Devrim Kartalı REMZİ BASALAK

 

 

Ya sen-ey gelenek tohumunun narçiçeği / İki bin yıllık çınar yellerinde / Spartaküs’ten bugüne insan sellerinde / Gelmedin daha dile-gelmedin / Dilini kopardılar da söylemedin /  Durdun durdun da / Ey direncin doruklardaki bayrağı / En büyük destanı bir tekmeyle söyledin.

(…) Varsın dilin koparılmış olsun artık / Alnın ezilmiş ve ellerin kesilmiş olsun / Yağıyor ki şimdi üstüne bir uzun yağmur / Onların elleri kan / Onların elleri çamur / Seninse dallarında bir gökkuşağı / Açıyor geleneğin tomur tomur / Bir yürekten alıp rengini / Bin yürekte yeniden patlıyor.

Adnan Yücel

Remzi Basalak, 1963 yılında Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu. Az topraklı çiftçi bir ailenin çocuğuydu. İlkokulu Ceyhan’a bağlı Üçdut Köyü’nde okudu, ortaöğrenimini Adana’da tamamladı.

Lisede okurken yaz aylarında atölyelerde çalışmaya başladı. İhtilalci komünistlerle burada tanıştı. Sıkıyönetimin hüküm sürdüğü zorlu yıllarda örgütlü mücadeleye atıldı.

1981 yılında 17 yaşında iken gözaltına alındı, günlerce süren işkencelere direndi. Adana-Köprüköyü ve Antakya E Tipi Cezaevleri’nde faşist yaptırımlara karşı mücadelenin başını çekti. 1986 yılında tahliye sonrasında askere alınınca firar etti. Örgütü yeniden toparlayan belli başlı kadrolardan oldu.

Bu faaliyetler sırasında 1988’de yeniden gözaltına alındı. İstanbul ve Adana’da yoğun işkencelerden geçti. İşkencecileri kendi inlerinde mahkum eden bir direniş destanı yazdı. Sağmalcılar ve Malatya Cezaevi’nde yaklaşık bir yıl tutuklu kaldı. Buralarda da direnişin başını çekti.

Cezaevinden çıktıktan sonra örgütün çeşitli birimlerinde görev aldı. Uzun süre baskı komitesinde çalıştı. Ölmeden önce Osman Yaşar Yoldaşcan Müfrezesi’nin komutanıydı. Adana’da bir kamulaştırma eylemi sonrasında yaralı yakalandı. O haldeyken polislerin üzerine yürüdü, önüne koyulan “teşhir masası”nı tekmeledi. Aynı günün akşamı işkencede katledildi.

16 yaşında genç bir işçi iken atıldığı devrim ve sosyalizm mücadelesini, 29 yaşında direnişin doruklarında tamamladı. Masaya inen tekmesiyle ölümsüzleşti…

* * *

Remzi’nin ölümü, “92 konsepti” olarak anılan devlet terörünün gemi azıya aldığı yıllarda gerçekleşti. Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanı, Tansu Çiller’in başbakan, Doğan Güreş’in genelkurmay başkanı olduğu bu dönem, Kürt halkına dönük en vahşi saldırıların gerçekleştiği bir dönemdi. Aynı zamanda Türkiye devrimci hareketine, toplumsal muhalefete karşı topyekun bir saldırı başlatılmıştı. “Gözaltında kayıplar” ve  “yerinde infazlar”la birçok devrimci işkencede, sokakta, evinde katledildi. Devlet içinde çeteleşmenin ve kontrgerilla eylemlerinin çok yaygın olduğu bir dönem yaşandı.

Remzi Basalak, devrimciliğin “moda” halini aldığı ve insanların yığınlar halinde örgütlere aktığı dönemi de, faşist terör altında ezildiği, teslim olduğu, başını kaldıramadığı dönemi de yaşadı. Yenilgileri de gördü zaferleri de…

Remzi, devrimci saflara bir gençlik hevesi olarak katılmadığını, 12 Eylül sonrası “yenilgi yılları”nda direnişiyle ortaya koydu. ‘80’lerin ortalarından itibaren, sınavlardan geçmiş, olgunlaşmış bir komünist olarak mücadelenin yeniden yükselişine, hareketin toparlanışına önayak oldu.

