Ertuğrul Bilir’e yanıt-3: Bitmeyen 12 Eylül rahatsızlığı

Ertuğrul Bilir’in “Dar pencereden manzara” adlı yazısına verdiğimiz yanıtların üçüncü ve son bölümünü yayınlıyoruz. Bilir yazısında, DY’nin 12 Eylül yıllarında tasfiyeci-teslimiyetçi tutumunu olabildiğince hafifsetmeye çalışırken, o dönemde kolektif bir direniş sergileyen TİKB’nin direnişini küçültüyor ve işkence ile sınırlıyordu.

Birinci ve ikinci bölümde TİKB’lilerin sadece işkencede değil, zindanda ve mahkemedeki direnişlerini anlattık. Son bölümde ise yine E. Bilir’in TİKB’nin 12 Eylül’de yaptığı faaliyetleri küçülten iddialarını yanıtlıyoruz. 12 Eylül direnişinin ideolojik-siyasi-örgütsel yönlerini ve kadro tipolojisindeki farkları ortaya koyuyoruz.

E.Bilir, 12 Eylül’ün üzerinden 45 yıl geçmiş olmasının, yeni kuşağın 12 Eylül’e dair bilgisinin sınırlılığının rahatlığıyla yeni bir 12 Eylül tarihi yazmaya kalktı. Biz de gerçekleri yeniden hatırlattık ve sonuçlarıyla birlikte ortaya serdik.

Yazımızın sonunda bir kez daha yineleyelim: 12 Eylül döneminde, işkencede, zindanda, sokakta, dağda, idam sehpalarında yüzlerce devrimci can verdi, sakat kaldı. O direnişler kalemle-sözle değil, dişle-tırnakla gerçekleşti; bizzat savaşılarak kanla ve ölümle yaratıldı. Onun için ne tarihin karanlıklarına terkedilebilir, ne de belleklerden silinebilir. Biz de buna dün olduğu gibi bugün de izin vermeyeceğiz.

Hangi siyasi hareketten olursa olsun, 12 Eylül faşizmine karşı direnen ve can veren tüm devrimcileri, saygıyla anıyoruz.

 

Küçültülen direniş-meşrulaştırılan geri çekilme!

İhtilalci komünistlerin 12 Eylül’de içeride-dışarıda sergiledikleri görkemli direnişini, E. Bilir küçültmeye devam ediyor:

TİKB’lilerin darbeye karşı mücadelesinin esas olarak ilişki sürdürme, yayın dağıtımı, yazılama, pullama…soygunlar şeklinde sürdüğünü öğrenmiş oluyoruz… kendi grubunun faaliyetleri için ancak bunları yazabilen Ayaşlı” (abç) diyerek devam ediyor.

E.Bilir, 12 Eylül’de TİKB’lilerin direnişini Ayaşlı’nın son kitabıyla “öğrenmiş” ise, vay haline! Ne bir devrimci ne de bir yazar olarak 12 Eylül’de direnenler hakkında hiçbir şey bilmiyor demektir. Dolayısıyla 12 Eylül’e dair yazdığı-söylediği hiçbir şeyin inandırıcılığı kalmaz. Çünkü 12 Eylül direnişsiz, direniş de TİKB’siz anlatılmaz!

Küçümsediği şeylere bakar mısınız? “İlişki sürdürme, yayın dağıtımı, yazılama, pullama… soygunlar…” Ki bunlar 12 Eylül yıllarında “kelle koltukta” yapılan faaliyetlerdir; eksiği var fazlası yoktur.

Bırakalım 12 Eylül gibi faşizmin en azgın saldırdığı ve devrimcilerin büyük oranda geri çekildiği bir dönemi, burjuva demokrasinin olduğu yerlerde bile sayılan faaliyetler küçümsenecek faaliyetler değildir.

E.Bilir adet yerini bulsun kabilinden “saygı duyarım” dedikten sonra, “ancak bunları yapabilen” şeklindeki küçültücü ifadelerle, kendi cehaletini ve düzeyini ele veriyor sadece. “Örgütsel faaliyet”ten ne anlıyor acaba? “İlişki sürdürme” örgütlenme faaliyetinin önemli bir parçasıdır. İlişki sürdürülebildiğine göre, komitelerin var demektir. 12 Eylül yıllarında TİKB’nin merkezi ve yerel komiteleri varlığını korumuştur. Dolayısıyla hiyerarşik bir örgütlenme faaliyeti sürmektedir.Yayın dağıtımı, yazılama, pullama…” ajitasyon-propaganda faaliyetidir; ve 12 Eylül koşullarından bunların tümü silahlı eylem biçiminde yapılmaktadır. “Yayın dağıtımı” olduğuna göre, bir yayın çıkıyor demektir; cunta koşullarında bu, illegal bir yayın anlamına gelir. TİKB’nin illegal yayın organı Orak-Çekiç, 12 Eylül döneminin tek devrimci yayın organı olarak çok önemli bir misyonu yerine getirmiştir. “Soygun” dediği ise, “kamulaştırma” eylemidir. İllegal örgütler maddi ihtiyaçlarını karşılamak için “kamulaştırma yaparlar; bu da askeri faaliyetin bir parçasıdır.

Bunların toplamı, yani örgütlenme, ajitasyon-propaganda ve askeri eylemler, “örgüt faaliyeti”nin esasını oluşturur. Üstelik 12 Eylül gibi bir dönemde örgütsel faaliyetin tüm yönleriyle devam ettiğini gösterir.

E.Bilir’e göre, 12 Eylül’ün daha ilk aylarında DY dahil dönemin en kitlesel örgütlerinin “geri çekilme” adı altında hiçbir şey yapmaması normal ve meşru! (Çünkü kitleler “iki günde” bilemedin “birkaç ayda” geri çekilmiş!) Ama TİKB’nin “ilişki sürdürme, yayın dağıtımı, yazılama, pullama… soygun vb.” faaliyetleri, “ancak bunları yapabiliyor”lar diyecek kadar küçük! DY gibi yüzbinlerce taraftarı olan bir hareketin “toplumsal desteği” 12 Eylül’den hemen sonra ortadan kalkıyor! Ama “küçük” TİKB’nin “toplumsal desteği” nasıl oluyorsa sürmeye devam ediyor! Sanki iki farklı coğrafyadan ve zaman diliminden sözediyor!

Onun da işi hiç kolay değil tabii!.. 12 Eylül tasfiyeciliğini aklamayı görev edinenler, bunu ancak 12 Eylül’de direnenlere saldırarak yapabilirler. Kendisiyle çelişme pahasına E. Bilir de bunu yapıyor!

