının tahrifatı karşısında yürütülecek ideolojik mücadele ciddi bir öneme sahiptir, bunun kelimeler üzerinde spekülasyon yapmakla hiçbir ilgisi yoktur.

Dolayısıyla böylesine bir kavramsal donanımla, değil Marksist Leninist parti teorisini geliştirmek, onun dogmatik bir savunusunu yapmak dahi mümkün değildir.

 

C- Parti inşasında ipe un nasıl serilir?

TİKB kurulduğu 1979 yılında, yani THKO’dan ayrılma sonrasında birçok taraftarını kaybetmiş, alabildiğine küçülmüş durumdaydı. O günkü güçleri ve ilişkileriyle olsun, teorik ve pratik kapasitesiyle olsun, kendisini parti olarak ilan edecek durumda değildi. Türkiye devrimci hareketinde hiç de o niteliğe ve gelişme düzeyine sahip olmayanların sık sık kendilerini parti ilan etmelerine duyulan haklı bir tepkiyle, kendini “parti öncesi” örgüt olarak tanımladı ve bunu adına yansıttı. Ama öte yandan, örgütlenme ilkeleri ve ölçütleri parti modeli esas alınarak belirlendi, yani özel durum teorileştirilerek, örgüt “illegal dernek” durumuna düşürülmedi. 12 Eylül darbesi sonrası girilen koşullar ve 1989 sonrası toparlanma sürecindeki eksiklerle birleşince, parti ilanı haliyle gecikti. Ancak bu durum, partiyle ve parti öncesi örgüt arasında yapay bir uçurum yaratan ve bunun üzerinden teori yapan teorisyenlerimizin adeta ana malzemesi oldu.

III. Konferans Sonuç Bildirgesi’nde şöyle deniyor: “Örgütümüz, proletaryanın öncü komünist partisine dönüşmeyi, daha kuruluşundan itibaren stratejik bir hedef ve görev olarak önüne koydu…” (MDP, s. 1)

“Biz parti inşa sürecindeyiz. Parti sorunu, örgütümüzün stratejik yönelimidir.” (Bir Adım Daha, sf. 150)

Burada TİKB’den partiye geçiş, “stratejik bir sorun” olarak ele alınmakta, -l970 öncesinde Mihri Belli, MDD’nin zaferiyle birlikte, proletarya partisinin ufuktan bir güneş gibi doğacağını söylüyordu- ve daha sonraları DY gibileri tarafından değişik biçimlerde savunulan eski bir tez hortlatılmaktadır. Partiyi, devrimi önceleyen ve onu hazırlayıp yönetecek bir kaldıraç olarak değil de, onun zaferiyle birlikte kurulacak bir şeymiş gibi görürseniz, bu duruma düşmeniz, “mükemmeli yakalama” adına onu sürekli ertelemeniz -nitekim 1991 yılında söylenen aynı şeyler, kelimesi kelimesine bugün de tekrarlanmak zorunda kalınmaktadır- kaçınılmaz olacaktır. 1991 yılında yazılan ve artık bir slogana dönüştürülen “Partiyi ve Devrimi Birlikte Örgütlemek” partiye dönüşmeyi, devrimin zaferine bağlayan bir anlayışın doğrudan ifadesi halini almıştır.

Bu slogan, partinin varlığı koşullarında ve belirli özgül koşulların ihtiyaçlarına dayandırılmadıkça yanlıştır. Çünkü parti kuruluşunun gerçekleşmesi ile devrimin gerçekleşmesi sorunları aynı dönemeçler, aynı koşullar zemini üzerine oturtulamazlar. En azından aralarında genelde öncelik-sonralık ilişkisi vardır.

Partiye dönüşmeyi stratejik bir hedef olarak koymak ve bunu “Partiyi ve Devrimi Birlikte Örgütlemek” sloganıyla pekiştirmek, partiyi, oportünist tarzda idealize etmenin bir biçimidir. 1979 Platformu’nda partinin stratejik görevler arasında sayılmasından hareketle savunuluyor belki bu, ama bir papağandan farksızca. Çünkü kuruluş döneminde TİKB, parti sorununu, devrimin stratejik bir görevi olarak belirledi. Ama bunun partiye dönüşmenin stratejik bir hedef olarak görülmesiyle bir ilgisi yoktur. “Parti devrimimizin stratejik bir sorunudur” demek ayrı şeydir, “partiye dönüşme stratejik bir hedeftir” demek ayrı şeydir. İlkiyle anlatılmak istenen, proletaryanın hegemonyası altında bir devrimin zaferi için gerekli bir numaralı subjektif etkene vurgu yapılmaktadır. Burada, stratejik dönem boyunca parti ile devrim arasındaki ilişki, bunlar arasındaki bağlantıdır söz konusu olan. Bu açıdan, stratejik görevler arasına partinin yanı sıra “halk cephesi”, “halk ordusu” veya “sovyetler” de katılabilir, nitekim 1979 Platformu’nda da katılmıştır. Çünkü bunlarla tüm öteki kadro ve kitle örgütlenmeleri arasına bir sınır çekmek, “olmazsa olmaz”lar ile “olmasalar da olur”ları ayırdedebilmek için gereklidir bu.

Buna rağmen bildirge yazarı eşsiz bir kavrayışsızlık örneği göstererek iki ayrı konuyu birbirine karıştırmış ve doğru bir teze takla attırmayı başarmıştır. Partinin gelişme aşamaları ile, partiyle devrim arasındaki ilişkiyi birbirine karıştırmaktadır.

Partiye dönüşmeyi, “Partiyi ve Devrimi Birlikte Örgütlemek” sloganına bağlamak, kişiyi düz bir anlayışa, Leninist kavranacak halka kavramını ters yönden iptal etmeye götürür. İkisi birlikte örgütlenecekse, parti aciliyet taşımıyor, kuruluş kongresi zafer günü toplanabilir demek ki!

Aynı şekilde, parti inşasının çeşitli yönleri arasındaki bütünlük -burada da eski İhtilalci Komünist ve Orak-Çekiç yazıları papağan gibi tekrarlanmaktadır- vurgulanırken, o noktada durulmakta ve her değişik dönemde kavranacak halka sorunu gündemden kaldırılmaktadır. Geçmişte THKO’nun -aslında birçok grupta görülen- parti inşasını birbirlerinden kopararak aşamalandırdığı teorik inşa, örgütsel inşa ve siyasi inşa gibi mekanik ayrımlarına karşı mücadele ederken, bildirge yazarının dogmatik bir cansızlıkla tekrarladığı parti inşasının diyalektik bütünlüğünün vurgulanması doğruydu. Ama bundan şu veya bu sorunun acil bir önem kazanacağının, sorunların şu ya da bu noktada odaklaşacağının reddi çıkmaz. Örneğin herhangi bir ülkede -normal koşullar altında- komünist parti daha kuruluş aşamasında işçi ve emekçi kitleleri kucaklayacak durumda olamayacağından, bunu önüne acil görevi olarak koymayabilir. Böyle bir dönemde teorik-örgütsel bir temel atmak, kadroların toparlanması, geniş kitlelerin mücadelesini kucaklamanın önüne geçer. Daha ileriki bir dönemde ise geniş kitleleri kazanmak kilit bir sorun haline gelebilir. Kısacası, parti, gelişmesinin her yeni dönüm noktasında bazı sorun ve görevlerin birincil, ötekilerin ikincil önem taşıyacağı durumlarla karşılaşır. Bunun karşısında yapılması gereken, öteki görevleri ihmal etmeden ve yok farz etmeden belirleyici halkayı yakalamaktır.

