
NATO, başını ABD’nin çektiği Batılı emperyalistlerin uluslararası askeri gücü, savaş örgütüdür. Sosyalizm tehdidine karşı kurulan NATO’nun tarihi, katliamlar, işgaller ve darbelerle doludur. NATO, emperyalistlerin çıkarlarına göre sömürge yarı-sömürge ülkeler başta olmak üzere darbeler, katliamlar yapan, sabotajlar, suikastlar düzenleyen bir yapılanmadır. Bu yüzden uluslararası olduğu kadar, içsel bir olgudur da.
NATO’nun son zirvesi Türkiye’de yapılacak. Zirve için hazırlıklar tüm hızıyla sürüyor. Emperyalist efendilerine şirin görünmek ve yeni bir görev almak için baskı ve saldırıları arttırdılar. Türkiye’de 11 ilde eylem-etkinlik yasağı getirildi. Yoğun gözaltılar, tutuklamalar gerçekleştirildi.
Diğer yandan şehrin görünümünü değiştirmek ve gelenleri lüks biçimde ağırlamak için makyajlama işlemleri yapıldı. İşçiler açlık sınırının altında ücret alırken, zirve için milyarlar harcandığı söyleniyor. Elbette bu yapılan masraf, bütçeden karşılanacak, yeni bir yük olarak işçi ve emekçilere faturası edilecek.
Hal böyleyken işçi ve emekçiler “NATO bizi ilgilendirmez” diyebilir mi?
NATO hakkındaki yanılgılar
Emperyalistler ve onların işbirlikçileri NATO gibi saldırgan, halkların katili bir örgütü “savunma örgütü” gibi tanıtabiliyor. Hatta “üye ülkeleri koruyan uluslararası bir birlik” şeklinde propaganda ediyorlar.
Türkiye’de ABD ve NATO karşıtlığı baskın olmakla birlikte, işçi ve emekçiler arasında bu tür demagojilerden etkilenenler çıkıyor. “NATO ve emperyalist savaş karşıtı birlik”in faaliyetleri sırasında “NATO bizi koruyor” diyenler oldu mesela. Tam da ABD’nin İran’a saldırdığı günlerde bu tür ifadelerle karşılaştık. Egemen sınıf sözcülerinin ve burjuva medyanın sıkça tekrarladığı “İran’dan Türkiye’ye fırlatılan füzelerin NATO tarafından etkisiz hale getirildiği” sözleri, sınıf bilincinden yoksun bazı işçileri etkilemiş görünüyor.
Üstelik füzelerin İran tarafından atılıp atılmadığı bile belirsizken… ABD Türkiye’yi savaşa sokmak, halkı buna ikna edebilmek için bu tür provokasyonlar yapabilir. Daha önceki yıllarda bunun örnekleri yaşandı.
Diğer yandan füzeleri İran’ın fırlattığını varsaysak bile, asıl mesele bizim topraklarımızda ABD başta olmak üzere emperyalist üslerin varlığıdır. O üslerden kalkan uçaklar, çocuk-kadın demeden halkların üstlerine bomba yağdırıyor. Keza İran’ın İsrail’e ve ABD işbirlikçisi Körfez ülkelerine attığı füzeler, yine bizim ülkemizde konuşlanan ABD füzesavarları tarafından engelleniyor.
Türkiye işçi ve emekçileri, kendi topraklarının bu şekilde kullanılmasına izin vermemelidir. Bir halkın katledilmesine, yağma ve talan edilmesine en hafifinden “yardım ve yataklık” yapılamaz. Bir ülkenin emperyalistler tarafından işgal edilmesinden işçi ve emekçilerin hiçbir çıkarı yoktur. Aksine halkların bağımsızlığının ve iradesinin gaspedilmesi, tüm işçi ve emekçilerin üzerindeki sömürü ve baskının artması demektir.
Emperyalist savaşlarda ölen de, baskı gören de, ağır sömürüye tabi tutulan da, her zaman işçi ve emekçiler, ezilen halklardır. Savaşın tüm yükü, bu kesimlere yüklenir. “Savaş ekonomisi” uygulanarak ücretler düşürülür, sosyal hakları tırpanlanır.
Türkiye doğrudan savaşa girmeyip topraklarını savaş alanlarına açması bile, daha fazla silahlanması; bütçeden daha fazla payın savaşa ayrılması demektir. Türkiye’de savaş sanayisine ayrılan pay, 2024 yılında 90 milyardan 165 milyara çıkarıldı. 2025’te ise 1 trilyon 608 milyar liralık rekor bütçeye ulaştı. Ayrıca ABD, NATO üyesi olan ülkelerden daha fazla katkı istiyor. Yüze 2 olan payın yüzde 5’e çıkarılmasını dayatıyor.