12 Eylül’ün ilk birkaç ayında bazı örgütlerin pankart asma, bildiri dağıtma gibi faaliyetlerini sınırlı da olsa sürdürdüğünü biliyoruz. Kimi örgütlerde merkezi karara rağmen veya merkezle bağları kesik biçimde yerel komitelerin inisiyatifiyle yapılanlar oldu. Fakat ilk 4 ile 8 ay içinde ağır darbeler aldılar ve faaliyetler tamamen durdu. Bu kadar kısa sürede darbe alıp hareketsiz kalmalarının bir nedeni, dergi-dernek çevresinde örgütlenme ve cunta dönemine hazırlıksız olmak ise; diğeri -ve daha önemlisi- hemen “geri çekilme” kararı almaları, onun da panik halinde yapılmasıydı. 12 Eylül’de bozgun yaşanmasının temel nedeni buydu.

TİKB’nin farkı ise; birincisi, merkezi olarak 12 Eylül’ü “saldırı” taktiği ile karşılaması ve bu kararı üç gün içinde tüm örgüte ulaştırıp harekete geçmesiydi. Çünkü örgüt ve kadro yapısı, bu kararı hayata geçirmeye uygundu. Kuruluşundan itibaren oluşan illegal örgüt modeli, çalışma tarzı ve kadro tipi, bunun zeminini yaratmıştı.

İkincisi, ihtilalci komünistler de 12 Eylül’ün ilk aylarında önemli kayıplar verdiler. Osman Yaşar Yoldaşcan’ın erken ölümü başta olmak üzere, bir yıl içinde yönetici ve kadrolarından ölenler ve hapse düşenler çok oldu. Fakat bu kayıplara rağmen onların yerlerini hızla doldurmaya çalıştı ve faaliyetlerini kesintisiz biçimde sürdürmeye başardı. İşkencede direnme oranı yüksekti; yeraltı kurallarından dolayı çözülenlerin verebildikleri de kendi alanıyla sınırlı kalıyordu. Ama daha önemlisi, 12 Eylül faşizmine karşı “saldırı” kararı vardı. Bu sadece taktiksel bir fark değil, perspektif farkıydı. Onun için kadrosal boşlukları hızla doldurmaya, az kadroyla çok iş yapmaya devam etti.

Tam 4,5 yıl boyunca (8 Mart 1985 operasyonuna, yani dışarda tek bir TİKB kadrosu kalmayana dek) 12 Eylül döneminde faaliyetlerini sürdüren tek örgüt oldu. Bunu net biçimde söyleyebilecek durumdayız. Üstelik 1981 ortalarından itibaren devrimci örgütlerin hiç bir faaliyet yapamadığı koşullarda bunları başardı. Öyle olduğu için faşist cuntanın “boyhedefi” haline geldi. 1985 operasyonunda elbette kendi hatalarının da rolü vardır, ama faaliyetleri sürdüren tek örgüt olmanın, devletin hedefe çakmasının ve özel olarak yoğunlaşmasının etkisi çok daha büyüktür.

E.Bilir’in küçümsediği o faaliyetler, yıllarca tek başına kalma pahasına yapılan faaliyetlerdir. Bu durum, faaliyetlerin zorluğunu ve önemini daha da arttırmaktadır.

 

Taktiksel değişimler

TİKB 12 Eylül’ü “saldırı taktiği” ile karşıladı, fakat sonraki gelişmeleri hiç dikkate almayan, dümdüz ve körlemesine bir çizgi de izlemedi. Direnmeksizin geri çekilmek ne kadar yanlışsa, yenilginin kesinleştiği ve koşulların elverişsiz hale geldiği durumlarda aynı şekilde devam etmek, bir o kadar yanlıştı. İlki teslimiyet, ikincisi maceracılıktı. 

12 Eylül sonrasında “geri çekilme”yi gerektiren koşullar 1981’in ortalarından itibaren başgösterdi. Bu süre içinde devrimci örgütlerin büyük çoğunluğu çökertilmiş, devrim saflarında moral bozukluğu öne çıkmış, kitlelerin ileri kesimlerinde bile direnişe geçme eğilimi iyice düşmüştü. DY, TDKP gibi geniş kadrolara ve olanaklara sahip örgütlerin birkaç operasyon ile çökmesi, ardından poliste çözülmeleri, geride kalanlarda çöküş ve panik yarattı. Çünkü darbe yiyen örgütler kendilerini toparlamaya çalışmak yerine durumu teorileştiriyor, mücadeleyi tatil ediyordu. Devrimci, demokrat kesimler 12 Eylül’ün şokundan daha büyük bir şoku bu dönemde yaşadılar. Devrim saflarında ağırlıklı olarak dağılma, mültecilik ve umutsuzluk hakim olmaya başladı.

Devrim cephesi böylesine gerilerken, karşı-devrim atak üzerine atak yapıyordu. Faşist cuntanın, umduğundan daha kısa sürede muhalefeti bastırmış olması, onu rahatlatmıştı. Yukarıdan aşağıya tüm kurumları ele geçirmiş, hakimiyetini kurmuştu. Kendisine direnebilecek güçleri ezdiğini düşünerek 1982 yılı için “anayasa referandumu” ile  seçim takvimini açıklayarak “demokrasiye geçiş” havası yarattı. O güne dek fiilen yaptıklarına yasal kılıf geçirme ve devletin restorasyonunu gerçekleştirme çabasıydı bu.

Komünistlerin de güçler ile görevler arasında ilişkiyi doğru kurup bu koşullarda savunmaya geçmesi gerekiyordu. Bolşevik “geri çekilme” taktiği, Lenin’in belirttiği gibi “ordularına en az zarar getirecek, yönetici çekirdeğinden en az kayıplarda bulunarak (derin ve giderilmesi olanaklı olmayan) bölünmelere uğramadan, en az moral kırıklığı ile ve en geniş, en iyi düşünülmüş ve en enerjik çalışmaya yeniden atılabilecek biçimde düzenli olarak geri çekilme”ydi.

Lenin’in “geri çekilme”den anladığı buydu. Fakat bizde yaşanan böyle olmamıştı. Faşist cunta karşısında “geri çekilme”yi Avrupa’ya, Avusturalya’ya kadar götürmek, “ricat”ın ötesinde bir kaçıştı. Ellerindeki insan malzemesine ve olanaklara rağmen örgütü yeniden toparlamaya çalışmak yerine, yurtdışına çıkmak veya ülke içinde bir yerlere çekilmek, tasfiyecilikti. TİKB mülteciliği, tasfiyeciliğin en uç ve en zararlı biçimi olarak gördü. Mülteciliği haklı ve meşru göstermenin, tasfiyeciliği aklamak olacağını vurguladı.

Rusya’daki tasfiyeciler de “yasadışı bir partiye gerek olmadığı”nı söyleyip, onun yerine “yasal olarak çalışan bir derneği” geçirmeye çalışmıştı. Bizdeki tasfiyeciler ise, 12 Eylül yıllarında legal dernek kurma koşulları da olmadığı için, varolan örgütlerini dağıtarak, koşullar uygun olduğunda da legal partiye dönüştürerek aynı yolu izlediler.

