AKP’nin CHP üzerindeki oyunu: “Mutlak butlan” ve sonrası…

İki yılı aşkın süredir CHP’nin üzerinde asılı duran “mutlak butlan” kılıcı, 21 Mayıs günü indirildi. Özgür Özel’in başkan seçildiği 4-5 Kasım 2023’te yapılan Kurultay’ın aldığı tüm kararlar “hükümsüz” sayılarak, eski başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve parti meclisi yeniden göreve getirildi.

Ardından CHP’nin Genel Merkez binasına polisle girildi. Kapılar-camlar kırıldı, gaz bombası ve plastik mermi kullanıldı. Binada direnen Özgür Özel ve onu destekleyen milletvekilleri, üyeler, polis zoruyla dışarıya çıkarıldı.

Polisin bu şekilde girdiği Genel Merkez, Kılıçdaroğlu’na hazır hale getirildi böylece. Sadece bu tablo bile, AKP’nin mahkeme-polis gücüyle CHP’ye çöktüğünü, Kılıçdaroğlu’nu da bir aparat olarak kullandığını resmediyordu.

Fakat Özgür Özel ve çevresinin Genel Merkez’deki direnişleri, ardından kitleyle birlikte meclise yürüyüşü, tabloyu tersine çevirdi. AKP ve Kılıçdaroğlu’nun zaferi değil, yenilgisi oldu.

 

Fiili-meşru mücadele kaçınılmaz

“Mutlak butlan” uzun bir süredir siyasi literatüre giren bir hukuk kavramı. TCK’nın birçok maddesinde olduğu gibi Arapça bir kelime. Sonradan “kesin hükümsüzlük” şeklinde değiştirilmiş zaten. Aile hukukundan idare ve borçlar hukukuna kadar birçok alanda kullanılıyor. Fakat siyasi partiler için kullanılması ilk kez oluyor.

Bu davayı açan kişi ise, Hatay halkının büyük bir öfke duyduğu, Hatay eski Belediye Başkanı Lütfü Savaş. Savaş, aslında AKP’nin belediye başkanıydı. 2014 seçimlerinde AKP onu aday göstermeyince CHP’ye transfer oldu. İki dönem CHP’den belediye başkanlığı yaptı. Bu süre boyunca, Hatay’ın ilerici, solcu kesimleri tarafından benimsenmedi. Verdiği ruhsatlar ile depremde binlerce kişinin ölümüne sebep olması, sonrasında depremzede halkı ortada bırakması, ona olan öfkeyi daha da büyüttü. Kitlelerin bu büyük öfkesine rağmen 2024 seçimlerinde CHP onu yeniden aday gösterince, seçimleri kaybetti. Şimdi bu davayı açarak hem AKP’ye yeniden yaranmaya çalışıyor, hem de CHP’den “intikam” alıyor.

İddianamede Lütfi Savaş “müşteki”, Kılıçdaroğlu “mağdur” sıfatıyla yer alıyor. Kanunen kurultaydan sonra en geç bir ay içinde YSK’ya başvurulması gerekirken, aylar sonra yapılan başvuruyla dava açıldı.

Sonuçta davayı açan kişinin niteliği ve kanuna aykırı bir şekilde açılması, davanın otomatikman hukuk-dışı, siyasi bir dava olduğunu gösteriyordu. Bu dava, yıllarca CHP’nin yeni yönetimi üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanıldı. CHP’li belediyelere operasyonlar, 19 Mart darbesiyle İmamoğlu’nun hapse atılması, bazı belediye başkanlarının tehditle AKP’ye transferi gibi pek çok saldırının ardından, “mutlak butlan” için de düğmeye basıldı.

Bu kararın Erdoğan yönetimi tarafından kendi hukuk sistemlerini ters-yüz ederek alındığı, dolayısıyla tamamen siyasi amaçlar güdüldüğü son derece açık. Öyle ki, Asliye Hukuk Mahkemesi’nin aldığı kararı Adalet Bakanı okudu. Siyasi partilerle Yüksek Seçim Kurulu’nun ilgilendiği; YSK’nın da 2023’teki kurultayı ve sonrasında yapılan CHP’nin iki kurultayını onayladığı halde bunu yapabildiler.

Karar verilmeden kısa bir süre önce YSK’nın tüm üyeleri değiştirilmişti. Karar sonrası CHP’nin YSK’ya itirazı, yeni YSK üyeleri tarafından reddedildi. Böylece YSK verdiği kararları, yetkilerini, varlığını reddetmiş oldu. Ama ne gam!…

AKP’nin mahkemeleri kendi amaçları doğrultusunda kullandığı, bunun için kendi kanunlarını, anayasayı bile çiğnediği kimse için sır değil. Bu yol artık sıradanlaştı, yönetme yöntemi haline geldi. Son olarak CHP’ye yapılan, muhalefet partisini de kendisinin belirlediği bir aşamaya geçmek oldu.