Remzi’nin ’92 konsepti döneminde katledilmesi tesadüf değildir. O, bulunduğu dönemde ileriye fırlayan komünist bir militan olarak faşizmin boy hedefi haline gelmişti zaten. Son yakalanışında vurduğu tekmeyle, sadece “masa”yı değil 12 Eylül rejimini, faşist devleti sarstı. İşkencecilerin, kameraların önünde bile büyük bir hışımla ona saldırması, ardından hunharca öldürmesi; Remzi’den, Remzi’nin direnişinden, yarattığı etkinden duydukları korkunun göstergesiydi.

* * *

Remzi’nin direnişi “bilmiyorum” “tanımıyorum”la sınırlı olmayan, işkencehaneyi işkencecilere dar eden, meydan okuyan bir direniştir. Sadece direnişiyle değil, yeraltı savaşında ustalığı, bilinçli-gönüllü disiplini, insan ilişkilerinde sıcaklığı ve özeni ile onu tanıyan herkeste derin izler bırakmıştır. Bugünün değil, geleceğin dünyasının, sosyalizmin insanıdır o. Bitmeyen enerjisi ve coşkusuyla, kendini aşmanın sembolüdür.

“Her insan yaşamı boyunca kendi heykelini yontar.” Remzi de kendi heykelini yontarak ilerledi ve muhteşem bir sanat eseri çıkardı sonunda.

 

O, İbrahim Kaypakkaya ve Mehmet Fatih Öktülmüş’ten sonra işkencede direnişin simgesi oldu. Masaya inen tekmesiyle, 12 Eylül döneminden kalan “teşhir masası” mizansenine son verdi, tarihe iz bıraktı. Ve Türkiye devrimci hareketinin sahiplendiği bir değer haline geldi.

O bir kartaldı. Devrim kartalı!

Yaralı ve kolları arkadan bağlı olduğu halde polislerin üzerine yürürken, kanatlarını açmış havaya yükselen bir kartal gibiydi. Ve kendisini tanıyan-bilen herkesin gözünde hep öyle kaldı.

 

“Devrim Kartalı” kitabından bölümler….

Fatih’in ölüm yıldönümünde bir korsan gösteri yapacaktık. 17 Haziran 1990 tarihinde Bahçelievler-Soğanlı’da gerçekleşen bu eylem, 12 Eylül sonrası ilk korsanımızdı; belki de devrimci bir örgütün ilk korsanı. 1 Mayıslarda ya da gençlik hareketinde korsan gösteriler başlamıştı, ama illegal bir örgütün korsan eylemi hiç olmamıştı.

Sonuçta “ilk”lerin heyecanını yaşıyorduk. Fatih’i ve Ölüm Orucu şehitlerini bu şekilde anmak, onca badireden sonra böyle bir eylemi örgütlemek, çok anlamlıydı…

Korsanın “koruma”larının içinde Remzi de vardı. Küçük gruplar halinde Soğanlı Caddesi’ne yayıldık. Caddeye indiğim anda uzaktan Remzi’yi gördüm. Silahı elindeydi ve her zamanki gibi şıktı. Remzi’nin çok fazla ve pahalı kıyafetleri olmadı hiçbir zaman. Ama her daim kıyafetlerine dikkat ederdi. Temiz ve ütülü olmasına özen gösterirdi. Bunları da kendisi yıkar ve ütülerdi. Ev işlerinde en çok sevdiği işin ütü olduğunu söylerdi zaten. Saç-sakal uzatmazdı, traşlı ve bakımlıydı. Bunda uzun yılları bulan illegal yaşantının rolü vardı elbette. Fakat illegal yaşantıda bile pespaye tiplere rastlarız. Remzi’nin yapısal bir temizliği-titizliği vardı. Sadece üstüne-başına değil, yaşadığı evin de derli-toplu, temiz olmasına dikkat ederdi. O, her şeyiyle Fatih’i kendine örnek almıştı.

Dışardan görenler “işinde-gücünde, temiz, beyefendi bir çocuk” olarak tanımlardı Remzi’yi. Kaldığı evlerde komşular tarafından çok sevilirdi. “Elimdeki poşetleri alır taşırdı” veya “bakkaldan bana ekmek getirirdi” diyen yaşlılar çok oldu. Yaşlılar yardımseverliğini, efendiliğini överken, genç kızlar yakışıklılığına vurulur, ilişki kurmaya çalışırdı. Böyle bir eğilim hissettiğinde ciddileşir, kimseye pas vermezdi. Polisler, takiple düşürdükleri evlerde, komşulardan bilgi almak istediklerinde Remzi hakkında hep bu tür övücü sözler duymuştur. Mahkeme tutanaklarına bile böyle geçmiştir.

Eylem anında da şık giyimi dikkatimi çekti. Beni görünce yüzünü bir tebessüm kapladı, sonra başıyla eylemi başlatmamızı istedi. Yoldaşlar pankartı açıp caddeye çıktılar, sloganlar atarak yolu kestik. Dağınık biçimde bekleyen eylemciler her yerden caddeye fırladı; bir anda cadde doldu….

Bu sırada iki yoldaş da korsanın bitiş noktasına saman döküp ateşe veriyordu, ben de yanlarındaydım. Birden alevler parladı, caddenin kenarındaki dükkanın tentenesi yanmaya başladı. O sırada biz de yanabilirdik. Benzini yanlışlıkla dükkanın önüne kadar dökmüşlerdi. Dükkan sahibi kendini can havliyle dışarı attı. Remzi koşarak geldi, yan dükkandan bir bidon suyu kaptığı gibi ateşe döktü ve söndürmeyi başardı. Neyse ki kitlenin yüzü bize dönük değildi, yoksa bir panik çıkabilir, eylem yarıda kesilebilirdi. Remzi’nin yangını zamanında farkedip hızlı hareket etmesiyle büyük bir felaketi önlemiş olduk.

Eylemlerde halka zarar vermemek en önemli kıstasımızdı. Bazen kendimizi tehlikeye atma pahasına halkı korumaya çalıştık. Yunus Durmaz böyle şehit düşmüştü. Elinden düşen bomba, o sırada oyun oynayan çocuklara zarar vermesin diye üstüne atlıyor, o anda bomba patlıyor ve Yunus ölüyor. (29 Temmuz 1991)

Yunus’un ölümü Remzi’yi çok etkilemişti. “Onun yerinde olmayı çok isterdim” demişti. Sadece ölüm biçimiyle değil, yeni dönemin ilk şehidi olması yönüyle de bunu söylemişti. Kuruluşumuzdan iki ay sonra 18 Nisan 1979’da Adana’da şehit düşen Azmi Akan’ı hatırlayarak. Hepimizin yanında Azmi’nin ayrı bir yeri vardı. Azmi de, karakoldaki yoldaşlarını kurtarmak için yapılan bir eylem sırasında şehit düşmüştü.

O gün Remzi’yle Azmi ve Yunus üzerine konuştuk. “İlk”lerin önemi, feda ruhu, bizi nasıl bir dönemin beklediği gibi, politik olduğu kadar duygu yüklü bir konuşmaydı… O gece Yunus için birlikte pankart yaptık, sabahın erken saatlerinde Remzi o pankartı Esenler tarafında bir yere asmaya götürdü.

Fatih için yaptığımız korsan gösteri 10-15 dakika sürmüştü. Soğanlı halkı da eyleme ilgi göstermiş, etrafımızı sarmışlardı… Sonuçta eylem başarıyla bitirildi. Sadece katılanlarda değil, izleyen veya duyan devrimci-demokrat kitlede olumlu bir etki yarattı. İhtilalciler yeniden eylem alanlarındaydı. Militanlıkları, cesaretleri, nitelikli kadroları ve giderek artan kitle bağlarıyla göz dolduruyorlardı.

***

Benim güzel yoldaşımdı

12 Eylül yıllarında tanıştık biz Metin’le (Remzi Basalak’ın kullandığı kod isimdi “Metin”. Onu bu şekilde tanıyanlar, sonrasında hep Metin demeye devam ettiler-yn.) Ondan çok şey öğrendim ben. Tabi herkes devrimcilerden bir şeyler öğrenmiştir. Ama benim için çok daha fazlasıdır; kişiliğimde payı çoktur yoldaşlarımın, özellikle de Metin’in. O çok güzel bir yoldaşımdı.

Eve bildirileri getiriyordu, beraber katlıyorduk. Benim okuma-yazmam olmadığı için hep ters katlıyordum, o aldı bana gösterdi, “böyle yapacaksın” dedi. Bildirileri katlıyorduk, ama dağıtmaya onlar gidiyorlardı, bazen de eşimle birlikte gidiyorlardı. Bir gün “ben de sizinle geleceğim” dedim. Eşim bana kızdı, “ikimiz birden olmaz, o zaman ben gitmiyorum, sen git” dedi. Öyle başladım dağıtım yapmaya.

Bir gün çok yağmur yağıyordu, eve bildiri getirmiş, bir tomar. “Kimini kapıdan atarız, kimini elden kendimiz veririz” dedi. Ben de “ya bir adam çıkarsa, beni içeriye çekerse” dedim, “ben seni bekleyeceğim dışarıda” diye güven verdi. “Seni çekerse benim belimdeki ne işe yarıyor? Beni öldürmeden sana bir şey yapamazlar!”

“Bildiri dağıtırken yakalanırsam, çocuklarım ortada kalır” diyordum, “benim çocuğumun olmadığını nereden biliyorsun” diyordu. Kızımı bir yere götürmek istemişti “ben razı değilim, o daha çocuk” dediğimde, “ben de birilerinin çocuğuyum” demişti.

Sanayi sitesinde Alarko Fabrikası’nda bir konuşma yapacağız. Fabrika elektrikli aletler üretiyor, büyük bir fabrikaydı…. Fabrikanın bahçesinde bizi gençler karşıladı. Onlar orada işçilermiş. Fabrikanın bahçesinde bir özel araç vardı, Metin onun üzerine çıktı, konuşmaya başladı. Biz fabrikanın dışındayız, ama hoparlör kurmuşlar, ses içeriye de gidiyor, içerideki işçiler de dinliyor. O arada polisin geldiğini gördük. Bizimkiler her şeyi ayarlamışlar, polisin nereden geleceğini, nereye gireceğini biliyorlar; polisin geldiğini onlar haber veriyor. Ama polis bahçeye değil de fabrikanın içine girdi. İçeriden de ses geldiği için, konuşmayı orada yaptığımızı zannetti herhalde. O arada Metin de konuşmasına devam etti, polis yetişmeden arabanın üzerinden indi. Bana da bahane oldu, konuşma yapmama gerek kalmadı. Eylem bitince beni gönderdiler…

Metin kurallara çok dikkat ederdi, bizi de çok uyarırdı. Bir gün bir akrabamın evine gittim, baktım Metin evde oturuyor. Ben girer girmez tam sevinerek ona sesleneceğim, öksürür gibi yapıp başını çevirdi. Sonra evdekilere sordum “misafir kim” diye. O da “arkadaşım” dedi, “fabrikada sendika için çalışıyoruz.” Biraz kaldıktan sonra evden ayrıldım. Baktım bir süre sonra arkamdan hızlı hızlı geliyor. “Bu mahallede kimseye beni tanıdığını belli etme” dedi. Zaten az önce bana yabancı davranınca, anlamıştım. Yine de uyarmak istemiş, o yüzden peşimden gelmişti.