Mültecilik, 12 Eylül yıllarında arş-alaya çıktı. Onbinlerce kadro ve sempatizan “mülteci” durumuna düştü. Birçoğu emperyalist kurumların kırıntılarıyla beslenen, kafelerde-birahanelerde lafazanlık yapan hale geldiler. Bir kısmı ticarete soyunup zengin oldu. Devrimci kimliğini koruyup yeniden Türkiye’ye dönerek mücadeleyi sürdürenler bir elin parmaklarını geçmez.

12 Eylül yıllarında bir avuç komünist canı pahasına mücadele ederken, mülteciler entelektüel gevezelik yapıp dışarıdan ahkam kesiyordu. Türkiye’de eylem birliği yapmazken, yurtdışında “Faşizme Karşı Birleşik Devrimci Cephe” (FKBDC) kurduklarını ilan ettiler. Bu “cephe”nin tek faaliyeti “Anayasa’ya Hayır” kampanyası yürütmek oldu. Bu kampanyayı da ağırlıklı olarak yurtdışında yürüttüler. Ve kısa sürede dağıldı. TİKB, FKBDC’ye daha kurulduğu dönemde “kağıttan cephe” demişti, öyle de oldu.

Oysa 12 Eylül’ün ilk aylarında faşizme karşı birleşik cephe kurulabilirdi. TİKB idamlara karşı eylem birliği yapmak için devrimci kurumlara çağrı yapmıştı. Faşist cunta işbaşına geldikten hemen sonra, daha bir ayı dolmadan 8 Ekim’de Necdet Adalı’yı asarak başlamıştı idamlara. Henüz örgütler büyük darbeler yememişti. Buna rağmen idamlar için bile eylem birliği yapılamadı. Sadece Adana’da Partizan’la birlikte bildiri dağıtımı gerçekleşti.

İhtilalci komünistler idamlarla ilgili faaliyetleri de tek başına yürüttüler. İçeride-dışarıda, işkencede-zindanda mücadelenin her cephesinde 12 Eylül’e karşı amansız bir mücadele verdiler. Devrimin yüzakı olmayı böyle başardılar.

“Ey her şey bitti diyenler / Korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler… Ne kırlarda direnen çiçekler / Ne kentlerde devleşen öfkeler / Henüz elveda demediler”  diye şaire yazdırtan da bu direniş çizgisiydi.

TİKB, faşist cuntanın gelişinden yaklaşık bir yıl sonra 1981’in Ağustos ayında “geri çekilme” kararı aldı. Ve Leninist “geri çekilme”nin nasıl olması gerektiğini gösterdi. Çünkü “geri çekilme” kararından sonra da faaliyetlerini kesintisiz biçimde sürdürdü.

TİKB’nin 12 Eylül politikası eleştirilecekse, yeterince geri çekilemediği için eleştirilebilir. “Yönetici çekirdeği” korumakta daha özenli olunabilirdi; devlet işkence ile çökertemediği için, farklı yöntemler izleyeceği (takip, sızma vb.) düşünülerek önlemler alınabilirdi; yıllardır faaliyetleri kesintisiz sürdürmenin aşırı güveniyle hareket etmeyebilir, örgütü geleceğe taşımayı ön plana alabilirdi vb…

Daha sonraki yıllarda bunları kendi içinde tartıştılar da. Fakat o koşullarda asgari düzeyde bile olsa faaliyetleri sürdürmek, kitlelere güven vermek çok daha önemliydi. İhtilalci komünistler buna öylesine kilitlenmişlerdi ki ve 12 Eylül’deki teslimiyete öylesine öfkeliydiler ki, başka türlü davranmaları mümkün değildi. Dışarıda tek bir yoldaşları kalmamacasına direndiler. 12 Eylül’e damga vuran bir örgütü böyle yarattılar. “Bitmedi daha / sürüyor o kavga / ve sürecek…” inancını, coşkusunu, umudunu geleceğe böyle taşıdılar.

 

Kendiliğindenciliğe övgü

E.Bilir DY’yi aklamaya odaklandığı için, TİKB’nin 12 Eylül direnişini önce işkence ile darlaştırıyor; sonra gizli örgütlenme, gözaltı/işkence süreçleri, cezaevi süreçleri, savunma gibi konular” diyerek biraz genişletiyor, ama bunları da “politik hat”tan azadeymiş gibi gösterip politika ve örgüt üzerine polemik yapmaya kalkıyor.

“Sorun şu ki, -diyor- eğer doğru bir politik hattınız ve buna uygun bir örgütlenme tarzınız yoksa, söz konusu edilen önemli konuların hiç birisi devrimci hareketin gelişiminin ana sürükleyici halkası olamıyor.”(abç)

Devam ediyor; “…önceliğin doğru siyasal stratejide olması gerekir.” “İkincil önemdeki meseleleri birincil düzeye taşıyarak, küçük bir pencereden ele alıyor”lar. “Doğru siyasetle desteklenmemiş bir sağlamlığın da çok yetersiz olduğu aynı pratikte kendini göstermiştir.”

E.Bilir’e göre “ikincil önemdeki meseleler” (“gizli örgütlenme, gözaltı/işkence süreçleri, cezaevi süreçleri, savunma gibi konular”) “birincil düzey” olarak gördüğü “siyasal strateji”nin önüne çıkarılırsa (TİKB’yi böyle suçluyor!) “küçük bir pencere”den bakılmış ve yanlış yapılmış oluyor! Kendisi “siyasetin üstünlüğü”ne vurgu yaparak “geniş pencereden” bakıyor!

Esasında teori-pratik ilişkisi üzerinden genel bir doğruyu tekrarlamış gibi yapıyor ama gerçekte teoriden-siyasetten ve örgütten bir şey anlamadığını ortaya koyuyor.

E.Bilir’in TİKB’nin 12 Eylül politikasını bilmemesi mümkün mü? Bilmiyorsa, yazmadan önce öğrenmesi gerekmez mi? TİKB’nin 12 Eylül direnişini, 12 Eylül politikasından soyutlayan, dahası öyle bir politikası yokmuş gibi davranan da kendisidir; “politikanın önemi” üzerine yazı döşenen de…

Oysa TİKB’nin 12 Eylül direnişi, genel olarak ideolojik-siyasi hattından, özel olarak da 12 Eylül’e dair tespitleri ve politikalarından bağımsız değil. 12 Eylül’e dair yazılan tüm yazılarında bunu özellikle vurgulamışlardır. 12 Eylül direnişini, ideolojik-politik çizgisinden, yeraltı örgütü ve kadrosundan kopuk ele alanları sürekli uyarmışlardır. Buna karşın E. Bilir, geçtik TİKB’nin ideolojik-politik-örgütsel çizgisini, 12 Eylül politikası hakkında dahi tek kelime etmeden, TİKB’yi “doğru siyasal stratejiye” sahip olmamakla, “doğru siyasetle desteklenmemiş bir sağlamlığın yetersiz olduğu”yla eleştiriyor.