Savaş sanayisine bütçeden ayrılan pay her yıl fahiş düzeyde artarken, savunma sanayisinde çalışan işçilere, yüzde 16 civarında zam teklif ettiler. Silahlanmaya ayrılan payda bu kadar cömert davranan devlet, işçiye gelince açlık sınırı altında ücret veriyor.
Türkiye de yapılan hak gasplarının, sömürünün arka planında emperyalistler ve onların örgütleri var. IMF’si, Dünya Bankası, NATO’suyla saldırıyorlar. Özelleştirmeler emperyalist politikalardan bağımsız değil. Eğitimin, sağlığın özelleştirilmesi, sosyal güvenliğin tasfiyesi, ücretlerin bu denli düşürülmesi, yeraltı-yerüstü kaynaklarımızın yağma edilmesi vb. hepsi, emperyalist tekellerin ve işbirlikçilerinin bitmeyen kar hırsından kaynaklanıyor.
NATO’nun Türkiye’deki “sabıkası” da oldukça kabarık. 12 Eylül darbesinin arkasında NATO vardı. İşçi ve emekçiler en büyük hak gaspını 12 Eylül döneminde yaşadı. Keza Sivas, Çorum, Maraş, 1 Mayıs katliamlarının arkasında yine NATO’yu görüyoruz.
Özcesi NATO bizi korumuyor! Tam tersi üsleriyle komşu halklara ölüm saçıyor ve halkımızı “hedef” haline getiriyor. NATO’ya bağlı kontra örgütlerle katliamlar, cinayetler işliyor. Daha fazla silahlanma ile ağır vergiler, düşük ücretler dayatıyor.
Sendikalar sessiz
NATO Zirvesi sürecinde, 4 konfederasyonun tutumu oldukça zayıftı. 4 Temmuz günü DİSK’in AKM’de Dolmabahçe’ye yürüyüşünü bir kenara bırakacak olursak; 4’lü zirve öncesinde basın açıklamaları dışında kayda değer bir eylem örgütlemedi, sokaktan uzak durdu; en son Emek Demokrasi Güçleri olarak 5 ve 7 Temmuz’da yapılan kitlesel eylemlere katılımları da sınırlı kaldı. Sendikalar adına yapılan tek sokak eylemi, Gebze Sendikalar Birliği’nin Gebze Meydanı’ndaki kitlesel yürüyüşü oldu. Türk-iş ise zaten tamamen sessizdi.
Oysa sokak eylemleri bir yana, fabrikalarda, işyerlerinde işçileri NATO’ya karşı bilinçlendirme faaliyeti yürütmek; NATO’nun işgalci-karanlık yüzünü işçilere emekçilere anlatmak, NATO’ya karşı örgütlemek, harekete geçirmek gerekiyordu.
Buna karşın işbirlikçi bürokrat sendikacılar, bu görevlerini yerine getirmedikleri gibi, olabildiğince geriden aldılar, NATO’yu işçilerin gündemine sokmaktan uzak durdular.
Sonuç olarak
Türkiye burjuvazisi NATO’ya üye olabilmek için ABD adına savaşacak binlerce yoksul çocuğu, fersah fersah uzakta olan Kore’ye yolladı. Yüzlerce yoksul halk çocuğu ABD’nin çıkarı için öldü, yaralandı…
Ankara’da yapılacak zirve, yeni savaş planları hazırlayacak; Türkiye’ye bu savaşta yeni görevler verilecek. Kore Savaşı’nda olduğu gibi yoksul çocuklar ölüme yollanacak. “Savaş ekonomisi” yürürlüğe sokularak işçi ve emekçiler üzerindeki baskı ve sömürü artacak…
Devrimci öncü işçiler, bu sürecin pasif izleyicisi olamaz. Fabrikalarda, işyerlerinde emperyalist savaşa ve NATO’ya karşı mücadeleyi yükseltmek gerekiyor. İşçiler NATO konusunda bilgilendirilmeli, işçi sınıfı içinde anti-emperyalist bilinç geliştirilmelidir.
NATO’ya ve emperyalist sisteme karşı çıkmak, geleceğimize, doğamıza, haklarımıza sahip çıkmaktır. Onun için işçi ve emekçiler NATO’nun dağıtılmasını, üslerin kapatılmasını daha güçlü biçimde haykırmalıdır. Kavel’leri, 15-16 Haziran’ları, Tariş, Tekel direnişlerini, Metal fırtınalarını yaratan işçi sınıfı, emperyalizme ve emperyalist savaş politikalarına da güçlü bir direniş sergilemelidir.
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir