Aşağıdaki yazı, TİKB’nin Aralık 1997’de bölünmesinin ardından, bölünmenin nedenlerini ve nasıl bir süreç yaşandığını anlatmak üzere yazılan yazılardan biridir. Yazı bölünme için üretebildikleri tek gerekçe olan “hizip” konusunun gerçek yüzünü ortaya koymaktadır. Muhalefet, “hizip” denebilecek tek bir adım bile atmamışken (üstelik buna hakkı varken) tasfiyeci MK’nın, ilk günden itibaren “Merkez Hizbi” olarak konumlanışını ortaya koymaktadır.
Yazı ilk olarak Haziran 1998’de Proleter Devrimci Duruş dergisinde yayınlanmış, ardından Eylül 2000’de Yol Ayrımı adlı kitapta yer almıştır.
Daha ilk günden döşenmeye başlanmıştı tasfiyenin yolları. Ama yine de kadroları buna ikna etmeleri iki buçuk yıl sürdü. Kadroların büyük çoğunluğu hizip olduğumuza da, örgütten atılmamız gerektiğine de inanmıyorlardı. Ama “iki kişilik MK” gözü dönmüş bir saldırganlıkla, başka hiçbir yol-yöntem kabul etmediğini, bizim tasfiye edilmemiz dışında hiçbir olasılık tanımadığını gösterdi. Hatta daha TP (Tartışma Platformu) başlamadan önce bizim hizip oluşturduğumuzu iddia edecek kadar gözleri kararmıştı.
“Daha TP süreci başlar başlamaz hatta bence onun da öncesine kadar uzanan o kadar çok şey yaşandı ki, grupçu, çevreci, hizipçi yöntemlerin kullanılmasında o kadar çok şey gelişti ki… (H. 22.3.97) (abç)
Bizim hizip olmadığımızı onlar da çok iyi biliyorlardı. Üstelik başlangıçtaki eleştirilerimiz, örgütsel-içi işleyişteki bozulmalar ve taktik politikalardaki belirsizliklerle ilgiliydi. Yani siyasi-ideolojik ayrımların olduğunu söylemiyorduk. Öyleyse sorun neydi? Aslında H. bu sorunun cevabını daha 5.11.95 tarihli konuşmasında vermişti:
“Leninist bir örgüt olmaktan çıkarıldığı iddia edilen bir MK’dan salt özeleştiri yapmasını istemekle yetinilebilinir mi? Tasfiyecilik bu kadar küçük ve herhangi bir suç mudur? Böylelerinin özeleştiri yapsalar dahi en azından bugün için MK’dan çıkarılarak cezalandırılmaları gerekmez mi?…Eğer örgüt tasfiye edilmişse onu bu bataklıktan kurtarabilmenin ilk ve zorunlu koşulu tasfiyeciliğin tasfiyesi olmalıdır.”
Bu sözlerden biraz önce de şu tespiti yapıyordu:
“Tartıştığımız konudaki görüş ayrılıkları küçük değil büyüktür. Kolayca giderilebilecek nitelikte değil, derin ve köklüdür. Günlük politika ve pratiğe ilişkin değil, örgütümüzün bundan sonraki gelişim seyri açısından belirleyici öneme sahip “ilkesel karakterli” konular üzerinedir.”
İşte konunun bütün özü buradaydı. Biz başlangıçta, aradaki ayrım noktalarının bu kadar derin ve kökleşmiş, düzeltilemeyecek şeyler olduğunu düşünmüyorduk. Aslında belirgin bir sağa savruluş yaşıyor olmalarına rağmen, örgütün ’79 programına hiçbir zaman açıktan karşı çıkmamışlardı. Bazı konulardaki düşüncelerinin ise TP sürecinde açığa çıkması, politikalarındaki sapmaların asıl olarak bu süreçte derinleşmesi gibi etkenler belirleyiciydi bunda. Örgütümüzün geleneklerine, yarattığı değerlere güveniyorduk; tartışmalar içinde bütün sorunları örgütsel mekanizmalar ve ideolojik mücadeleyle çözeceğimize inanıyorduk. Stalin’in SBKP için söylediği: “Partimiz kendi içindeki görüş nüanslarına izin vermeseydi gerçek anlamda Bolşevik bir parti değil bir kast olurdu” sözünü biz de örgütümüz için söylüyorduk; kolayca giderilebilecek görüş nüansları olarak ele alıyorduk. Örgüt birliğini koruyarak, kolektif bir yöntemle sorunların çözümüne ulaşmak, doğru olan tavırdı. Çünkü dönemsel politikalarımız da dahil programımızın derinleştirilmesi, örgütsel iç işleyişin yetkinleştirilmesi temel görevimizdi. Bundan dolayı MK’nın yapacağı kapsamlı bir özeleştiri ve sonrasında birlikte atacağımız adımlar, bizim için yeterli olacaktı. Tüzük suçu işlemiş olmaları bile tek başına onların görevden alınması için yeterli olduğu halde, bunu gündeme getirme gereği duymamıştık. Hatta yine tüzükte yer alan “MK’nın konferansı örgütlemediği koşulda kadroların bir “Konferans Örgütleme Komitesi” kurması hakkı”nı kullanmayı ilk bir buçuk yıl boyunca ileri sürme ihtiyacını görmemiştik. MK’daki çürümenin ne kadar boyutlu olduğunun ve kullandığı kirli yöntemlerin henüz farkına varmamıştık.
“Parti sık sık hata yapar. İlyiç bize partiye kendi hataları temelinde, doğru önderlik etmek gerektiğini öğretmişti. Eğer parti hiç hata yapmazsa o zaman ortada partinin ders çıkaracağı bir şey olmazdı. Görevimiz bu hataları bulup çıkarmak ve işçi sınıfına hangi hataları yaptığımızı ve gelecekte bu hatalardan nasıl kaçınabileceğimizi göstermektir. Bu olmadan partinin gelişmesi olanaksız olurdu. Bu olmadan parti yönetici kadrolarının yetişmesi olanaksız olurdu. Çünkü bunlar kendi hatalarına karşı mücadele içinde, bu hataları alt ederek yetiştirilir ve eğitilirler.” (Stalin, Muhalefet Üzerine Cilt 1)
Bizim örgüt içinde yaşanan sorunlara yaklaşımımız bu temelde doğruydu.
“Kendi yöneticilerinden birisinin veya bir başkasının, kısmi bile olsa her ‘yenilgisini’ her zaman görmesi gerekir. Hiçbir politik önder yenilgisiz bir kariyere sahip değildir. Ve kitleleri etkilemek ve onların ‘iyi niyetini’ kazanmak konusunda konuşurken ciddi isek, bu yenilgileri çevre ve grupçukların boğucu atmosferi içinde örtbas etmek bir yana, bunların herkesin değerlendirilmesine sunulması için tüm gücümüzle çalışmamız gerekir. Bu ilk bakışta can sıkıcı görülebilir. Bazı yöneticilere ‘yaralayıcı’ gelebilir ama bu yüzeysel sıkıntı duygusunun üstesinden gelmeliyiz. Partiye ve işçi sınıfına karşı görevimiz budur…” (Bölünme Üzerine-Lenin)
Devrimci öz taşıyan bir MK’nın da göstermesi gereken tavır buydu. İşte bu ikisi gerçekleştiğinde gerçekten de örgütün sağlam adımlarla yürümesinin taşları döşenmiş olurdu. Ama onların girdikleri yol farklıydı. H’nın, her zamanki cevvalliği ile ağzından kaçırdığı şeyler doğruydu. Öncelikle işledikleri tüzük suçlarının bugün olmazsa yarın gündeme geleceğini; durumun boyutları ve onların hesapları ortaya döküldükçe sesiz kalmayacağımızı, karşılarına dikileceğimizi çok iyi biliyorlardı. Dahası, siyasi-ideolojik konularda ciddi bir sapma içindeydiler. Yeraltının zayıflatılması, legalizme yönelme; teori adına sürece hiçbir açılım getirmeyen aydın lafazanlığı; sınıf çalışmasında ekonomizm, anti-faşist mücadelede ve semt çalışmasında halkçılık; ulusal sorun konusunda kayıtsızlık ve milliyetçi bir duyarsızlık; örgütsel çalışmada hiyerarşinin darbelenmesi, yataylık ve şekilsizlik vb. vb…
Bizim karşımızda özeleştirel bir sürece girdiklerinde yaptıkları hataların ve suçların kaynağına ineceğimizi, ML’den nasıl uzaklaştıklarını görerek örgütü revizyonizmin bataklığına götürmelerine izin vermeyeceğimizi çok iyi biliyorlardı. Çok “tehlikeliydik” ve yapılabilecek en “kötü” şeyi yapmış, hiç de hak etmedikleri otoritelerini sarsmıştık! Bu tehlikeyi ustaca bertaraf etmenin bir yolunu bulmak zorundaydılar. Özeleştiri vermek intihar demekti onlar için. Buna asla yanaşmayacaklardı!
İdeolojik-siyasi tartışmaya girseler, kaybedecekleri baştan belliydi. “Tartışma süreci”nin başladığını öğrenen tüm yönetici komiteler, içerideki tartışmaların boyutlarını ve kapsamını daha bilmeden yönetimdeki kaymaları eleştiren, örgütsel ve ideolojik sapmaların derinliğini ifade eden raporlar göndermeye başlamışlardı bile. Giderek örgütü Leninist bir çizgiden uzaklaştırmaya çalışan bürokratik MK için, geriye bir tek yol kalıyordu: Birkaç infaz gerçekleştirip geride kalanları da gözdağı ile susturmak! Böylece koltuğa sağlamca yerleşip örgütü isteği rotaya sokabilirlerdi. İnfaz gerekçesi de kolaydı. Örgütlü her kadronun, özellikle ideolojik-siyasal-kültürel şekillenmesiyle TİKB kadrosunun en hassas olduğu, cepheden tavır koyacağı, duyduğu anda her şeyi unutup öfke ile saldıracağı bir yafta, örgütte gerçek bir infial nedeni olabilirdi: “Hizip”!
Bunu çok iyi bildikleri için “bir hizip masalı”na ihtiyaçları vardı. Bugüne dek hiçbir konuda görüş birliği sağlayamayan, federal çalışmanın yetkin bir örneğini sergileyen iki kişilik MK, ilk defa ‘ortak bir düşmana karşı’ güçlerini birleştirme kararı alarak ‘merkez hizbi’ çalışmalarına böylece başladılar.