Kendince bunun kanıtı da TİKB’nin kitlesel bir örgüt olmayı başaramaması, buna karşın DY’nin kitleleri arkasından sürüklemesi!..

“Anlaşıldığı kadarıyla derin bir Marksizm-Leninizm bilgisiyle donanmış, profesyonel devrimciliğe dayalı bir çevreymişler, kitle hareketleri de oldukça canlıymış ama (hay aksi!!!) kitleler yanlışlıkla Devrimci Yol saflarında yer almışlar.” diyerek aklınca dalga geçiyor!

E.Bilir’e göre, kitlesel bir hareketin varlığı, “siyasal doğruluk”la eşdeğer! Bir başka ifadeyle “doğru bir siyaset” otomatikman kitlesel hareket yaratır! Dolayısıyla “siyasal doğruluk”un tek kriteri, kitlesellik oluyor! Gizli örgütlenme, gözaltı/işkence süreçleri, cezaevi süreçleri, savunma gibi konular” önemsiz, “ikincil” konular… “Doğru siyasetle desteklenmiş bir sağlamlığın” göstergesi değil! “Doğru siyasetle desteklenmiş” olsaydı, zaten kitlesel olurdu!

“Doğru siyaset”in bu şekilde kitlesellikle eşitlenmesi, son derece sakat bir yaklaşımdır. Siyasete üstünlük veriyormuş gibi görünse de gerçekte kitleleri her şeyin üzerinde gören, kitle kuyrukçuluğunun, kendiliğindenciliğin teorisini yapmaktır.

Aklı başında herkes bilir ki, bu sistemde kimi zaman dinci-gericilik, kimi zaman faşizm en kitlesel hareketler olabiliyorlar. Almanya’da Naziler milyonları arkalarından sürükleyebildiler. Diğer yandan komünist ve devrimciler, burjuva siyasal akımlardan daha az bir kitleyi etkileyebiliyor. Hatta devrimin öngününde bile, komünist partilerin üye sayısı, burjuva partilerinden az olabilir. Sadece burjuva partilerinden değil, reformist, oportünist birçok partiden bile daha az kitleye sahip olabilirler.

Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren SBKP hakkında az-çok bilgisi olan, Bolşeviklerin 1917 yılına dek, gerek menşeviklerden gerekse “sosyalist-devrimciler”den (Narodniklerin devamcıları) daha az bir kitleye sahip olduğunu bilir. Devrim yapan birçok komünist-devrimci parti, çok uzun yıllar kitlesel olamamıştır. Ama bu onların “doğru siyaset” izlemedikleri anlamına mı gelir? Öyle olmadığı pratikte ispatlanmadı mı?

Devrim, kuşkusuz kitlelerin eseri olacaktır. Ama ML ya da devrimci bir partinin önderliğinde; kendiliğinden değil! ML bir parti de her zaman daha “seçici” olmak durumundadır. Popülist-halkçı tarzda bir örgütlenmenin kolaycılığına düşemez. Onun farkı, kritik dönemeçlerde aldığı kararlarla kitlelere önderlik edebilmesindedir. Bir diğer fark ise, popülist-halkçı örgütlenmeler gevşek ve dağınık iken, ML temelde örgütlenmelerin sınıf temelli, disiplinli ve kalıcı olmasıdır. ML örgütleri kritik dönemeçlerde sıçratan ve devrim yapmasını sağlayan da bu yapısal farklardır.

E.Bilir’in “doğru siyaset”e verdiği üstünlük, esasında tek başına hiçbir şeydir. Zaten kendisi de bir yerde “doğru bir politik hattınız ve buna uygun bir örgütlenme tarzınız yoksa” diyerek kısmen düzeltme yapıyor. Buna karşın hemen üst cümlesinde TİKB’nin “gizli örgütlenmesi”ni küçümsüyor.

En başta “doğru bir politik hat” ML bir ideolojik-felsefi bakışı gerektirir. Böyle bir bakışa sahip değilseniz “doğru bir politik hat” kuramazsınız. Bu da yetmez, ML bir örgütlenmeye sahip olmanız gerekir. Örgütlenme, ideoloji ve siyasetin basit bir uzantısı değildir. Lenin’in “Ne Yapmalı” eserinin özü, “devrimci bir örgüt yaratalım”dır. Onun da temelinde “gizlilik” vardır. Böyle bir örgütünüz yoksa, devrim yapamazsınız! En fazla ideolojik bir akım olmanın ötesine geçemezsiniz. Amacınıza uygun araçlardan yoksunsanız, o amaca ulaşamazsınız! Lenin’in “Bana bir devrimciler örgütü verin, dünyayı yerinden oynatayım!” sözü tam da örgütün önemine işaret etmektedir.

Eğer devrim ve sosyalizm hedefiyle yola çıkılmışsa, ona uygun bir örgüt ve kadrosal güç gerekir. Aksi halde kendiliğinden patlamalar yaşanır ve söner. Bir takım düzen-içi kazanımlar elde edilebilir; fakat devrime, hele ki sosyalizme asla ulaşılamaz! Bu hedef, bir ütopya olarak kalır. Son yıllarda tasfiyeciliğin baskın hale gelmesiyle “ütopyamız” sözünün artması boşuna değildir. Çünkü örgütün olmadığı veya gevşek-legal örgütlenmelerin olduğu yerde, hedefler bir “ütopya”, yani bir hayal olur.

İdeoloji-siyaset-örgütlenme, birbiriyle kopmaz bağlara sahiptir. Buna bağlı olarak strateji ve taktikler, mücadele biçimleri ve örgütleri, sloganlar yaratılır. Türkiye devrimci hareketinin 12 Eylül yenilgisinin altında yatan, ideolojik-siyasi-örgütsel zaaflardı. 12 Eylül’e dair “geri çekilme” adı altında bozgun taktiği izlenmesinin nedeni de buydu.

 

“Küçük” ama çelikten…

E.Bilir, DY’nin 12 Eylül öncesi kitleselliğini, onun politik-örgütsel doğruluğunun kanıtı olarak gösterdiği gibi, TİKB’yi de kitlesel olamadığı için “doğru politik hatta” sahip olmamakla damgalıyor. Ona göre TİKB “sosyalist hareket içinde ancak küçük bir sekt!” Öyle olduğu için de “milyonlarca insanı kazanmayı ve gerçek anlamda bir devrim yapmayı hedefleyen bir hareketin yaklaşımı”nı anlamıyor!

Ama şu sorular yanıtsız kalmaya devam ediyor: “Gerçek anlamda devrim yapmayı hedefleyen” DY, hedefine uygun bir örgüt kurmak yerine neden “dergi çevresi” olarak kalmayı tercih etti? Mücadelesini doğrudan devlete yöneltmek yerine neden MHP’li sivil faşistlerle sınırladı? (Bunları DY eleştirisi yapan örgütler değil, bizzat DY’nin önderleri söylüyor. Sadece savunmalarında değil, “anı” kitapları ve röportajlarında da böyle itirafları var.) Ve bu kadar kitlesel bir hareket neden ve nasıl oldu da cunta geldikten üç ay sonra merkezi olarak çöktü? 12 Eylül’e karşı ne içerde ne dışarda bir direniş sergileyebildi?