Kuşkusuz merkez hizip gerek teorik-politik düzey, gerekse belirli bir güce ulaşmak bakımından partiye dönüşmeye hazır değildi. Böyle bir durumda “partiyiz” diye çıkmak birçok grubun yaptığından farksız olacaktı. Ancak partinin ulaşılamaz bir puta çevrilmesi hem bir teori düzeyine yükseltilmekte, hem de sorunlara ve görevlere somut yaklaşım olanağını ortadan kaldırmaktadır. Zincirin hangi halkasının yakalanıp oradan ötekilere geçilebileceği, kısacası hangi temel eksiklerin giderilerek hedefe ulaşılacağı perspektifi, kaybolup gitmektedir.

Şöyle deniliyor: “Vurgularımız, öncü komünist parti düşüncesinin bilinçli bir idealleştirilmesi yönündedir.” (Bir Adım Daha, sf. 409)

Bu anlayış, partinin kurulması sorununa da yansıtılıyor: “Bizim anlayışımıza göre: proletaryanın partisi… her şeyden önce ideolojik bir güç olmak zorundadır…ülke çapında politik bir etki ve ağırlığa sahip siyasal bir güç olmak zorundadır. Ve son olarak proletaryanın partisi, devrim ve sosyalizmi bir düş olmaktan çıkarıp gerçeğe dönüştürebilmek için, sınıfı ve emekçi kitleleri peşinden sürükleyebilen maddi bir güç olmak zorundadır… gerçek anlamda bir partiden söz ediyorsak eğer, o, bu her üç yönde de belirli bir gelişme sağlamak zorundadır.” (agd, sf. 427)

Partiye dönüşmeyi bu koşullara bağlamak, onu olgunluk aşamasına göre tanımlamak demektir. Eğer ölçün buysa, daha on yıllar boyu beklemen gerekecektir. “Ülke çapında politik bir etki ve ağırlığa sahip”sen zaten kuruluş aşamasını çoktan geride bırakmış, olgunlaşmış bir partisin demektir. Hele proletaryayı ve emekçi kitleleri arkasından “sürükleyen” bir parti haline gelmişsen -ki partinin ancak bu koşullarda ilan edilebileceği söyleniyor-, devrimci bir durumun varlığı durumunda devrimin zaferi gündeme gelecektir. Kısacası, örgütten parti düzlemine geçişi böylesi ölçütlere bağlamak, çölde serap gören adamın durumuna düşmek olacaktır.

 

D- “Daha teorisi” ve parti öğretisine “katkı”        

Tasfiyeci Konferans metni yazarı, Lenin’in Ne Yapmalı adlı yapıtını çıkış alarak parti teorisini geliştirdiği iddiasındadır. Hatta kendiliğindenlik ile bilinç arasındaki ilişki ele alınırken Marksvari bir edayla “altyapı-üstyapı ilişkileri konusuna teorik ve yöntemsel bir yaklaşım getirildiği”, “başaşağı edilmek istenenin düzeltildiği” (MDP, s. 1, sf. 18) söylenmektedir.

Oysa son derece sıkıcı olan bu yazıyı baştan sona okuma zahmetine katlanmayı göze alan biri, Ne Yapmalı’nın canlı bir özetlenmesinin bile yapılamadığını, aksine bazı temel yönleri budanarak, konuyla yakın ilgisi olmayan alanlara sıçranarak ya da çok önceden söylenmiş şeyler söylenmemiş farz edilerek acemi işi ucuz teori yapıldığını görecektir. Bunları tek tek ele alıp zaman israf etmek yerine, biz, bazı yönlere değinmekle yetineceğiz.

“Daha” sözcüğü, yazarımızın ağzında sihirli bir gelişme anahtarı gibidir. Buna bazı örnekler vereceğiz: “Tarihsel süreç bize, kendiliğindenlik-bilinç ilişkisinde sosyalist siyasal bilincin dışarıdan iletilmesi gerektiği konusunda olsun, ‘profesyonel devrimciler örgütü’ konusunda olsun, Ne Yapmalı’nın temel argümanlarının… daha fazla önem kazandığını göstermektedir.” (abç, sf. 40)

“Ne Yapmalı’dan özetlediğimiz bu görüşler, burjuvazinin günümüzde, çok daha geniş bir temelde ve çeşitlendirilmiş biçimlerle… üstyapısal alanı… çok daha etkili, emekçi kitlelerin toplumsal ve bireysel yaşam alanlarına güçlülükte kullanılmasıyla daha da fazla değer kazanmaktadır.” (abç, aynı yerde)

“Burada ideolojinin sürekli ve daha inceltilmiş biçimlerle…” (abç, yanı yerde)

“Emperyalizm çağında kapitalizmin sıklaşan krizleri…çelişkileri daha keskinleştirmektedir.” (abç, aynı yerde)

“Çok dolaylı yöntemler kullanarak (burjuvazi)… siyasetten ekonomiye müdahaleyi daha kolaylaştıran tekelci devlet kapitalizmi silahıyla… ekonomik, sınıfsal ve politik egemenliğini eskisine göre çok daha güçlü bir zemine dayanmaktadır. (abç, aynı yerde)

Gelişimin önünü tıkayan engellere karşı daha güçlü, objektif koşullar üzerinde daha etkili ve daha bilinçli bir… subjektif müdahalenin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. (abç, aynı yerde)

Bu “daha” örneklerini sayfalar boyu çoğaltmak mümkündür: “Emperyalizmin krizleri daha sıklaşmıştır, sosyalizmin maddi önkoşulları daha gelişmiştir, enternasyonalizmin nesnel temeli daha güçlenmiştir, taktik müdahalenin önemi daha artmıştır” vs, vs. gibi… Örneklerinden de anlaşılabileceği üzere “daha” sözcüğü, burada olana yapılan nicel bir eki ifade etmektedir. Dolayısıyla, “yeni teorik açılımlar” yaptığı iddiasındaki yazar, birtakım özetlemelerden öteye gitmemektedir. Oysa “katkı”, “daha” demekle değil, önceden var olanı içinde bulunduğu yeni koşullar, yeni eklemlenmeler içerisinde bütünsel bir analiz ve sentezden geçirerek yeni unsur ve bağlantılarıyla ortaya çıkarmakla mümkündür. Eğer Lenin, Marks’ın kapitalizm tahlilinden sonra emperyalist kapitalizmi “Daha Teorisi” yöntemleriyle çözümlemeye kalkışsaydı, bir adım bile ilerleyemezdi herhalde. Ne var ki “Daha Teorisi” masum nicel vurgularda durup kalmıyor, her “daha”nın ardından oportünist bir tez burnunu uzatıyor. Deniliyor ki:

Proletaryanın sosyal devrim örgütü olarak öncü parti düşüncesinin, yaşamın her alanında burjuvazinin iktidarına ve kapitalizme alternatif olma iddiasını taşıyan bir örgüt olarak örgütlenmesi düşüncesine taşınması, parti anlayışımızın sıçratıldığı yeni düzlemin ayırdedici özelliğini oluşturur.” (sf. 10)

“… burjuvazinin egemenliğine ve kapitalizme karşı çekirdeksel alternatif bir güç olarak öncü parti düşüncesi, örgütlenmeyi boyutlandırmanın yanı sıra partileşmenin kadrosal ölçütlerini de büyütmektedir.” (sf. 11)

“Parti sorununun çözümü, burjuva kapitalist egemenliğin bugün ulaştığı düzeye yanıt verecek, onu yıkıp devirme gücüne sahip çekirdeksel gücün yaratılması sorunu olarak önümüze konulmaktadır.” (sf. 19)

Bıktırasıya her yerde tekrarlanan bu tez, “Parti anlayışımızın sıçratıldığı yeni düzlemin ayırdedici özelliğini oluşturur” diye tanıtılıyor, yani parti teorisine “katkı”nın “ayırdedici özelliği” burada aranmalıdır denilmek isteniyor. Partinin, “burjuvazinin iktidarına ve kapitalizme alternatif çekirdeksel yapı olarak çıkarılması” düşüncesi, üzerinde durulmayı gerektiren önemli bir noktadır.