Bu dönemde hukuksal mücadele ile hiçbir konuda hak elde edilemeyeceği, sıradan insanların bile gördüğü bir gerçektir artık. En temel hakları kazanmak için bile fiili-meşru mücadelenin öne çıkması gerektiği görülüyor. 

Özgür Özel yönetiminin “mutlak butlan” kararını tanımaması, Özel’in tebliğ kağıdını yırtıp atması, Genel Merkez binasında direnişe geçmesi, ardından polis barikatlarını aşarak meclise yürümesi, düzen muhalefeti açısından bile fiili-meşru mücadelenin kaçınılmaz ve zorunlu olduğunu gösteriyor.  

 

Kayyum siyaseti çöküyor

Erdoğan yönetimi, uzun bir süredir ülkeyi kayyumlarla yönetiyor. Belediyelerden üniversitelere kadar birçok alanda kayyumlar işbaşında. Zaten sınırlı olan “seçme-seçilme hakkı” tamamen ortadan kalktı. Şimdi buna ana muhalefet partisinin kendi içindeki seçimler eklendi.

Fakat artık kayyumlarla yönetmekte zorlanıyorlar. Üniversitelerden belediyelere, kayyumlara karşı direniş büyüyor. 19 Mart’ta İBB’ye kayyum atama girişimi, Saraçhane’de günlerce süren kitle eylemleriyle püskürtüldü. Son olarak CHP yönetiminin ve tabanının direnişi, CHP’nin kayyumla yönetilemeyeceğini ortaya koydu. Kılıçdaroğlu sadece CHP tabanından değil, çok geniş bir kesimden büyük bir tepki aldı.

CHP’ye kayyum atandığı günlerde Bilgi Üniversitesi de kapatma kararıyla karşı karşıya kaldı. Bilgi’ye daha önceden kayyum atanmıştı. Akademisyenlerin, öğrencilerin ve ailelerinin üç gün süren kampüs işgalinin ardından, Cumhurbaşkanı Kararnamesi değiştirilerek kapatma kararı kaldırıldı. Bu kazanım, Bilgi Üniversitesi’nde kayyum rektörün de değişmesi mücadelesini güçlendirecektir.

Böylece Erdoğan yönetiminin kayyum siyaseti sağından-solundan yırtılmaya, çökmeye başladı. “Milli irade”, “seçim”, “sandık” kavramlarını en sık kullanan ve meşruiyetini bu kavramlarla açıklayan AKP, yıllardır atanmışlarla ayakta durabiliyor. Sadece belediyelere baktığımızda bile, 2024 yerel seçimlerinden sonra çoğu DEM Parti’den 13 belediyeye kayyum atandığını görüyoruz. Ayrıca 17’si CHP’den olmak üzere toplam 73 belediye başkanı AKP’ye transfer edildi.

Kayyum siyaseti, AKP’nin kitle tabanının eridiğinin bir göstergesi. Artık seçim hilelerinin bile mesafeyi kapatamayacağı noktaya gelindi. AKP ciddi bir meşruiyet krizi yaşıyor. Onun için meşruiyeti dışarda arama arayışları arttı. Bu durumu, arkasında duran emperyalistler de biliyor. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi geçtiğimiz aylarda “Erdoğan meşruiyetini Trump’tan alıyor” demişti. “Mutlak butlan” kararı çıkmadan bir gün önce de Erdoğan’ın Trump’la telefonda görüştüğü ortaya çıktı. Trump, Erdoğan’ın kendisine “yüzyıllardır beklenen lider olduğunu” söylediğini yazdı. Sonra da bu paylaşımı kaldırdı.

Fakat Trump’ın meşruiyetinin sarsıldığı günümüz koşullarında, ona dayanarak meşruiyet sağlamak, eskisi gibi kolay değil. Dahası kitle tabanını büyük ölçüde yitiren parti ve liderleri, emperyalist odaklar da uzun süre ayakta tutamaz.

 

Sokaklar, meydanlar öne çıkıyor

Tam da böylesi bir dönemde CHP’ye kayyum atanması, Erdoğan ve AKP’nin içine düştüğü meşruiyet krizinin boyutunu ortaya koyuyor. Erken ya da baskın bir seçim öncesinde, en büyük rakibi CHP’yi zayıf düşürmek ve bir kez daha kazanmak amacını taşıyor.