Çok açık ki, ideolojik-siyasal-örgütsel zaafların doğal sonuçları yaşandı 12 Eylül’de. Bu durum sadece DY’ye özgü değildir. TİKB’nin 12 Eylül eleştirisi de DY ile sınırlı değildir. 12 Eylül değerlendirmelerinde DY dahil bu örgütlerin ideolojik-politik-örgütsel zaafları ortaya serilmiştir. Fakat E. Bilir TİKB eleştirisi yaptığı iki bölümlük yazısında, TİKB’nin ideolojik-politik hattına dair tek bir eleştiri yapmadan, yanlış olduğunu iddia ediyor.

TİKB’nin 12 Eylül yenilgisine dair yaptığı eleştirilere ise, “madem sizde bu özellikler vardı neden bozgunu engellemediniz?” diye soruyor. Sonra TİKB adına kendisi yanıtlıyor: “Biz elimizden geleni yaptık ama gücümüz sınırlıydı!” Ardından ekliyor: “O zaman ‘siz de 1960’ların sonlarından beri bu ülkede devrimci hareket içinde değil misiniz? Neden gücünüzü artırmadınız? Neden kitleselleşmediniz? Neden silahlı güçleriniz çok daha fazla değildi?’ şeklinde devam eden bir tartışma olur.”

Peki tartışalım…

TİKB 1979 yılının 19-21 Şubat tarihleri arasında gerçekleşen “İleri Militanlar Toplantısı” (İMT) ile kuruldu. 12 Eylül geldiğinde 1.5 yıllık bir örgüttü. Bu kadar kısa sürede gerek ideolojik-siyasi yönden gerekse örgütsel-kadrosal açıdan ML tarzda bir örgütlenme yaratabilmesi başlı başına bir başarıydı. Bu 1.5 yıl üzerinden 12 Eylül’ün tek direnen örgütü haline gelmesi de, onun başarısının test edilmesi ve teyidi oldu.

TİKB’nin kurucuları arasında ’68 kuşağı içinde yeralan kişilerin olması, “60’ların sonlarından itibaren” varolduğunu göstermez. İMT’ye damgasını vuran İsmail Cüneyt, Sezai Ekinci gibi TİKB önderleri 1974 sonrası harekete katıldılar. Ayrıca İMT’ye katılanlar arasında ’77-78 yıllarında mücadeleye atılan genç devrimciler de vardır.

Dolayısıyla TİKB, “60’ların sonlarında kurulan” Basın-Yayın Komünü’nün basit bir devamı değildir. BY Komünü, “küçük-burjuva devrimcisi” bir “çevre”dir. 12 Mart sonrası THKO ile birleşiyorlar, 1977’de THKO içinde “devrimci muhalefet” oluşuyor ve bir ayrışma yaşanıyor. BY Komünü içinde yeralanlardan bazıları THKO içinde kalıyor, THKO’lu bazı kadrolar ise “devrimci muhalefet”le birlikte ayrılıyor. Bu grup 1978’de “Devrimci Proletarya” ismiyle dergi çıkartıyor, afiş, yazılama vb. yapıyor. THKO’dan (sonradan çıkardıkları dergi isimleriyle “Halkın Kurtuluşu”ndan) kitlesel biçimde ayrılmalarına karşın, örgüt kuramadıkları için hızla kan kaybediyorlar. Geride kalan küçük grup, yeni örgütlenen gençlerle birlikte 1979 Şubat’ında TİKB’yi kuruyorlar.

BY Komünü ve “devrimci muhalefet”in en önemli eksikliği, devrimci özelliklerine rağmen örgüt kurmada kendilerine güvensiz yaklaşmaları ve sağlıksız birlikler yapmalarıdır. “Kişi kültü”ne dayanan “çevre” yapısını aşamazlar. Bu durum yaklaşık 10 yıllık bir dönemin heba edilmesine yol açmıştır. Elbette yapılan iyi şeyler de vardır. O dönemki “küçük” yapısına rağmen döneme damga vuran Denizli Ziraat Bankası soygununu gerçekleştirmiştir mesela. İşkencede direnme geleneğinin temelleri o dönemde atılır. Osman Yaşar Yoldaşcan, Mehmet Fatih Öktülmüş gibi önderler çıkar. “Üç Dünya Teorisi” gibi karşı-devrimci bir teoriyi, Türkiye’de ilk reddeden grup olur. İşçi sınıfının önderliği, silahlı mücadele, sosyo-ekonomik yapı, devrim stratejisi gibi pek çok konuda dönemin Maocu-Castrocu etkisinden farklı düşüncelere sahiptir.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, doğru siyasal görüşlere ve militan kadrolara sahip olmak yetmez; bunu ML temelde bir örgütlenmeyle birleştirmiyorsan, dağılma kaçınılmazdır. BY Komünü ile “muhalefet”in eksikliği budur.

TİKB niteliksel bir dönüşümdür. Basın-Yayın Komünü ve “devrimci muhalefet”in oluşturduğu devrimci kadroları, direnme geleneğini ve güçlü ML ideolojik-siyasi çizgiyi devralmış; aynı zamanda eksikliklerine de darbe vurmuş; 1979’da kurulmuş komünist bir örgüttür.

TİKB’nin kuruluşu asıl olarak ML örgütlenmenin yaratılması bakımından nitel bir sıçramadır. Tüzüğün oluşturulması, yukarıdan aşağıya hiyerarşik bir örgütlenmenin kurulması, demokratik-merkeziyetçiliğin oturtulması, üye ve aday üyeliklerin belirlenmesi, rapor sistemi, kongre-konferans gibi örgüt-içi denetim mekanizmalarının işletilmesi ile komünist bir örgüt ete-kemiğe bürünmüştür. Keza yasal dergi çıkarma koşulları bulunduğu halde yayın hayatına illegal dergiyle başlaması, yeraltı örgütüne verdiği önemin bir başka göstergesidir.

Kuruluşundan iki ay sonra Nisan 1979’da kitle yayın organı Orak-Çekiç (OÇ) yayın hayatına başlar. Bir ay sonra teorik yayın organı İhtilalci Komünist (İK) çıkar. 12 Eylül’e kadar İK 10. sayıya ulaşır. 12 Eylül sonrası OÇ, İK’nın da görevini üstlenen siyasal dergi olarak her ay çıkmaya devam eder. İllegal yayın faaliyeti, illegal dağıtım komiteleri ve yeraltı kadrosunun yaratılmasında önemli bir yere sahiptir. 12 Eylül geldiğinde TİKB’yi diğer örgütlerden avantajlı kılan, 1.5 yıl içinde bu çalışmayı oturtmuş olmasıdır.

TİKB’nin tarihini, 12 Eylül öncesi durumunu, diğer örgütlerden farklarını bilmeden TİKB eleştirisi yapılamaz. Ne yazık ki E. Bilir buna soyunmuştur.

Kitlesellik bakımından 12 Eylül öncesi TİKB tabi ki “küçük” bir örgüttü. Bu yönden DY, HK, Kurtuluş gibi örgütlerle kıyaslanamaz bile. Zaten 1986’da kaleme alınan yazıda, kendilerini “küçük ama, çelikten, bolşevik müfreze” olarak tanımlıyorlar. Fakat hiçbir zaman “küçük”lüklerine methiye düzmüyor, bunun nedenlerini ortaya koyup aşmaya çalışıyorlar. 1991 yılındaki 2. Konferans Belgeleri’nde; “küçük” ibaresini artık kaldıracaklarını, “yine çelikten, yine bolşevik” ama “küçük olmayacak”larını belirtiyorlar. Ona uygun şekilde önemli bir yol da alıyorlar.

Her şeyden önce 12 Eylül’ün tek direnen örgütü olmasının büyük bir prestijine sahiptiler. Verdikleri güvenden dolayı kitle ilişkilerinde eksilme yoktu. Mücadelenin en sert döneminden geçmiş kadroları, daha bir deneyimli olarak mücadeleyi sürdürme azmindeydi. ’80 sonrası mücadeleye atılan yeni kuşak, direnişle anılan bu örgütü merak ediyor, ilgi gösteriyordu.

Tek dezavantajları, 12 Eylül’ün yenilgi psikolojisinin yavaş yavaş kırılmaya başladığı ’85 sonrasında TİKB’nin tüm kadrolarının cezaevinde olmasıydı. 12 Eylül döneminde yurtdışına kaçan veya ülke içinde saklanan örgütler, ‘85’ten itibaren toparlanmaya başlarken, TİKB 12 Eylül direnişinin “mükafatı” olarak, bütün gövdesiyle cezaevindeydi. Öğrenci gençlikte dernekleşme faaliyetiyle ilk çıkışı yapanlar, modern revizyonist hareketler oldu. 1987’de TBKP’de birleşen eski TKP ve TİP, “Yarıncılar” adıyla öğrenci gençlikte boy gösterdiler. Yenilgi yıllarını en az hasarla atlatan bu revizyonistler, toparlanma döneminde ilk ortaya çıkan oldular.

12 Mart ile 12 Eylül arasındaki en önemli fark, 12 Mart’ın direnerek alınan bir yenilgi olmasıdır. Onun için 12 Mart sonrası birkaç yıl içinde toparlanma yaşanmış ve direniş mirası üzerinden devrimci hareketler büyümüştür. 12 Eylül sonrası toparlanma ise, yaklaşık on yılı bulmuş, üstelik revizyonist-reformist hareketler baskın hale gelmiştir.

’89 “bahar atılımı”, işçi sınıfının 12 Eylül sonrası tarih sahnesine yeniden çıkışıdır. Esasında 12 Eylül yenilgisinden sıyrılıp yükselişe geçişin de tarihidir. TİKB açısından da ’89 atılım yılıdır. ’87 yılında kimi tahliyeler ve firarlarla bir toparlanma yaşansa da, örgütsel atılım ‘89’da gerçekleşir. Öğrenci gençlik içinde ’87 yılında başlayan faaliyet, “Genç Komünarlar” (GK) adıyla örgütlü bir hal alır. İşçi sınıfında DSB komiteleri yeniden kurulur ve faaliyetleri artar. ‘90’ların başında yükselen memur hareketine öncülük edilir. İstanbul, Adana, Ankara başta olmak üzere bulundukları bütün illerde memurların sendikalaşmasında çok önemli bir rol oynarlar; birçok memur sendikasının kuruluşuna önayak olur, yönetimlerinde yer alırlar. ‘89’dan itibaren illegal yayın organı OÇ yeniden yayın hayatına başlar. İlk korsanlar, ilk illegal afişler, pankartlar yine TİKB’liler tarafından yapılacaktır. 12 Eylül’ün 10. yılına da, korsan gösteriler, korsan yayınlar, pankartlarla TİKB damgasını vuracaktır.

‘90’lı yılların ilk yarısında TİKB, “küçük” örgüt olmaktan çıkmıştır. ’89 sonrası öğrenci gençlik içinde kitlesel hareketlerden biri GK’dır. GK, 90’lı yılların öne çıkan öğrenci eylemlerinin ya tek başına örgütleyicisi ya da bileşenidir. (Boğaziçi işgali, Bornova yürüyüşü, Yıldız direnişi, 6 Kasım boykotları vb…) Boğaziçi işgali, işçi sınıfıyla öğrenci gençliğin dayanışması bakımından en ileri eylem olmasıyla da tarihsel bir yere sahiptir. Ayrıca üniversitelerde ve liselerde faşist ve gerici saldırılara karşı militan mücadele çizgisiyle göz doldurur. Yasaklı 1 Mayısların kırılmasında önemli bir görev üstlenirler. Saraçhane’de, Taksim’de orak-çekiçli bayrakla en önde yürüyenler GK’lılardır.

Bu yıllarda Yıldız Üniversitesi’nde öğrenci olduğunu yazan E. Bilir, eğer gençlik mücadelesi içinde yer almışsa GK’yı ve eylemlerini bilmemesi mümkün değildir. Sadece gençlikte değil, yükselen memur ve işçi hareketi içinde, ardından emekçi semtlerde TİKB hızla büyüyen bir güç olmuştur. “Kürdistan’a askere gitme” kampanyası başta olmak üzere birçok eylemleriyle Kürt hareketine önemli destekler de vermiştir.

Özcesi, kitlesellik görecelidir; TİKB ‘90’lı yıllarda devrimci örgütler arasında kitlesellik bakımından ilk sıralarda yeralan bir örgüt haline geldi. Hem de bunu ideolojik-siyasi hattından taviz vermeden, yeraltı örgütü, yeraltı basını ve kadrosuyla başardı. Tabi ki, legal olanaklardan yararlanmayı da ihmal etmedi.

“Eşitsiz gelişme yasası” örgütler için de geçerlidir. Bir dönem kitlesel olan bir örgüt, başka bir dönem küçülebilir; ya da tersi mümkündür. Ama önemli olan zor dönemleri yarabilmek, kritik dönemeçlerde doğru tavırlar alabilmek, toplumsal harekete önderlik edebilmektir. Bunları başarabilen bir örgüt-parti, devrime önderlik edebilir. Onun dışında kof bir kitleselliğin kimseye yararı yoktur.

 

Kadro kriterleri

E.Bilir TİKB hakkında iki bölümden oluşan yazılarında TİKB’nin tarihini, evrimini bilmediğini, doğru-düzgün bir araştırma yapmadığını ortaya koyuyor. TİKB kadrolarıyla ilgili yazdıkları da bu durumu ele veren bir başka gösterge.