Asılsız hizip iddiaları ve kuralsız savaş
“Fraksiyonculuk; yani özel platformlara sahip ve belli bir ölçüye kadar kendi içine kapanma ve disiplinini yaratma çabasında olan gruplar…” diyor Stalin “Muhalefet Üzerine” adlı kitapta. Enver Hoca da benzer bir tanım yapıyor: “Kendi örgütsel ilişkilerine ve siyasi platformuna sahip bir parti düşmanı hizip…” (AEP Tarihi 1, sf. 112-114) Enver Hoca, aynı bölümde hizipçilerin kendi ilişkileriyle “örgütlenme ve “eğitim toplantıları” düzenlediklerini, ellerinde bulunan teorik ve propaganda malzemelerini, araç ve gereçleri, mali imkanları, partinin hizmetine sunmadıklarını, kendilerine sakladıklarını anlatıyor. “Hizip üyelerine yönetici mevkileri ele geçirme görevi verilmişti. Bunlar daha ‘yetenekli’ ve ‘teorik bakımdan üstün’ olduklarını iddia ediyorlardı”… “…esas saldırılarını merkezdeki ve bölgelerdeki parti önderlerine yöneltmişlerdi. Parti önderlerini yeteneksiz, bilgisiz kişiler olmakla, sadece emir veren ama yönetmesini bilmeyen kişiler olmakla suçladılar.” (age)
Toplantıların başladığı ilk gün H çağrısını yaptı: “Taraf olun!” Ona göre bir tarafta MK vardı, diğer tarafta “küçük burjuva kariyerist” kadrolar!.. K ise, sinsice ve derinden gitmenin daha doğru bir yol olduğunu düşünüyordu. H’nin aceleciliğine, kadrolardan yükselen tepki de onu haklı çıkarmıştı. Sinsi yolun tuğlalarını örmeye başladı.
Örgütün bütün olanakları tasfiyeci merkezin elinde toplanmıştı doğal olarak. Ve bunları dışarıda kendisini eleştiren yönetici komitelere değil, “sağlam” buldukları yandaşlarına veriyor, hovardaca kullanmalarına göz yumuyorlardı. Bir yandan çok büyük zorluklarla örgüt faaliyetini yürütme savaşı verenler, diğer yanda örgüt olanaklarını tepe tepe kullanan ve çok rahat yaşayan kadrolar… Değer erozyonu derinleşiyordu.
YK’da (Yazı Kurulu) bulunan iki kişinin yani tasfiyecilerle özel yakınlığı olanların ne kadar “yetenekli” ve “teorik bakımdan üstün”, “örgüt içinde daha önemli mevkilere layık” oldukları propagandası da bu dönemde yapılmaya başlandı. (Tabii bunun zemini çok önceden hazırlanmıştı) “Dönemi önden kavrayan”, “örgütü geleceğe taşıma perspektifine sahip” kadrolar, sadece YK’daki bu iki kadroydu! Onların dışında kalan herkes, özellikle de eleştiri getiren kadrolar “geri, beceriksiz, politikaları kavramayan, eskide takılıp kalmış, kendini yenileyememiş, dar örgüt düşünüş tarzından kurtulamamış” kadrolardı, tasfiyecilere göre. (*)
İki ay içinde K, daha somut olarak adını koydu bunun: “İşte tam bu noktada, örgütün gelişme çizgisini kavramak ve karşı karşıya olduğu sorunlarda doğru halkayı yakalayarak çözücü yerden bakmak, örgütün dönemdeki öncü konumlanışına karşı ilgisizlik, uzak duruş olarak biçimlenir ve sorunlar arttığında yüz geri edip eskiye dönme özlemi, diğer bir deyişle örgütün eskiye götürülmesi. Durumu idare etme devrimciliği. Marksist literatürde “devrimci yorgunluk” olarak nitelenen, varolan durumda, kazanmış olduğu niteliklerle devrimci çalışmayı sürdüren, fakat süreç farklılaştığında sınıfsal ve politik savaşımın daha karmaşık ve kendini yenilemeyi gerektiren süreçleri ortaya çıktığında, bu geçişi yapmakta zorlanan devrimcilik, bugün örgüt düzlemine bir biçimi ile çıkmaktadır”. (19.11.95)
Çok yönlü organize bir çalışmaydı merkez hizbinin yürüttüğü.
TP üyelerinin hepsinin eşit olacağı karara bağlanmıştı. (“Buradaki platformun konumu –TP kastediliyor- MK’nın üzerinde bir şey olarak ortaya çıkmıştır.” K’nın 2.9.95’teki sözü) Ve sonrasında karara bağlanan “eşitlik” unutturuldu! Merkez hizbi, yetkilerini en kötü bir biçimde kullanarak adam oluşturma, kendi saflarını güçlendirme çalışması yürüttü. Gruplaşmalar, günlerce süren ikili-üçlü görüşmeler; zayıf ve istikrarsız ya da güce tapma özelliği olduğunu bildikleri kadrolarla özel olarak ilgilenmeler; kimisine tehdit, kimisine vaat sunarak geleceğe ilişkin hesap yapmaya yöneltmeler; ilk iki-üç ayın temel politikası oldu ve süreç boyunca artan kirli yöntemlerle devam etti.
Kendi örgütlülüklerini sağlamlaştırmanın adımları atılıyor, eleştiri getirenler ise bunun dışına itiliyordu. Cezaevinde adı konulmamış sosyal tecrit politikası başlatıldı.
MÖK bu dönemde kuruldu. ’94 operasyonu sonrasında dışarıda ‘merkez’ misyonunu üstlenecek bir organın oluşturulması şeklinde bir önerilerimiz olmuştu. Ama bırakalım merkezi, İstanbul gibi mücadelenin kalbi olan en büyük ilde bile ‘İl komitesi’ oluşturulmadı. Hem de “İl komitesi kurarsak, sonra hak-hukuk derler” gibi bir gerekçeyle! O zaman bu organları kurmaya yanaşmayan tasfiyeci MK, örgütün kadrosal olarak en güçsüz olduğu bir zamanda MÖK’ü oluşturmaya karar verdi! Bir yandan bu yönde gelen eleştirileri bastırmak, bir yandan da dışarıda kendine dayanak olacak bir mevzi yaratmak içindi. Merkez hizbi kilit noktalara kendi adamlarını yerleştirme konusunda önemli bir adım atmıştı.
Yine aynı dönemde örgütsel dağınıklıkla ilgili eleştiri getirdiğimiz konularda görünürde düzeltmeler yapılıyordu. MÖK’ün kurulmasının ardından MYO (Orak-Çekiç) yeniden çıkartılmaya başlandı, üyelikler verildi, yeraltı çalışmalarına “vurgu” arttırıldı vb… Açıklamaları ise düzenin sözcülerinden duymaya alışık olduğumuz şeydi: “Onlar eleştirdiği için yapmıyoruz ki, biz zaten yapmayı düşünüyorduk”(!)
Kendileri hizip çalışmasını son hızla sürdürürken “yavuz hırsız” misali bombardımana başladılar. Önce eleştiri sahiplerinin, ’93 yılından itibaren fiilen tasfiye ettikleri “üçüncü MK üyesine” yaslandıklarını iddia ettiler. Arkasından, ‘dörtlü grup’tan bahsetmeye başladılar. Bunların ikisi MK’nın gözü dönmüşlüğü karşısında korkarak yavaş yavaş çark etmeye başlayınca, geriye “ikili grup” kaldı. Bunun üzerine H. bütün patavatsızlığı ile ‘hizip’ iddiasını ortaya attı. Bu iddia, kadroların tepkisine çarpınca, K hemen onun yardımına koştu ve durumu toparladı. Ama bunu yaparken niyetini de açıkladı. “Adını koymak için şu anda erken olduğunu, en son söylenecek sözün en başta söylenmemesi gerektiğini” söylüyordu. (4.11.95, abç) Dışardaki yönetici komitelerden, eleştirilerini her şeye, tüm baskı ve saldırılara rağmen sürdürenler vardı. Tasfiyeciler bir dedektif edasıyla düşüncelerini açıkladılar: “Aralarında bağ olmazsa bunlar aynı şeyi savunmazlar!” İstanbul İK’nın iki üyesi de hedef tahtasına çakılanların arasına eklendi. Sistemli bir yıpratma ve kadroları oluşturma faaliyetini derinleştirme zamanı gelmişti artık.
Ancak hesaplarını tehdit eden çok önemli bir sorun daha vardı. Baş tehlike olarak gördükleri yoldaşlarımızdan biri kısa zaman içinde tahliye olacaktı. Konumundan dolayı ona MÖK’ten başka bir görev verilemezdi. Bu da merkez hizbin tümden kaybetmesi anlamına gelirdi. Çarklar bu yoldaşı yutmak için dönmeye başladı. Her mahkemeden önceki toplantıya K onlarca sayfalık yazılarla geliyor ve her yazısında yeni ve giderek ağırlaşan tespitler koyuyordu. Önce “sağ sapma” dedi. 19.11.95’te “otzovist” oldu yoldaşlarımız; 5.3.96’da ise “hizipçi girişimlerden” bahsetmeye başladı ve 30.4.96’da adını koydu; “hizip!”
Tüm bu süre boyunca eleştiri getirenlerin ne kadar “geri” oldukları anlatıldı duruldu kadrolara. Sadece tutanaklarla değil özel ve gizli yazışmalarla, yaşanan sorunlardan haberi bile olmayan, özellikle başka cezaevlerinde olan kadrolar yavaş yavaş oluşturuldu. (**) Süreklileştirilmiş bir tarzda alttan alta “siz bunlara güveniyorsunuz ama onlar hiçbir şey başaramazlar, çapları yok, biz başında olmadıkça bu örgüt yürümez, biz onları atmaya hazırlanıyoruz, siz de birlikte gitmeyi göze alıyor musunuz” türü sözlerle aba altından sopa gösterildi. Bu arada süreç boyunca tutanakların önemli kısımları özellikle de bizim yazılarımız PÜ’lere (platform üyelerine) ulaştırılmadı. Merkez hizbi konumunun getirdiği yetkileri çok rahat ve pervasızca kullandı. Kendi istediği her belgeyi her tarafa gönderirken, bizim Platform’a sunduğumuz belgeler gönderilmedi, tutanakların arasına koymadıkları bile oldu.
“PÜ’lerin kendi aralarında konuşma ve görüş alışverişinde bulunma hakkı”, daha TP’nin başlangıç aşamasında belirlenmişken (30.9.95 tarihli tutanak) dışarıda bu hakkı kullanmak isteyenler, her seferinde bir bahane ile engellendi. Eleştiri getirenlerin her biri farklı alanlardaydı ve diğerlerini görme olanağı yoktu. Bu olanağı vermesi gereken MÖK, bunun yaratacağı tehlike konusunda MK tarafından uyarılmıştı. MÖK bunun üzerine yeni bir atak başlattı. Birbirini görmeyen yoldaşlardan her birine, diğerleri hakkında “onun morali çok bozuk, mücadeleyi bırakmayı düşünüyor” şeklinde senaryolar uydurmaya başladı. Amaç belliydi: Bürokratik MK’nın karşısında hiçbir gücün duramadığını, duramayacağını göstermek, hala eleştirmekten vazgeçmeyenlerin morallerini bozup, yalnızlaştırarak teslim almak! Oysa kendi taraftarları, görüşme hakkını tepe tepe kullanıyordu. Cezaevi cezaevi gezerek bütün yönetici komiteleri dolaşarak “MK’ya taraf olun” çağrıları yapıyorlardı. Merkez hizbi alanını bir adım daha genişletmişti.
Merkez hizbin açık faaliyeti
H.’nin sürecin başında kullandığı “hizip” tespitini, K yedi ay sonra gündeme getirdi. Bu süreçte saflarını giderek güçlendirmeye çalıştı. Ama yine de örgütten beklediği ‘bunları atalım’ tavrını görememişti. Örgüt içi bir platformda olduğunu unutup kendini ringde zannederek üst üste indirdiği “yumruklar”lara (K. 19.11.95) ve “bilerek keskinleştirme” (K. 30.4.96) çabasına rağmen, kadroları hala “ikna” edememişti! Dahası, örgüt içinde ağırlığı olan herkesin tanıyıp saygı duyduğu bir yoldaş daha karşılarına dikilmişti. Bunun üzerine yeni bir yöntem uygulamaya kondu. Hizip suçlamasının arkasından tahliye olan yoldaşı MÖK’e almaları gerektiği halde, konumundan daha geri bir görev verdiler. Dışarıda olan yoldaşların komiteleri dağıtıldı, görev yerleri değiştirildi, merkez hizbin resmi ağzı dışında hiçbir bilgi alamayacağı yerlere gönderildi. Bütün bunlar TP başlarken alınan “savunduğu görüşlerden dolayı kimsenin görevleri alınmayacak, konumu indirilmeyecek, bu, tartışmanın demokratikliğine gölge düşürülür” kararına aykırı olduğu halde. (***)
Diğer yandan kendi taraftarları sürekli ödüllendiriliyor, konumları yükseltiliyordu. Onlar görev ve ev beğenmez, kararlar konusunda kendi koşullarını dayatırken, biz örgüt disipline ve örgüt anlayışımıza bağlı olarak verilen tüm işleri kabul ediyorduk. Normal örgüt işleyişinde yapılabilecek bir konferans beklentisi ve bunun sorunları düzeltilebileceği ihtimali, sadece bizde değil, kadroların büyük çoğunluğunda olduğu için, örgüt adamı sorumluluğu ile yapıyorduk bunları. (Bu dönem ’96 ÖO sürecinin başlaması, yoldaşlarımızın ÖO içinde olması, süreci dondurmayı gerektiriyordu. SAG politikasına karşı çıktığımız halde kadrolara açık bir tartışma yürütmeyi doğru bulmadık. Sadece MK’ya SAG’ı bırakıp ÖO’ya başlanması gerektiğini söyledik ve kitlesel ölümleri durdurmalarını istedik.-’96 SAG’a ilişkin eleştirilerimiz ’98 Şubat’ında yapılan III. Konferans Belgeleri’nde mevcuttur.)
Kadroları, özellikle de tartışmalardan haberdar olmayan genç kuşak kadroları kafaca hazırlama ihtiyacı duyuyorlardı. ’96 yılındaki ‘parti okulu’ düzenleme kararını bu nedenle aldılar. Çirkin hesaplarla yapılan bir hazırlıktı bu. Seminerciler kendilerine en yakın kişiler tarafından seçilmişti. İlk seminer konusu parti, alt başlığı ise hizipti! (PO’da hizip alt başlığı, bütün parti seminerinin yarısı kadar yer tutmuştu. Seminerin en ‘canlı’ bölümü olan hizbin kötülükleri anlatıldıktan sonra, “Yani hizipçiler polisle işbirliği de yaparlar mı?” sorusuna seminercinin cevabı oldukça net: “Bir süre sonra evet!”)
Tasfiyeci yönetimi eleştirenlerin hiçbirisi ne seminerci, ne de dinleyici olarak bu seminerlere alınmıştı. Seminercilerin kim olduğunu öğrenince, onların yetersiz olduğu, çok daha iyi anlatacak yoldaşların bulunduğunu söyleyenlere ise, MÖK’ün bir üyesi, “örgütümüzün geleceğinin nasıl bir ‘tehlike’ ile karşı karşıya olduğunu” açıklıyordu: “Önemli olan kimin daha iyi anlatacağı değil, geleceğe kimlerle yürüyeceksek bu PO’ları onlarla yapacağız!”
’96 PO’larının yaşadığı fiyaskodan (biri devletin baskınına uğramış, diğerleri de yapılamamıştı) sonra, uzunca bir süre örgütte sessizlik hakim oldu. Yapılan tek şey, bu dönemde tutsak düşen yoldaşlarımız hakkında, merkez hizbin kitle ilişkilerimize kadar yaydığı iğrenç dedikodulardı. Tutsak düşen yoldaşlarımızdan birinin şubede çözüldüğü, bir diğerinin cezaevinden çıktığında mücadeleyi bırakacağı yönünde devrimci kişiliğimize dönük yalanlar ve saldırılar yapılıyordu. Durumu öğrenip müdahale ettiğimizde ise, “yanlış anlama olmuş” diyerek yatıştırmaya çalıştılar. Sadece kadroları değil tabanı da bizden uzaklaştırmak istiyorlardı. (Bu tür yalanları bölünmeden sonra ifrada varacak şekilde sürdürdüler ve bizi şaşırtmadılar.)
Merkez hizbin son icraatı: Merkezi darbe
TP tam bir belirsizlik ortamına girmişti. Tasfiyeciler de ne yapacağına karar vermeye uğraşıyorlardı. Bütün çabalarına rağmen örgütü “hizbe karşı cihada” kaldıramamışlardı. Son bir atak yaparak bu işi bitirme kararı aldılar. 18 Aralık ‘96 tarihinde bir genelge yayınlayarak, TP’nin uzamasının bütün sorumluluğunu kadroların üzerine yıktılar.
Kadroların sorumsuz davranarak yazı yazmadıklarını, görüşlerini ortaya koymadıklarını, aslında konferans delegeliğini bile hak etmediklerini, bir “sonuç bildirgesi” çıkararak süreci bitirmek gerektiğini söylediler. Hemen arkasından da bir tüzük taslağı ve “sunuş yerine” yazısı çıkararak “Hizipçiliğe karşı tutumumuz kesin olacaktır” dediler. Kadrolara bu kadar ağır bir dille saldırmalarının nedeni, onların görüşlerini yazmamaları değildi tabi ki. Tam tersine bir-iki kişi dışında herkes, özellikle de ilk üç ay içinde düşüncelerini yazmıştı. Ama büyük bir saldırı ile karşı karşıya kalmışlardı. Diğer yandan “hizip” diyenlerin sayısı çok azdı, bunlar da sadece kendi bulundukları alandaki yandaşlarına aitti.
18 Aralık’taki genelgenin ardından düğmeye basılmış gibi yazılar gelmeye başladı. Bir zorlama olduğu her halinden belli, neredeyse dikte ettirilmiş yazılardı bunlar. Kadroların tepesinde sallanan sopa etkisini göstermişti. Ama aykırı bir ses, çirkin hesaplarını yeniden bozdu. Yoldaşlarımız bu oldu-bittiye getirme çabalarının yanlışlığını ortaya koyuyor, MK’nın da içinde olduğu bir “konferans hazırlık komitesi” kurulmasını öneriyorlardı. Merkez hizbi bu haddini bilmez “hizipçilere” karşı öfkeyle burunlarından solumaya başlamışlardı ki, taşra cezaevinden gelen bir not hızır gibi imdatlarına yetişti. Hizibe “kanıt” bulmuşlardı!
K “hizip kanıtlarını” taa 30.4.96 tarihli yazısında ortaya koymuştu, ama istediği etkiyi yaratamamıştı. Aslında yeni gelen notta da yoldaşlarımızın 25.1.97 tarihinde yazılı olarak önerdikleri KHK’nın kurulması talebinin sözlü olarak tekrarından başka bir şey yoktu. Notun sahibi bile “bu notu gönderdiğimde itiraf edeyim ki, bu kadar yankı uyandıracağını pek tahmin etmedim”(5.8.97) diyordu. Tasfiyecilerin gizli derdine deva olduğunu bilemezdi elbette. Tasfiyeciler ise gökte ararken yerde buldukları bu tarihsel fırsatı hiç kaçırmayacaklardı.
Lenin; ortaya atılan herhangi bir iddianın çok ciddi bir şey olduğunu söyleyerek, bu iddia karşısında yapılması gerekenlerin net bir biçimde sınırlarını çiziyor: “Mümkün olduğunca tam basılı ve bütün tarafların kontrolüne açık belgeler talep edilmelidir. Sadece lafa inananlar, elinin tersi ile itilecek iflah olmaz aptallardır. Eğer belge yoksa, o zaman her iki tarafın, ya da çok sayıda tarafın tanıklarıyla soruşturma yapılmalı, hem de mutlaka tanıkların önünde itinalı bir soruşturma olmalıdır.” (Seçme Eserler 9. Cilt sf. 55 abç)
Bunların hiçbirisi yapılmadı tabii. Ne bu iki paragraflık notu gönderenden ayrıntılı bir rapor istendi, ne de suçlananlardan bir açıklama… Bu yöndeki istekler de “hizibin belgesi mi olur, sorsak nasıl olsa inkar edecekler” gibi gayri-ciddi yaklaşımlarla savuşturuldu. Bu hukuksuzluğu, kural tanımazlığı, keyfiliği, meşrulaştırma-kanıksatma olayıydı aslında. Bolşevik tarza taban tabana zıt, anti-Leninist bir yaklaşımdı.