Oğlum ilkokula gidiyordu; o dönem bizim eve gelen yoldaşların cebinden para almaya başlamış. Yoldaşlar para alındığını farkediyorlar, kendi aralarında konuşuyorlar, “kim almış olabilir” diye. Bir yoldaş demiş ki “bacıyla konuşma, o çok üzülür,” Ama Metin, “uyarmamız lazım, hangisi olduğunu bilmemiz lazım” diyerek ısrar etmiş. Bir gün benimle açıkça konuştu bu durumu. “Biliyor musun bacı” dedi, “sizin evden birisi bizim cebimizden, çantamızdan para alıyor,” Ben çok üzüldüm. “Tahmin et, kim bunu yapabilir, kim fazla para harcıyor” diye sordu. Tek tek düşünüyorum evdekileri, ama kimseye konduramıyorum…

Temizlik yaparken halıyı kaldırdım ki, ne göreyim? Bir cüzdan, içi para dolu. Halıyı sonra sermedim. Dedim ki, “akşam kim gelir de halı kalkmış diye üzülürse, parayı alan odur”. Gelen hiç kimse halıya bir şey demedi. Oğlum, “anne halıyı sen mi kaldırdın” deyince, “hah” dedim, “hırsızı yakaladım!” Akşam Metin geldi, ona durumu anlattım. Metin benden parayı aldı. “Onunla ben konuşayım, sonra seni çağırırım” dedi. Parayı ona göstermiş, “bu parayla ne yapacaksın, paraya neden ihtiyacın var” diye sormuş. Çocuk da, “arkadaşlarıma kola ısmarlayacağım, paramız olmadığında anneme vereceğim” diye cevap vermiş. Metin onunla çok güzel bir konuşma yapıyor. İster az, ister çok olsun, başkasının parasını almanın yanlışlığını anlatıyor. Paraya ihtiyacı olduğunda kendisinden istemesini söylüyor. Sonra kendisi para veriyor, “al bunu harca” diyor.  Ama çocuk o kadar utanmış ki, parayı harcayamıyor. Vitrindeki bardağın içine koymuş, hep orada duruyor. Aradan uzun bir zaman geçti, kimse dokunmadı bu paraya. Sonra bir gün yine Metin geldi, yanında başka bir yoldaşla. “Bu parayla git bize birşeyler al getir yiyelim, sonra da kalan parayı annene ver” dedi. Çocuk da parayı bana verdi, “bundan sonra asla böyle bir şey yapmayacağım” dedi. (…)

Bizim burada belli evlerimiz vardı. Derginin çıktığı gün ya da bir yazı okuyacağımız gün, bizim evde toplanırdık, çünkü en uygun ev bizimkiydi. Bir gün başka bir bacı, “hep burada toplanıyoruz, bir kere de bizim evde toplanalım” dedi. Ama onların evi çok soğuk. Soba yandığı için, çocuklar uyuduğunda ancak okuyabiliyoruz. Kim bize okuyor? En çok Metin okurdu, bazen eltim okurdu; diğerlerinin okuması iyi değil, ben zaten okuyamıyorum. Bir abi var, dili çok ağır, “o okursa sabaha kadar bitmez” diyorlar. Böyle şakalaşıyorduk birbirimizle… Bu tarafa taşındığımızda komşularımızdan bazıları da yakınlara yerleşmişlerdi. Onlarla diyaloğumuz hiç kopmadı. Evlerine gittik, görüşmeye devam ettik. Metin onlarla da kitap-dergi okumaya devam etti. Yoksulduk, hayat şartları zordu. Ama bizim bulgurumuz, turşumuz en güzel yemeğimizdi…

Evde balkonda sandalyeye hiç oturmaz, yere minder koyar yerde otururdu. Orada kitap okurdu, yazı yazardı. Ben balkonda sandalyeye oturduğumda, o da otursun diye ısrar ederdim; rahat edemezdim onun yerde oluşundan. “Ben rahatım, sırtımı duvara veriyorum” der, bozuntuya vermezdi. Bizim evin önü açıktı o zaman, çok uzaktan bile görülebiliyordu. Sonra anlattı, balkondan görünmemek için öyle oturuyormuş.