“TİKB kadrolarının gözaltı tutumlarının iyi olduğu solda genel kabul görüyor, bu konuyu sorgulamıyorum. Ancak kadronun iyiliğinin kitle ilişkileri kurup geliştirebilme, bu ilişkiler içinde yeni kadrolar çıkarabilme, siyasal mücadelenin ülke çapında gelişmesini sağlayacak politikalar geliştirip bunları uygulayabilme gibi yanları da var. Bu açılardan açıkça başarısız olan bir yapıyı tek boyutlu şekilde tüm politikanın önüne koymak doğru değildir.” (abç)

Bilir’e göre, TİKB kadroları işkencede direnmiş ama, “kitle ilişkileri kurmakta”, “yeni kadrolar çıkarabilmekte”, “siyasal mücadelenin ülke çapında gelişmesini sağlayacak politikalar geliştirip bunları uygulayabilmek”te “açıkça başarısız”! Hem de açıkça!

Gerçekte açık olan; E. Bilir’in komünist bir kadroda bulunması gereken temel özelliklerden bihaber olmasıdır. TİKB kadrolarını bu kriterlere vurduğunda nasıl bir tipolojiye sahip olduklarını ortaya koyamamasıdır. Bu konuda da hiç bir bilgi edinmeden rahatça kalem oynatmasıdır.

Dimitrov komünist bir kadroda olması gereken kriterleri şöyle sıralıyor:

“Birincisi, işçi sınıfının kavgasına kesin bağlılık, partiye sadakat ki, bu özellikler düşmanın karşısında -savaşta, hapiste, mahkemede- denenmiş olmalıdır. İkincisi, yığınlarla mümkün olan en sıkı bağ. Kadrolar yığınların içinde tamamen erimeli, yığınların nabzını elinde tutmalı, onların duygularını ve ihtiyaçlarını bilmelidirler… Üçüncüsü, kişinin kendi yolunu bağımsızca bulma yeteneği ve karar vermede sorumluluk almaktan korkmamak… Bozgun anlarında şaşırmayan, zafer anlarında gururdan başı dönmeyen ve kararları uygulamada yılmaz bir sağlamlık gösteren… Dördüncüsü, sınıf düşmanına karşı mücadelede olduğu kadar, Bolşevik çizgiden tüm sapmalara karşı uzlaşmaz karşı-koyuşlarında da disiplin ve Bolşevik sağlamlık.”

Başta Dimitrov olmak üzere komünist usta ve önderler, kadrolarda bulunması gereken özelliklerin başına “işçi sınıfının çıkarlarına ve partiye bağlılık ve bunun en zor koşullarda -işkence-zindan-mahkeme- sınanmış olması”nı koyar; TİKB kadroları bu konuda açık ara öndedir. Ayrıca “kendi yolunu bağımsızca bulma yeteneği, karar vermede sorumluluk almaktan korkmama, kararları uygulamada yılmaz bir sağlamlık” yönünden de oldukça güçlüdür. “Sınıf düşmanına karşı mücadelede olduğu kadar, Bolşevik çizgiden tüm sapmalara karşı uzlaşmaz, disiplinli, Bolşevik sağlamlık” konusunda ise kimse eline su dökemez. “Yığınlarla mümkün olan en sıkı bağ… yığınların nabzını elinde tutma, onların duygularını ve ihtiyaçlarını bilme” noktasında ise eksik kaldıklarını TİKB’liler kendi yayınlarında söylemiştir. Kuruluşundan bu yana en seçkin, en sınamış, deneyimli ve kadın ağırlıklı kadro yapısına sahip olduğu halde, bu konuda özeleştirel yaklaşmaktan kaçınmamıştır.

“Kitlelerle bağ” konusunda eksikliği de ‘90’lı yıllarda aşmışlardır. Zaten temel kriterlerin en önemlisine ve ezici çoğunluğuna sahipseniz, bir konudaki eksikliği de tespit etmişseniz onu aşmak hiç zor olmaz. E. Bilir’in iddia ettiği gibi TİKB kadrolarının tek olumlu tarafı “işkencede direnmek” olsaydı, faşizmin en azgın saldırdığı bir dönemde içeride-dışarıda direnişi örgütleyen tek örgüt yaratılamazdı.

E.Bilir DY’nin 12 Eylül tavrını aklayabilmek için TİKB’ye saldırmaya öylesine kilitlenmiş ki, objektifliğini tümden yitirmiş. Başta 12 Eylül olmak üzere her zorlu dönemde direnişleri, militanlıkları, örgüte ve devrime bağlılıkları, ideolojik-siyasi yetkinlikleri, sağlamlıkları ve uzlaşmaz karakterleriyle öne çıkan TİKB kadrolarının üstünlüğünü görmezden gelmesi yetmiyor, “açıkça başarısız” ilan ediyor! Oysa o kadrolarla sıcak mücadelede karşılaşmış her siyasi hareket, üstünlüklerini ve farklarını bizzat pratikte görerek bu gerçeği teslim etmişlerdir. Hatta gıptayla gözlemleyip kendi kadrolarına örnek gösterenler olmuştur.

TİKB’nin belki de en büyük üstünlüğü kadrolarıdır. Onun için dostun da düşmanın da saygısını kazanmıştır. Türkiye devrimine mal olmuş Mehmet Fatih Öktülmüş, Osman Yaşar Yoldaşçan, İsmail Cüneyt, Sezai Ekinci gibi önderler, Ataman İnce, Metin Aydın, Selma Aybal gibi çok değerli kadrolar yetiştirdiler ve bunların önemli bir kısmını 12 Eylül yıllarında kaybettiler. Buna karşın Remzi Basalak, Nilgün Gök, Osman Akgün gibi kadrolar, ‘90’lı yılların buz kıranı oldu. Her yeni kuşak, şehit yoldaşlarını örnek alarak, geleneğin izinden yürüyerek TİKB’yi büyüttü.

TİKB’de tasfiyecilik başgösterdikten sonra elbette kadro yapısı da değişime uğradı. Ama TİKB geleneğine sahip çıkanlar, direnişçi-militan-sağlam ve düşmana karşı uzlaşmaz kadrolar olmaya ve öyle kadrolar yetiştirmeye devam ettiler.

Her örgütün bir “kadro tipolojisi” vardır. Kadrolarına verdiği temel özellikleri, kriterleri bulunur. Bir örgüt hakkında ilk izlenimler de, kadroları üzerinden edinilir. Kadro, örgütün minyatürü gibidir. Olumlu yönleri de olumsuzlukları da kadrosunda somutlanmış, ete kemiğe bürünmüştür. Kadro ve örgüt, böylesine içiçe geçmiştir.