Sorun hiç şüphesiz sadece ‘usul’ sorunu değildi. Tabi ki ‘usul’ de önemlidir, ancak bizim durumumuzda ikincil bir sorundu. Aslolan işin özüydü. Öyle ki hizip suçlamaları dört-beş kişi için yapılıyordu. Ama sadece bir kişinin eline iki satırlık bir not tutuşturularak görevleri alınıyor, örgütle bağları kesiliyordu. (Bu not TP tutanaklarına konmadı) Örgüt hala hepsinin birden atılmasına hazır değildi henüz.
Artık bilen bilmeyen herkes hizip hakkında teoriler üretiyordu. ‘Hizip’, ‘sapma’, ‘görüş ayrılıkları’, ‘iki çizgi’ vb. kavramlar havada uçuşuyordu. Tasfiyeci oportünizm sevincinden o kadar çılgına dönmüştü ki, yaptığı gafların farkında bile değillerdi.
“Ne siyasal ne de örgütsel yönden kayda değer bir görüş bile oluşturmayan bu hizipçi tutum, PÜ yoldaşlar tarafından siyaseten, fiilen ve ruhen örgüt yıkıcısı ve hizipçilik olarak örgütsel yönden mahkum edilmelidir. Bugün kendisini daha açık bir hizip olarak örgütlemeye çalışan bu görüş, örgütün gelişme düzey ve doğrultusunu doğru belirlemekten uzak, inkarcı, örgütün dünü ve bugününü sağlıksız bir şekilde karşı karşıya koyan keskin lafazan, otzovizmden sağcılığa dümen kıran, halen TİKB’nin çizgi ve politikalarının devrimci baskısını üzerinde hisseden olgunlaşmamış bir küçük-burjuva sapma…” (25.3.97 abç)
“Tam olgunlaşmamış otzovizme eğilim göstermelerine yol açan etmenler, alınan darbeler vb. peşi sıra sağ tasfiyeciliğe doğru evrilmeye yol açmaktadır. Son bulundukları yer de burasıdır. Küçük burjuva oportünist bir sapmadır. Örgütün devrimci baskısı altında kendini tam olarak sistematize edememiş, henüz olgunlaştıramamıştır…Hizipçilik yapıyorlar bu suçtur, bu da PÜ’lerin iradesi ile kesinkes mahkum edilmelidir”. (23.3.97 abç)
“Görüşleri ve yönelimleri ideolojik-siyasi özü itibariyle küçük burjuva bir sapma özelliğine sahipti.” (SBT 26.10.97 abç)
Bu cehalete cevabı Stalin veriyor: “Lenin X. Kongre’de bir sapmanın henüz tamamlanmamış bir şey olduğunu açıklamıştı. Muhalefetten yoldaşlar, eğer siz bu küçük-burjuva sapmada, henüz büyük hatalar olmayan bu hatalarda ısrar etmezseniz o zaman her şey düzelir ve parti çalışması ilerler. Ama bu hatada ısrar ederseniz, o zaman küçük burjuva sapma, bir küçük burjuva politikası haline gelebilir”. (RKP(B) 13. Kongre Raporu, abç)
Yani “sapma” ancak “politika” haline geldiği zaman tehlikeli bir şeye dönüşebiliyor. Ama oportünizm ısrarla “hizip” ve “sapma” kelimelerini bir arada kullanabiliyor. Önce buna karar vermelidirler: Sapma mı, hizip mi? Şimdi yazımızın başına dönüp Stalin ve Enver Hoca’nın tanımlarına tekrar bakalım. Bir hizbin “özel platformlara sahip…”, “kendi örgütsel ilişkilerine ve siyasi platformuna sahip olması gerekiyor…” Oysa tasfiyeciler bizim düşüncelerimizin “kayda değer bir görüş bile oluşturmayan, örgütlenmeye çalışan, tam olgunlaşmamış, eğilim, evrilmekte olan, kendini tam olarak sistematize edememiş, henüz olgunlaştıramamış” olduğunu iddia ediyor. Nerede ‘örgütsel platform’, nerede ‘siyasal platform’?
Hizipsiz parti anlayışı
“Hizip” konusu, TP’de sapla samanın birbirine karıştığı konuların başında gelir. TP süreci başladığından bu yana bir “hizip” umacısı yaratıldı. Bununla eleştiriler bastırılmaya, sorunlar yok sayılmaya çalışıldı. Yoldaşlar bu yönde kışkırtıldı, yapay saflaşmaya itildi. Üzücü olan bazı yoldaşların bu hengameye kendilerini kaptırmalarıydı.
Bir süre sonra hizibi “siyaseten mahkum” edeceklerinden dem vurdular. Ancak bu konuda “siyaseten” tek bir satır yazamadılar. Bu iddia, sadece dedikodu, söylenti ve çarpıtmalar üzerinde yükseliyordu çünkü. Hiçbir belge, kanıt, yüzleştirme sözkonusu değildi. Bunlara gerek de duyulmadı.
Lenin’den yukarıda yaptığımız alıntıda da görüleceğe üzere, ortaya atılan iddianın çok ciddi bir şey olduğu ve bu iddia karşısında yapılması gerekenler net bir biçimde ortaya konulmuştur. Asıl olarak “belgelenmesi” istenir. Belge yoksa, “kapsamlı bir soruşturma yürütülmesi, muhataplardan ayrıntılı bilgi alınması, tanıklardan en küçük bir şüpheye yer bırakmayacak çok net ve kesin kanıtlar sunulması” gerekir. Komünist bir örgütün yapması gereken budur. Bunların hiçbirisi yapılmadı. Örgüt hukuku ayaklar altında çiğnenerek alelacele toplantılar düzenlendi, “suç ortakları” yaratabilmek için “hizip avına” çıkıldı, infaz kararı alındı. Kariyerist tasfiyeciler, kalemi kırdılar.
“Hiziplerle bağdaşmayan parti” anlayışının mimarı Bolşevik Partisi’dir. 1912 yılında Prag Konferansı ile teori düzeyine çıkarılan “hizipsiz parti” anlayışı, 1921’de X. Parti Kongresi’nde alınan kararlarla somutlandı. Bu tarihler, sadece Bolşevik Partisi için değil, Leninist yeni tipte parti anlayışını savunan tüm komünist partiler için çok önemlidir. O yüzden X. Parti Kongresi baz alınarak hareket edilir. Maocu “iki çizgi mücadelesi”ni savunanlar, bunu kanıtlamak için her zaman RSDİP’in ilk yıllarını örnek verirler, Oysa o yıllar Bolşevikler için denenmiş, aşılmış bir süreçtir. Ve o dönemden çıkartılan derslerle “hizipsiz parti”de başta olmak üzere “yeni tipte parti”nin ilkelerine ulaşılmıştır. Ne gariptir ki, parti içinde “iki çizgi”nin varlığını, dahası “yüz çiçeğin açıp yüz fikrin tartışmasını” savunan ÇKP tarihi, darbelerle, hiziplerle, tasfiyelerle, hatta siyasi cinayetlerle dolu bir tarih iken, Bolşevik Partisi’nde tartışmalar, farklı görüşler sürekli çıktığı halde bu sorunlar daha rahat çözülebilmiştir. Benzer bir durumu ÇKP-Mao çizgisini izleyen ülkemizdeki örgütlerde de görmek mümkün. Paradoks gibi görünen bu durum, aslında bir gerçeğin somutlanışı, doğruluğunu yaşamda kabul ettirmesidir. Parti içinde en sağlıklı tartışmanın, farklı görüşleri çözümleyip partinin irade birliğini sağlayabilmenin tek doğru anahtarının, Leninist parti anlayışı olduğunun kanıtıdır. Önemli olan, “hizipsiz parti”den ne anlaşıldığı, onun altının nasıl doldurulduğudur.
Günümüzde “hizipsiz parti”yi savunmak, sadece Maocu revizyonizme karşı değil, bugün daha tehlikeli ve yaygın olan her tür reformist-liberal parti anlayışına karşı da yaşamsal önemdedir. Onun için “hizipsiz parti” anlayışının en gelişkin ve somut olanı SBKP X. Parti Kongresi ve ona götüren süreç ayrıntılı biçimde incelenmelidir.
Lenin ve Bolşevik Partisi sorunu ne “azınlık-çoğunluk” ikilemi yaratarak çözmüşlerdir, ne de buradan “daha fazla merkeziyetçilik” gibi bir sonuç çıkarmışlardır. Biz de bugüne kadar örgüt genelinde hiç tartışma yaşanmadığı için (en fazla MK içinde ya da yönetici organlarla sınırlıydı) TP süreci doğru kavranamadı ve değerlendirilemedi. MK’yı eleştirebilmek bile olay oldu. Böyle olunca MK’dan farklı görüşler savunmak, “hizip” olmak için yeterli sayıldı. Buna MK’nın sopa sallamaları da eklenince; ilk olmanın deneyimsizliği, bu konudaki bilgisizlik ve korku bileşimiyle oluşan bir ruh hali çıktı ortaya. İşte bu ortam içinde “hizip” suçlamalarını, çok zorlanarak da olsa bir ölçüde tutturdular. Oysa başta Bolşevik Partisi olmak üzere komünist partilerin tarihini inceleyen herkes, bizimkinden çok daha derin farklılıkların parti içinde tartışılarak çözümlendiğini görecektir. Bolşeviklerle bizim parti-içi mücadeleye yaklaşımımızın taban tabana zıt olduğunu da.
Bunları şöyle sıralamak mümkün:
–Bolşevikler farklı görüşlerin ortaya çıkmasından korkmuyor. Aksine örgütün canlı, dinamik bir organizma olması için tartışmanın gerekli, hatta zorunlu olduğunu düşünüyorlar. Lenin, “tartışmanın olmadığı yerde çürüme olur” derken, bunun partinin hayatiyeti açısından ne kadar önemli ve gerekli olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. O tartışmayı, partinin bürokratlaşmasına, statükocu bir hal almasına panzehir olarak görüyor.
–Bolşevikler parti-içi mücadeleyi “insanların birbirini karşılıklı olarak saf dışı bırakması değil, karşılıklı etkilemesi” olarak görüyorlar ve öyle hareket ediyorlar. Gelen eleştiri ve önerileri dikkate alıyor, hatalarını kabulde hiçbir komplekse kapılmadan cesur davranıyorlar ve değişmesi gerekenleri değiştirmekte tereddüt etmiyorlar. Örneğin “işçi muhalefetinin” bürokratlaşma eleştirisi ve işçi bileşimini-denetimini artırma yönünde önerilerini dikkate alarak bu yönde adımlar atmaktan çekinmiyorlar.