1 Mayıs hazırlıkları yapıyorduk. Bizim evde bir pankart yazacaklardı. “Halıya boya bulaştırmayın sakın” dedim. O da halıyı kaldırıp gazetenin üzerinde yazacaklarını söyledi. Ama pankartı yazarken halıya da boya bulaşmış. Sonra çok uğraştı o halıyı yıkamak, temizlemek için. Eve geldiğimde baktım halıyı dışarı çıkarmış yıkıyor. Yıkamasına rağmen çıkmayınca “sana bir halı bulup getireyim” dedi, ben istemedim. Ama yine de bana bir halı getirdi sonradan…

12 Eylül döneminde her şey çok zordu. Tek tek insanların evleri basılıyordu. Çevremizdeki insanlar alınıyor; yolda, işyerinde polis gelip birilerini götürüyordu. İnsanlar korkuyla konuşamıyorlardı. Hepimiz çok dikkat etmeye çalışıyorduk. Yıllarca evimize gelip-giden devrimciler oldu. Halka güven verdiler. Sahipsiz olmadığımızı gösterdiler.

12 Eylül döneminde her örgüt kendine göre bir çaba sarfediyordu, ama iyi, ama eksik. Ben bizimkilerle tanıştığım zaman çok seviniyordum. Bizde çözülen yok, konuşan yok; bir yere gittiğimde bunları gururla anlatıyordum. Anlatıyorsun benim arkadaşlarım çatışmaya girmiş Sefaköy’de, benim arkadaşım ölüm orucunda… Benim çevremde her yapıdan devrimciler vardı, tanıyoruz onları da. Bizimkilerin hep farklı olduğunu gördük, yaşadık her seferinde.

* * *

Çocukluğumun en güzel yanıydı

Ben Remzi abiyle tanıştığımda herhalde 12-13 yaşlarındaydım. Diyebilirim ki, gördüğüm en yakışıklı, en güzel adamdı. Konuşması şiir gibiydi. Onunla bir şey konuşurken insan tamamen kendinden geçiyordu; belki de çocukluk aşkımdı diyebilirim. Konuşması, hareketleri, tavırları o kadar kibardı ki, o çok farklıydı. Remzi abi, çocukluğumun en güzel yanıydı.

Bir gün bana Kadıköy’e randevu verdi. Ben onu evde hep kot pantolonla, tişörtle görmüştüm. Randevuda da benzer bir kıyafetle görmeyi bekliyorum. Bense her zamanki gibi giyinmişim. Üstelik bizim buralarda doğru düzgün yol yoktu o zamanlar. Yağmurlu havada yürürken dizlerimize kadar çamura batardık. O nedenle ayağımda çamurlu botlar, üstüm-başım özensiz… Onu gördüğümde öyle şaşırdım ki, gayet güzel bir kaban, takım elbise… “Metin abi bu sen misin, ben senin yanında nasıl kaldım?” dedim… Dedi ki, “rahat ol, biz de her zaman böyle değiliz; işimiz var diye böyle giyindim.”

Remzi abi bize geldiği zaman, her birimizde ayrı bir coşku olurdu, her birimizle ayrı ayrı ilgilenirdi. O konuda şanslıyız; evimize gelen herkes bize karşı ilgiliydi, ama Remzi abi daha farklıydı. Bana kitap verirdi; “anlamadığın yerleri yaz, konuşacağız” derdi. Faşizm, emperyalizm, şu, bu… Aradan bir zaman geçti, “okudun mu” diye sordu. “Valla Metin abi, sen bunun hepsini bana baştan anlat, ben hiçbir şey anlamadım” dedim…

Onun bana verdiği ilk kitap “Seni halk adına ölüme mahkum ediyorum” olmuştu. Bunu okuduktan sonra başka bir kitap daha getireceğini söyledi. O dönem Gorki’nin Ana kitabı çok konuşuluyordu. Ben de bu kitabı sordum. Sonra Gorki’nin Ana kitabını getirdi. Bana en güzel kitapları Metin abi getirmişti.

Bir akşam evde oturuyoruz Metin abi ve başka bir yoldaşla beraber. Balkondan bakarken uzakta tepenin üzerinde bir araba gördük, ama içinde kim var görünmüyor. Gece saat 11 civarıydı. Dedi ki, “evin ışıklarını bir kapatalım, bakalım ne olacak?” Biz kapatınca arabanın da ışıkları kapandı. Kış vakti, hava çok soğuk, gecenin bir vakti, “biz çıkacağız” dedi Metin abi. Bizim mahallede doğru düzgün araç yok. Üstlerini giyindiler, çıkıp gittiler. Arabakiler polis miydi bilmiyoruz, ama yine de riski göze almadılar. Bunu şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Polis onları bahane ederek bize bir şey yapmasın diye, kendilerini büyük bir riske sokup gitmişlerdi.

O dönem bizim eve yakın bir dernek vardı, oraya giderdim; bir çocukla tanıştım. Bu çocuk benimle çok ilgileniyordu. Tabi Metin abinin de dikkatini çekmiş, benim onun hakkında anlattıklarım. “Benle ilgileniyor, bana dergi veriyor” diyorum. Bir gün ona randevu vermemi söyledi, “bir görüşelim onunla” dedi. Kadıköy’e bir randevu koyduk, tanıştırdım. Konuşmalarıyla onu öyle bir sıkıştırdı ki, çocuk nasıl kaçacağını şaşırdı. Bir daha da benimle görüşmedi.

Sonra benimle beraber derneğe geldi Metin abi. Çocuktan şüphelenmiş. Derneğin başkanı ile konuştu, onun hakkında bilgi almaya çalıştı. Her siyaset gelirdi, dergilerini getirirdi, folklor, tiyatro gibi kurslar olurdu. Remzi abi gelip o yöneticiyle konuşunca, kendimi çok iyi hissetmiştim. Böyle sahiplenilmek güzeldi çünkü…

Konuşmasını, hareketlerini, evde bize yardım edişlerini hiç unutmuyorum. Sofra kurulurken yardım ederdi mesela, bulaşıkları toplamaya, soba yakmaya… Annem-babam işe giderdi, biz evde kalırdık. Ben hiç görmedim Metin abinin uyuduğunu; o hep bizden önce uyanırdı. Erkenden kalkmıştır, mutlaka çay koymuştur, sobayı yakmıştır, biz kahvaltıyı hazırlarken de yardım eder.

Sanki o varken, biz daha fazla mutluyduk. Hepimizde değişik bir hava olurdu. O evdeyken mesela kimse kimseye bağırmazdı, kimse kavga etmezdi. Birbirimizle güzel konuşuruz, okulu anlatırız, maç konuşması yapılır, ben folklor kursunda yaşadıklarımı, arkadaşlarımı anlatırım… Korkularımı da anlatırdım ona. “Ben senin gibi devrimci olamam, ben korkarım” diyordum. O da bir gün ellerimi elinin içine aldı ve dedi ki, “bu korkuyu yaşaman bile, senin bizi ele vermeyeceğini gösteriyor, çünkü o utancı yaşıyorsun.” Yıllar sonra ilk gençlik dönemindeki gözaltısında yaşadığı sorunu öğrendim, belki onu örnek vermeye çalışmıştı.

Beni bir haftalığına bir eğitim kampına götüreceklerdi. Metin abi “kızınızı bir haftalığına gezmeye götürüyoruz” dedi… Babam kesin olarak karşı çıkınca “tamam” dedi, “senin iznin olmadan bunu yapmayız, ama kızın için iyi olacağını düşünüyoruz. Orada gençler var, oturup kitap okuyacaklar, kendi aralarında çalışmalar yapacaklar.” Metin abi aşağıya indi, ben hala ısrar ediyorum, “babam izin vermese de ben gelirim” diyorum. Karşı çıktı, “izin almak lazım, bugün olmazsa başka bir zaman, biz yine yapacağız bu kampları, sen canını sıkma” dedi. Ben ağladığım için gözyaşlarımı sildi. “Biz babanı da ikna edeceğiz başka bir gün” dedi ve gitti… Öylesine sabırlılar ki. Bize gelenlerin hepsi için söylüyorum, çok sabırlılar…

Sözcüklerin bittiği yerdir Metin abi. Çünkü biz gerçekten çok yoğun yaşadık ve Metin abiyi çok erken kaybettik. Üstelik o bizim doğrudan tanıyıp da kaybettiğimiz ilk kişiydi. Belki de bu nedenle bize daha acı geldi.