Son yerel seçimlerde “birinci parti” konumuna yükselen CHP, çok büyük saldırılara maruz kalmasına rağmen AKP’den önde görünmeye devam ediyor. Erdoğan yönetimi, 19 Mart darbesi başta olmak üzere tutuklamalara, kayyumlara, transferlere rağmen CHP’yi geriletmeyi başaramadı. İki yıldır elinde tuttuğu “mutlak butlan” silahını, bugün kullanıma sokmasının nedeni budur. CHP’yi kendi iç sorunlarıyla boğmak, ikiye bölmek suretiyle güçten düşürmek istiyor.

CHP, 19 Mart darbesini kitlelerin gücüyle püskürtebildi. Fakat sonrasında “her hafta miting” diyerek rutin bir mücadele hattı belirledi. 19 Mart sonrası Saraçhane gösterilerinde gençlerin “Taksim” sloganlarını bastırmak için “1 Mayıs’ta Taksim’deyiz” sözü vermişti. Fakat ne o zaman, ne de bu yıl Taksim sözünü yerine getirdi. Topu, sendikalara atarak işin içinden sıyrıldı. Oysa başta gençler olmak üzere kitlelerin 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama talebi artmıştı. CHP yönetimi, bu talebe yanıt veren bir mücadeleden uzak durdu. Fiili-meşru mücadele yerine, yasal mitinglerle süreci götürmeyi tercih etti. Böyle olunca saldırıların arkası kesilmedi. Oy tabanını korudu fakat arttıramadı. Bunu da asıl olarak hayat pahalılığı ve baskılardan dolayı kitlelerin AKP’ye artan öfkesine borçluydu.

CHP’nin mitinglerle sınırlı pasif direnişi, kayyumun zeminini oluşturdu. “Mutlak butlan” kararından sonra da CHP yönetimi, kitleyi sokağa çağırmak yerine Genel Merkez önünde toplamayı tercih etti. Ardından Kılıçdaroğlu ile uzlaşma çabaları başladı. İki tarafın ortaklaşacağı şekilde Olağanüstü Kurultay’ı toplamayı umut etti. Kılıçdaroğlu “en uygun zaman” derken, Özel “en kısa zaman” dedi. Ve bir heyet oluşturmaya girişildiği anda, Genel Merkez’in önü polisler tarafından çevrildi.

Pasif direniş biçimleri ve uzlaşma girişimleri, karşı tarafı cesaretlendiren, yeni hamleler yapmalarını hızlandıran bir rol oynadı. Önceleri “Kılıçdaroğlu ofisinde çalışacak”, “Kılıçdaroğlu neredeyse Genel Merkez orasıdır” açıklaması yapanlar, iki gün sonra Genel Merkez’e polis zoruyla girdiler. Hem de Genel Merkez’in kapılarının-camlarının kırılması, orada bekleyenlerin biber gazlı, plastik mermili saldırıya uğraması pahasına…

Genel Merkez binasında ciddi bir direniş olmadı. Derme-çatma barikatlar kısa sürede yıkıldı, kadın milletvekilleri dışarı çıkarıldı. Bir saat içerisinde polisin eline geçti. Bu durumu kaldıramayıp ağlayanlar bile vardı. Büyük bir moral çöküntüsü ve yenilgi psikolojisine girilmişken, Özgür Özel’in hamlesi tabloyu değiştirdi. Genel Merkez’in bir binadan ibaret olmadığını, mücadelenin sokaklarda, meydanlarda süreceğini bildirmesi ve “yürüyelim arkadaşlar” diyerek meclise yürüyüşü başlatması, yenilgi havasını dağıttı. Ardından yaklaşık iki saat boyunca 6 km. yürünmesi, polis barikatlarının aşılması, arabaların kornalarıyla destek vermesi, yağmura-doluya rağmen kitlenin artması ve Özgür Özel’in TOMA’nın üzerine çıkarak slogan attırması, yenilgiyi zafere çevirdi.

Bir kez daha görüldü ki, yasal sınırlar içinde pasif mücadele biçimleriyle, uzlaşma çabalarıyla saldırıları püskürtmek mümkün değildir. Sokaklara, meydanlara çıkılmadan zafer elde edilemez.

 

Genel grev-genel direniş!

Gelinen aşamada, “bundan sonra ne olacak” sorusu öne çıkıyor.

CHP açısından bundan sonrası, zorlanarak geldiği direniş çizgisini sürdürmesine bağlıdır. Erdoğan yönetimine ve Kılıçdaroğlu’na karşı elde ettiği üstünlük, bu çizgiye geçtiği anlarda olmuştur. Muhalif kesimlerin desteğini de ancak bu sayede alabilmiştir.

Muhalif partilerin Özel’in yanında yer almasında elbette “mutlak butlan”ın yol olması durumunda, kendilerinin de başına geleceği korkusu vardır. Hiç bir partide, hatta sendika ve dernekte kendi seçtiği yönetimle faaliyetlerini sürdürme garantisi yoktur artık. AKP, işine gelmediği zaman bir mahkeme kararıyla bu yönetimleri değiştirebilir.

Kayyumlar ilk geldiğinde gerekli refleks gösterilmemişti. Fakat “mutlak butlan” Özgür Özel yönetimi tarafından hemen reddedildi ve direnişe geçildi. Muhalif partilerin desteğini almasında da asıl faktör budur. Öyle ki, AKP’nin ortağı MHP bile “mutlak butlan” karşıtı açıklamalar yapmış, Kılıçdaroğlu’ndan “feragat etmesi”ni istemiştir.

Diğer yandan Özgür Özel’in yeni Genel Merkez ilan ettiği Meclis Odası’nı ilk ziyarete giden partinin DEM olması önemlidir. DEM’in desteği, “süreç”le oyalayarak Kürt oylarını almayı planlayan AKP’yi zora sokacaktır. Keza tüm muhalif partilerin Kılıçdaroğlu CHP’sini tanımayıp ilişkilerini Özel’le sürdürmesi, önemli bir kazanımdır. Bu tepkinin devam etmesi gerekir. Bu da Özel yönetiminin dik duruşunu sürdürmesiyle doğru orantılı olacaktır.

CHP yakın bir zamanda Olağanüstü Kurultay’ı toplayabilir, ya da Özgür Özel ekibi ayrı bir parti kurmak zorunda kalabilir, bunu önümüzdeki günlerde göreceğiz. Önemli olan, kayyum olarak partiye atanan Kılıçdaroğlu’nun hüsrana uğraması, siyaset sahnesinden silinmesidir. CHP’nin mitinglerinde, yürüyüşlerde en gür atılan sloganın “Hain Kemal” olması, boşuna değildir. Kılıçdaroğlu’na tepki Erdoğan’a tepkiyle özdeşleşmiştir. Birinin yenilgisi, diğerinin de yenilgisi olacaktır.

Fakat unutulmaması gereken, CHP’nin de bir düzen partisi olduğudur. CHP yönetiminde her kim olursa olsun yapacakları sınırlıdır. Kitlelerin acil taleplerinin karşılanması, yine kitlelerin kendi gücüyle ayağa kalkmasını gerektirmektedir. Ne seçim, ne parlamento, insanca bir yaşam sunabilir.

Özgür Özel, “mutlak butlan” sonrası Genel Merkez önünde yaptığı mitinglerde “Genel grev, genel direniş” sloganını işaret ederek “grevse grev, boykotsa boykot” demişti. Ama Saraçhane döneminde olduğu gibi “üretimden” değil de “tüketimden gelen gücümüzü kullanacağız” diyerek, bazı ürünlere ve firmalara yapılan boykotu hatırlatmıştı. Kaldı ki bütün bunlar muhalefette iken söyledikleri ve yaptıklarıdır. Yönetime geldiklerinde “enkaz devraldık” edebiyatı başlayacak, belediyelerde olduğu gibi “kasa boş” diyerek işçi ve emekçiden “fedakarlık” istenecektir.

Erdoğan yönetiminden kurtulmak elbette çok önemlidir, bu da kitle eylemlerinin gücüyle olacaktır. Özgür Özel yönetimi, Erdoğan yönetimini yıkmak için bu gücü arkasına almak istemektedir. Fakat mücadeleyi olabildiğince geri çizgide tutarak…

Başta acil talepler olmak üzere ekonomik-demokratik-siyasi taleplerin karşılanması, genel grev-genel direnişi zorunlu kılıyor. Ama bunu, CHP dahil hiçbir düzen partisi yapmaz. Aksine durdurmak için ellerinden geleni yaparlar. Sarı ve uzlaşmacı sendikalar da öyle…

İşçi ve emekçiler, ancak devrimciler önderliğinde kurulacak taban örgütleriyle harekete geçtiğinde, bu hakları birer birer alabilirler. “Üretimden gelen güç” olan grev, boykot ve direnişle birleşerek, tüm sömürülen-ezilen kesimleri kapsadığında, “hak verilmez alınır, zafer sokakta kazanılır” şiarı ete-kemiğe bürünecek ve işte o zaman zafer, direnen işçinin-emekçinin olacaktır!

Bunlara da bakabilirsiniz

Mekke Anlaşması Kadıköy’de protesto edildi

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan, Türkiye’nin Ortadoğu’daki savaşa dahil olmasını hedefleyen ve 3 …

Makbule Ana’mızı andık

Ölümünün 5. yılında Makbule Berktaş, her yıl olduğu gibi mezarı başında anıldı. Ailesi, dostları, mücadele …

Taceddin Erol Şahin için dayanışma gecesi

Taceddin’in Arkadaşları İnisiyatifi, Marmara 6 No’lu L Tipi Hapishanesi’nde, açlık grevinin 184. gününde bulunan Taceddin …