–Bolşevikler “sapma” olarak niteledikleri görüşlerle mücadeleyi “düzelebilir” olarak yürütüyor. X. Parti Kongresi’nin bu konudaki görüşleri şöyledir: “İnsanlar biraz yoldan sapmıştır ama bu henüz düzeltilebilir…Bununla henüz ortada kesin bir şey olmadığı meselenin kolayca yoluna koyulabileceği; bu, ikaz etme ve sorunu tüm boyutuyla ve temelden ortaya serme anlamına gelir. (age. sf. 152)
Bu konuda bir de Lenin’in özeleştirel yaklaşımına bakalım: “Hepimizin fraksiyonel teorik ve başka her türlü görüş ayrılıkları bakımından çok günah işlediğimiz -elbette bazı yararlı şeyler de yaptık- bir zamanlar oldu. Fakat o zamandan beri büyüdüğümüzü sanırdım. İlkesel görüş ayrılıkları icat etmek ve bunları abartmaktan amaca uygun çalışmaya geçmenin zamanı gelmiştir…”
Lenin devamla, “…bir şeyler kitlenin canını acıtıyor ve o canını acıtan şeyin ne olduğunu bilmiyorsa, bunu Tomsky de bilmiyorsa fakat yüksek sesle bağırıyorsa, iddia ediyorum bu bir kusur değil, bir kazanımdır. (age, abç)
-Bolşevikler X. Kongre ile her tür fraksiyonculuğu fesheder ve yasaklar. Lenin, fraksiyonculuğu şöyle tanımlıyor: “Fraksiyonculuk, yani özel bir program sahip ve bir ölçüde kendi içine kapanmaya ve kendi grup disiplinini yaratmaya çalışan grup…” Yani bizim dilimizdeki “hizip”e karşılık geliyor. Partinin bütün çabası ve ilkeleri de görüş ayrılıkları fraksiyonel (hizipsel) bir hal almadan çözümleyebilmek içindir. Yine X. Kongre kararı: “…Partinin her türlü analizi ya da pratik deneyimlerinin değerlendirilmesi, kararların hayata geçirilmesinin denetimi, hataları düzeltme yöntemlerinin incelenmesi vb. asla önceden herhangi “program” vs. temelinde gruplar içinde tartışılmaz” der. (age. sf. 159)
10.Parti Kongresine tarihsel önem kazandıran temel espri buradadır. “Görüş ayrılıkları”, “sapma”, “hizip” yerli yerine oturtulmuş, ne ile nasıl mücadele vereceği netleşmiştir.
Şimdi bu kararlar ile kendi gerçeğimizi karşılaştıralım: TP’den önce birçok eleştirilerimiz olduğu ama dikkate alınmadığı biliniyor. TP ile birlikte temel birimlerimizden gelen raporlarda da bu eleştirileri bulmak mümkün. Yani kadrolarımızın “canı acıyor!” kimi “Tomsky gibi” bunun nedenini tam bilemiyor, ama bağırıyor. Ve hep birlikte bağırıyoruz, çünkü bugüne dek normal sesle kendimizi duyurmayı başaramamışız. O yüzden herkes daha yüksek sesle bağırıyor. Lenin de belirttiği gibi “bu bir kusur değil, kazanımdı” aslında. Eğer soruna böyle yaklaşılsaydı, hem bu kadar uzayıp depreşmez hem de bizi ileriye sıçratan bir biçimde çözülürdü. Ama bilindiği gibi; “bunlar MK’yı eleştiriyor”, “her şeyi masaya yatırıyorlar”, “Troçkistlerden farkımız olmadığını söylüyorlar”, “Leninist örgüt olmadığımızı iddia ediyorlar” vb. abuk-subuk çığırtkanlıklar ve hemen ardından “hizip” yaygarası ile tabanın bu isyanı bastırıldı.
Bu egemen tarz; kısa vadede başarı kazansa da aldatıcıdır. “Zorla sağlanan barış, yeni savaşlara yol açar” demiştir Marx. Bu söz toplumsal mücadelelerde olduğu kadar örgüt içi mücadelede de geçerlidir. Bugün sözde sağlanan “çoğunluk” ile yaratılan “birlik” daha büyük patlamalara gebedir. Zaten varolan MK içi çelişkiler, eski-yeni, içeri-dışarı gibi çelişkilerle daha da depreşecek ve bunlara yeni unsurlar eklenecektir. Bunlar kehanet değil, sürecin zorunlu diyalektik sonuçlarıdır.
Bolşevik tarzdan taban tabana zıt bir diğer yaklaşım da H.’nin sözlerinde ifadesini bulan yaklaşımdır. TP’nin başladığı ilk günlerde H, bize dönük olarak “hep eleştirmişsiniz, uyarmışsınız, başka da bir şey yaptığınız yok” demişti. Keza eleştirilen her konu için “önce alternatifinizi getirin” demişti.
Bir üyenin, bir kadronun ilk başta yapması gereken şey, yanlış gittiğine inandığı konuları kendi organında eleştirmek, çözülmediği noktada üst organlara iletilmek üzere yazılı bildirmek olmalıdır. Bunun karşılığı “önce alternatifini getir” olamaz. Her eleştiren, uyaran, alternatifini koyamayabilir, ama bu o eleştirinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Sorun alternatifi koyacak boyutta da olmayabilir. Bir iki müdahale ile düzeltilebilecek bir konudur mesela. Ya da alternatifini koyacak düzeyde değildir. Sonuçta bu yaklaşım, en kaba biçimde eleştirileri bastırma yönteminden başka bir şey değildir.
Ama bu kadar basit de değil. “Neden tüzüğümüz yok, ya da işletilmiyor” sorusuna, “sen hazırla o zaman” karşılığı verilebiliyor. “Yeni bir program” istemine de yine aynı yanıt! Şu mantık silsilesine bir bakın: Eleştiri-uyarı değil, alternatif! Hem de tüzüklü programlı bir alternatif! Bu yaklaşımın aslında tam da “iki çizgi” oluşturmaya davet ettiği; görüş ayrılıklarını çizgisel bir ayrılığa ittiği görülmüyor mu? Lenin’in ve X. Kongrenin tam da buna karşı çıktığı bilinmiyor mu?
Süreç Neden Uzatıldı?
Merkez hizbin bu kadar zorlanmasının ve süreci bu kadar uzatmasının nedeni neydi?
Birincisi; bizi örgütten atmaktansa kendiliğinden çekip gitmemizi tercih ediyorlardı. Yapılan baskıya dayanamayıp “ne haliniz varsa görün!” diyerek, örgütün ve mücadelenin saflarını terk etmemiz işlerini çok kolaylaştıracaktı çünkü. “Gerilediğimiz, çürüdüğümüz, bitmiş-tükenmiş olduğumuz” iddialarını haklı çıkaracak, bu “öngörüleri” sayesinde yerlerini sağlamlaşmış olacaklardı. Böylece hala “hizip” demeyen kadroların da burnu sürtülecekti!
Ama sağlam komünist özelliklere sahip, örgütümüze tutkun yoldaşlarımız tüm bu baskılara rağmen çekip gitmediler, aksine örgütümüzü içinde bulunduğu durumdan çıkarmak için savaşmaya devam ettiler. Diğer taraftan, Türkiye devrimci hareketinin klasik hastalığıdır; görüş ayrılıklarının belirginleşmeye başlaması derhal bir ayrılık gerekçesine dönüşür. Örgüt birliğini, ayrılık noktalarını çözerek sağlamlaştırmak, bunun çabasına girmek gibi bir anlayış yoktur. Biraz farklılaşma ortaya çıkmaya başladığında derhal taraflar oluşur ve örgüt kendini bölünmeye hazırlar. Yoldaşlarımız TDH’nin bu kötü hastalığını yenmek, örgüt-içi mücadelenin ve örgütte ortaya çıkan oportünist kaymalara karşı mücadelenin Bolşevik yöntemini öğretme kararlılığı ile hareket ettiler.
İkincisi; hizip yapmakla suçlanan yoldaşlarımızın bazıları 20-25 yılı aşan bir mücadele geçmişine sahiptirler. Devrimcilik yaşamları boyunca direnişleri ve duruşlarıyla dostun-düşmanın saygısını kazanmış, diğer devrimci örgütlerin de çok yakından tanıdığı, örgüt içinde özel bir yeri ve manevi ağırlığı olan isimlerdir. Hizip suçlaması bir yana, geriledikleri ve çürüdükleri iddiasına bırakın kadroları, devrimci kamuoyuna inandırmaları da mümkün değildir. Tasfiyeciler ancak sürece yayılmış bir propaganda ve oluşturma faaliyetiyle görece bir meşruiyet kazanabilirlerdi. Bu nedenle biz bütün titizliğimizle “kan kusarken kızılcık şerbeti içtik” dememize rağmen, TP’deki tartışma konularını ve bize yönelik suçlamalarını alt kadrolara, kitle ilişkilerine ve devrimci kamuoyuna kadar yaydılar. Kimisine açıktan anlatarak, kimisine de hissettirerek hakkımızda spekülasyonlar yaptılar. TP başladıktan sonra merkez hizbin MYO’suna dönüşen yeni OÇ de ellerindeki en önemli araçlardan biriydi. Bütün bunlara rağmen bizim tasfiye edilmemizden iki ay sonra “çürümenin ve devrimciliğin değerlerini birlikte taşıyor olmaları…” (yeni OÇ Şubat 98) demek zorunda kalmışlardı. Kadrolardan ve tabandan yükselen tepkileri bastırmanın başka yolunu bulamamışlardı, yaydıkları alçakça dedikodulara rağmen!
Üçüncüsü; süreç boyunca eleştiri yapan kadroların özgüvenini yok etmeyi amaçladılar. Ezmenin, yıpratmanın ve tümden teslim almanın tek yolu buydu. Böylece biz tasfiye edildikten sonra yeni bir örgüt kurma cesaretini kendimizde bulamayalım, köşemize çekilip düzene karışalım istendi. Böylelikle yeni bir örgütsel yapılanmayla karşılarına dikilmemizi baştan bertaraf etmiş olacaklardı. Kalan kadrolar ise kariyerist yönetimin “gücü” karşısında secdeye varacak ve bundan sonra farklı bir düşünceyi savunma, yeni öneriler getirme “küstahlığını” gösteremeyecekti! “Daha fazla merkeziyetçilik” ve “örgütü direktiflerle yönetmek” konusunda ısrarla yapılan vurgular, istedikleri “yeni kadroyu” yaratmak içindi. Ama bizim sabır, metanet ve kararlıkla dimdik duruşumuz karşısında sürekli yeni taktikler geliştirmek zorunda kaldılar.