Şaban Budak’ın şehit düştüğünü öğrendiğimizde bana telefon ettiler; Adana’ya cenazeye gidileceğini söylediler…. Adana’ya giderken bir yoldaşımızı kaybetmiş olmanın üzüntüsü vardı her birimizde. Ancak “büyük bir acı”dan çok, şehitleri anarken ki güçlü duygular hakimdi. O şekilde gittim Adana’ya.

Sabah Adana’ya vardığımızda hava çok sıcaktı, İstanbul’un soğuğundan gelmiştik biz. Önce üstümüzü çıkardık. Dernekte bekliyorduk, gazete geldi. Birden etraftakiler “Remzi”, “Remzi” diye konuşmaya başladılar. “Hayır”, “olamaz” sözleri kopuk kopuk, acı dolu… Ben Metin abinin gerçek isminin Remzi olduğunu bilmiyordum. “Eyvah” dedim, “ikinci yoldaşı da kaybettik.” Amcamla beraber oturuyorduk. Ben de gazeteyi aldım elime ve bir baktım…

O gazete gelmeden hemen önce dernekte yoğun bir faaliyet vardı. Afişler hazırlanıyordu, marşlar söyleniyordu… Derler ya “dünya durdu bir anda.” Amcamın suratı değişti birden, rengi soldu, dudakları titremeye başladı. Herkes ağlamaya başlamıştı, bağıran, kendini bırakan… Resme baktım Metin abi. Remzi Basalak yazıyor altında. Hayatımın en kötü anıydı sanki. Yani hiç onu orada düşünmemiştim, onun ölebileceğini hiç düşünmemiştim. Gördüm ki herkes aynı durumda. Oradaki herkes tanıyormuş meğerse Metin abiyi. Metin abi herkesin hayatına dokunmuş. Biraz kendime geldikten sonra İstanbul’u, babamları aradım, bu acı haberi verdim. Sanki ev yıkıldı.

Öylesine büyük bir acı yaşadık ki, onun ardından. Eminim Metin abiyi tanıyan herkes şu anda, aradan yıllar geçmesine rağmen, ondan bahsederken aynı acıyı, aynı yoğunlukta yaşıyordur… Çok erken gitti, gitmemeliydi, hep bizimle kalmalıydı gibi… Ya da biz mi öyle hissettik, hep bizimle kalacağını mı düşündük… Biliyoruz, kendisi bir devrimci; bir gün bu yolda düşecek, ölecek bir biçimde… Onun ölümüne hiç alışamadım, resmini her gördüğümde, onu kaybetmenin acısını yaşadım hep.

Şehitler sloganlarla uğurlanır. Ama biz arabaya bindiğimizde, hiç kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Herkesin gözleri yaşlıydı. Sonra bindiğimiz araba polis tarafından çevrildi, gözaltına alındık.

Bir yoldaşa karşı görevimi yapmak için cenazesine gidiyordum, orada Metin abiyi kaybettiğimi öğreniyorum. Hiç bu kadar büyük bir acıyı, o yaşta, o süreçte, o koşullarda yaşayacağımı düşünmemiştim. Çok  büyük bir kayıp yaşadım. Yokluğunu hala hissediyorum. İsterdim ki çocuklarım da onu tanısın. Yine de onu tanıdığımız için biz şanslıyız. Çok güzel izler bıraktı hayatımızda.

Bunlara da bakabilirsiniz

Sezai Ekinci: Kendini aşmanın simgesi (31 Ekim 1992)

Ne çok devrimci Adressiz Sorgular’dan tanıdı onu. Ne çok komünist büyüdü elinde. Doksan günü geçen …

YÖK yıldönümü öncesinde PDG pulları yapıldı

Üniversite çevrelerine ve emekçi mahallelere YÖK’ün kuruluş yıldönümünde eyleme çağıran, PDG imzalı pullar yapıştırıldı.

Basına dönük saldırılar protesto edildi

Gazetecilerin meslek örgütleri ve sendikaları, 24 Ekim günü birçok kentte “Sansüre hayır, gazeteciliğe özgürlük” sloganıyla …