Genç Komünarlar’ın ilk şehidi; “Rüzgarın kızı” NİLGÜN GÖK

Nilgün Gök (Neval) “Genç Komünarlar”ın (GK) ilk şehididir. Aynı zamanda müfrezenin ilk kadın şehidi… O, kısa ama dolu dolu geçen örgütlü yaşamında, GK’nın taraftarı, kadrosu, önderi olmuş ve ‘ilk şehidi’ olarak ölümsüzleşmiştir.

Nilgün’ün ’90-’93 yılları arasında geçen üç yıllık örgütlü yaşamı, aynı zamanda GK’nın da en iyi, en gelişkin olduğu yıllardır. Dolayısıyla Nilgün’ün yaşamıyla, GK tarihi adeta iç içedir. Ve bu içiçelik oldukça anlamlıdır. GK’nın Nilgün’de somutlaşması, GK kadro tipinin Nilgün’le özdeşleşmesi; GK’nın her zaman gurur duyacağı ve koruyacağı bir değer olarak kalmalı ve yaşatılmalıdır.

Ölümünden sonra kaç çocuğa ismini verdiği bilinmez. Ve ‘kod isim’ olarak kendine ‘Nilgün’ü seçen, kaç genç kadın katıldı saflara… Bu yazı, genç Nilgün’lere ve geleceğin Nilgün’lerine atfedilmiştir. Bu ismin, güzelliğini ve büyüklüğünü bilsinler ve her biri birer Nilgün Gök olsunlar diye…

 

Nilgün’le ilk karşılaşma

’89 Aralık ayı. Bayrampaşa Cezaevi ‘kapı altı’ bölümünden sloganlar yükseliyor. Kaç gündür beklediğimiz ‘1 Aralık işgalcileri’ geldiler işte! Biz de pencerelere koşuyoruz ve sloganlarına sloganlarla yanıt veriyoruz. Seslerimiz birbirine karışıyor. İşlemleri uzun sürdüğünden, ancak akşam saatlerinde ‘kapıaltı’na gelebiliyorlar. O saatlerde tüm koğuş kapıları kapanmış durumda. Sadece temsilcilerimiz dışarıda ve onlar karşılıyorlar.

Bir süre sonra kadın koğuşunun havalandırma kapısı açılıyor; sevinç çığlıkları, haykırışlar birbirine karışıyor. Kaç gündür televizyonlarda heyecanla izlediğimiz ‘işgalciler’le karşı karşıyayız şimdi. Tanıdıkları, yoldaşları olanlar, isimleriyle çağırıp hal-hatır sormaya daha oradan başladılar bile. Ve nihayet koğuş kapısı da açılıyor ve tam bir izdiham yaşanıyor. Kucaklaşmalar, ağlaşmalar, bağrışmalar…

İlk hengameden sonra herkes yoldaşını alıp kendi ranzalarına götürdü ve ortalık biraz duruldu. Fakat içlerinde herhangi bir örgütle bağı olmayan, devrimci, anti faşist öğrenciler de var. İşte onlardan biri de Nilgün Gök. Komünleri fazla kalabalık olmayan örgütler, bu kişileri birer-ikişer yanlarına alacaklar. Ranzalarımızı ikilemek zorundayız. Biz de TKİH sempatizanı bir arkadaş ile (koğuşta TKİH’ten kimse olmayınca o da bizi tercih etti. -TKİH, MLKP öncellerinden bir örgüt-) Nilgün’ü konuk ediyoruz boşalttığımız ranzaya. Nilgün’le önceden tanışıklığımız yok. O da içimizden sadece bir erkek arkadaşı tanıyor, ‘ortak arkadaşları’ sayesinde.

Bizler, GK‘nın ilk ‘sanıkları’ olarak üç aydır içerideyiz. GK’nın resmi olarak kuruluşu ’89 yılıdır. Gençlik içinde çalışmamız ise, birkaç yıl öncesine dayanıyor. Örgütsel bir şekil verip GK adıyla faaliyete geçeli daha bir yıl bile olmadı. Henüz çok yeni bir örgüt olmamıza karşın çok hızlı büyüyoruz. Tam da yeni bir öğretim yılına başlarken (1989-90) tutuklanmamız, çalışmalarımızı sekteye uğratacak, hızlı gelişimimizi durduracak diye endişeliyiz. Gözümüz, kulağımız dışarıda! GK’nın kısa sürede yeniden toparlandığını ve faaliyetlere başladıklarını duymak, bizi müthiş coşkulandırıyor. “1 Aralık Basın-Yayın işgali”ni de bu heyecan içinde takip ediyoruz. “Böyle tarihi bir eylemin içinde mutlaka bizimkiler de olmalı” diyoruz ve yoldaşlarımızın da işgalde olduğunu öğrendiğimizde sevinç duyuyoruz. Fakat tutuklananlar arasında bizden kimse yok! Buna bir yandan seviniyoruz -zaten önemli bir güç kaybı yaşamışken yeni kayıplar olmasın diye- öte yandan da üzgünüz. Herkes yoldaşına sarılıyor, dışarıdan haberler alıyor, biz sanki öksüz gibi kaldık. Komüne aldığımız Nilgün ve TKİH’li arkadaştan işgale dair geniş haberleri alabiliyoruz.

İstanbul Üniversitesi Basın Yayın işgali, sivil faşistlerin kantinde devrimci öğrencilere saldırısıyla başlıyor ve çatışma büyüyor. Devrimci öğrenciler faşistleri püskürtüyorlar ve kapılara barikat kurup, okulu işgal ediyorlar. Dekandan faşistlerin yakalanıp cezalandırılmasını istiyorlar. Bu haber, kısa sürede diğer üniversitelerden duyuluyor ve devrimci, demokrat öğrenciler, İstanbul’un dört bir yanından Beyazıt’a doğru akıyor. Nilgün, İTÜ öğrencisi. İTÜ Elektrik-Elektronik bölümünde okuyor. Haber İTÜ’ye ulaşınca, onlar da Maslak’tan yola çıkıp Basın-Yayın Yüksek Okulu’nun önüne geliyorlar. Okulun önü ana-baba günü. Bir yandan binayı boydan boya kuşatan ‘Çevik Kuvvet’ diğer yanda İstanbul öğrenci gençliği! İçerde işgalcilerin, dışarıda destekçilerin, faşizmi lanetleyen sloganları susmuyor. Destekçi öğrenciler, içeri girip işgali güçlendirmek istiyor. Erken gelebilenler bunu başarıyorlar. Son anda girebilenlerden biri de Nilgün. İşgal sürdükçe, kapı önündeki kalabalık çoğalıyor ve polisin önlemi artıyor. İşin daha da büyüyeceğini fark eden devlet, işgali kırmak için yeni takviyeler yapıyor. Ve en sonu ‘operasyon’ gerçekleşiyor. Gaz bombaları, coplarıyla saldırıyorlar. Kıran kırana bir mücadele veriliyor, barikatlar güçlendiriliyor, koridor koridor, amfi amfi savaşılıyor. Saatler süren direnişten sonra, polisler içeri girebiliyorlar. Bazı öğrenciler, polis çemberini yarıp çıkıyor, geride kalanlar ise yaka paça gözaltına alınıyor ve yüzlercesi tutuklanıyor. İşte bu ‘yüzlerce’nin içinde Nilgün de var. İyi ki de var!

Basın-Yayın işgali; hem ’80 sonrası ilk büyük işgal olmasıyla (bir yıl önce İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nde bir işgal daha yaşanmıştı) hem de sivil faşistlere karşı militan direnişiyle, öğrenci hareketinde önemli kilometre taşlarından biridir. Onu büyük ve önemli kılan; sadece Basın-Yayın’la hatta sadece İstanbul Üniversitesi’yle sınırlı kalmayıp tüm İstanbul’a yayılması ve uzun süreli-çatışmalı geçmesidir. İşgal sırasında gösterilen dirençli tavır, gözaltı ve tutukluluk süresinde de sürdürülmüş, mahkemeler, faşizmi yargılayan kürsülere dönüştürülmüştür. Kısaca, her cephede militan bir tavır koyulmuş, gerek sivil faşistlere gerekse devlete iyi bir yanıt verilmiştir.