Bu alıntılarda sanki partinin örgütsel ve ideolojik sağlamlığı, burjuvazinin her türlü bombardımanına karşı direnebilecek ve her koşul altında mücadele yürütebilecek bir dokuda örgütlenmesi gerekliliği vurgulanıyormuş izlenimi doğabilir. Öyle olsaydı bu tür vurgular komünist parti belgelerinin amentüsü olduğundan, her şey bir yana Adressiz Sorgular’ın giriş yazısında yeterince işlendiğinden yeni bir buluş havasında sunulmazdı. Cümleler dikkatli bir şekilde okunduğunda bu anlam çıkmıyor. Burada, burjuvazinin egemenliğini ve kapitalizmi devirme gücüne sahip çekirdeksel yapıdan söz edilmektedir. Daha doğrusu kapitalizm, parti ve devrim arası ilişkiler platformudur sözkonusu olan.

Parti kendi başına burjuvazinin iktidarını ve kapitalizmi yıkıp devirme gücüne sahip olamaz hiçbir zaman. Burada Lenin’in, “öncüyle hasmı yenmek mümkün değildir” sözünü hatırlatmak bile yeterlidir. Dolayısıyla yukarıdaki görüş, egemen sınıf burjuvaziyle partiyi karşı karşıya koyan “öncü savaşı” anlayışının -Cephe geleneğinde görülenlerinden nispeten farklı- bir ifadesidir. Her şeyden önce şunu söylemek gerekir ki, parti olgun durumunda bile, sınıfın sadece en ileri, en bilinçli unsurlarını bağrında toplayabilen bir bölümüdür. Bu öncü kesimin, proletaryayı burjuvazinin iktidarının karşısına dikebilmesi için öteki kesimleri de etrafında toparlaması gerekir. Bu da yetmez, partisi etrafında birleşmiş proletarya hegemonyası aracılığıyla, ezilen ve sömürülen diğer emekçi sınıf ve tabakalara da önderlik etmelidir. İşte, burjuvazinin iktidarına ve mevcut düzene karşı alternatif olabilecek, “onu yıkıp devirme gücüne sahip” sosyal güçler bunlardır. Komünist partisinin buradaki işlevi bu mücadeleye öncülük etmek, Lenin’in deyişiyle “örgütsel politik kaldıraç” rolünü oynamaktır. Elbette parti bu rolünü oynayabileceği bütün ideolojik, örgütsel, politik, askeri, kültürel, ahlaki vs. özelliklere uygun bir sağlamlığa sahip olmak zorundadır.

Üstelik parti, burjuvazinin iktidarını yıkmayı tek bir örgüt olarak, sınıf ve halk yığınları arasında bağlantı kayışları olmadan, çok değişik düzeylerde yığın örgütlerine, cephe ve halk ordusu türü örgütlenmelere dayanmadan yapamaz. Dişinden tırnağına silahlı ve son derece örgütlü modern bir güç olan burjuvaziyi ve devletini yıkmanın yolu buradan geçer. Ama her nedense “parti teorisi” geliştirdikleri iddiasındaki teorisyenlerimiz, sorunun bu yönüne karşı bir kayıtsızlık içindedirler. Parti sorununu işlerken bu konuları atlamakta, “kitleselleşme” sloganını örgütün kendisinin kurduğu küçük grup örgütlenmelerinin çerçevesi içerisine hapsedip, adeta sempatizanların çoğaltılması düzeyine indirgemektedirler. Bunun tek bir nedeni vardır: Kendi durumunun teorisini yapmak!

Burjuvazinin egemenliğinin ve kapitalizmin karşısına partiyi koymakla yetinmek, “öncü savaşı” anlayışının ötesinde ütopik bir parti idealizasyonuna sıçrandığını da gösteriyor. Sistemin karşısına sınıfı ve tüm ezilenleri ve öteki örgütlenmeleri dıştalayarak sırf partiyi alternatif olarak çıkardığınızda, ona altından kalkamayacağı bir yük yüklemiş olursunuz. Ama yazarlarımızın sol bir revizyonizmden çok sağa doğru savrulduklarını bildiğimizden, onların “alternatif çekirdeksel yapı” anlayışlarında, sivil toplumcu çekirdekler aramak daha doğru olacaktır. Örneğin T. Akçam tarafından “Hemen şimdi sosyalizm” sloganında ifadesini bulan sivil toplumculuğun fazla cıvımamış, yeterince geliştirilmemiş bir biçimi gibi.

Hem Lenin’den sonra parti teorisini geliştirme iddiasında bulunup, hem de parti ile yığınların ve devrimin tüm öteki örgütleri arasındaki ilişkiler üzerine ara bir başlık bile atmamak, her şeyi “kadrolar teorisi” üzerinde toplamanın bir kanıtıdır. Mevcut sistemin karşısına ya parti ya da kadrolar çıkarılmakta, sanki devrim bu yolla başarılabilirmiş gibi davranılmaktadır:

“Bu kadrosal düzey, kapitalizmin geliştirdiği profesyonel kadro tipinin karşıtı olarak tarihsel ve dönemsel koşullar ile partileşmenin ihtiyacından doğmaktadır. Ancak bu nitelikteki komünist kişilik öz nitelikleriyle, yüksek bir bilinci, yüksek bir disiplin anlayışı ve proleter saflık düzeyine ulaşmış moral-etik değerlerle donanmış bir kadro yapısı sistemin karşısına dikilebilir.” (sf. 11)

Konuyu dağıtmamak için, birkaç yıldır TİKB’nin burada söylenenin tam tersi yönde geliştiğini, yani çelikleşmiş profesyonel kadroların şu ya da bu şekilde dışlandığını, bir zamanlar fiilen örgütün dışına düşenlerin, küçük-burjuva özellikleriyle ve malum olumsuzluklarıyla tanınanların öne çıkarıldığını ve “ben bunları yazıyorum ama bu kriterleri ben taşıyor muyum acaba” diye sormanın akla bile getirilmediği gerçeğini bir yana bırakıyoruz. Bizim dikkati çekmek istediğimiz, “sisteme alternatif” diye, alabildiğine seçkin özellikler yakıştırılmış kadroların çıkarılmasıdır. Konu neresinden işlenirse işlensin örgüt ile sınıf ve kitleler arasındaki ilişkilerden yalıtlanmış soyut bir kadrolar anlayışı savunulmaktadır. Kadroların eğitiminin asıl yığınlarla ilişki ve eylem süreci içerisinde gerçekleşeceğini unutarak, tekkevari kapalı bir sisteme hapseden ve çoğu kez bunu teorik eğitime indirgeyen “kadrolar teorisi” hareketimizin eski dönemlerinde de görülmüş ve mahkum edilmişti. Şimdi yeni bir kılık altında tekrar hortlamaktadır.

Komünist öncünün gerek bütün yönleriyle kapitalist düzenden kopması, gerekse çelikleşmiş kadrolarıyla onun karşısında sağlamca mevzilenmesi, ancak devrimci eylemin eğitici okulundan geçilme sürecinde gerçekleşir. Yoksa kimya laboratuvarında arı metal elde edilir gibi, ya da sadece parti okullarında teorik eğitim verilerek değil. Lenin’in belirttiği gibi, önce mükemmel insanların yetiştirilmesi gerektiğini, sonra da sosyalizmin inşasına geçilebileceğini söyleyenler hep ütopik sosyalistler oldular. Kapitalist kuşatma altında komünist gelişmenin belirli sınırları vardır, onu idealize eden bir zorlama tarihin ve devrimci eylem diyalektiğinin dışına düşmek olur. Kapitalizmle içiçe yaşayarak da sosyalizmin geliştirilebileceği inancındaki sivil toplumcular, böyle bir reformcu ütopyanın günümüzdeki karikatürü olarak görülebilir.

 

E- Ütopik sosyalizm mi, bilimsel sosyalizm mi?