Kuruluşundan 12 Eylül yıllarına, ‘90’lardan günümüze ihtilalci komünistlerin kadro yapısı, temel nitelikleri bakımından değişmemiştir. Elbette her dönemin kendine özgü koşulları, ona uygun özellikleri edinmeyi gerektirir. Ama Dimitrov’un özetlediği kadro kriterleri, her dönem komünist kadrolarda bulunması gereken temel özelliklerdir ve titizlikle korunmalıdır.

 

Sonuç olarak

E.Bilir’in TİKB ve kadroları hakkında mesnetsiz iddialarına, 12 Eylül’e dair yanlış savlarına ve 12 Eylül direnişini küçülten, teslimiyeti meşrulaştıran çabalarına karşılık, bir kez daha gerçekleri ortaya sermeye çalıştık. Daha söylenecek çok söz, DY’nin “kır gerillası”ndan “direniş komitelerine” kadar yapılacak çok eleştiri var; ama temel noktalara açıklık getirdiğimizi ve bunun yeterli olduğunu düşünüyoruz.

TİKB’nin 12 Eylül direnişi, hiç kimsenin üzerine gölge düşüremeyeceği kadar açık ve görkemlidir. 45 yıl önce söylediğimiz gibi bugün de, 12 Eylül darbesi karşısında alınması gereken doğru tavrın, direnmek olduğunu söylüyoruz. Faşist cuntayı geri püskürtmek için mücadele edilmeliydi. Bunun sonucu yenilgi de olsa, devrimin yararına olacağı için göze alınmalıydı. Tasfiyeciliğin bu kadar ağır ve uzun yıllar sürmesinde, devrimci hareketin bir türlü toparlanamamasında, faşizmin ve gericiliğin yükselişinde, 12 Eylül’e karşı gereken tavrın gösterilmemesinin büyük payı vardır.

Yıllardır bize şu soru soruluyor: O günkü güçlere ve zaaflara rağmen faşist cuntayı yenmek mümkün müydü?” Verdiğimiz yanıt şu olmuştur:

“O günkü aleyhte etkenler dikkate alındığında başarı olanağı zayıftı, ama vardı. Yenilgi mutlak kader değildi. Yalnız devrimci örgütlerin ilk elden kendilerini yeni koşullara uyarlamaları, saflarındaki paniği ve şaşkınlığı en aza indirmeleri, direniş ve saldırı ruhuyla hareket etmeleri, antifaşist eylem birlikleri geliştirmeleri ve yığınları soğumadan direnişin içine çekecek yol ve yöntemleri bulmaları gerekiyordu. Bu yapıldığında yenilgi kader olmaz, olsa bile hiç olmazsa yiğitçe bir yenilgi olurdu.” (Tasfiyeciliğin Son 10 Yılı broşürü sf:43)

Peki devrimci örgütleri olduğundan farklı mı görmüştük? Onların durumunu yanlış mı değerlendirmiştik? Devrimci iyimserlikle mi hareket etmiştik? Şimdi E. Bilir de diyor ki; “madem sizde bu özellikler vardı neden bozgunu engellemediniz?”

Devrimci örgütlerin bu kadar erken panikleyip kaçacaklarını, kısa sürede darbe alıp çökeceklerini bilemezdik tabii. En azından ilk aylarda bir direniş göstermelerini bekliyorduk. İdamlara karşı eylem birliği çağrımızı da o beklentiyle yapmıştık. 12 Eylül öncesi “iç savaş” tespiti yapanlardan, “silahlı propaganda” diyenlerden faşist cuntaya karşı kısmi de olsa bir direniş beklemek doğaldı. Düşündüğümüzden daha kötü bir tablo ile karşılaştığımız muhakkak. Buna rağmen tek başına da kalsak cuntaya karşı içerde-dışarda direnme, mevzileri dövüşmeden terketmeme kararımızı yaşama geçirmeliydik, öyle de yaptık. Elbette tek başımıza “bozgunu engelleme”ye gücümüz yetmezdi. Sadece biz değil, o koşullarda kimse tek başına bunu başaramazdı. Ama bunu bilmek, dövüşmeden yenilmeyi kabul etmek, teslim olmak anlamına gelmezdi.

Dünyanın hiçbir ülkesinde devrim güçlerinin savaşa risksiz ve garantili koşullarla girerek başarı kazandıkları görülmemiştir. Biz o riskleri ve kayıpları göze aldık. Çok değerli yoldaşlarımızı kaybetme pahasına, dışarda tek kişi kalmamacasına, son ferdimize kadar direndik. Bunun karşılığını, işçi ve emekçilerin bize duyduğu güveni pekiştirerek aldık. ‘90’lı yıllarda saflarımıza katılan yeni kuşakla birlikte kitlesel bir hareket haline gelerek aldık. Güç ve gurur duyduğumuz bir tarih yaratarak aldık…

Fakat Türkiye Devrimci Hareketi’nin geneli açısından 12 Eylül, “dövüşsüz bir yenilgi” oldu. Bu yenilgiyi kim, hangi biçimde haklı ve doğru göstermeye çalışırsa, tasfiyeciliğe ve teslimiyete prim veriyor demektir. Çünkü hiçbir komünist, hiçbir gerçek devrimci, 12 Eylül günlerinde düşman ilerledikçe gerilemeyi, o saldırdıkça kaçmayı ve üstelik bunu uzun yıllar süren bir mültecilikle perçinlemeyi savunamaz, haklı çıkaramaz. Suçu 12 Eylül öncesinin zaaf ve eksikliklerine yıkıp, işin içinden sıyrılmak da doğru değildir. Çünkü her şeye rağmen hata ve eksiklikler mücadele içinde giderilebilirdi. Ama yenilgi önce kafada başlamıştı. Savaşı kafada kaybedenlerin direnme ihtimali yoktu.

Geçen süre içerisinde 12 Eylül’le doğru bir hesaplaşma yapılmadığından, dahası halen “o koşullarda yapılacak bir şey yoktu” mealinde savunmalar sürüyorken, 12 Eylül’ü aşmak mümkün olmuyor. Yenilgiler iyi bir okuldur, ancak doğru dersler çıkartıldığında… Elbette yenilgi okulundan dersler çıkartanlar, kendilerini yeni zorluklara göre donatanlar çıkacaktır ve geleceğe onlar yürüyecektir…

Bunlara da bakabilirsiniz

Mücadeleci sendikalardan Mehmet Türkmen için eylem

Birtek-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Sırma Halı işçilerinin eyleminde yaptığı konuşma hedef gösterilerek 16 Mart …

19 Mart’ın yıldönümü ne anlatıyor

CHP, 19 Mart direnişinin yıldönümünde, Saraçhane’de bir miting düzenledi. Ancak miting, tam da bir görev-savma …

İsviçre’de tutsaklarla dayanışma eylemleri

İsviçre’de Devrimci Tutsaklarla Dayanışma Platformu, 18 Mart günü “Dünya Politik Tutsaklarla Dayanışma Günü” dolayısıyla, 4 …