Nilgün, kıpır kıpır, yerinde duramayan, çok canlı, konuşkan ve zeki biri. Bizde bıraktığı ilk izlenim bunlar. Kalın çerçeveli gözlüklerin arkasında parlayan cin gibi gözler ve her şeyi en kısa sürede öğrenmek isteyen doymak bilmez bir istek… Bunun için ne gerekiyorsa onu yapan, çok okuyan, etrafını iyi gözlemleyen ve doğru sorular sormasını bilen genç bir anti-faşist. Bu özellikleriyle dikkatimizi hemen çekiyor ve ‘özel olarak’ da ilgileniyoruz. Esasında tüm işgalci öğrencilerle ilgiliyiz. Önemli bir kısmı şu ya da bu örgütün kadrosu-taraftarı olsa da, bir çoğu anti-faşist, demokrat öğrenciler. Örgütleri merak ediyorlar ve tanımaya çalışıyorlar. Siyasal olarak bu ortamı değerlendirmek ve bilgilenmek istiyorlar. Biz ise yeni bir ‘gençlik örgütü’ olarak hem kendimizi tanıtmak hem de gerçekten nitelikli kimi unsurları kazanmak istiyoruz. Bu amaçla tüm koğuşu kapsayan -özellikle işgalci öğrencileri- toplu ‘eğitim çalışması’ önerdik. Kimi örgütler mesafeli yaklaşsa da büyük çoğunluk katıldı ve SBKP(B) Tarihi’ni esas alan bir eğitim çalışmasını başlattık. GK’lı tutsaklar sadece ideolojik-siyasi olarak değil, olgunluklarıyla, yaşam tarzları ve disiplinleriyle dikkati çeken özeliklere sahipler. Bu sayede GK’yı iyi bir şekilde tanıtma şansını yakalayabiliyoruz.

Nilgün’le genel çalışmaların dışında da ilgileniyoruz. Kimi kitapları tavsiye ediyor ve öğrenmek istediği birçok konu üzerine konuşuyoruz. O dönem Nilgün’ün çevresinde (İTÜ’de) ‘Sosyalist Gençlik’ diye bilinen revizyonist bir gençlik grubu var. Nilgün, bunlarla çok iyi arkadaş, fakat siyasal bir yakınlığı sözkonusu değil. Ancak onlar, Nilgün’le ciddi bir şekilde ilgileniyorlar ve sıkça görüşüyorlar. (Erkekler bölümünde kalan işgalci öğrenciler arasında varlar.) Nilgün daha çok PKK’yi, Kürt ulusal sorununu merak ediyor ve o yönde sorular soruyor. Bu ilgi, örgütlendikten sonra da devam etti. (Nilgün’ün örgütlü mücadeleye atıldıktan sonra kendine ‘kod isim’ olarak bir Kürt ismi olan Neval’i seçmesi de bu duyarlılığın sonucudur.) Gerilla olan, şehit düşen birçok PKK’li arkadaşı oldu Nilgün’ün. Onlar Nilgün’ü, Nilgün onları çok sevdi ve hiç unutmadı. Sürekli birbirlerinden haber almaya ve kopmamaya çalıştılar. Tıpkı Eralp Yazar gibi… (*)

Nilgün, Kürt değildi. Ama Kürt sorununa çok duyarlıydı. O yıllar, Kürt ulusal mücadelesinin doruklarda olduğu yıllardı. Ve Nilgün gibi birinin bundan etkilenmemesi mümkün değildi. Bize sempati duymaya başladığı dönemlerde en fazla sorduğu soru, ulusal sorun olmuştur. O dönem, istisnasız her görüşmemizde dönüp dolaşıp sözü ‘ulusal sorun’a getirirdi. Konuşmalarımızdan sonra ‘ben yeniden okuyayım’ diye ayrılır ve gerçekten de ulusal sorunla ilgili ML klasikleri hızla devirirdi. Konuyla ilgili bizim yazılarımızı okur, konuşmalarımızı büyük bir dikkatle dinler, ama sorularının arkası kesilmezdi.

Nilgün’ün bu büyük ilgisine ve gerek ortamın, gerekse arkadaşlarının üzerindeki basıncına karşın, PKK’li olmamasında en büyük etken; onun siyasal-ideolojik zaaflarını görmesi ve sorunu gerçekten ideolojik olarak kavramasıdır. Buna rağmen bize sempati duymaya başladığı o yıllarda (’90-’91) PKK’li arkadaşlarına şu teklifi götürür: ‘İdeolojik olarak sizi doğru bulmuyorum. Daha açıkçası, TİKB’ye sempati duyuyorum. Ama savaşmak, Kürt halkının mücadelesine katkı sunmak istiyorum. Beni bir TİKB taraftarı olarak gerillaya alır mısınız?” O yıllar, üniversite öğrencileri arasında gerillaya katılım oldukça fazladır. Arkadaşlarıyla birlikte gidebileceğini düşünür. Fakat gelen yanıt olumsuzdur. “PKK’li olarak gelirsen götürürüz, başka türlü kabul edemeyiz.” Nilgün de bunu kabul etmez ve bu girişim böyle biter.

Bütün bunları biz sonradan öğrendik. Doğru bulmayacağımızı, gitmesini istemeyeceğimizi düşünerek sonuçlanana kadar beklemiş. O yıllar henüz organik bir bağı olmadığı için, daha rahat hareket etmiş. “Savaşmak ve Kürt halkının mücadelesine katkı sunmak istiyorsan, bunu en iyi ML perspektifle ve ML bir örgütlülük içinde yapabilirsin” dedik. O günden sonra da Nilgün’le olan ilişki, ölümüne dek çok hızlı merhaleler kat ederek gelişti. Ve gerçekten Kürt halkının mücadelesi için de çalışacak, “Kürdistan’da Askere Gitme!” kampanyasının aktif unsurlarından olacaktı. Bu faaliyetler esnasında tutuklandı, mahkeme kürsüsünden faşizmi soykırımcı-şovenist politikalarıyla da yargıladı.

 

Anti-faşist mücadeleden GK saflarına

Basın-Yayın işgalinden tutuklanan öğrenciler, yaklaşık iki ay tutuklu kaldılar. Gerek toplu, gerekse bireysel savunmaları devrimci bir içerik taşıyordu. Mahkeme salonunu da devrimci bir tarzda kullandılar. Sonra hepsi tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi.

Nilgün’den bu kadar erken ayrılmak istemiyorduk. Çok iyi ilişkiler geliştirmiştik ama hala örgütleyememiştik. Nilgün gibi biri, öyle çok hızlı örgütlenebilecek türden değildi. Sadece yüreğini kazanmak yetmiyordu, bilincini fethetmek gerekiyordu. Araştırmacı, sorgulayıcı biriydi. Kendisinin doğruyu bulması, tamamen ikna olması gerekirdi. Bugüne dek çevresinde varolan örgütlere -içlerinde çok sevdiği arkadaşları olmasına rağmen- gitmemesi de bu yüzdendi. Bize de sabırlı ve ısrarlı davranmak düşüyordu. İçeride kaldığı süreyi olabildiğince iyi değerlendirmeye çalıştık. Nilgün de içeride kaldığı dönemi en iyi geçiren öğrencilerden biriydi. Okuyor, tartışıyor, spor yapıyor, bu arada sosyal ilişkilerini de ihmal etmiyordu.

Nilgün gibi çok hareketli, sosyal ve eylemci bir insanın, aynı zamanda okuyan-araştıran biri olması sık rastlanan bir durum değildir. O, içeride kaldığı sürece, ne sohbetlerden, folklor-spor gibi çeşitli etkinliklerden uzak durdu; ne de eğitim çalışmalarını ve özel olarak seçtiği konularda okuma faaliyetini aksattı. İç disiplinini çok iyi ayarlayabilen, kendine koyduğu programa sadık kalan ve aksatmadan bunları yerine getirebilen bir insandı. Tek eleştirimiz, dağınık olmasıydı. Genelde ranzası dağınıktı, başucunda birden fazla kitap-dergi bulunurdu. Bir bakardık ranzasında kitap okuyor, sonra birden ‘küt’ diye bir ses duyulur, Nilgün ranzadan atlamıştır (ranzadan inmez, atlardı) ve kendini havalandırmaya ya da ‘kapı altı’ dediğimiz yere atmıştır. Tabii bu arada ranzası bıraktığı gibi kalırdı. Sonra yeniden ranzaya çıkıp kaldığı yerden devam ederdi. Bu durum gün boyu böyle sürüp giderdi. Kısaca birçok işi bir arada, fakat kesik kesik yapardı. Ancak hiçbirini aksatmaz, çalışmalara gerçekten hazırlıklı gelirdi; aldığı görev ne ise -sanatsal, sportif faaliyetler de dahil- eksiksiz yapmaya özen gösterirdi.