Sınıftan ve kitlelerden olduğu kadar, onların tarihsel eyleminden de soyutlanmış “çekirdeksel alternatif parti teorisi”nin ütopyacılıkla bağlantısı kurulmazsa, eleştirimizin içeriği yeterince anlaşılmaz.

Son yıllarda TİKB yayınlarında bir ütopya lafıdır almış gidiyor. “Güç veren ütopyamızdır” ya da “Amacım ve ütopyam büyüdükçe” gibi cümleler yazı başlıklarına çıkarılmakta, “sosyalizm” kavramı adeta bu sözcüğün gölgesi altında silikleştirilmektedir. Bunların sadece propaganda ve ajitasyon literatüründe görüldüğü sanılmamalıdır. Bu, resmi söylemin arkasında, “katkı”lar zincirine dahil yeni bir operasyon yatmaktadır.

Böyle bir operasyona en iyi nereden başlanırsa onlar da oradan başlıyorlar. Şu deniliyor:

“Bilimsel sosyalizm üç ana bileşene dayanmaktadır. İngiliz ekonomi politiği, Alman felsefesi, Fransız ütopyacı sosyalizmi ve sınıf mücadelesi.”

Aynı tanımlama MDP’nin ilk sayısında başka bir yazıda da şöyle tekrarlanıyor.

“Bir öğreti olarak bilimsel sosyalizme, İngiliz ekonomi politiği, Fransız sosyalizmi, Alman felsefesi kaynaklık etmişlerdir. Bunlar bilimsel sosyalizmin bileşenlerini oluşturmaktadırlar…” (sf. 88)

Her biri İngiliz, Fransız ve Alman burjuvazilerinin ideolojik evriminin birer ürünü olan bu üç öğe nasıl olur da bilimsel sosyalizmin bileşenleri olabilirler? Eğer bunlar bilimsel sosyalizmin bileşenleriyseler, ya bilimsel sosyalizmin kendisi burjuva karakterdedir, ya da söz konusu üç öğe burjuva ideolojisini değil sosyalist ideolojiyi temsil ediyordur. Her ikisi de değil! Burada bilimsel sosyalizmin içeriği çarpıtılmakta, daha Marx zamanında çizilmiş çerçevesi burjuvaziye açık hale getirilmektedir.

Oysa Lenin bu konuyu işlediği makalesine, “Marksizm’in Üç Kaynağı ve Oluşturucu Üç Unsuru” başlığını koymuştur. Demek ki, İngiliz ekonomi politiği, Alman felsefesi ve Fransız sosyalizmi, Marksizm’in bileşenleri değil kaynakları, oluşturucu unsurlarıdır. Bunların bileşen durumuna gelebilmeleri, Marx ve Engels tarafından gerçekleştirilen eleştiri ve aşma süreci sonunda, yani yeni ve üst düzeyde bir senteze sıçrandığında mümkün olmuştur. Bu yüzden, “Marksizm’in bileşenleri” nitelemesi, ancak diyalektik materyalizm ve tarihsel materyalizm ya da sosyalist ekonomi politik için kullanılabilir. Aksi tutum Marx ve Engels’in kendi öğretilerine çizdikleri sınırı kaldırıp, burjuva ideolojisini içeri almak demek olacaktır.

Eğer yanlış anlamadan kaynaklanan bir durum söz konusu olsaydı üzerinde durmaya değmezdi. Ancak bu başlangıç adımının ardından başkaları gelmekte, kadro politikasından kitle çalışmasına ve program anlayışına kadar sosyalizmin en önemli sorunlarına damgasını vurmaktadır.

Sosyalizmin ütopik yorumu şu tarz anlatımlarda kendini gösteriyor:

“Amaç ve idealle, sosyalist ütopyayla kurulacak ilişkinin güçlülüğü, bir kadronun günlük pratiğinde belirleyicidir. Amaç ve ideallerimizi, olabildiğince somut, olabildiğince bugünden geleceği kucaklayıcı bir içerik ve açıklıkla tanımlamalıyız.”

 “…kitleler…uğrunda ölmeye değecek kadar cazip ve inandırıcı buldukları bir ütopyanın sahibi kılınmadıkları sürece, burjuvazinin icazet ve tahammül sınırlarını çiğneyen en küçük bir muhalefet eyleminin üzerine bile acımasız bir terörle giden faşist rejimin baskı ve saldırıları karşısında yılmamak şurda dursun, işten atılmayı dahi göze alamayan bir tutukluğun çürütücü sinikliğini parçalayamazlar.” (MDP, s. 1, sf. 8 )

“… sosyalizmin dünya çapında uğradığı prestij kaybının derinleştirdiği ütopya yoksullaşması…” (aynı yerde)

Ütopya sözü, bilimsel sosyalizmi adeta gölgesi altına alan bir kavram olarak konferans metinlerinde sıkça geçiyor. Daha açıkçası, Bilimsel Sosyalizm kavramının ilk kısmı, “teoriye katkı” aşkına feda ediliyor!

“Amaç ve ideallerimiz”in sosyalist bir ütopya olduğunu, kitlelerin “cazip bir ütopya” ile doldurulmaları gerektiğini öğreniyoruz böylelikle. Marx ve Engels’in sadece burjuva ütopyacılığına değil, Weitling gibilerince temsil edilen proletarya ütopyacılığına da bir son vererek, komünizmi bilimsel temeller üzerine oturttukları düşüncesi bir yanlışlık mıydı acaba? Ama Marksizm-Leninizm’i geliştirdikleri iddiasındaki böylesi teorisyenlerin, Engels’in “Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm” adlı broşürünü okumadıkları, geçen yüzyılın ilk yarısından beri sosyalizmin ütopizmle değil bilimsellikle nitelendiğini bilmedikleri düşünülemez herhalde. Besbelli ki bu yeni literatür, onlara son yılların modası olarak gelip yerleşmiştir. Ne var ki, “sosyalist ütopya” kavramının, sosyalizmin bilimselliğine itirazı olan ve tarihsel materyalizmin bazı temel önermelerini değiştirme taraftarı post Marksistlerin, Yeni Sol yazarların, “elveda”cıların son moda şarkılarında geçtiğini hatırlamamazlık edemeyiz. Öyleyse bu tür bir tanımlama Marksizm-Leninizm’in geliştirilmesi değil, Marx’tan geriye, liberal kapitalizme doğru bozuma uğratılması olarak değerlendirilmelidir.

Buna bir örnek olarak İngiliz R. Williams’ın, Bahro’nun Alternatif’inden esinlenerek yazdığı “İkibin’e Doğru” adlı yapıtının girişindeki görüşleri verilebilir. Bolşeviklerin ütopyaya karşı çıkışlarını burjuva politikacılarına benzeterek eleştiren R. Williams, artık bunu terk etmek ve sistemli bir ütopya anlayışı geliştirmek gerektiğini savunur. Yeni solun bu gözde yazarı, önerisini güncelliğin sınırlarını aşmayan pragmatik politikacılığa karşı bütünselliği ve gelecek tasarımını vurgulamak ya da sosyalizm için arzu oluşturmak gibi makul gerekçelere dayandırsa da, vardığı yer modern ütopik sosyalizmden başkası değildir.

Diğer bir örnek “Marksist bir ütopyaya ihtiyacımız var” diye adeta haykıran Troçkist Michael Lowy’dir. Bu yazar “Marksizmin krizi”ni atlatmanın ve onun “yaratıcı gelişimi”nin “ütopik boyutunun yeniden kurulması”ndan geçtiğini söyledikten sonra şu öneride bulunuyor:

“Bilimsel sosyalizm bir kez daha ‘umut ilkesi’nden (Bloch) esinlenerek ütopik hale gelmelidir… Marksist düşüncenin kapılarını geleceğin bütün kurumlarına, dünün ütopik sosyalistlerinden endüstri uygarlığının romantik eleştirilerine, Fourier’in hayallerinden anarşizmin özgürlükçü ideallerine değin iyice açmak daha da kaçınılmaz oluyor. (Birikim, s. 4, sf. 15)

Marx zamanında kapıdan kovulmuş “sosyalist ütopya” kavramını, tekrar içeri buyur eden MDP yazarlarının ilham vericilerinin kimler olduğunu, onların kimlerden esinlendiklerini görebiliyoruz artık. “Yenilenme”nin, yani “süreklilik içinde kopuş”un sadece ulusal ölçekte devrimci gelenek ve ölçütlerden uzaklaşmakla sınırlı kalmayıp Marksizm’in temellerine kadar uzandığını da görebiliyoruz.

Bilimsel sosyalizmle öteki bütün burjuva ve küçük burjuva ideolojiler arasındaki sınırları kaldırmayı amaçlayan bu kavramın, yazarımızın ağzında “kitlelerin uğrunda ölmeye değecek kadar cazip buldukları bir ütopya” gibi ajitasyonal bir ambalajla sunulması kimseyi aldatmamalıdır. Tarihsel-toplumsal gelişmenin yasaları üzerine değil, insanların hayallerine dayalı ütopik projeler “kitlelerin uğrunda ölmeye değecek kadar cazip buldukları” tarihsel eylemlere yol açmaz. Tam tersine, tarihte bütün ütopyalar reformizmle, düzen içi çözüm arayışlarıyla son bulmuşlardır. Bütün parlak fikirlerine rağmen Saint-Simon’un, Owen’in, hatta ütopyacı komünistlerin projeleri reformist çözümler olarak kalmışlardır. Fransız materyalistleri feodalizmi nasıl akla aykırı buluyorlarsa, ütopik sosyalistler de kapitalizmi öyle görüyorlardı. Çünkü onlar ütopyalarını gerçekleştirmek için kapitalizmi ortadan kaldırmadan, kötülüklerini ortadan kaldırmaya kalkmışlardı. Çözüm, toplumun devrimci dönüşümünde değil düşünen akılda, eğitimdeydi.

Nitekim daha gizli kapaklı bir Aydınlanmacılık yeni ütopyacılarımızda da gelişmektedir.

“Bir nevi komünist iç aydınlanmaya ihtiyacımız vardır. Ütopyadaki gerileme, ‘dünyayı istiyoruz’a uygun bir eylemlilik içerisinde olmama, örgütsel çalışmanın günlük işlerine, yaşam alanına girip hakimiyet kurmaktadır.” (Bir Adım Daha, sf. 351)

Yukarıda da değindiğimiz gibi komünist bilinç ve devrimci kadrolardaki yetkinleşmeyi pratik eylemden “iç aydınlanmaya” ya da “ütopyayı güçlendirme”ye doğru kaydıran bu anlayış, bilimsel sosyalizmden ufak ufak kopmanın bir belirtisidir. Kulağa hoş gelen “ütopyamız” sloganıyla uyuşturulan kadrolar, giderek TİKB’nin ulaştığı profesyonel devrimci tipolojisinden uzaklaştırılmakta, yakından tanıdığımız malum tiplerden oluşan bir tipoloji geliştirilmektedir.

MDP’nin modern ütopyacı yazarları, sosyalizmin “olabildiğince bugünden geleceği kucaklayıcı bir içerik ve açıklıkla”, “olabildiğince somut” bir şekilde tanımlanmasını istediklerinde, pragmatist reformculuklarını ifade etmekten başka bir şey yapmıyorlar. Bilindiği gibi T. Morr’dan Campenalle’ya kadar bütün ütopyacılar, gelecek tasarımlarını yapıtlarında en ince ayrıntılarına varıncaya dek “olabildiğince somut” bir açıklıkla dile getirdiler. Çünkü eninde sonunda tatlı bir hayaldi, bu hayallerin tarihsel-toplumsal gelişmeyle bir devamlılık ilişkisi içinde olması gerekmiyordu.

Buna karşılık Marx olsun Lenin olsun geleceğin sosyalist toplumunun sadece ana hatlarını vermekle yetindiler. Gotha ve Erfurt Programının Eleştirisi gibi, Lenin’in Devlet ve Devrim’i de sosyalizm ve komünizm üzerine ayrıntılı, kılı kırk yaran tanımlamalar vermez. Sadece geleceğin toplumunun ana hatları verilir, burada dayanak noktası kapitalizmin bilimsel analizinden çıkarılan ipuçları ve sınıf mücadelelerinin tarihsel deneyimleridir, daha fazlası değil. Ondan ötesi tarihsel sürecin gerçek gelişiminin yerine idealist spekülasyonları, hayalleri geçirmek olurdu. Bizim Marx ve Lenin’e göre avantajımız, onların ana hatlarını verdikleri sosyalizm ve komünizm tanımlarının, yüzyılımızda yaşanan sosyalizm tecrübesiyle ete kemiğe bürünmesidir. Dolayısıyla elimizde süzgeçten geçirebileceğimiz, üzerinde daha fazla söz söyleyebileceğimiz bir malzememiz var. Ama bu da hayalden çok, yaşanmış bir gerçektir. Sosyalizmin temel sorunları tartışılacak, devrimin güncel sorunlarıyla bağlantısı içerisindeki bu yaşanmış deneyim üzerinde tekrar tekrar düşünülecektir, ama pragmatist politikacıların güncel politikadaki “somut projecilik”lerinin sosyalizm perspektifine taşınması biçiminde olmayacaktır bu. Eğer böyle yapılırsa sosyalizm bir ütopya derekesine düşürülmüş olur.

Bu konuda son söz, ütopyayı “varolmayan bir yer, bir hayal, icat ya da peri masalı anlamına gelir” diye tanımlayan Lenin’dir. “Siyasette ütopya, ne bugün ne de yarın gerçekleşemeyecek olan bir istek, toplumsal güçlere dayanmayan ve siyasal, sınıfsal güçlerin büyümesi ve gelişmesiyle desteklenmeyen bir istektir.”

“Bir ülkede özgürlük ne kadar kıt, açık sınıf savaşımının belirtileri ne kadar az ve yığınların eğitim düzeyi ne kadar düşük ise, siyasal ütopyaların doğuşu o kadar kolaylaşır ve bunlar o kadar uzun süre yaşar.” “…Hayalcilik zayıfların payına düşen şeydir.” (İşçi Sınıfı ve Köylülük, sf. 189-190)

 

F- Proletarya üzerine yeni perspektifler

Marksizm-Leninizm’i geliştirme iddiasındaki yazarlarımızın en göze çarpan özelliklerinden biri de, “katkı” yapmada gülünç şekilde kendilerini zorlamaları, Marx’ın ya da Lenin’in çok önceden söylediklerini ilk defa kendileri keşfediyorlarmış pozu takınmalarıdır. Tabii bu aleni hırsızlık, onları sadece gülünç duruma düşürmekle kalmamakta, aynı zamanda bir cehaleti de açığa vurmaktadır. Örneğin parti konusunun çözümünde tarihsel tecrübelerle yetinilemeyeceği, soruna “geleneksel partileşme görevleri” gibi sınırlı bir anlayışla yaklaşılamayacağı vurgulandıktan (agd, sf. 19) sonra şunlar söyleniyor:

 “Program sorunundaki yaklaşım, proletaryanın kapitalizm içindeki konumu ve öncü rolünün alınışı, her iki konuda ileri sürülen görüşler, perspektif olarak yenidir. Teorik bir açılımı ifade etmektedirler.” (MDP, s.1, sf. 20)

Proletaryanın kapitalizm içindeki konumunun ve öncü rolünün ilk kez yapıldığı söylenebilir mi? Eğer gerçekten öyle olsaydı bu Marksizm’in tarihini kökünden sarsan bir yenilik hatta ustaların büyük bir eksikliğini ortaya çıkaran bir buluş olacaktı, ama ne yazık ki bu keşif, yazarlarımızdan tam 150 yıl önce, henüz bilimsel komünizme dönüşümün başındaki genç Marx tarafından Kutsal Aile’de yapılmış, Komünist Manifesto ve öteki yapıtlarındaysa didik didik edilmiş bulunuyor. Ama eğer kastedilen yeni keşiflerse, bunların ne olduğunun belirtilmesi gerekiyordu.

Program konusuna gelince, daha kendisi ortada yokken varmış havası yaratılmaktadır.

“Teorik bir açılımı ifade eden” bu program neymiş, o da şöyle açıklanıyor:

“Siyasal program düzeyinde kapitalizme güçlü bir alternatif oluşturacak canlı, dinamize edilmiş, bunlara bağlı olarak güçlü bir çekim oluşturacak bir programatik düşünceye ulaşılmaktadır.” (aynı yerde)

Meğer “teorik açılım” denilen şey, “programatik düşünceye” -program henüz ortada olmadığına göre- ulaşılmasıymış. Kapitalizmin bugünkü gelişme düzeyine uygun, ondan öğrenilerek ulaşılmış bir düzeyden gerçekten söz edilebilir. Bu imaj ve reklamlar konusunda kendini göstermektedir. Bilindiği gibi imaja ve reklama büyük önem veren yeni kuşak burjuvalar, daha bir malı piyasaya sürmeden yaptıkları reklamlarla bir alıcı kitlesi yaratmaya büyük önem vermektedirler. Buradaki tutum da bundan farklı değildir.

Keşif yapma illetine tutulan birinin eski tezleri allayıp pullayıp “yeni” diye pazarlamasına şaşılmamalıdır. Kolektif işçi bilinci kavramı da bunlardan biridir:

“…teknolojik gelişmelere bağlı olarak geliştirilen üretimin parçalara ayrılmasının, iş örgütlenmesinin yeni biçimlerinin vd. sonucu ortaya çıkan, sınıfın… dağınık bir yapı kazanmasıyla birleşik bir sınıf tavrının geliştirmesini güçleştiren etmenlere karşı kolektif işçi bilincinin geliştirilmesi görüşü ileri sürülmektedir.” (aynı yerde)

Kolektif bilinç, kolektif taktik gibi kavramların R. Luxemburg’a ait oldukları bilinmektedir. Bunlar ilk defa söyleniyormuş havasına girilmesi, “okuyucuya ne söylersem inanır” saflığında görmek demeye gelir. Öte yandan başka yerlerde de örneklediğimiz gibi, kendiliğindenlik karşısında bilincin aktif rolünü vurgulama övünüsünün gerisinde müthiş bir kendiliğindencilik, pusuya yatmış bir proletarya kuyrukçuluğu vardır. Konferans bildirgesinde söylenen şu sözler bunun tipik bir kanıtıdır:

Sosyalist bir toplumsal model geliştirip (abç) bunun gerçekleştirilmesine öncülük edebilecek tek sınıf…proletaryadır. Onun için örgütümüz, genel bir ‘halkçılık’ veya ‘toplumculuk’ta ifadesini bulan şekilsiz küçük burjuva formülasyonlara karşı proletaryanın hegemonyasını ve proletarya diktatörlüğünü, devrimin kesintisiz gelişimi ve sosyalizme ulaşmanın yegane biçimi ve güvencesi olarak görmektedir.” (agd, sf. 8)

Bu sözler bir dil sürçmesi değildir. En az üç yıl dinlendirilmiş eski bir tezin derli toplu tekrarıdır. DP’nin 34. sayısındaki Faşizm yazısındaki ilk formülasyon şöyleydi:

“Bu toplumsal konumundan ötürü, halkın mülk sahibi ya da mülk sahibi olma ve onu büyütme özlemi içinde olan kesimlerinden farklı olarak bir tek işçi sınıfı, halkın diğer kesimlerinin kayıtsız kalamayacağı, dağıtıcı değil birleştirici bir program ortaya koyabilir.” (sf. 9)

Burada proletaryanın öncüsünün teorik faaliyeti, örneğin programının ortaya konması, sınıf olarak proletaryanın kapitalizm içindeki konumunun kendiliğinden bir ürünü olarak, yani mekanik materyalizm açısından kavranmaktadır. Yani az çok yüksek bir politik bilinç gerektiren “sosyalist bir toplumsal model” ya da program, partisinin ya da sosyalist aydınlarının adı anılmaksızın proletaryanın kendi başına kotaracağı bir şeymiş gibi anlatılıyor. Sonuçta yazar Lenin’in “proletaryaya bilinç dışarıdan taşınır” tezine açıkça karşı çıkanların safında yer alıyor. Bunu başka bir yazısında da açıklıyor: “Sınıfın ‘kendinde’ hali ile ‘kendisi için’ hali arasında her zaman bir açıklık vardır (doğru!) Hiçbir sınıf, aradaki bu açıklığı kendi kendine, ekonomik varoluş koşullarının kendiliğinden sonucu olarak kapatamaz (Bu da doğru!). Bunu ancak içinden çıkan bilinçli temsilcileri (burası yanlış çünkü cümle olumsuzlanıyor!) ve genel bir kural olarak -en azından çağdaş kapitalist toplumlarda- siyasi partileri aracılığıyla gerçekleştirir.” (DP, s. 36, sf. 10)

Kapitalizmin sefalete itmekle ve eğitimsiz bırakmakla kalmayıp, bağımsız entelektüel gelişiminin olanaklarını tıkadığı proletarya, nasıl “program ortaya koyabilir” veya “sosyalist bir toplumsal model” geliştirilebilir? İşçi sınıfına dışarıdan bilinç taşınmadan, ancak sendikal bir bilince ulaşabileceği, yani kendiliğinden sosyalist bilince ulaşamayacağı basit bir gerçek değil midir? Sosyalist toplum modelini kapitalizmin analizinden hareketle getiren Marx ve Engels, bildiğimiz kadarıyla proleter kökenli değillerdi. Lenin, Kautsky, Luxemburg ya da Stalin de değillerdi. Burada söylenenler tamıtamına “proletaryaya bilinç içeriden taşınır”, “sosyalizmin teorisini sınıf kendi kendine yapar” demektir. Ama bunları proletaryanın kendi kendine yapacağını söylemekle, proletaryanın kuyruğundan sıkıca tutunmak arasında hiçbir fark yoktur.

Konferans bildirgesinde yaptığımız alıntıdaki birinci cümleyi izleyen öteki çarpıklık ise, “devrimin kesintisiz gelişiminin ve sosyalizme ulaşmanın yegane biçiminin ve güvencesinin proletarya hegemonyası ve diktatörlüğünde” görülmesidir. Burada “ufak” bir nokta eksiktir: Bunların her ikisinin de motor gücü olan ve yokluğu durumunda gerçekleşmelerini imkansız kılan, proletarya partisi! Kilit bir sorun, proletarya partisinin öncü rolü unutulmakta, faşizme karşı mücadele konusuna değinirken işaret ettiğimiz affedilmez oportünist hata, III. Konferans bayrağına da kazınmaktadır. Bu, partisiz proletarya, partisiz sosyalizm ve partisiz proletarya diktatörlüğüdür. Eh, tam da anarko-sendikalistlerin, en cıvık oportünistlerin savunduğu bir sosyalizmdir bu; ve şimdilerde el üstünde tutulmaktadır.

 

G- Tarihsel deneyime çarpık bakış

Parti yazısı, eski komünist partilerin eleştirilerinden hareketle onların üzerine çıkmak iddiasındadır. Burada bir konferans metninde, çeşitli parti tarihlerini özetlemenin, E. Hoca’nın “Avrupa Komünizmi Anti Komünizmdir” yapıtını taklit etmenin anlamsızlığı üzerinde durmayacağız. Eğer son 50-60 yıllık deneyimden ders çıkarılmak isteniyorsa, bu tarih anlatılarak değil, bu mirastan hangi olumlu yanların devralınması, hangi olumsuzluklara düşülmemesi gerektiğinin, yoğunlaştırılmış, genelleştirilmiş bir bilançosu çıkarılırdı. Teori asıl böyle yapılır.

Kaldı ki, Türkiye’ye kıyasla çok büyük başarılar elde etmiş, birçoğu devrim yapmış ya da on binlerce şehit pahasına zaferin eşiğinden dönmüş partilere iğne batırılırken, insan hiç olmazsa biraz da kendi hata ve eksiklikleri üzerinde durur. Birçok eski komünist partiyle kıyaslanamayacak kadar küçük yol almış olduğumuz halde kendi hatalarımızı saklayıp küçültmek ya da satır aralarında imayla yetinmek, ne devrimci ahlakla bağdaşır, ne de kendi deneyimlerinden ders çıkarmaya yarar. Kendi hatalarından ders çıkarmayı bilmeyenlerin, özeleştiriden kaçanların, başkaları üzerinde spekülasyon yapmaya hakları yoktur.

Uluslararası komünist ve devrimci hareketin tarihinin ne kadar bilindiğini biraz sonra göreceğiz. Ama bakınız son yarım yüzyıl değerlendirirken nasıl alttan alta ekonomik determinizme malzeme üretiliyor:

“Son 50-60 yıllık tarihsel bir dönem söz konusu olunca…2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında Doğu Avrupa’daki devrimleri izleyen dönemde derin devrimci durumlar ortaya çıkmadı… Bir bütün olarak bu dönemde devrimlerin objektif koşullarının dünya genelinde daha fazla olgunlaşmasına karşın, devrimci durumların sınırlı kaldığı, yığınları adeta devrime doğru sürükleyen özgüllükte, derin devrimci durumların oluşmadığını görmekteyiz. Kimi yarı-sömürge ülkelerde yer yer bölgesel düzeylerde, ekonomik krizle birlikte tarihsel toplumsal, siyasal çelişkilerin keskinleşmesiyle görece ileri devrimci durumlar ortaya çıktı. Nikaragua gibi…” (sf. 27)

Bir insan dünya komünist ve devrimci hareketinin tarihi konusunda ancak bu kadar bilgisiz olabilir işte. Gerçi bu konu başlı başına bir kitap dolduracak kadar geniş hacimlidir. Ama ilk elde sormak gerekiyor: Son 50-60 yıllık süreçte derin devrimci durumlar oluşmadıysa; Çin, Kore, Küba, Cezayir, Vietnam, Kamboçya vb. gibi devrimler gökten zembille mi indiler? Devrimci durumların ortaya çıkması her zaman iktidarın ele geçirilmesiyle ölçülmeyeceğine göre Filistin’de, İran’da, Lübnan’da, El Salvador’da, İrlanda’da, İspanya’da, Portekiz’de, Afganistan’da, Latin Amerika ve Afrika ülkelerinin birçoğunda gerçekleşen ayaklanmalara, kiminde yıllar süren silahlı mücadelelere ne diyeceğiz? Burada artık dünyanın birçok ülkesinde devrimci partilerin etkisizliğinden dolayı darbelerle ve katliamlarla atlatılmış sayısız örneği geçiyoruz. Bunları da bir yana bırakalım, aynı süreçte Kürdistan’ın İran, Irak ve Türkiye parçalarında gerçekleşen sayısız ayaklanma ve gerilla mücadelelerine nasıl bakacağız? Bunları salt “dış mihrakların kışkırtmaları”yla mı açıklayacağız?

Uzun lafa gerek yok, yazar ya devrimci durumun ne olduğunu bilmiyor ya da armut piş ağzıma düş misali onu zaferi kendiliğinden yaratacak mucizevi bir ilaç sanıyor. Böylesi bir devrimci durum kavrayışı, II. Enternasyonal döneminden beri sağ oportünist akımlara yerleşmiş bir yorumun su yüzüne çıkışıdır aslında.

Bu anlayışın sonucu, partinin görevlerini devrimci durumlara doğru hapseden bir eğilim sergiliyor: Komünist partiler, devrimci durumların öncü partileri, sosyal devrimin partileridirler. Ölçüt olarak bunu aldığımızda varolan parti ve örgütlerin, örgütlenme ve mücadele düzeylerinin tarihsel rollerini oynamaya yeterli olmadığı görülür. Bu ise, bir bütün olarak sistemin karşıdevrimci örgütlenmesine en başta parti düzeyinden yanıt verecek bir örgütlemenin yaratılması sorununun çözümü görevini önümüze koymaktadır.” (abç, sf. 29)

Sanki komünist partiler öncülük görevlerini sadece devrimci durumlarda yerine getirebilirlermiş, o günler gelmeden hazırlıklı olunması gerekmezmiş gibi. Nihai sonuca ya da zafere ulaşma olasılığı elbette sadece devrimci kriz durumunda mümkündür, ancak devrim bir darbe olarak algılanmayacaksa, devrim süreci, bütün iniş çıkışlarıyla, ilerleme ve gerilemeleriyle birlikte kavranmak zorundadır. Böyle bir yaklaşım partinin öncülüğünün ve yöneticiliğinin önemini artırır. Öte yandan, karşı devrimin örgütlenmesine “parti düzeyinden yanıt vermek” ise, önceden değindiğimiz, parti öncülüğündeki öteki devrim örgütlenmeleri önemsizleştiren tek yanlı bakış açısının ifadesidir.

 

H- Taktik ve tüzük

Merkez hizip, Konferans Sonuç Bildirgesi’nde parti teorisini zenginleştirmenin bir göstergesi olarak tüzük ve taktiklerden söz etmektedir. Bunları sırasıyla ele alalım.

Tüzük konusunda şu söyleniyor:

“TP sürecinde parti tarz ve yöntemlerinin hakim kılınması, tüzüksel düşüncenin gelişmesi ve yeni bir tüzüğün ortaya konulmasıyla dar örgüt yapısı ve onun içine yerleşmiş çevresel ilişki biçimlerinin aşılması için güçlü bir temel yaratıldı.” (sf. 11)

Sanki 1979’dan beri yürürlükte olan bir tüzük yokmuş gibi, yeni tüzükle eski dar örgüt yapısının ve çevresel ilişki biçimlerinin aşılması için güçlü bir temelin yaratıldığı söyleniyor. Oysa tıpkı burada olduğu gibi daha önceden de tüzük yok sayılmış, tüm eleştiri ve uyarılara rağmen örgüt iki kişinin keyfine göre yönetilmiştir. Bunun en önemli kanıtlarından birisi, yedi yıl boyunca hiçbir ciddi mazerete dayanılmadan konferans yapılmaması, diğeriyse aynı dönem boyunca örgütün iki kişi tarafından yönetilmesidir. Demek ki, önceki tüzüğü çiğneyen, onu rafa kaldırıp örgütü eski grup anlayışıyla yönetenlerin böyle bir şey söylemeye hakları yoktur. Kendini yürürlükteki tüzüğe bağlı saymayan, bu konudaki eleştirilere kulak tıkayan, ayak oyunlarıyla örgütün en iyi eski ve yeni kadrolarını harcayan, adam kayırarak hiç hak etmedikleri halde yakınlarına rütbeler dağıtan ve her sözü anında bir tüzük maddesi oluveren bir yönetimin, bu yaptıkları olsa olsa bürokratik merkeziyetçilik olabilir. Böyle bir ortamda sadece Leninist merkeziyetçilik değil, demokrasi de yaşayamaz. Onun için merkeziyetçiliğin ve disiplinin önemi üzerine çekilen söylevlerin, Leninizm’i kendi kariyerizmine ve bürokratizmine alet etmekten başka bir kıymeti harbiyesi yoktur.

Yeni tüzüğün yazılışı dahi uzun süreli iç mücadelenin zorlamasıyla olmuştur. Ama “sıkı merkeziyetçilik”, “sıkı disiplin” “özel koşullar” gerekçesiyle bürokratik bir deformasyona tabi tutulmakta, disiplin ve zorlamanın nasıl gerekli olduğu uzun uzadıya anlatılmaktadır. Konferans bildirgesinde tüzükle ilgili anlatımların hemen her paragrafta, “Bizim özgülümüzde bugün sıkı bir merkeziyetçilik ve disiplini çok daha önemli kılan etkenlerden biri de…” diye başlaması, bürokratizme mazeret sağlamaktadır. Merkeziyetçilik İttihat ve Terakki’den kapılmış alışkanlıklarla böylesine bozuma uğratıldıktan sonra, o örgütte hiç kimse bundan sonra da kendini kaygan buzlar üzerinde duruyor hissinden kurtaramayacak, birbirinin amansız rakibi iki kişi tarafından kollanan imtiyazlarının soluğunu hep ensesinde hissedecektir. Bu yüzden demokrasi de dahil olmak üzere tüzükteki her şey, fiilen iki kişinin yönetimini aşmayacak onlara hizmet edecektir.

Taktikler meselesine gelince, parti üzerine yazılmış bölük pörçük metinlerinin her biri bu konu üzerine yapılmış övünmelerle doludur. Bu övünmeler bir araya toplansa, herhalde Stalin’in taktik üzerine yazdıklarından fazla tutar. “Taktik” denilen şeyin 21 Mart, 1 Mayıs, Gazi vb. gibi takvimsel günlere indirgendiği, ya da SAG, ÖO, “Kurultay”, yürüyüş vs. gibi sayısız dilimlere bölündüğü bir ülkede bunu fazla yadırgamamak gerekir. Bu enflasyon, strateji ve taktiğe, politika ya da askerlik sanatındakinden çok, günlük konuşma dilindeki anlamların yüklenmesinden kaynaklanmaktadır.

Taktiklerle ilgili şunlar söyleniyor: “Örgütümüzün çok belirgin bir gelişme kaydettiği alanların başında taktik önderlik alanı gelir…”Kurultay”, AFMK, GGGD, SAG taktiği, devrimci 1 Mayıs taktikleri…bazıları stratejik nitelikteki bu dönemsel politika ve taktiklerin başlıcalarıdır.” (sf. 13)

Her biri ayrıca eleştirilebilecek bu taktiklerin içerikleri üzerinde durmak yazımızın sınırlarını aşar. Yalnız yukarıda sıralananlardan şimdiden eskimiş bazılarının “stratejik nitelikteki taktik” diye nitelenmesi ilginçtir. Bu, taktiklerin stratejiyle karıştırılmasından dolayı mıdır, yoksa devrime kadar temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp öne sürüleceğinden dolayı mıdır bilinmez. Ama strateji ve taktik kavramlarının kullanımında bir sakatlık olduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır.

Şu söylenenler bir ipucu olabilir: “Dikkat edilirse son dönemde yazılarımızda vurgunun taktik üzerinde yoğunlaştığı görülür. Kuşkusuz bu bir yönüyle dönemle ilgilidir, ama daha temelden ve parti sorunuyla ilgili olarak bakacak olursak; Stalin, ‘Leninizm, emperyalizm ve proletarya devrimleri çağının teorisi ve taktiğidir’, der. Taktiğin özgün rolüne de vurgu yapan bu düşünce… Leninizm’in devrimci tanımlanmasıdır.” (Bir Adım Daha, sf. 405)

Stalin’in sözlerinin yanlış yorumuna dayanılarak stratejinin önemi -sanki Stalin stratejiyi geri plana itiyormuş gibi- küçültülürken, taktik onun üstüne çıkarılmaktadır.

Oysa strateji ve taktik diyalektik bir bütündür. Devrim stratejisini uzun bir savaşın bütünü, taktiği de bu savaşın cereyan ettiği arazi üzerindeki çeşitli muharebeler olarak kabul edersek, bunlardan birinin önemli, diğerinin önemsiz olduğunu söyleyemeyiz. Aslında, illa da bir sıralama yapmak gerekirse stratejiye tabi ve “ast sıralı” olan taktiktir. Taktik, her zaman stratejiye bağlı olarak, onun bütünlüğü içinden bakılarak düşünülür. Bunu kim gözardı ediyorsa hem taktiklerde hem de stratejik hedefe ulaşmada başarısız olur. Ama öte yandan stratejik başarıyı hazırlayan da her biri yerine ve zamanına göre önem taşıyan taktikler zinciridir. Her taktik adım zaferi yakınlaştırır ya da uzaklaştırır. Bu yönüyle de stratejiyi ete kemiğe büründüren taktiktir.

Buna rağmen parti yazısı, oportünizmin ayrıdedici özelliğini, stratejiden bağımsız olarak devrimci taktilerden uzaklaşmayla sınırlama eğilimindedir. Şöyle diyor: “…taktiksel etkinliğin büyütülmesi gerektiği konusu, bir sosyal devrim partisi ile oportünist partiler arasında önemli bir ayrım konusu olarak ortaya çıkmıştır. 2. Enternasyonal’in oportünist partileri arasındaki ayrım ve kopuşun başlangıç halkasını da bu oluşturmaktadır.” (MDP, s. 1, sf. 18-19)

Bu bakış açısı yanlıştır, daha doğrusu tek yanlıdır. Oportünizme yönelim şu ya da bu taktik sorunda patlak vermektedir. Ama her taktik sapmanın ardında stratejiden bir kopma saklıdır. II. Enternasyonal partileri işçi hareketinin nispeten barışçıl ve sakin bir döneminde uyguladıkları, günlük mücadeleye dayalı taktikleri mutlaklaştırdılar ve kendilerini bunlarla sınırladılar. Bu aynı zamanda devrim stratejisinden bir uzaklaşma, taktiğin stratejiyle bağını koparma idi. Dolayısıyla, taktiğin, strateji aleyhine her vurgulanması ince bir oportünizm yönelimini ifade eder. Bu anlayış, muhtemelen stratejinin ne olduğunu bilmemekten, birkaç cümlelik hedef belirleme olduğunu sanmaktan kaynaklanmaktadır.

Sonuçta, taktiği stratejinin önüne çıkarmak dar pratikçiliğe, iktidar perspektifinden uzaklaşmaya işarettir. Dünya devriminin gerilemesiyle stratejik hedefin uzak bir geleceğin sorunu olarak görülmeye başlanması, genelde böyle bir eğilim yaratmıştır. Taktiklerin reformculaşmasının ilk belirtisi, stratejiyle aradaki diyalektik bağın gevşemesi ve giderek kopmasıdır. Revizyonizmin ilk büyük temsilcisi bunu şöyle ifade etmiştir: “Hareket benim için her şey, ‘sosyalizmin nihai hedefi’ denen şey ise hiçbir şeydir.”

Temmuz 1998

 

Ayrıca bu yazılara da bakabilirsiniz

YOL AYRIMI- 1: Sunu

YOL AYRIMI- 2: Tartışma Platformu tutanaklarından… 

YOL AYRIMI- 3: Bir “HİZİP” masalı

Bunlara da bakabilirsiniz

LGBTİ+ operasyonu ve “Ailem Güvende”?!

Ankara, İstanbul başta olmak üzere 15 ilde 13 Eylül günü düzenlenen operasyonda, LGBTİ+ aktivistleri gözaltına …

12 Eylül halka yönelmiş cellatlıktır!

  “Bir düdük çalınacak denilmişti / Bir düdük / Üfürüğü Newyork’ta, Washington’da / Sesi kulaklarımızda …

9 Eylül 1984- Yılmaz Güney yaşamını yitirdi

Türkiye sanat-sinema tarihine damgasını vuran devrimci sanatçılardan biridir Yılmaz Güney. Sinema salonlarında bilet satışıyla başlayan …