Fransa’daki protestolardan izlenimler…

Fransa’da Eylül sonunda liselerde başlayan eylemlerin 14’ünde de süreceğini anlayınca, politik durumu yerinde görmek için sabah Berlin’den Paris’e geldim. Kendim de Berlin’de yaşayan bir yüksek lisans öğrencisi olarak insanların fikirlerini merak ediyordum.

İlk olarak üniversitelerin bulunduğu mahalleye gittim. Gördüğüm manzara beklentilerimin altındaydı ama yine de umut vericiydi: Üniversitelerin önüne barikatlar kurulmuştu, buna rağmen öğrenciler derslerine girmek için sıra bekliyordu. İşgaller ve öğrenci meclisleri görmeyi bekliyordum; oysa geniş öğrenci kitleleri hâlâ derslerine devam ediyordu. Öğrenci Meclisleri haftada bir ya da iki kez toplanıyor, eylemliliği artırmaya çalışıyordu. Asıl amacım, Paris’i dolaşıp öğrencilerle birebir fikir alışverişi yapmaktı. İki üç gün boyunca şehri gezip öğrencilerle konuştuktan sonra, sarı yeleklilerin de katılacağı 17’sini beklemeye başladım. Çok büyük bir eylem olacağı söyleniyordu; çünkü sendikalar, sarı yelekliler, öğrenci örgütleri ve kitle örgütleri kitlesel katılım kararı almıştı. 27 Eylül’de liselerde, eğitim haklarının gaspına karşı başlayan gösterilere yönelik polis şiddeti toplumsal bir infial yaratmış, Fransa halkının ilerici kesimleri de hareketi sahiplenmişti. Ben Paris’e varana kadar 5000’e yakın kişi gözaltına alınmış, polisin vahşi saldırısında bir öğrenci elini kaybetmişti.

17’sindeki eyleme geçmeden önce Almanya’daki politik durumdan kısaca söz etmek isterim. Almanya’da, çoğunlukla Filistin üzerinden şekillenen eylemlerdeki protesto kültürü Fransa’dakinden ve Türkiye’dekinden epeyce farklı. Polis şiddeti ve baskısına rağmen kimse polise karşı direnç göstermiyor, eylemler sessizce bitiyor. 1 Mayıs yürüyüşünde bile insanlar bir müzik duyunca dansa başlayıp kitleden kopabiliyor.

En son katıldığım 7 Ekim anmasında da polis ortalık yerde insanları döverek gözaltına alırken en küçük bir direniş belirtisi görmedim. Sohbet ettiğim Alman dostlarım da Alman halkının genelinde polise itaatin neredeyse “tanrıya itaat” gibi görüldüğünü doğruluyor. Polisi görmek bazı insanları rahatsız etmiyor, aksine rahatlatıyor. Sistemin çözümsüzlükleri yüzünden bu tutum yavaş yavaş değişiyor olsa da polis devleti mentalitesi Almanya genelinde maalesef hâlâ yaygın. Türkiye’den göçmüş biri olarak bu tutum beni epey rahatsız ediyordu. Paris’e geldiğimde direnen, mücadeleyi büyüten insanlar görmek beni yeniden canlandırdı. Burada tanıştığım değerli insanlar da umutlarımı tazeledi.

Bugün Avrupa’da halkların yaktığı ateş, aslında genel bir yönetim krizinin sonucu: Kapitalizmin içinde bulunduğu kriz gittikçe derinleşiyor. İnsanlar işsizliğe ve geleceksizliğe karşı, kazandıkları sosyal ve iktisadi hakları korumak için barikatlarda ve sokaklarda. Uzun zamandır hiçbir eylemin görülmediği Almanya’da bile 31 Ekim için ülke çapında eylem çağrıları yapıldı. İşte böyle bir atmosferde 17 Ekim’de Paris’te, Cumhuriyet Meydanı’nda halkla birlikte direnmeye gittim. Gördüğüm manzara örgütlülük açısından beni biraz hayal kırıklığına uğrattı, ama yine de insanlığımı hissettim. Ülke genelinde 800.000 kişinin katıldığı protestolara Paris’te 120.000 kişi katıldı ve sokaklarda haklı bir öfke vardı. Polisin sert müdahalelerine rağmen kitleyle birlikte geceye kadar direndik.

Bu direniş devleti öyle korkuttu ki, turistik merkezlerden şehrin kalbine kadar yayılan halk hareketinin ardından, 17’sinden sonra ordu sahaya sürüldü, sokağa çıkma yasağı ve olağanüstü hâl ilan edildi. Devlet o günden sonra faşist saldırganları da devreye soktu: Yalnızca aşırı sağcı grupların sokağa çıkmasına izin verdi ve bu gruplara müdahale etmedi, diğer bütün ilerici gruplara ise polis çok sert müdahale etti. Sokağa çıkan aşırı sağcı faşist Kevin T., ırkçı bir saldırı düzenleyerek Pengo Bossio Wangi adlı bir vatandaşı öldürdü, 4’ü ağır olmak üzere 7 kişiyi yaraladı. Polis, akli dengesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle saldırganı serbest bıraktı. Halk bu tür olaylarla terörize edilmek istendi, ama eylemler kesilmedi; artarak sürdü, sürüyor.