Vedalaşma anı geldiğinde, onunla dışarıda da görüşmek istediğimizi söyledik. Eğer isterse, dışarıdaki yoldaşlarımızın onu bulup yayınlarımızı iletebileceğini belirttik. “Elbette isterim” dedi ve bundan memnun kalacağını belirtti. Bizi siyasal olarak oldukça ileri bulduğunu ve bundan etkilendiğini de ekledi. Buna çok sevinmiştik. Doğrusu şimdiye dek bize sempati duyanlar, ilkin ‘direnişçi kimliğimizi’ ifade ederler, ideolojik-siyasal çizgimiz daha sonra kavranır, önemi sonradan anlaşılırdı. Hele de sözkonusu gençlik ise, gençliğin önce direnişçilikten etkilenmesi daha sık rastlanan ve bir yerde doğal olanıydı. Nilgün bu sözleriyle hem bizi onure etti hem de onun devrimcilere sempati duyan herhangi bir genç olmadığını, daha ciddi yaklaştığını ve ileriye baktığını bir kez daha hissettirdi.

Dışarıda görüşme dilekleriyle sarılarak uğurladık Nilgün’ü. O gider-ayak bize ümit vermişti vermesine ama dışarıdaki durumumuz, içerideki sözlerle dışarının bir olmadığı gerçeği yine de bizi kara kara düşündürüyordu. Nilgün’ün yoldaşımız olmasını çok istiyorduk.  Şunu çok iyi biliyorduk ki, Nilgün bizden olmasa da mutlaka kısa sürede örgütlü bir yapı içinde yer alacak ve hızla gelişerek çok iyi işler başaracaktı. Böyle niteliklere sahip birinin -bizim ihmalimiz veya eksikliklerimiz sonucu- başka bir örgüte gitmesini de istemiyorduk.

Dışarıya hemen haber saldık. Okulunu, yurdunu verdik. Mutlaka gidip görmelerini istedik. Ve her defasında “gitmişler mi” diye sorduk, ama olumlu-olumsuz bir yanıt alamadık. Az kişiyle çok işi başarmak zorunda olduğumuzu biliyorduk. Gönderdiğimiz haberin yerine ulaşıp ulaşmadığı, ulaşıldığında ise zaman ayırıp gitmeleri meçhuldü. Bu yönde kaygılarımız da vardı. Neyse ki, tutukluluğumuz fazla uzun sürmedi. Nilgün’den birkaç ay sonra biz de tahliye edildik. İlk sorduklarımın içinde Nilgün vardı. Ne yazık ki görüşülmemişti. “Aradık, bulamadık” gibi laflar edildi, ama önemli olan sonuçtu.

Bizzat arayıp bulmak şart olmuştu artık. Hemen İTÜ’nün yolunu tuttum. Koridorlarını, kantinlerini arşınladım, Nilgün’e ya da onu tanıyan birine rastlayabilir miyim diye. Bir süre kantinde oturup bekledim. Gözlerimle her yanı taradım ama bulamadım. İçim buruk bir halde çıktım kantinden. Artık okulu terk ediyorum. Tam koridordan geçerken karşımda adeta zıplayarak gelen bir genç kız silueti belirdi. Gözlerime inanamadım.  ‘Tünelin ucundaki ışık’ gibiydi sanki. Hem mecazi hem de kelimenin gerçek anlamında…

İTÜ’nün koridorları gerçekten bir tünel gibi loş ve uzundu. Ve görüşme umudunu tamamen yitirmiş olan benim ruh halim de buna uygundu. ‘Tünelin ucundaki ışık’ yaklaştı, yaklaştı ve birden her yan aydınlandı… Tam ümidimi yitirmişken karşıma çıkması mucize gibiydi. O yoğun duygularla kucaklaştık. Kısa ama dolu dolu konuştuk. İşte o görüşme, o görüşme oldu… Ondan sonra Nilgün’ü hep gördüm, hep gördük. Ölümüne dek…

Nilgün de bizi aramış ama bulamamıştı. Ortak arkadaşları olan yoldaşa ulaşmaya çalıştığını ama görüşemediğini söylüyordu. O anda sözünü ettiği yoldaşa ne çok kızdım. O da arayıp bulamadığından yakınıyordu, ama ne olursa olsun bulmalıydı! Bu, ‘hedefe kilitlenmek’, işi ciddiye almak, koparıcı ve sonuçlandırıcı olmakla ilgili bir sorundu. Sonrasında hatasını telafi etmek için o da çok çalışacak, Nilgün’ün gelişimine katkısı olacaktı. Fakat her zaman hatamızı telafi etme şansı bulamayabiliriz. Ve bulamadığımız için sonradan acısını çektiğimiz birçok şey de olmuştur. Neyse ki Nilgün, bize hatamızı telafi etme şansı bırakmıştı. Bizi bekledi, bizi aradı ve onu bulduğumuzda bize koştu…

 

Örgütlü mücadele ve büyük atılım

Nilgün GK’lı olduktan sonra, ilkin kendi üniversitesinde, ardından il düzeyinde çeşitli görevler üstlendi. Her aldığı görevi çok iyi bir şekilde yerine getirdi. Onun GK’lı olduğu yıllarda İTÜ’de çalışmamız yoktu. Nilgün’ün ve aynı yıl İTÜ’ye giren yoldaşın çabalarıyla kısa sürede İTÜ’de de örgütlü faaliyetimiz gelişmeye başladı.

Nilgün bir yandan kendini siyasal olarak geliştiriyor, bir yandan da pratik olarak daha profesyonel bir düzeyi yakalamak istiyor, bunun çabasına giriyordu. GK’nın ajitasyon-propaganda ve eylemsel faaliyetleri arttıkça, buna uygun kadrosal ve örgütsel biçimleniş ihtiyacı da artıyordu. İşte Nilgün tam da bu ihtiyaca yanıt verecek bir kadro olarak öne fırladı.

’80 sonrası öğrenci hareketinin en gelişkin olduğu dönemler yaşanıyordu. ‘84’te dernekleşme çabalarıyla başlayan ve ‘87’de ‘tek tip dernek yasası’nı protesto etme eylemleriyle büyüyen öğrenci hareketi, ’89-90 yıllarında işgallere, boykotlara, resmi ve sivil faşistlerle çatışmalara evrilmişti. Nilgün’ün mücadeleye atıldığı ve ardından örgütlü mücadeleye geçtiği yılar, öğrenci gençlik hareketinin de ‘altın yılları’ydı denilebilir. GK’nın doğup geliştiği yılar da bu yıllardı. Hareketin gelişimine koşut GK, her geçen gün daha da büyüyor ve kendini yeniliyordu. Dolayısıyla mücadelenin geldiği düzey, gerek öğrenci hareketinin, gerekse GK’nın daha ileri biçimlere geçmesini dayatıyordu. Buradan hareketle GK, il düzeyinde ‘askeri birim’ oluşturma kararı aldı. Bu birim GK’nın illegal ajitasyon-propaganda faaliyetlerini il çapında organize edecek, her türlü yasa-dışı eylemi (kitle gösterisi, cezalandırma vb) örgütleyecekti. Bunun yanı sıra birimde yer alanlar, siyasi-askeri olarak özel bir eğitimden geçirilecekler, gençlik içinde bu yönde yetenekli, istekli unsurları yetiştireceklerdi. Böylece hem GK’nın eylemsel gücü artacak hem de ‘müfrezeler’e kadro kaynağı yaratılacaktı.