Dördüncüsü; görünürde her ne kadar geçici bir oportünist uzlaşma yaşanıyorsa da, bir taraftan da kendi kişisel kariyerlerini sağlama almak zorundaydılar. K 16.9.95 tarihli yazısında H’yi açıktan yerden yere vurmuş, daha sonraki yazılarında da H.’yi yıpratmanın yollarını aramıştı. Tasfiyeci konferanslarına da kendi damgasını basmalıydı. İlk günden itibaren “gelişen ve partiye yürüyen bir örgütün sorunlarıdır bu yaşadıklarımız” diyordu K. (30.4.96) “Konferansın temel konusu parti olmalıdır” dedi sonra. Tasfiyecilerin “III.Konferans Belgesi” olarak çıkarttıkları üç yazıdan ikisi K.’nındı. Tasfiyeci konferanstan çıkan, yine güçlü ve kolektif bir MK değil “K.’nın ekseni”, “K.’nın çizgisi” oldu. (***) (Kadroları bile TİKB’nin görüşleri ve TİKB’nin çizgisinden değil, “K.’nın görüşleri”, “K.’nın çizgisinden” bahsediyordu.)
İşte bu dört etken ve bunların sürece yayılmış tarzda kadroların bilincine yavaş yavaş zerkedilmesi gerekliliği, TP’nin iki buçuk yıl sürmesine neden oldu. “Hizip” tespitinden sonra kadroların çoğundan şu ya da bu yolla onay almalarına rağmen tasfiyeleri gerçekleştirmek için dokuz ay daha beklemelerinin nedeni de buydu.
Bu arada “tartışmalar yüzünden durma noktasına gelen örgütsel çalışmaların ve parti yürüyüşümüzün engellendiği” propagandasını derinleştirip sistemli hale getirdiler. Kadrolarda artık son raddeye çıkan bıkkınlık, “bu iş artık bitsin de nasıl biterse bitsin” düşüncesini geliştirdi. Bir tarafta sınıf mücadelesi yükseliyor ama örgüt, sürece hiçbir biçimde müdahale edemiyordu, tam tersine giderek eriyordu. İşkencede çözülmeler, TİKB tarihiyle alay edercesine olağanlaşmıştı. Mücadeleyi bırakmalar, ruhsal erozyon, örgüt fikri ve örgüt işlerliğinde bozulmalar, dağınıklık, gevşeklik had safhadaydı. Geçmişimizi bilen herkesin kabul ettiği “TİKB söylediğini yapar” düşüncesi tarihe karışmış, politikalarımız, kampanyalarımız dergi sayfalarını süsleyen boş yazılara dönüşmüştü. Örgüt ciddi bir tıkanma yaşıyordu. Bunun faturasını da “hizip” dedikleri kendilerini eleştiren yoldaşlara çıkarıyorlardı. “TP bitmeden sürece müdahale edilmeyeceği, ‘hizipçileri’ atmadan da TP’nin bitmeyeceği” sürekli işleniyordu. Tasfiyeciler kendi hesapları uğruna, örgütün yavaş yavaş yok olmasına seyirci kaldılar.
Artık koşulların yeterince olgunlaştığına, kadroların istedikleri kıvama girdiğine kanaat getiren merkez hizbi, son ve öldürücü atağını başlattı. Hizip olarak suçlanan kadrolara, Eylül 1997’de MK imzalı zehir zemberek, olayları bilinçli çarpıtan, yarattıkları senaryo üzerinden hesap soran yazılar gitmeye başladı. Bu yazılar TP aracılığıyla gönderiliyor, bütün örgütün estirilen terörü seyretmesi isteniliyordu. Bunun tek bir amacı vardı; izi kalsın-kalmasın, tutuncaya kadar çamuru üst üste atmak!
Yoldaşlarımızın bulunduğu cezaevi taban bileşimi yönüyle en zayıf cezaevi olmasına rağmen, örgütsel çalışmanın en güçlü yürütüldüğü örnek bir yer haline gelmişti. İşçi gazetesine değerlendirme yazıları gönderiliyor, aylık dergi çıkarılıyor, kampanyalar tasfiyecilerin bulunduğu cezaevlerinden çok daha iyi yürütülüyor, siyasi yaşamda genç ve zayıf olan yoldaşlarımız hızla geliştiriliyor, yetkinleştiriliyor, örgüte kadro yetiştiriliyordu. Örgütün kendi kaderine terk ettiği ve ilgilenmediği bir ilde örgütlenme faaliyetine destek olunuyor, üstelik bir de özgürlük faaliyeti yürütülüyordu. (Cezaevinden yoldaşlarımızın yanıt olarak yazdıkları cezaevi raporu tutanaklara eklenmeyen belgelerimiz arasındadır.)
Elbette ki kariyerist oportünizm birilerinin, (hele ki haddini bilmez hizipçilerin!) kendisinden daha başarılı olmasına tahammül edemezdi. Eylül’de yazdıkları saldırı ve mahkum etme manifestolarını diğer PÜ’lere ulaşmasına yetecek kadar zaman bekleyip 26.10.97’de “Sonuç Bildirgesi Taslağı”nı (SBT) çıkarttılar.
SBT, sağ oportünizmin bugün geldiği çürüme noktasını gösteren utanç verici bir belgeden başka bir şey değildi. Döneme, koşullara ilişkin genel geçer tespitlerin dışında hiçbir şey söylemiyordu. Ne örgütün önünü açacak bir politika, ne dönemi kavrayan bir taktik, ne örgütsel durumu güçlendiren bir tespit vardı. Önüne bir parti hedefini koymuştu güya, ama bunun nasıl bir parti olacağı, örgütün partileşmek için ne yapması gerektiği, bugün hangi aşamada olduğu hakkında tek kelime yoktu. Bir MK “faaliyet raporu” bile sunulmayan, tek bir konuda karar taslağı oluşturulmamış, ne politikaların, ne taktiklerin ne de stratejinin netleştirilmediği bir konferans! Hem de “kongre niteliğinde bir konferans” dediler! Söylediği tek şey; “örgütümüzde hizip çıkmıştır, biz de hizipçileri atacağız”dı aslında.
“Kayda değer bir azınlık bile oluşturamayan”, “silik oportünist görüşlere sahip”, bu “hizipçiler”(!) nasıl oluyor da örgütü iki buçuk yıl boyunca uğraştırabiliyor, süreci geriye çekebiliyor, örgütü varlık-yokluk noktasına getirebiliyordu? Bu da merkez hizbin ve bugün onların suçlarına ortak olan kadroların cevaplaması gereken bir sorudur.
Yılın en karanlık günü olan “21 Aralık”ta, tasfiyecilik, TİKB tarihine kapkara bir leke düşürdü. MK imzalı “hizipçilere son çağrı” yazısı yayınlandı. Buna göre hizipçiler özeleştiri vermeye ve kendilerini örgütün iradesine teslim etmeye çağrılıyordu. On gün de süre tanınmıştı özeleştiri vermeleri için!
Amaçla yöntem son derece uyumluydu. Bu yazı bazı yoldaşlarımıza, verilen süre bittikten günler sonra gönderildi, bazılarına hiç gönderilmedi! Bunun nedenini tasfiyeciliğin gözü kara taraftarı bir PÜ açıklıyor: “Son şansı tanırken, eğer işi kitabına uydurmak için yapıyorsak, yani biz elimizden geleni yaptık ama onlar şu şu yolu seçtiler gibisinden dost ve düşmanın önünde haklılığımızı göstereceksek, bir diyeceğim yok…” (14.12.97)
Bugün merkez hizbi, planlarını gerçekleştirmiş durumdadır. İlk günden itibarın sinsice ve sistemli yürüttüğü bir çalışma sonuçlarını vermiştir. Örgüt içinde örgüt yaratmışlar, kendi taraftarları arasında en kararlı, en ateşli savunucuları ile MÖK kurmuşlar ve PO’larda itiraf ettikleri gibi “geleceğe birlikte yürüyecekleri” kadrolarını yönetici komitelere yerleştirmişlerdi. Muhalifleri birçok ceza ve yaptırımla karşı karşıya bırakırken, kendi hiyerarşilerini oluşturmuşlardı. İllegal yayını kendi MYO’ları olarak kullanarak, kendi kadro şekillenmelerini yaratmışlar, ideolojilerini sistemli bir biçimde propaganda etmişlerdi. Devletin baskısı nedeniyle PO’ları gerçekleştiremeyince, iç eğitimleri için TP yazışmaları dahil, her tür materyali kullanmışlardı.
Özcesi; kendi siyasal ve örgütsel platformunu oluşturdukları gerçek bir hizip çalışmasıydı yaptıkları.
Tasfiyecilerin kopuş sonrası geleceği ya da (geleceksizliği)
Peki bugün fırtınaları atlatmış bir halde engin denizlere açılmakta olan, kendine güvenle geleceğe yürüyen bir yapıda mıdırlar? Hayır!
Birincisi, tasfiyecilerin bugünkü kadro tipolojisi, teslim olmuş bir kadrodur. Bir kısmı daha ilk günden onların tetikçiliğine soyunmuş; bir kısmı daha ağır, daha sancılı, zorlanarak başlarının üzerinde dönen “Demokles’in kılıcı” yüzünden sinmiş ve sesini çıkaramaz hale gelmiştir. Ama her iki kesimin de seçtiği, bundan sonra başlarına gelecek her şeye kölece boyun eğiş ve onursuzluğu kabullenmektir. Bir kısmı içlerinde bir köşede kilit altına aldıkları zaten artık iyice azalmış olan devrimci değerleri kendilerini zorlamaya başladığında, bir kısmı ise kişisel hırs ve kariyer hesapları yerine getirilmediğinde (çünkü merkez hizbin hepsine birer mavi boncuk dağıtması, hepsine rütbe takması mümkün değildir) isyan edeceklerdir, ama o zaman TİKB artık çoktan yok olmuş olacaktır.
İkincisi, kariyerist yönetim kadrolarına güvenmemektedir: “Ama lafa geldiği zaman bu örgütün en eski, herkesten daha büyük sahipleri gibi konuşan birtakım yoldaşlar, kendilerine gizli notlar gönderilmiştir. Kimseye haber vermedikleri gibi bu ilişkilerini sürdürmüşlerdir veya bazı yoldaşlar bunun hazırlıkları ve icraatları gözlerinin önünde yürütülürken yapılanları gördükleri halde sesiz ve seyirci kalmışlardır. Hizipçilere cesaret ve cüret kazandıracak bir tarzda ‘istemem, yan cebine koy’ biçiminde ortaklık kurmuşlardır. Örgüt adamı olma sorumluluğu taşıyacaklarına kendi hırslarına, kişisel duygularına, içlerinde biriktirdikleri çoğu haksız ve devrimci olmayan tepki ve kinlerine mağlup olmuşlardır”. (H. 22.3.97, abç)
Bu şekilde tanımladığı kadrolarına asla güvenmeyecekler, sürekli arkadan hançerlenme tedirginliğini yaşayacaklardır. Daha TP sürecindeyken koltuk sevdaları, devrim ve sosyalizm fikrinden uzaklaşmalarına, iktidar perspektiflerini yitirmelerine neden olmuştu. Bugün ise o koltuğa daha sıkıca yapışma kaygısıyla çok daha temkinli davranacaklar, alacakları kararlarda devrim inancı değil, kişisel hırsları belirleyici olacaktır.
Üçüncüsü, kolektif bir irade çıkmış gibi görünen tasfiyeci konferansta, aslında hiçbir konuda görüş birliği sağlanamamıştır. En temel konularda bile derin ve ilkesel farklılıklar ortaya çıkmıştır. Bugün sınıf içindeki temel politikaları olan “kurultay” hakkında K.’nın şu sözleri, bir komedi repliği gibidir: “Kurultay’ı sadece bir kişi anladı, o da eksik anladı!” (‘Eksik anlayan’ kişi de diğer MK üyesi değildir; diğer MK üyesi K’ya göre ‘hiç anlamayanlar’ kategorisindedir.) Bir başka örnek de konferansın kendisidir. Kadroların tamamına yakını, belgelerin eksikliğinin ve içeriğinin boşluğunun rahatsızlığını duyduklarını ama sürecin bir an önce bitmesi ve artık örgüt işlerine yönelinmesi adına bunu kabullendiklerini açıklamışlardır. Ama K. bu görüşlere kesinlikle karşı çıktığını örgütün ihtiyacı olan her şeyin bu belgelerde yer aldığını iddia etmiştir. Bugün bastırılmış olan görüş ayrılıkları yarın derinleşerek yeniden gündeme gelecektir.
Dördüncüsü, bu madde bugün tasfiyeciliğin saflarında kalanların kendi kaleminden ve yorumsuzdur:
“…Hangi ‘tarafta’ olduğuna göre insan kayırmalar, insan oluşturmalar, bunlara ‘hoşgörülü’ davranışlar, geri olanla uzlaşmalar, duygudaşlık, dostluk geliştirmek gibi Bolşevik örgüt anlayışına ters, yabancı eğilimler hızla gelişti, geliştirildi…Karşıdan eleştiri getirene sekter olunurken yanında olanla uzlaşan, liberal davranışlar…Dönemle bağlantılı olarak kazanmak için oportünist, pragmatist davranıp uzlaşmak da yanlış…TP başında ‘PÜ’ler eşit’ dendi. A. Yoldaş! (A. yazı kurulunda yer alan, MK ile özel yakınlığı olan kişi-nba) Sen de çok iyi biliyorsun ki ben cezaevi komitesinde olmama karşın eşit değiliz. (Sd. 29.10.97)
“ ‘Parti tarzı’ söylemiyle çevreci bir tarzda hareket etmek, özeleştiriden kaçınmanın, çevreciliği sürdürmenin yöntemidir…Kişiler etrafında çevreci “taraf”lar yaratıldı. Çevreciliğin doğasıdır, alanını sürekli genişleten ve hizipçiliğe doğru bir eğilim ve evrim yaşamak ve çevreci yöntemlerde varlık bulmaya çalışmak, varlığını korumak. Çevreciliği fazlasıyla üzerinde taşıyan yoldaşlar örgüt adına, parti olma yolunda çevreci iç taktiklerden medet umdular ve çevreciliği daha az taşıyan ve taşımayan yoldaşlara da onun dayanılmaz çekiciliğini(!) aşıladılar. ‘Hizip’e karşı her türlü çevreci yöntem ve taktiği uyguladılar, özeleştirel (merkez hizbin geriye dönük olarak işlediği suçlar için özeleştiri vermesini kast ediyor-nba) bir değerlendirmeye de gerek kalmadı”. (Sv. 29,10,97)
Şubede çözülen, SAG’ı bırakan birinin yazdığı bir yazı, tasfiyeciler tarafından ‘hizip’e kanıt olarak TP’ye sunulmuştur. Buna bile ihtiyaç duyacak kadar düşmelerini, tasfiyeciliğin kendi düzeyi olarak görüyoruz. Aynı yazıda hizip yaptığı iddia edilen kişi için, “doğrusu amacının beni ve benim gibi insanların kafasını karıştırıp örgütten koparmak olduğunu söyleyemem” demesini de bir kenara bırakıyoruz ve merkez hizbinin bulunduğu ortam ve kullandığı çevreci yöntemlerin yarattığı kadro şekillenmesinin görülmesi açısından değinip geçiyoruz.
Beşincisi; bizim hizip olmadığımızı bile bile bir hizip paranoyası uydurarak, kendi yarattıkları bu paranoyaya karşı kahramanca savaştılar! Ama kullandıkları kirli yöntemleri herkes gördü. Bugün aralarındaki görüş ayrılıklarının derinliğine rağmen yaşadıkları geçici uzlaşma, çok sürmeyecek, patlama noktasına gelecektir. Ancak orada kalan kadroların hiçbirisi bizim gibi örgütün geleceğini düşünerek, devrim ve sosyalizm hedefinin başarıya ulaşması amacını taşıyarak, komünist sabır ve cesareti göstermeyecektir. Bizim karşılaştığımız yöntemleri ve verdiğimiz savaşımı göğüsleyemeyecekleri için (zaten göğüsleyemediklerinden orada kaldılar) daha ilk günden hizip oluşturmaya yönelecekler, sonuçta hiziplerin cirit attığı bir yapı ortaya çıkacaktır. Bu yolu merkez hizbin kendisi açmıştır, arkasından yürüyenler çok olacaktır. Örgüt, “yüzlerce çiçeğin açtığı ve eşek arılarına ziyafetler çekildiği bir bahçe”ye dönüşecektir.
Bugün bir dönüm noktasındalar, devrim fikrinden uzaklaşan sağ tasfiyeci görüşlere sahipler. Bu görüşlerini derinleştirme eğilimindedirler. Tasfiyeci merkez, ideolojik olarak buna hazır, ama geleneklerimizin ve bizim estirdiğimiz devrimci havanın, gösterdiğimiz proleter devrimci duruşun baskısı yüzünden hızlı adımlar atmakta zorlanıyorlar. Önemli dönemeçlerde şoförü değiştirmeden yola devam edebilmek için yolcuların bir kısmı, ardından muavinler atılmak zorundadır. Çünkü önündeki engellerin temizlenmesi, faturaların birilerine çıkarılması gereklidir.
Tasfiyeci MK’nın özellikle ‘94’lerden bu yana legalizme yöneldiğini, örgütü yeraltı savaş örgütünden giderek uzaklaştırdığını, siyasal-ideolojik çizgisindeki bozulmaları görerek müdahale ettik. Ama bazı yönetici kadrolar bu cesareti gösteremeyip sürecin tüm kirini taşıdıkları suçlara onay verdikleri için, ağır bir suç işlediler; şimdi onlar oportünizmin derin çukurundadırlar ve bu yolda devam ederlerse değil “parti rüyası”, “örgüt rüyası” bile göremeyecek hale gelecekler.
Neden Hizip Olmadık? Niçin Hizibe Karşıydık?
Soruna teorik olarak bakarsak, bütün hiziplerin yanlış olmadığı, devrimci hiziplerin de olabileceği ve tarihte birçok örneğinin yaşandığı görülecektir. RSDİP içinde “Bolşevik hizibi”, devrimci bir hiziptir örneğin. Keza Alman sosyal-demokrat partisinde Kautsky’lere karşı başını Rosa Lüksenburg ve Karl Liebknecht’in çektiği “Spartakistler” devrimci bir hiziptir. Ülkemizde Doğu Perinçek’in TİKP’inden kopan İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşlarının muhalefeti, devrimci tarafı temsil etmiştir. Kendi tarihimizde de bunun örneğini buluruz. Her ne kadar “hizip” olunmadıysa da devrimci bir muhalefet olarak HK’dan kopuş gerçekleşmiş, ‘79’da ML bir örgüte dönüşmüştür.
“Esaslı ve derin ilkesel görüş ayrılıkları varsa…Bunlar en sert en fraksiyoncu eylemleri dahi haklı çıkarmaz mı? Eğer söylenecek yeni ve henüz kavranmamış bir şey varsa bu bazen bölünmeyi bile haklı çıkarmaz mı? -diye soruyor Lenin ve yanıtlıyor– Eğer görüş ayrılıkları gerçekten olağanüstü derinse ve partinin ya da işçi sınıfının yanlış rotasını başka türlü düzeltmek mümkün değilse, elbette haklı çıkarır”. Hemen bundan sonra gelen cümle kendi gerçeğimiz açısından önemlidir: “Fakat işin püf noktası tam da şu ki, bu tür görüş ayrılıkları burada yoktur.” (age. sf. 76)
Görülüyor ki, “hizip” her zaman yanlış değildir. Görüş ayrılıkları ilkesel-bütünlüklü bir farklılığa bürünmüşse, örgüt-içi mücadelenin yolları tıkanmış, düzelme çabaları sonuçsuz kalmışsa, ayrı bir örgüt olarak örgütlenmek yerinde ve doğru bir adım olur. Ancak bizim somutumuzda durum farklıydı, ve “işin püf noktası” da buradaydı.
1- Sorunlarımızı kimi konularda yönelttiğimiz eleştirilerin tartışılarak çözüleceğine inanıyorduk. TP’yi genişletilmiş bir eleştiri-özeleştiri toplantısı gibi düşündük. Eleştirilerimiz/önerilerimiz daha çok örgütsel konularda toplanmıştı. Tüm bunlar en özlü ifade ile “örgüt tarzı/grup tarzı” arasındaydı. Leninist tipte örgüt ilke ve normlarında ciddi ihlaller söz konusuydu. Amacımız bu ihlalleri, ihmalkarlık ve vurdumduymazlığı ortadan kaldırmak, pratikte görülen aksamaları düzeltmekti. Dönemsel politika ve taktiklere dönük eleştiriler ise, eksik bırakılan yönlere ve uygulamaya dönüktü. Bunlar da çözülebilecek konulardı. (Kaldı ki kimi taktiksel konularda farklılığa rağmen birarada olunabilir. Önemli olan tarafların demokratik-merkeziyetçilik ilkesine uygun davranmalarıdır.)