Bir sonraki gün Sud Solidaire gençlik örgütlenmesinin çağrısıyla biz de 3 arkadaş olarak organize edilen toplantıya katıldık. Burada hareketin nasıl devam ettirileceği ve öğrenci hareketine dair fikir alışverişleri yapıldı. Bu toplantıya yaklaşık 200’e yakın üniversiteli ve liseli genç katıldı. 31 Ekim’de devlet ve öğrenci liderleri arasında yapılan görüşmede çıkan sonuçlar tartışıldı. Devletin çözüm olarak sunduğu şeylerin öğrenciler nezdinde kabul görmediği, yapılan konuşmalardan anlaşıyordu. Sürecin devamlılığı ve daha çetin bir mücadele hattı izleneceği ortaya çıktı. Bu da gösteriyordu ki eylemlilikler daha da sürecekti, yine sendikaların 5 Kasım’a yaptığı çağrıya rağmen 31 Ekim ve 3 Kasım’da eylem kararı alındı.

31 Ekim’de eylem Porte de Bagnolet’den Porte Charlton’a kadar sürdü. Porte Charlton’a varıldığında polis, kitlenin yürümek istemesine rağmen gaz bombaları ve göz yaşartıcı gaz ile kitleye saldırdı. Buna rağmen kitle direndi ve saatlerce polisle çatıştı. Barikatlar kuruldu ve birçok yerde dumanlar yükseldiği görüldü. Çatışmaların sürdüğü eylem, akşamın geç saatlerine kadar devam etti. Buradan dağılan kitle şehrin birçok yerinde bir araya gelerek eylemlerine devam etti. Özellikle gençler tarafından atılan sloganlarda, mücadelenin bırakılmayacağı tekrar tekrar vurgulandı.

3 Kasım’da Öğrenci Meclisi’nde alınan karara uygun olarak devletin şehir merkezinde eylem yasaklarına rağmen Latin mahallesinde ve Pantheon çevresinde bulunan üniversitelerden sokağa dökülen yüzlerce öğrenci öğlen saatlerinde bir araya geldi ve Pantheon’a doğru yürümeye başladı. Binlerce polisin engelleme çalışmalarına ve devletin hukuksuz yasaklarına rağmen kitle sloganlar ve marşlar ile yürüdü, Sorbonne meydanında bir basın açıklaması yaptı. Bu yürüyüşün en önemli noktalarından biri, gençlerin artık devletten korkmadığını göstermesiydi. Yapılan basın açıklamasından sonra sloganlar ve marşlar eşliğinde eylem bitirildi. Bu eylemde vurgulanan noktalar işçi sınıfı ile öğrenci hareketinin birleşmesi ve genel grev çağrılarıydı.

Hareketin eksiklerine dair de birkaç eleştirim var.

Halkın yolsuzluğa ve sistemli sömürüye karşı müthiş bir öfkesi ve tepkisi olmasına rağmen hareketin bir öncü partisi yok. Harekete acilen nihai bir hedef ve kararlı bir program gerekiyor. Fransız solunda Troçkist ve anarşist akımların güçlü olması da hareketin merkezileşmesini engelliyor. Bir Marksist-Leninist partinin yokluğu çok güçlü biçimde hissediliyor.

24’ünde Bordeaux’daki eylemlerde yaptığım gözlemler bunu doğruladı. Bordeaux gibi zengin ve burjuva karakterli bir kentte bile 80.000 kişinin eylemlere katılması etkileyiciydi; ancak bu gücün kalıcı bir harekete dönüşmemesi beni üzdü.

Bence burada süren eylemlerden merkezî, devrimci ve ilerici bir Marksist-Leninist yapı çıkarmak için çalışılmalı. Uluslararası dayanışmayla Avrupa genelinde bir koordinasyon kurulması gerektiğini düşünüyorum. Bugün üniversitelerde kurulan meclisler ve bu hareketlilik sayesinde devrimci bir kadro yetiştirilebilir, bu kitle de devrimci bir özneye dönüştürülebilir. İşçi sınıfının eylemliliği, umudumu her zaman artırıyor. Arzum, bu halk ve sınıf hareketinin Türkiye’de de mevzi kazanmasıdır.

Berlin’den bir PDD okuru

Bunlara da bakabilirsiniz

Taceddin Erol Şahin için dayanışma gecesi

Taceddin’in Arkadaşları İnisiyatifi, Marmara 6 No’lu L Tipi Hapishanesi’nde, açlık grevinin 184. gününde bulunan Taceddin …

Makbule Berktaş’ın anmasına çağrı

31 Ekim 2021 tarihinde kaybettiğimiz Makbule Berktaş, ölüm yıldönümünde Adana’da mezarı başında ve evinde anılacak. …

Fransa’da saldırılara rağmen direniş büyüyor

Fransa’da liselilerin direnişi olarak başlayan ve sonradan sarı yelekliler, sendikalar ve muhalif kurumların da katılım …