Nilgün bu birimin ilk üyelerindendir. O, önce İTÜ’de eylemleri örgütleyen, en öne geçip kitleyi yürüten, faşizme karşı mücadeleye önderlik eden bir öğrenci lideri oldu. Nilgün’deki atılım, sadece siyasi-askeri alanı kapsamıyordu. Esas olarak ruhsal bir atılım vardı. Örgütlendikten kısa bir süre sonra ‘profesyonel devrimci’ gibi hareket etmeye ve o özellikleri edinmeye başladı. Kendisiyle birlikte örgütü de geliştiren, büyüten oldu. ‘Ulusal sorun’ konusundaki hassasiyeti ve özel ilgisi, ‘silahlı mücadele’ anlayışı ve pratiğine de uzanmış ve kendini bu alanda yetiştirmenin uğraşına girmişti.

Onun ilgileri, gençlikte sıkça görülen popüler ilginin ötesindeydi. Bu tür konulara çok ilgili olup da, onun gereklerine uygun hareket etmeyen, disiplinine ve zorluklarına dayanamayan bir sürü genç vardır. Nilgün ilgi duyduğu ve örgütü sıkıştırdığı her konuda, önce kendini ortaya koyan ve tüm gereklerini yerine getiren ender insanlardan biriydi. ‘Silahlı mücadele’ konusunda da tıpkı ‘ulusal sorun’da yaptığı gibi çok okuyan, ülkedeki ve dünyadaki örnekleri inceleyen, soran, tartışan bir hat izledi. O, her zaman spor yapardı. Lisedeyken hentbol takımında yer almıştı ve atletik bir yapıya sahipti. Askeri birimde yer aldıktan sonra ‘yakın dövüş’ kurslarına gitti, kendini ‘iyi bir asker’, ‘iyi bir komutan’ olarak her yönden yetiştiren bir kadro oldu.

GK’nın il düzeyindeki tüm ajitasyon-propaganda faaliyetini omuzladı. O yıllar, İstanbul’da GK’nın girmediği üniversite yoktu. Tüm üniversitelere GK imzalı bildirilerin dağıtımı, afiş ve pankartların asılması, Nilgün’ün başında bulunduğu ‘askeri birim’in işiydi. Faaliyetler, sadece okullarla sınırlı değildi. Üniversitelerin bulundukları merkezi yerlere afiş ve pankartlar asılır, çeşitli kitle gösterileri gerçekleşirdi. Nilgün bu işleri bizzat örgütler, tecrübesiz yoldaşları yanına alarak eğitir, işin başına geçerdi.

Böyle eylemlerin birinde gözaltına alındı. Kendilerine ‘Müslüman Gençlik’ diyen, dinci-gerici grupla devrimci öğrenciler arasında bir süredir devam eden çatışmalar yaşanıyordu. İstanbul’un çeşitli üniversitelerinde bu çatışmalar, taşlı-sopalı saldırılara ve yaralanmalara kadar varmıştı. Yıldız Teknik Üniversitesi’ne sıçrayan bu çatışmalarda birçok yoldaşımız -biri komalık olacak şekilde- yaralandı. GK konuyla ilgili bir bildiri çıkardı ve her yerde geniş dağıtımını gerçekleştirdi. Dinci saldırılara esnek yaklaşan kimi öğrenci gruplarını da eleştiren ve dinci-gerici saldırılarla devletin işbirliğini ortaya koyan, militan bir karşı koyuşa çağıran sözlü-yazılı faaliyetlerimiz oldu.

Dinci-gerici saldırılar başladığından beri, devrimci hareketler hep savunma konumunda kalmışlardı. Onlar bıçakları, kasaturaları ile geliyorlar, bazen oruç, bazen bir kıyafet, bazen bir afiş bahanesiyle saldırıyorlardı. Ve ellerini-kollarını sallayarak çıkıp gidiyorlardı. Tıpkı sivil faşist saldırılarda olduğu gibi devletin açık desteği sözkonusuydu. O yıllar, İslamcı örgütler PKK’ye karşı bizzat devlet tarafından destekleniyor, örgütleniyordu. Öğrenci hareketi içinde yurtsever ve devrimci örgütlerin gelişmesi, ‘kadro kaynağı’ haline gelmesi üzerine, dinci saldırılar organize edilerek devrimci öğrencilerin üzerine salındı. Bu durum, sadece devrimci öğrencileri değil, demokrat, ilerici hatta sıradan öğrencileri de rahatsız ediyordu. Dolayısıyla geniş bir kitle desteği sözkonusuydu. Fakat devrimci hareketlerde dinci-gerici saldırılar konusunda kafa karışıklığı hüküm sürüyordu. Bunun asıl nedeni ideolojikti. Dinci grupların söylemlerinden hareketle ‘anti emperyalist’ oldukları, dolayısıyla çatışmaya girmemek gerektiği görüşü hakimdi. Sivil faşist saldırılara gösterilen tepki ve karşı saldırı bunlara gösterilmiyor, çatışmaların büyümesinden kaçınılıyor ve alçak bir profil sergileniyordu. Bu durum, gerici saldırıları daha da cesaretlendiriyor, saldırıların ardı arkası kesilmiyordu.

Saldırılara karşı ortak hareket etmek ve anladıkları dilden yanıt vermek için çok çaba sarf ettik, çeşitli kereler çağrılar yaptık. Yıldız’daki olay, bardağı taşıran son damlaydı artık! Yoldaşlarımız ağır şekilde yaralanmıştı. Tek başına kalsak da bunun hesabını soracaktık. Hem de fazla gecikmeden… GK’lılar özel olarak hazırlandılar. Planlarını yaptılar, teçhizatlarını ayarladılar ve harekete geçtiler… Gerici gruplar, yaptıklarının yanlarına kar kalacağını sanıyorlardı. O yüzden hazırlıksız yakalandılar. Saldırının boyutları ve GK’nın kararlı tavrından etkilenen kimi devrimci örgütler de bizimle birlikte harekete etti. Ve ilk kez gericiler, devrimci öğrencilerin saldırısıyla karşı karşıya kaldı, bu kez yaralanan ve geri çekilen onlar oldu. Bu olay, başta Yıldız olmak üzere birçok üniversitede gerici saldırıların hızını kesti. Onlara verilen iyi bir ders oldu. Bu eylemin başında Nilgün vardı. Hazırlık aşamasından saldırı aşamasına kadar her şeyi titizlikle yerine getirdi ve başarıyla sonuçlandırdı.

Bu olayların ortasında Nilgün gözaltına alındı. Üzerinde GK bildirileri vardı. BYYO (Basın Yayın Yüksek Okulu) işgalinden sonraki ikinci alınışıydı. O zaman sıradan bir anti-faşistti Nilgün. Şimdi ise GK’lı! Duruşu, tavrı, direnişi de ona uygun olmalıydı. Öyle de oldu. İstanbul polisi, Nilgün’ü bir daha hiç unutmayacaktı. Çünkü TİKB’nin direniş geleneğini sürdüren bir ‘Genç Komünar’la, “Fatih’in öğrencilerinden” biriyle karşı karşıya olduklarını anladılar. Ve kaydettiler: “Seninle daha çok karşılaşacağız!” Evet, gerçekten de sadece şubede değil, daha birçok yerde karşılaşacaklardı. Ama yenilen hep onlar olacaktı!

Nilgün ikinci kez tutuklanıp Bayrampaşa’ya geldi. Bu kez yoldaşları karşıladı onu. Fakat kadın koğuşunda yoldaşı yoktu. Koğuşta biri tek örgüt, diğeri karma şeklinde iki komün bulunuyordu. (Örgüt komünü, adından da anlaşılacağı üzere tek örgütün komünüdür ve başka örgütlerden kimseyi almazlar. Karma komün ise koğuşa gelen herkesi içine alır. Bunlar arasında bağımsızlar, dönekler de vardır.) Nilgün için, herkesin yer aldığı bu komün dışında başka bir seçenek görünmüyordu. Herkes onun bu komünde kalacağını sanıyordu. Ama öyle olmadı. Nilgün, yoldaşlarına ‘ben tek başıma kalabilirim’ dedi ve içine sinmeyen bu ortamı paylaşmayı reddetti. O şimdi, kadın koğuşunda ‘tek başına komün’dü! Daha doğrusu tek bir komünün parçasıydı. Çünkü erkek yoldaşları, her öğün Nilgün’ün yemeğini gönderiyor, ihtiyaçlarını karşılıyordu. Bu, cezaevinde ilk kez gerçekleşen bir durumdu. O güne dek kadın ve erkek tutuklular arasında çeşitli alış-verişler yapılırdı, ama kadın koğuşunda her zaman ayrı bir komün olurdu ve yemek başta olmak üzere temel ihtiyaçlar buradan giderilirdi. Nilgün içine düştüğü zorunluluktan dolayı bu duruma son vermiş oldu. Daha sonraki yıllarda, cezaevlerindeki ortamın değişmesiyle birlikte ‘tek komün’ yaygın hale gelecekti. O, bir ilke daha imza atmıştı. Tek başına, son derece disiplinli yaşıyor ve herkesin gıptayla izlediği bir yaşam sürüyordu. Sporunu her sabah düzenli yapıyor, kitaplarını okuyor, yoldaşlarıyla çalışmalar yapıyor, onlardan hem öğreniyor, hem öğretiyordu. Diğer tutsaklar daha sonraki yıllarda da Nilgün’den, onun tavrından, cezaevi yaşamından övgüyle bahsedeceklerdi yeni gelenlere…

GK’nın en önemli eylemlerinden ‘Boğaziçi İşgali’ gerçekleştiğinde, Nilgün cezaevindeydi. ‘Boğaziçi İşgali’ ile GK sadece gençliğin değil, kitlelerin tanıdığı, bildiği bir gençlik örgütü olmuştu. Zonguldak-Kozlu’da meydana gelen ‘grizu patlaması’ sonucu yüzlerce maden işçisinin ölümünü protesto eden GK’lılar, diğer eylemlerin yanı sıra Boğaziçi Rektörlüğü’nü işgal ettiler. Üç gün boyunca rektörlüğe astıkları pankart ve dövizleriyle, okudukları bildirileriyle ve hiç dinmeyen sloganlarıyla gündeme oturdular. Öğrenci gençliğin işçi sınıfıyla dayanışmasını ortaya koyan en ileri eylemlerden birini gerçekleştirdiler. Diğer öğrenci işgallerinden farklı olarak iradi ve politik bir işgaldi bu. Gerek işgalcilerin kararlılığı ve hazırlıkları, destekçi öğrencilerin ve ailelerin rektörlük önündeki eylemleri, gerekse de Boğaziçi Üniversitesi’nin kendi özgünlüğü, devletin işgale müdahalesini geciktirdi ve zorlaştırdı. Üç gün sonra gerçekleşen müdahalede ise, saatlerce süren çatışmalar yaşandı. Helikopterle üniversite bahçesine inen ‘özel tim’ler, bir yandan işgalci öğrencilerin barikatını aşmada, diğer yandan destekçilerin eylemlerini durdurabilmede çok zorlandılar. Duvarları delerek, gaz bombaları atarak binaya girebildiler. Kan revan içinde rektörlük binasından çıkarılan işgalcilerin sloganları ve zafer işaretleri ise, hiç kesilmedi.

27 GK’lı tutuklanıp Bayrampaşa’ya götürüldüğünde, daha önceki tutuklularla beraber GK’nın içerideki sayısı 30’un üzerine çıkmıştı. İlk kez içeride bu kadar kalabalık bir gençlik kitlemiz olmuştu. Ona uygun bir şekillenme, bir örgütlenme ve yaşam tarzını oturtmak gerekiyordu. GK’lılar, işgalde ve genel olarak dışarıda sürdürdükleri militan ve disiplinli yaşamlarını içerde de sürdürmeli ve o ortamı, her yönden gelişmek için değerlendirmeliydi. GK, TİKB’nin gençlik örgütü olarak içeride de tabi ki TİKB komününde kalacaktı. Fakat ‘örgütsel bağımsızlığı’nı korumaya, kendi alanına özgü eğitim ve örgütlenmeye özen gösterecekti. GK’nın ‘Cezaevi Komitesi’nin içinde Nilgün yeraldı ve kadın koğuşundaki yoldaşların sorumlularından biri oldu. Özel olarak da sportif faaliyetleri üstlendi. O üzerine aldığı her işte olduğu gibi her zamanki ciddiyeti ve disipliniyle içerdeki görevini yerine getirdi. Sabahın erken saatinde yoldaşlarını uyandırır, spor yaptırırdı.

Daha önce tutuklandığı için Boğaziçi işgalcilerinden önce de tahliye oldu. Yeniden dışarıya ve dışarıdaki mücadeleye ‘merhaba’ dedi. Biraz daha olgunlaşmış ve bilenmiş olarak…

Çıktıktan sonraki ilk görüşmemizde, cezaevi yaşamı üzerine konuşuyorduk. Nilgün, birçok açıdan gözlemlerini aktarırken, “yalnız disiplin yönü zayıf” dedi. Buna şaşırmıştım. Çünkü neredeyse her saati örgütlenmiş, tüm yaşam bir program dahilinde düzenlenmişti. Nilgün’ün anlattıkları da bunu teyit edecek şekildeydi. Bununla neyi kastettiğini örneklemesini istediğimde ‘sabah sporu’nu örnek verdi. Spor, cezaevlerinde genelde sorunlu olur, yapmak istemeyen ve kalkmakta zorlananlar hep çıkar. Sözkonusu gençlik olunca, spora daha fazla önem verilmeliydi şüphesiz. Bu doğruydu, ama yine de fireler olabilirdi. Bu düşünceyle “katılmayanlar mı oluyor?” diye sordum. “Hayır -dedi- hepsi katılıyor.” “Öyleyse!?”, “Geç kalanlar oluyor mesela. Her sabah 7.30’da spora başlama kararı aldık. Ve tam 7.30’da havalandırmada olmaları gerekir, ama tam saatinde gelmeyenler çıkabiliyor.”  Buradan en az 5-10 dakikalık bir gecikme yaşandığını düşünürseniz yanılırsınız. Nilgün’ün yakındığı ve ‘disiplinsizlik’ addettiği gecikme, 2-3 dakikaydı! Hani Nilgün’ü ve onun katı disiplinini bilmiyor olsam, hepten şaşırırdım. Yine de “yani disiplinsizlik dediğin bu iki-üç dakikalık gecikmeler mi” demekten kendimi alamadım. “Niye öyle diyorsun yoldaş? İki-üç dakika az mı” dedi. “Onlara da söyledim. Farzedin ki dışarıda bir korsana, bir eyleme gidiyoruz, iki-üç dakika gecikmemiz nelere yol açar? İçeride, dışarısı gibi düşünüp öyle yaşamak gerekmez mi?” Nilgün olayı biraz abartmış da olsa özünde haklıydı.

Çıktıktan sonra da birçok korsan gösteri örgütledi, çeşitli eylemler gerçekleştirdi. Kendi hep disiplinli yaşadı ve yoldaşlarından da tam bir disiplin istedi. Eylemlerdeki başarısının temel kaynağı buydu. En merkezi yerlerde GK’nın silahlı kitle gösterilerini örgütler ve eylemin güvenliğini üstlenirken de, müfreze içinde kamulaştırmadan cezalandırmaya her tür eylemi gerçekleştirirken de böyleydi. Hangi işi yapıyorsa hakkını vererek yapardı. Onun ilkesi buydu. Sağlığına dikkat eder, sigara içmez, sporunu aksatmazdı. Hiç hastalandığını hatırlamıyorum. Öyle iyi beslendiğinden, iyi koşullarda yaşadığından değil. Aksine çok kötü koşullarda kaldı, ama her zaman dinç ve sağlıklıydı.

Önceleri yurtta kalıyordu. Yurt yaşamını bilenler, oraların olumsuz koşullarını da bilirler. Ama bir devrimci için, yurt yaşamı daha fazla öğrenci, arkadaş ve ilişki demektir. O yüzden Nilgün de yurtta kalmayı sever ve isterdi. Fakat her devrimci öğrenci gibi, yurtta kalma imkanı da fazla uzun sürmedi. Okulda ve yurttaki devrimci faaliyetlerden dolayı atılanlar listesinde buldu kendini. Buna rağmen zaman zaman kaçak olarak yurtta kaldığı oldu.

Nilgün’ün yurttan atıldığını öğrendiğimizde, kalacak yer sorununu düşünmeye başladık. Sonraki görüşmemizde Nilgün, “ben ev sorununu çözdüm” dedi. “Çok ucuza bir yer kiraladım. Ev sahibi de iyi çıktı. Birkaç eşyasını verdi. Eve yerleştim bile!”  Nilgün, hiçbir zaman sorunlarını, örgüte sorun haline getirmedi. Yönetici yoldaşlarına, ideolojik-siyasal konularda ne kadar ‘sorun’ yaratmışsa (tabi ki geliştirici bir sorun), işler ve olanaklar konusunda o kadar sorunsuz olmuştur. Ev sorununu da daha gündeme getirmeden çözmüştü.

Ev çok ucuzdu, buna şaşırmadım değil. “Şu eve gidip bir bakalım” dedim. Ve önümüzdeki ilk toplantıyı Nilgün’ün evinde yapmak üzere ayrıldık. Nilgün bizi bir hafta sonra evine götürdü. Ev demeye bin şahit isterdi. Tek bir odası vardı. O da neredeyse yıkılacak gibiydi. Her yanından rüzgar giriyordu. Evin içinde bir-iki sandalye, bir somya, yere serilmiş eski bir kilim vardı. Hepsi bu. Bir kenarda da küçük tüp, çaydanlık, bir-kaç tabak duruyordu. “Ev dediğin bu mu?” dedim hayretle. “Bu evin iyi hali” dedi gülerek. “İşte toplantımızı yapıyoruz ya” diye ekledi.

Onun için gerçekten belirleyici olan buydu. “İşte toplantımızı yapıyorduk”, toplanacak yer sorunu yaşamamıştık. Kendisinin de başını soktuğu, uyuduğu bir yerdi işte. Yan tarafta ev sahibinin evi vardı. Kısa sürede iyi bir ilişki kurmuştu ev sahibi kadınla. Nilgün’ü seviyor ve kolluyorlardı. Nilgün için sorun çözülmüştü. Böyle zamanlardaki aldırmaz ve iyimserlik yayan havası, bizi de sardı, sakinleştirdi. Bir de güzel çay yaptı. Sadece kaşığının olmadığını, ama yakında onu da okul kantininden telafi edeceğini söyledi. Toplantımızı yapıp, çayımızı içiyorduk, “bundan iyisi can sağlığı”ydı!..

Nilgün bir süre daha o evde kaldı, hem de hiç şikayetlenmeden. Hatta bizim daha iyi bir eve çıkma önerimizi reddederek. O kötü, rutubetli odada, o derme-çatma eşyalarla ve soğuk kış günlerinde bu kadar mutlu kalabilmesinin sırrı, yüksek moral gücüydü. Aslında devrimcilerin yaşam gücü, bütün sorunların-sıkıntıların üzerine çıkartan şey de, haklılığına duyulan inanç ve moral üstünlükten başka nedir ki?

1990’ların başında Kürt halkının mücadelesi serhildanlar düzeyine ulaşmıştı. Aynı şekilde devletin saldırıları da had safhaya varmıştı. Kürt halkının mücadelesine Türkiye cephesinden destek verecek bir kampanya başlattık: ‘Kirli savaşa Alet Olmak İstemiyorsan KÜRDİSTAN’da ASKERE GİTME!’ Bu doğrultuda, yaygın afiş, bildiri, yazılama ile ajitasyon-propaganda yapılıyor. Yanı sıra imza kampanyası ve çeşitli toplantılarla çapı genişletiliyor. Nilgün’ün ‘ulusal sorun’a hassasiyeti belli. Dolayısıyla bu kampanyayı sevinçle karşılayacağı ve bu yönde çok çalışacağı muhakkak. Öyle de oluyor. Kısa sürede sadece İstanbul’daki üniversite kampüsleri değil, İstanbul’un merkezi yerleri afişlerle donatılıyor.

Nilgün, iki genç yoldaşıyla birlikte akşam saatlerinde Sarıyer bölgesine afişlemeye çıkıyor. Hem kampanyayı daha geniş kitlelere duyurmak, hem de yoldaşlarını geliştirmek amacıyla. Ya bir ihbar ya da devriye gezen bir polis ekibinin fark etmesi sonucu, bir süre yaşanan kovalamacının ardından, Nilgün yoldaşlarıyla birlikte bir evin bahçesine sipere yatıyor. Nilgün’ün elinde ne yazık ki kendilerini savunacak tek bir silah yok. Ama kararlı, düşmana teslim olmayacaklar! Bulundukları yer tespit edilince, Nilgün hem yanındaki yoldaşını cesaretlendirmek, hem de çevrede oluşan meraklı kalabalığa kendilerini tanıtmak için slogan atmaya başlıyor. Bir yandan ajitasyon çekiyor, slogan atıyor, bir yandan da polislere tehditler savuruyor. Bu cesaret karşısında polisler, uzun süre Nilgün’e ve yoldaşlarına yaklaşmaktan çekiniyorlar. Ellerinde silah-bomba olduğunu düşünüyorlar. Bu süre içinde Nilgün de istediği kadar propaganda edecek zaman buluyor.

Polisler, bir kez daha Nilgün’le karşı karşıyalar. Sürükleyerek götürüyorlar onu. Şubede “yine mi sen” diyerek tüm öfkelerini kusuyorlar. Askı, elektrik, tazyikli su, tüm işkence yöntemlerini deniyorlar bu kez. Hem yakalanırken koyduğu tavır, hem de afişin Kürdistan konusunda olması onları iyice çileden çıkartıyor. Nilgün günlerce ağır işkencelerden geçiriliyor ve yine ifade vermiyor. Ayrıca yeni yoldaşlarına moral vermeye, onları da direnmeye teşvik ediyor. Çok genç olmalarına ve ilk eylemlerinde alınmalarına rağmen, Nilgün’ün başından itibaren koyduğu tavır onları çok etkiliyor ve direniyorlar. Nilgün’ün tutukluluk günleri yeniden başlıyor.

O dönem yayınlanan haftalık ‘Yeni Ülke’ gazetesinde Nilgün’ün bir fotoğrafı yayınlandı. ‘Kürdistan’da Askere Gitme’ afişinden yargılandığı mahkemede çekilmiş bir fotoğraf. Kürt ulusal mücadelesini destekleyen bu gazete, Nilgün’ün duruşmasını da izlemiş ve onu haber yapmıştı. Yıllar sonra Nilgün’ü her anımsayışımda bu fotoğraf karesi gözümde canlanır. Belki de onu en iyi anlatan, bu karedir diyebilirim. Gür ve dalgalı saçları, adeta bir aslan yelesi gibi omuzlarına dökülmüş. Her zaman dik duran başı, sanki daha da dikleşmiş. Gözlüklerinin arkasındaki pırıl pırıl parlayan gözlerini bir noktaya dikmiş bakıyor. Belki mahkeme heyetine, belki basına… Hafif alaycı ve kendinden son derece emin. Yüzünde de belli belirsiz bir gülümseme. Her halinden mahkemenin vereceği kararı hiç umursamadığı anlaşılıyor. O her zaman olduğu gibi, mahkeme kürsüsünden onları yargılamaya devam ediyor… Bu kez faşizmin şoven ve soykırımcı yüzünü haykırarak…

 

Müfreze ve örgüte geçiş

1992’nin Ekim ayındayız… Yoldaş ölümleri hep acıdır. Onların ölüm haberlerini ilk duyduğumuz andaki şok ve inanmama hali ve ardından yaşanan duygular tarif edilemez. Hele de hiç beklemediğiniz bir anda, bir gazetede, bir radyo ya da tv haberinde duyarsanız…

Şaban’ın ve ardından Remzi’nin ölüm haberini böyle almıştık. Şaban’ın acısını yaşarken ve Remzi’nin de yoğun işkencelerden sonra tutuklanacağını beklerken geldi ölüm haberi. Hepimiz beynimizden vurulmuştuk sanki. Gözyaşlarımız süzülse de yanaklarımızdan, içimiz hınçla doluydu. “Bunun intikamını alacağız!”, “Kanları yerde kalmayacak!”, “Mutlaka hesap soracağız!” Acımızı içimize gömüp bir silaha dönüştürmenin zamanıydı. Önce yoldaşlarımızın cenazesini layık oldukları şekilde kaldırmak ve anmak gerekiyordu. Sonra katillerin peşine düşülecekti elbet. Ve devrimci adalet, devrimin intikamı tattırılacaktı bu katillere.

Bir yandan acı, kin ve öfke, diğer yandan yapılması gereken işler… Yoldaşların moralini yüksek tutmak ve somut görevler çıkarmak düşüncesi… O akşam Nilgün’le görüşeceğiz. Şehit yoldaşlarımızı anmak için neler yapmalıyız üzerine düşünüyoruz. Okullarda forumlar, anmalar, belli merkezlerde korsan gösteriler, pankartlar vb… Şehitlerimizi anlatmalıyız yoldaşlara. Onları tüm devrimci kamuoyu, işçi ve emekçiler tanımalı. Ve düşman, onları öldürmekle bitiremeyeceğini görmeli!

İşte Nilgün, yine tam saatinde geldi. Çok üzgün olduğu her halinden belli. O hep gülen, şen-şakrak halinden eser yok. Ama yine dimdik ve iyi görünmeye çalışıyor, hepimiz gibi… Ayak üstü konuşup ayrılacağız. Önce şehit yoldaşlarla ilgili kısa bilgi veriyorum. Sonra yapılması gereken işlere ve bize düşen görevlere geçmiştim ki, o sözü aldı ve haberi duyduğu andan itibaren yaptıklarını/yapılanları sıralamaya başladı. “Bulunduğumuz bütün okullarda anma yaptık. Kantinleri, koridorları yoldaşların fotoğrafları ve dövizleriyle doldurduk. Şu, şu bölgelere pankartlar astık, şuralarda korsan gösteri…”

Nilgün, anlatmaya devam ediyor… Ben ise bir kez daha gururla, gıptayla bakıyorum ona. İçimi büyük bir huzur kaplıyor. İnsanın senin gibi yoldaşları olması ne güzel Nilgün! Aynı anda aynı duygu ve düşünceleri paylaşmak ve harekete geçmek ne güzel! Yüreklerimizin acısını, ancak böyle tavırlar, böyle haberler dindirebilir. Devrime, örgüte, yoldaşlara güven duygusu, ancak böyle pekişebilir… ‘Neler yapmalıyız’ı konuşmaya gerek var mı artık? O, kendi sorumluluk alanında yapılması gereken ne varsa, hepsini yapmıştı zaten. Bir-iki noktayı daha belirleyip ayrılıyoruz. Nilgün, yokuş yukarı yine uçarcasına gidiyor. Arkasından seyrediyorum gözden kaybolana dek. “Rahat uyuyun yoldaşlar” diyorum içimden. “Rahat uyuyun! Nilgün gibi genç yoldaşlarımız koşuyor arkanızdan. Onlar olduğu sürece hep yaşayacak ve yaşatılacaksınız!”

Bu olaydan bir yıl sonra yine bir Ekim ayında ve yine bir kamulaştırma eyleminde bu kez Nilgün’ü yitireceğimizi ve onun ölüm haberiyle kahrolacağımı nereden bilebilirdim? O, bir yılda o kadar büyük bir sıçrama, o kadar hızlı bir gelişim gösterdi ki, GK’dan müfrezeye, oradan işçi-emekçi çalışmasına koşarak geçti. Yoldaşlarımızın ölümünün, en fazla etkilediği ve ileri fırlattığı yoldaşlardan biri oldu. Onların ölümüyle boşalan yeri, her açıdan doldurmak için canla başla çalıştı ve yaşamıyla olduğu kadar ölümüyle de bunu başardığını gösterdi.

Müfrezedeki boşluğun doldurulması gündeme geldiğinde, akla gelen ilk isimlerden biri Nilgün oldu. Onun gençlik içinde aldığı görevler ve başardıkları, müfrezede yer alabileceğini ve başarılı olacağını göstermişti. Ayrıca Nilgün’ün belki de en çok istediği yerdi müfrezede. O zaten kendini böyle yerler için yetiştirmekteydi. Daha ilk örgütlendiği dönemde Osman’ın broşürünü okumuş (Osman Yaşar Yoldaşcan’ın hayatı ve mücadelesi) ve Osman hakkında dinlediği, sorup öğrendiği her şey onu oldukça etkilemişti. İlk dönemdeki Osman hayranlığı, giderek Osman’ı örnek almaya ve askeri alandaki boşluğu doldurma hedefine dönüşmüştü. O, hedefini belirlemişti: İyi bir asker, iyi bir komutan olacaktı!

Nilgün, iyi bir komutanın sadece askeri bilgi ve beceriyle olmayacağını, Osman’ın yaşamından biliyordu. Kendini ideolojik-siyasi-örgütsel olarak geliştirmeliydi. Müfrezede yer almak en büyük tutkusu iken ve orada yer alacağını öğrendiğinde sevinçten uçtuğu halde, kendini sadece bu alanla sınırlamadı hiçbir zaman. Başta askerlik sanatını, gerek siyasal gerekse pratik yönleriyle öğrenmeye ve tecrübe eksikliğini hızla gidermeye çalıştı. Fakat farklı alanlara dönük ilgisini hiç kaybetmedi. Dahası, kendini nerede eksik hissediyorsa, oraya yüklendi ve o alanda görevler talep etti.

Ölmeden önce yer aldığı bölge komitesi ve üstlendiği görevler, Nilgün’ün bu hiç durmayan, hep ileriye, daha ileriye koşan özelliğinin bir kanıtıdır. Onun kendine ve örgüte sorun ettiği konularda yol almadığı hiç görülmemiştir. Hem kendini geliştirmiş hem de örgüte adımlar attırmıştır. Önceleri ‘ulusal sorun’dur bu, ardından ‘silahlı mücadele’ dir. En son üzerinde durduğu konu ise ‘sınıf içinde çalışma’ydı. Gençlik çalışmasının bir süre sonra ona yetmemesi ve örgüt içinde çalışmayı talep etmesi de bundandır. Müfreze’de yer aldığı halde ısrarla ‘işçi çalışması’ içinde yer almak istemesi de…

Askeri işlerde yer alan birçok kişide örgütlenme alanını riskli görme ve uzak durma eğilimi vardır. Hatta kendi alanı dışındaki bütün alanlara dönük küçümseyici bir bakış bile gelişebilmektedir. Elbette bunlar, her örgütün silahlı mücadeleye bakışaçısı ve bu alanda çalışan kadroları yetiştirme tarzıyla bağlantılıdır. Fakat üzerinde ciddi olarak durulmadığında, rahatlıkla gelişebilecek saptamalardır. Nitekim bizde de örnekleri olmuştur. Nilgün’de ne askeri alanda bulunmanın kibirliliği ne de diğer alanlara dönük küçümseme veya uzaklaşma vardı. Aksine her zaman mütevaziliğini koruyan ve her konuda gelişmeye çalışan bir hat izledi. İşte o yüzdendir ki, iyi bir asker, iyi bir kadro olmakla kalmadı, iyi bir komutan, iyi bir önder olacak şekilde ilerleyen ender yoldaşlarımızdan biri oldu.

Ne yazık ki erken ölümü, onun bu ilerleyişini durdurdu. Nilgün’ün önünü kesecek başka bir engel de yoktu zaten. Onun ölümünden sonra yayınladığımız bildirinin başlığındaki gibi “devrim onun için düz bir koşuydu” gerçekten. Çünkü hiçbir sorunu engel görmedi, engel haline getirmedi. Mücadeleye atıldığı andan itibaren engelsiz, dolu dizgin koştu. O devrimin tayı, rüzgarın kızıydı…

 

Nilgün GK’nın simgesidir

Nilgün başından beri siyasal konulara ilgilidir. Bu özelliği hiç değişmez. Sonra askeri alanda kendini geliştirir. Ancak örgütlenme alanında fazla bir yol alamamıştır. Esasında buna zamanı da olmamıştır. Üstlendiği görevler, onu kısa sürede yurttan ve okuldan koparmış, böylece örgütlenme yeteneğini ortaya çıkaracak zeminden yoksun kalmıştır. Fakat o, işin bu nesnel yanını pek düşünmez. Kendinin bir eksikliği olarak görür. Oysa Nilgün, çok rahat ilişkiye girebilen ve kendini kısa sürede sevdiren, kabul ettiren biridir. Buna karşın örgütleyebildiği insan sayısı sınırlıdır. Bunu son kez içeride kaldığı süre içinde daha ciddi düşünür ve kendini bu yönden de geliştirmeye karar verir. Örneğin, aynı okulda, hatta aynı sınıfta okudukları arkadaşlarını farklı siyasal yapıların saflarında görünce hem çok sevinmiş, hem de şaşırmıştı. “Bunlar heavy metalci’lere takılırlardı, ben de ciddiye almaz ve ilgilenmezdim. Ama adamlar gelip gittiler ve sonunda örgütlemeyi başardılar” diyerek, hem kendi eksikliğini çok doğal ve rahat bir şekilde ortaya koymuş, hem de kim yaparsa yapsın iyi bir şey başarmışsa taktir ettiğini belirtmişti.

O, başarılarıyla gözleri kamaşan, bu yüzden hatalarını görmeyen veya yok sayanlardan olmadı. Hatasını, eksikliğini gördüğünü-anladığı her konuda, kabul etmesini ve aşmasını bildi. Bunun için, birilerinin ona göstermesi de gerekmezdi. Hatalarını ortaya koymaktan çekinmedi hiçbir zaman. Eksikliklerini görme, hatalarını anlama kapasitesidir ki, onu hep ileriye taşıdı…

Onunla son karşılaşmamız ‘92’nin yaz aylarında “Parti Okulu”nda oldu. ‘Parti Okulu’ndaki Nilgün, her zamanki disiplini, sıcak yoldaşlık ilişkileri, seminer konularına katılımı ve hazırlığıyla göz dolduran, öne çıkan yoldaşlarımızdan biriydi. Nilgün’ü sadece orada görüp tanıyanlar bile, onun bu özelliklerinden dolayı çok sevecekler ve bir daha unutmayacaklardı.

‘89’un soğuk bir Aralık gününde gerçekleşen ilk karşılaşma, ’93’ün sıcak Ağustos günlerindeki bu son görüşme ile noktalanacaktı. Ve birkaç ay sonra, yine Ekim ayında (14 Ekim 1993) bu kez onun ölüm haberini alacaktık. Yine kulaklarımıza inanamayarak, bir yanlışlık olmasını dileyerek… Kötü bir rüya gördüğümüzü ve uyanınca her şeyin farklı olacağını umarak, isteyerek…

Daha dün değil miydi Nilgün’le şehit yoldaşlarımız üzerine konuşmamız; onun yapılan eylemleri arka arkaya sıralaması. Sonra yeni görevleri sırtlayıp omzuna, uçarcasına gözden kaybolması… Bir yıl sonra bu kez yoldaşları onun bildirilerini dağıtıyor, afişlerini, pankartlarını asıyordu. Ve ne yazık ki, bu sömürü-zulüm düzeni sürdükçe, daha çok yoldaş anması yapılacak, pankartlar, afişler asılacaktı… Çocuklarımıza, yeğenlerimize verdiğimiz isim olacaktı.

Nilgün’ün cenazesi doğduğu yere, Maraş’a götürüldü. Ülkenin dört bir yanından GK’lılar ve tüm yoldaşları, onu bu son yolculuğunda da yalnız bırakmadılar. Kırmızı karanfilleri, sloganları ve marşlarıyla Maraş’a gittiler. Devletin tüm engellerini, barikatlarını aşarak… Tabutunu, orak-çekiçli kızıl bayrağımıza sardılar. Ve yumruklarını daha güçlü sıkarak saygı duruşuna geçtiler, ant içtiler: Taşıdığın bayrak yere düşmeyecek, silahın hiç susmayacak!

TİKB’nin ilk şehidi Azmi Akan ile GK’nın ilk şehidi Nilgün Gök arasında bir paralellik vardır. Bu sadece ‘ilk şehit’ olmalarından değildir. Her ikisi de kısa mücadele yaşamlarına çok şey sığdırmışlar, kendilerini çok hızlı geliştirirken örgütü de geliştirip sıçratmışlardır. Her ikisi de sadece asker özellikleriyle değil, ideolojik-siyasi kavrayışlarıyla öne çıkmışlardır. Her ikisinin de önderlik kapasiteleri gelişkindir ve genç ölümleri, örgütümüzü bu potansiyelden yoksun bırakmıştır. Azmi 24, Nilgün 23 yaşındaydı öldükleri zaman. Topu topu 3-4 yıllık mücadele yaşamlarına, birçoklarının on yıllarını sığdırdılar.

Azmi tutsak yoldaşlarını kurtarmak için girdiği karakolda, tek bir kurşun aldı kalbine ve “beni burada bırakmayın” dedi yoldaşlarına. Bu onun son sözleri oldu. Yoldaşları, kısa sürede öleceğini bildikleri halde onu hastaneye götürdüler. Nilgün bir kamulaştırma eyleminde, eylemi tamamlayıp geri çekilirken bir kurşun saplandı ciğerlerine. O halde bindi arabaya “vuruldum” dedi sessizce. Bu, onun son sözleri oldu. Ölürken de soğukkanlı ve mağrurdu. Onu da yoldaşları hastane önüne kadar götürdüler. Ve her iki yoldaş için de burjuvazinin satılık kalemleri, işkenceciler, “yoldaşları tarafından vuruldu” yalanını yaydı. Bir de “böyle zeki, böyle bilgili gençler nasıl anarşist-terörist oluyor” diyen şaşkınlıkları, korkuları ve gizleyemedikleri hayranlıklarıyla…

“Ölüler genç kalır” demiş ozan. Azmi, Nilgün, Remzi, Şaban, Ataman, Sezai, Yoldaşcan ve diğerleri… Anılarımızda, belleğimizde, hep öldükleri yaştalar ve hep öyle kalacaklar. 20’sinde, 30’unda, 40’ında… Ama her zaman genç, coşkulu, dinamik ve inançlı… Ve her zaman ışık saçmaya, yolumuzu aydınlatmaya devam ederek…

GK, Nilgün gibi bir genç komünisti yetiştirdiği için ne kadar gurur duysa azdır. GK ile Nilgün’ün özdeşleşmesi ayrıca son derece anlamlıdır. Çünkü ikisi birbirine çok yakışmakta ve birbirini tamamlamaktadır. Gençliğin, dinamizmin, ileri atılmanın, militanlığın, özverinin ve feda ruhunun simgeleri olarak…

 

 

Dipnot

*Eralp Yazar ’89 sonrası örgütümüzün yeniden toparlanmasında önemli görevler üstelen genç yoldaşlarımızdandır. ’92 Şubat ayında TİKB kuruluş yıldönümünde İzmir’de bir korsan gösteride, polisin açtığı ateş sonucu şehit düştü. Memur bir ailenin çocuğu olan Eralp’in ilk gençlik yılları Diyarbakır’da geçmişti. O yıllarda birçok Kürt arkadaşı vardı ve onlar daha sonra gerillaya katılmıştı. Eralp’le ilişkileri ise her zaman sürdü. Onun komünist saflarda yer almasından sonra da haberleşmeleri devam etti. Ve Eralp’in ölümünün ardından Kürt arkadaşları günlerce gazetelere verdikleri ölüm ilanları ile Eralp’i andılar, onu unutmadıklarını, unutmayacaklarını gösterdiler.

Eralp’in ölümünden kısa bir süre sonra Zonguldak-Kozlu’da meydana gelen grizu patlaması ve madencinin katli üzerine, Boğaziçi Rektörlüğü’nü işgal eden Genç Komünarlar, Rektörlüğün binasına ‘Eralp Yazar Ölümsüzdür’ pankartını da astılar. Eralp’in adını ve mücadelesini yaşatacaklarını tüm kamuoyuna duyurdular.

 

İlk olarak PDD’nin Ekim 2001 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Bunlara da bakabilirsiniz

YÖK’ün yıldönümü öncesinde bildiri dağıtımı

PDG imzalı “YÖK’ün yıldönümü 6 KASIM’DA MÜCADELEYE!” ve “Öğrenci gençliğin KİTLE ÖRGÜTÜNÜ YARATALIM!” başlıklı bildiriler …

Sezai Ekinci: Kendini aşmanın simgesi (31 Ekim 1992)

Ne çok devrimci Adressiz Sorgular’dan tanıdı onu. Ne çok komünist büyüdü elinde. Doksan günü geçen …

YÖK yıldönümü öncesinde PDG pulları yapıldı

Üniversite çevrelerine ve emekçi mahallelere YÖK’ün kuruluş yıldönümünde eyleme çağıran, PDG imzalı pullar yapıştırıldı.