Kısaca, başlarda ilkesel/çizgisel bir farklılık göremiyorduk. Aksine biz gerek örgütsel gerek programatik olarak TİKB’nin görüşlerini savunuyorduk. Son yıllarda bu konularda belli kaymalar/bozulmalar vardı ve artık örgütün buna tahammülü kalmamıştı. TİKB’nin görüşlerinden uzaklaşan biz değil, onlardı.
2- Bugüne kadar edindiğimiz örgüt kültürü “hizip” yapmaya olanak tanımıyordu. Ne biz içimize sindirebilirdik ne de yoldaşlarımız buna tepkisiz kalabilirlerdi. Amaçlarla araçlar uyum içinde olmalıdır. Kullanılan araçlar, amacın yüceliğine gölge düşünmemeli, leke sürmemelidir. Biz yüce amaçlar için yola çıktık. Araçlarımız da ona uygun olmalıydı ve hep öyle oldu. Başka örgütlerde yaşanan darbe/hizip türü yollar kirliydi, yapanları da bozmuştu. Bunlar bizim yolumuz olamazdı. Her şeyden önce savunduklarımıza inanıyor, bugüne dek onurla taşıdığımız devrimci kişiliğimize güveniyorduk. Gücümüzü, geleceğe dönük umutlarımızı ve er-geç doğrunun galip geleceğine duyduğumuz inancımızı buradan alıyoruz.
3- İçinde bulunulan konjonktür, devrim ve sosyalizmin prestij kaybına uğratıldığı emperyalist-kapitalist sistemin çok yönlü saldırısının olduğu bir süreçti. Gerek uluslararası gerekse ulusal çapta devrimci örgütlerin giderek daraldığı, zor günleri yaşandığı bir dönemdi. Böylesi dönemler, devrimcilere parçalanma/bölünmeyi değil; birleşmeyi ve karşı-devrimin karşısına daha güçlü çıkmayı emreder. Örgüt içinde “yekpare birlik”; diğer devrimci-yurtsever güçlerle eylem ve güç birlikleri dönemidir. Örgütü partiye; bu birlikleri cepheye doğru büyütmenin, işçi ve emekçilere umut olmanın dönemidir. Böylesi bir dönemde parçalanmak ancak düşmanı sevindirir.
Biz bu bakış açısı ve sorumlulukla hareket ettik. Devrimci tutum buydu. Herkes şundan emin olmalıdır ki; örgütümüz ve devrimimizin çıkarlarının bölünmekten, ayrı örgütlenmekten geçtiğine inansaydık, daha başından ona uygun davranmasını da bilirdik. İşte bütün mesele buna inanmamış ve itibar etmemiş olmamızdır.
Dipnotlar:
*Süreç boyunca bizim ‘geri’ olduğumuzu iddia edip duranlar, kendi ‘ileriliklerini’, kendi ‘çaplarını’ çok açık ortaya koymuşlardır. Teorik sorunlara bir türlü el atamadığını, çünkü bu konuda kendine güvenmediğini ve H.’nin de böyle bir yönelim taşımadığını TP tutanaklarında söyleyen K, kendine güvenmemekle haklı olduğunu yazılarında da gösteriyor. Yaptığı teori, entelektüel aydın lafazanlığının bile çok gerisindedir. ‘Dünya komünist hareketine bir katkı’ olduğunu iddia ettiği ‘Emperyalizm ve işçi sınıfı’ yazısı, yazının sonunda belirttiği kaynaklardan paragraf paragraf alınmış bir derlemedir. ‘Türkiye’de işçi sınıfı’ başlıklı, işçi sınıfı yapısını ve özelliklerini incelediğini zannettiği yazıda, Kürt işçisinin varlığını ‘unutmuştur’. Yazıların kendisinde bile, yazı yazmaya yeni başlayan güvensiz ve titrek kalemi kötü kötü sırıtmaktadır. ’79 Programı’nı ele almaya 20 yıldır cesaret edememişlerdir. İki yılda K.’nın ancak yazabildiği, en önemli bölümüne geldiğinde “bu yazı tamamlanamamıştır” notunu düşerek TP’ye sunduğu “parti” yazısıdır; o da soyut, gerçeğimizi yansıtmayan, bu konuda en bilinen birkaç ML klasiğin okunup özetlenmesinden ibarettir.
Bize ‘geri’ demek zorundaydılar çünkü oportünizmin kulvarında hızlı adımlara ve engelsiz bir zemine ihtiyaçları vardı. Bizim devrimci duruşumuz, onların oportünist adımlarına set oluşturan ciddi bir engeldi. Tasfiyeci 3. Konferans ile örgütümüzü yukarıdan aşağıya doğru bölmeyi başardılar ve oportünist yönelimlerine de örtü buldular: Teorik gelişmişlik! Şimdi “modern” dergilerinde soyut, yüzeysel, proletaryaya yabancı, ama kendi sınıfsal karakterlerine uygun yeni ‘teorilerini’ yapmaya devam ediyorlar.
** TİKB’nin 1990’lı yıllarda cezaevinde bulunan kadroları ‘unutulmuş, terkedilmiş’ insanlardır. Örgüt onlarla bağ kurmaz, kendi kaderlerine terk eder, onlara karşı ilgisizdir. İşçi gazetesini okumak dışında örgütten haber alma olanakları yoktur. Örgütün yaşadıklarını, sorunlarını, nereden nereye geldiğini bilemezler. Kendi gelişimlerini sağlamak, kendi inisiyatiflerine ve kendi olanaklarına kalmıştır. 12 Eylül döneminde bile, nesnel koşullara rağmen, bizim cezaevleri ile bağlarımız bugünkünden çok daha güçlüydü. Ama ‘90’ların cezaevlerinde bu durum, nesnel koşullarla açıklanacak bir şey olmaktan çıkmıştır. H.’nin 10.9.95 tarihli konuşması bunun itiraf belgesidir. “…Şu cezaevleri ile ilişki sorunu, Sd.nin özellikle somut yaşadıkları ile eleştirileri var, hak veriyorum. Doğrudur. Sadece Sd.ye değil ve sadece dün değil bugün de bizim cezaevlerinde olan yoldaşlarımızla ilişkilerimiz olması gereken düzeyin çok gerisindedir. Bence hem örgütsel hem de insani ve vicdani açıdan onlara karşı bir ödevdir ve biz bu görevi, sorumluluğu yerine getirmekte zayıf davranıyoruz, kayıtsız davranıyoruz. Sadece onlar da değil, onlardan ihtiyaç halinde olanların ailelerine bile bu örgüt, elinden geldiği kadar kol-kanat germelidir, germek zorundadır. Hukuki işleri, bilmem neleri ailelerin ziyaret sorunlarını ayarlamada bu örgüt bir duyarlılık ve sistem geliştirmek zorundadır. Bu bir yükümlülüktür, onlara karşı burada örgüt olarak zayıfız. Sd. Yoldaş seninle yaptığım konuşmada…K. bile üstelik kalkıp bana sert bir sesle senin önünde posta atmıştır. Neydi o konu? Parti okullarının ve içeriğinin bir an evvel cezaevine iletilmesi, o insanların buna hakkının olduğu. Orada K. şunu dedi: ‘Şimdi bunun sırası mı?’…Günümüzde de yetersiz yoldaşlar, cezaevleriyle ilişkilerimiz, temel kadrolarımız birtakım cezaevlerinde bizim onlarla legal yazışmalar dışında doğru dürüst bir bağımız yok, bunda benim de eksiğim, kusurum var. Ama bir bütün olarak düşünelim, bizlerin dışında da bir takım şeyleri hep beraber zorlayabileceğimizi görmek lazım.” Bu koşullarda, Sağmalcılar gibi merkezi bir cezaevi bile bu durumdayken, taşradaki diğer cezaevlerinin, örgütte yaşananların boyutunu görememeleri, kendi zaaflarının okşanması ile birleşerek bürokratik önderliğin şekillenmesini çok kolaylaştırmıştı.
*** Tüm süreç boyunca ‘tartışmaların demokratikliği’ en çok konuşulan şeylerden biri oldu. “Siz MK’yı eleştirme hakkını nereden buluyorsunuz?” diyenler, aynı zamanda “MK’yı istediğiniz gibi eleştiriyorsunuz, bundan daha büyük demokrasi mi olur?” diyorlardı. Bu toz-duman arasında her eleştirimizden sonra bir ceza, bir yaptırım ile mutlaka karşılaşıyorduk. Ortamın ne kadar demokratik olduğunun görülmesi açısından birkaç örnek. “E. yoldaş sabrımızı deniyor” (K. 30.4.96) “Çamurca yaklaşılan bir konuda aynı tarzda cevap vermek gerekiyordu diye düşünüyordum, ama dizginlendim”. (C. 22.3.97) “Örgüt düşmanlarına izin vermeyelim” (O, Eylül ‘96) “Hizibe yeltenmek neymiş görsünler”. (C. 14.12.97)… “MK’daki yoldaşlar masaya yumruğunu indirsin, bu anlamsız tartışmaları bitirsin”. (B. Ocak 96)
Daha sürecin başlarında MK’nın bir üyesinin tasfiye edildiğini duyan bir PÜ “Ona böyle yapanlar beni yaprak gibi süpürür” demiş ve eleştirilerini geri çekmişti. Süreç boyunca MK’ya eleştiri getiren ve onların yazdığı bazı yazılara (‘parti’ yazısı dahil) eleştiri getiren ya da ideolojik olarak karış çıkan bazı TP üyeleri de, son birkaç ay boyunca “yanlış anlaşılmış”, “ifadelendirmelerim yanlış olmuş”, “Anlatmak istediğim o değildi”, “Anlatamamışız”, “Biz nasıl bakıyorsak bende öyle bakıyorum”, “Oldukça özensiz ve yersiz değerlendirmeler yapmışım” gibi onlarca sayfalık tekzipler yazdılar. Merkez hizbi, “görüşlerinizi yazın, TP’ye görüş bildirin” diye bağırıp duruyordu. Ama es kaza görüş bildirenleri de böyle zavallı hale düşürüyordu.
Haziran ’98, P.Devrimci Duruş / sayı:1
Ayrıca bu yazılara da bakabilirsiniz
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir