Elimize posta kanalıyla ulaşan TİKB(B) Merkezi yayın organı İhtilalci Komünist’in Temmuz-Ağustos 2004 tarihli 43. sayısında yer alan bu yazıyı, tarihsel öneminden dolayı yayınlıyoruz.
28-29 Haziran’ında İstanbul’da gerçekleşen NATO zirvesi, gerek burjuvazi, gerekse de anti-emperyalist güçler açısından önemini ve güncelliğini koruyor.
İşin bir yönünü, emperyalistlerin ve işbirlikçilerin bu zirvede aldığı kararlar ve onun okunuşu oluştururken, bir yönünü de NATO’ya karşı geliştirilen eylemler ve anti-emperyalist mücadelenin artan önemi oluşturuyor. Her iki konu da birçok yönden derinleşmeyi gerektiriyor. Özellikle NATO karşıtı eylemlerin değerlendirilmesi, anti-emperyalist mücadelenin bundan sonraki seyri açısından büyük önem taşıyor. Kuşkusuz bunun temelinde de ideolojik-siyasal yaklaşımlar var.
Bugüne kadar bu konularda çeşitli görüşler ortaya atıldı. Kendi içinde bir dizi çelişkiyi barındıran bu görüşler, gerek ideolojik-siyasal, gerekse örgütsel-pratik yönden eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulmalı. Aradan geçen kısa zaman dilimi bile, esasında ortaya atılan birçok görüşün daha mürekkebi kurumadan yanlışlığını ortaya koymuş olsa da kimi temel noktalara değinmek gerekiyor.
I- İdeolojik siyasal cepheden
Zirvenin siyasal sonuçlarına kısa bakış
Zirvenin hemen ardından yaptığımız politik değerlendirmelerde, zirvenin emperyalistler arasındaki çelişkileri gidermek bir yana, daha fazla su yüzüne vurduğunu, ABD’nin tüm tavizlerine ve manevralarına rağmen (Irak’ta yetki devrini iki gün önceye alması gibi) istediklerini alamadığını vurgulamıştık. Türkiye cephesinden ise, işbaşında bulunan AKP hükümetinin ABD işbirlikçisi bir hükümet olmasına karşın, egemen sınıfları temsil eden kliklerin blok bir tutum içinde olmadığını, emperyalistler arası çelişkilerin bu kliklere de yansıdığını ifade etmiştik. Türkiye’nin başından beri ABD’nin her dediğini yerine getiren, yaygın deyimle ‘stratejik uşak’ olmadığını, döneme ve gelişmelere göre ilişkilerin mesafesini ayarlayan bir politika izlediğini, son NATO zirvesinde de buna uygun bir profil çizdiğini söylemiştik.
Bunları legal basınımızda çeşitli yönleriyle ele aldık. O yüzden yeniden ayrıntılarına girmeyeceğiz. Sadece temel bakışımızı en özlü biçimde hatırlatmakla yetineceğiz. Elbette bu değerlendirmeler, bizim bugüne kadar ortaya koyduğumuz, yeni emperyalist savaşa bakışımızla, bugünün emperyalist kampı ve Türkiye’nin durumu hakkında tespitlerimizle bağlantılıdır ve devamı niteliğindedir. Son NATO zirvesi somutunda yaşananlar, bu tespitlerin kanıtı ve tarafımızdan bir kez daha yinelenmesine vesile olmuştur. Aradan geçen sürede bunun göstergeleri kendini daha açık bir biçimde ortaya koymuştur.
Oysa zirvenin hemen ardından yapılan değerlendirmelerde gerek burjuva basında, gerekse devrimci, demokrat yayınlarda zirve sonuçlarını ABD’nin başarısı olarak gören çok oldu. En sık tekrarlanan görüş ise, “ABD’nin zirveden istediğini aldığı”ydı! Bunun dayanakları olarak, Afganistan’da bulunan NATO gücünün genişlemesi ve Irak askerlerinin eğitimi konuları gösteriliyordu. Zirveden bu yana geçen iki aya yakın zaman zarfında, her iki konuda da somut adım atılmadığı, diğer emperyalistlerin işi yavaştan alarak sürüncemeye bıraktığı görüldü. Zaten “Irak askerlerinin eğitimi” Irak hükümetiyle yapılacak ikili görüşmelere bırakılmıştı; Irak’ın içinde mi dışında mı yapılacağı muğlak kalmış ve her ülkenin inisiyatifine terk edilmişti. Karardaki bu esnekliği Fransa, Almanya gibi emperyalist ülkeler kendi lehlerine istedikleri gibi kullandılar. Böyle olacağı da başından belliydi.
ABD’nin ise, zirveden bu yana Irak’ta daha fazla sıkıştığı, kukla hükümetin de işe yaramadığı, büyüyen direnişi bir türlü söndüremediği biliniyor. ABD karşıtlığının her yerde çığ gibi büyümeye devam ettiği de… Öyle ki, Bush’tan sonra Powel da yükselen tepkinin korkusuyla Atina Olimpiyatları’na gidemedi. ABD’li atletler, Atina’da 60 bin seyircinin ıslıkları arasında yarışa başlamakta güçlük çekti. ABD’nin gerek dünya kamuoyunda gerekse de Irak’ta sıkışması, hiç şüphe yok ki, rakip emperyalistleri mutlu ediyor ve ellerini daha serbest kılıyor.
Türkiye cephesinden bakarsak; zirvenin hemen ardından Irak askerlerinin eğitimine, AKP hükümetinin cansiperane atılışı, geriye çekildi. Bir yandan diğer emperyalistlerin ipe un seren tutumları, diğer yandan ABD’nin başta Kürtler olmak üzere Türkiye’nin ‘hassasiyetleri’ne aldırmayan tavrı ve Irak’ta büyüyen direniş, Türkiye’yi daha temkinli olmaya itti. 1 Mart tezkeresi sürecinde, ABD’nin isteklerini yerine getirmek gerektiğini söyleyen, bu doğrultuda basın açıklaması yapan Genelkurmay Başkanı bile, bugün “gelinen noktanın en iyi durum olduğunu” söylüyor. Benzer sözler, çeşitli kademelerde bulunan yetkili ağızlarca seslendiriliyor.
Irak’ın federatif bir yapıya dönüşerek Kürtlerin federal bir devlet olarak ortaya çıkması, Türkiye egemenlerini en fazla rahatsız eden konuların başında gelmeye devam ediyor. Irak’ta direnişin büyümesi ise, bu olasılığı arttıran bir faktör olarak, varolan rahatsızlığı daha da büyütüyor. Öte yandan tüm çabalarına rağmen ABD’nin PKK’ye karşı askeri bir operasyona girişmemesi ve halen bu yönde bir planının olmaması, başta Genelkurmay olmak üzere şoven kurumları, zora sokan konuların başında geliyor.
Bir bütün olarak ABD’nin Ortadoğu’ya dönük planlarının tutup tutmayacağı halen belirsizliğini korurken, dahası başarısız olma durumu daha baskın haldeyken, Türkiye’nin ABD’ye karşı tutumu da değişkenliğini koruyacaktır. İkinci emperyalist savaşta Türk egemen sınıflarının, önce Almanya yanında saf tutup sonra nasıl dümen kırdıkları bilinmektedir. O yıllarda işbaşında bulunan İnönü Hükümeti’nin, sözde tarafsızlık politikası altında, bir o yana bir bu yana çark ettiği, ama sosyalist Sovyetler’e karşı düşmanlıkta ne denli kararlı davrandığı tarihsel bir gerçektir. Geçmiş savaş tecrübelerine dayanan ve Ortadoğu’nun kaygan politik zemininde ayakta durmayı başaran Türk egemen sınıfları, birçok şey netleşmeden tek ata oynamayacaktır. Gerek AB emperyalistleri gerekse Rusya ve Çin gibi emperyalistlerle ilişkilerini belli bir düzeyde tutmaya özen göstermeleri, bunun bir diğer kanıtıdır.
Devrimci hareketin klişe değerlendirmeleri
Hal böyleyken özellikle de devrimci basında, Türkiye’nin ABD’nin uşağı olduğu, onun her dediğini yerine getirdiği, NATO zirvesinde de ona uygun davrandığı abartılı bir şekilde işlendi, işleniyor. Benzer bir şekilde, ABD’nin tek süper güç ve adeta yenilmez bir varlık olduğu, diğer emperyalistlerin de ona boyun eğdiği, politikalarına yedeklendiği türü tespitler yapılıyor. NATO ise, bugün bile ABD’nin politikalarına askeri yönden destek veren bir kurum olarak görülüyor. Emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkiler adeta yok sayılıyor. 2000’li yıllarda başlayan değişim, özellikle de 11 Eylül sonrası süreç doğru analiz edilemiyor.
Ne zaman ki, Irak savaşıyla birlikte “Fransa-Almanya ekseni” kör gözüm parmağına ortaya çıktı, bu tespitlerde biraz rötuşlar yapıldı. Fakat özüne dokunulmadı. Ve her olayda bu öz, kendini yeniden üretti. Son NATO zirvesi, buna vesile olan gelişmelerden biri oldu. Zirveyle birlikte bu ezberlenmiş klişelere başvuruldu yeniden. Gelişmeleri biraz daha yakından inceleyenler ve daha nesnel yaklaşanlar yok değil elbette. Ancak toptancı ve kestirmeci zihniyet tümden değişmediği için, aynı siyasal çevrelerde farklı yorumlara rastlamak mümkün. Hatta bir derginin aynı sayısında iki farklı değerlendirmeye rastlanabiliyor.
Esasında Türkiye Devrimci Hareketi, son gelişmelerle birlikte, emperyalizmi, emperyalist savaşı, anti-emperyalist mücadeleyi yeniden ele almakla karşı karşıya. Bugüne dek ağırlıklı olarak Maocu bakışaçısıyla çözümlenen bu konular, gelinen noktada gelişmelere yanıt vermiyor ve politikaları zorluyor.
Örneğin, THKP-C kökenli tüm yapıların savunduğu Mahir Çayan’ın temel tespitlerinden olan, emperyalistlerin kendi aralarında bir ‘entegrasyona’ gittiği ve ‘üçüncü bir dünya savaşının çıkmayacağı’ tezi, bugünkü gelişmeler karşısında sallanıyor. Bunun üzerine bu tezin, ikinci emperyalist savaş sonrasında ve sosyalist SB’nin varlığında ortaya atıldığını, dolayısıyla o dönem için geçerli olduğunu ileri sürenler çıktı. Mahir’in ‘üçüncü bunalım dönemi’ olarak tanımladığı o dönemin SB’nin yıkılmasıyla sona erdiğini ve ‘entegrasyon’ teorisinin de bu dönemle birlikte ortadan kalktığını söyleyenler var. Oysa sorun, dönemsel bir sorun da değil. İşin özü gözden kaçırılıyor. Emperyalistlerin, yeni bir dünya savaşında kendi yıkımlarını gördükleri için, kendi aralarındaki çelişkileri tatil edebilecekleri, ya da asgariye çekebilecekleri, yani emperyalistlerin iradi davranabilecekleri savunusudur. Emperyalist savaşların emperyalizmin kendi doğasında yattığı, yapısal bir sorun olduğu ve iradi çabalarla engellenemeyeceğinin yadsınmasıdır. Bu bakışaçısı değişmediği sürece, şu ya da bu gelişmede yeniden uç vermesi kaçınılmazdır.
Benzer bir durumu, Maocu “Üç Dünya Teorisi”nin (ÜDT) bugüne yansıyan izlerinde görüyoruz. (*) Görünüşte -Perinçek’in Partisi’ni saymazsak- bugün artık ÜDT’yi savunan kimse yoktur. Oysa her vesileyle bu teori bir biçimde hortlatılmaktadır. En son Irak savaşının başlarında, Saddam’a verilen destekte bunu gördük. Gerici bir diktatör, Irak halkının gerçek lideri gibi sunuldu. Bu siyasal yapılar, Irak ordusunun, ABD’ye o kadar kısa sürede teslim olmasına bir türlü akıl erdiremedi, şaşkınlıklarını da gizlemediler. Çünkü Saddam’dan büyük bir direniş bekliyorlardı. Halbuki Saddam’ın bir zamanlar ABD ile, daha sonra farklı emperyalistlerle işbirliği içinde olduğu çok açıktı. Buna rağmen Saddam’ın ABD karşıtlığı, onu desteklemek için yeter koşul sayıldı.
Bu yaklaşım, sadece THKP-C kaynaklı hareketlerde görülmüyor. Örneğin son olarak Venezüela’da gerçekleşen referandumda Chavez’e açık destek sunanlardan biri de ESP’dir. ABD’nin kaybetmesini, amaçlarına ulaşmamasını istemek başkadır; Saddam ya da Chavez gibi, farklı emperyalistlerle ilişkisi olan liderleri, bir ‘halk kahramanı’ gibi göstermek, onlara anti-emperyalistlik payesi vermek ve açık destek sunmak başkadır. Bu yaklaşım, işçi ve emekçileri yanıltır, yanlış beklentilere yol açar.
Sonuç olarak dünyadaki gelişmeleri yorumlamak ve taraf olduğumuz yeri iyi saptamak için ‘üç dünyacılık’la malul bu tür yaklaşımlardan uzak durmak, popülist sosyalist anlayışları terkedip, proleter enternasyonalist bir bakışı esas almak şarttır. Elbette bu, sadece TDH’nin değil, dünya komünist ve devrimci hareketinin sorunudur. Çünkü ’60’lı ve ’70’li yıllara damgasını vuran Castrocu ve Maocu akımlardan etkilenen ve dünyayı o bakışaçısıyla yorumlayan, yalnızca Türkiye’deki siyasal yapılanmalar değildi. Bu akımlar, tüm dünya devrimci hareketini etkisi altına aldı ve izlerini bugüne kadar taşıyan bir manyetik güç oluşturdu.
’68’i ML tarzda aşmak
NATO Zirvesi’ne dönük değerlendirmelerde görülen toptancı ve klişe yaklaşımda, ya da yer yer eklektizme düşen çelişik yorumların kökeninde, geçmişin çarpık küçük-burjuva anti-emperyalist bakışaçısının yattığını, bunun izlerinin halen varlığını koruduğunu görüyoruz.
11 Eylül’le birlikte başlayan ve Irak savaşı ile iyice ısınan anti-emperyalist mücadele, NATO Zirvesi’nin İstanbul’da toplanmasıyla en üst seviyeye ulaştı. Ülkemizde uzun yıllardır, devrimci hareketlerin temel gündem maddesi olmaktan çıkmış olan anti-emperyalist mücadele, yeniden ön plana geçti. Oysa ’60’lı yıllarda, kısmen de ’70’lerde, anti-emperyalistlik devrimcilikle özdeleşmişti. ’80’li ve 90’lı yıllarda ise, anti-emperyalist mücadelenin bayraktarlığını İslamcılar üstlendiler. Filistin direnişini sahiplenmeleri, dinci-gerici kesimlerde, ABD ve İsrail karşıtlığını geliştirdi. Elbette bu, çarpık ve ABD ile sınırlı bir anti-emperyalizmdi. Ama cami çıkışlarında ABD bayrağı yakan ve ‘Kahrolsun ABD Emperyalizmi!’ diye slogan atıp gösteri yapan onlardı. Böylece ’80’den bu yana anti-emperyalist mücadele, komünist ve devrimci güçlerin elinden alınmış, gericilerin mücadele kapsamı içine girmişti.
Hatta ’70’li yılların ikinci yarısından itibaren devrimci harekete yön veren ana unsur, anti-faşizm olmuştu. Dolayısıyla emperyalizme karşı mücadelenin başat olduğu yıllar, çok gerilerde kalmıştı. O yüzden NATO ile birlikte yürütülen anti-emperyalist kampanyada, ’68 ve o yılların öne çıkan devrimci önderleri yeniden hatırlanmıştır. Özellikle de Deniz Gezmiş’in ön plana çıkması boşuna değildir. Mahir ve Kaypakkaya da bu kampanyada yerlerini almıştır. Hiç kuşkusuz bu devrimci önderlerin birçok gösteri ve mitingte bayraklaşması, bir olumluluktur. Biz de zirvenin Mehmet Fatih Öktülmüş’ün ölüm yıldönümüne denk düşmesi üzerine, Fatih’in anmasını, NATO karşıtı mücadele ile birleştiren bir hat izledik. Onun, ’68 yılında ODTÜ’de Commer’in arabasının yakılması dahil, dönemin anti-emperyalist mücadelesinin içinde yer almış olması, bu birleştirmeyi daha anlamlı kıldı. Ve katıldığımız tüm mitinglerde, gösterilerde Fatih’in dövizleri de taşındı.
Ülkemizde devrimci direnişçiliğin ve anti-emperyalist mücadelenin simgeleri olan bu önderleri yaşatmak, bugünlere taşımak, yerinde bir hareket olmuştur. Tabi ki onların, yaşadığı dönemin izlerini taşıyan ideolojik-siyasal yanlışlarına düşmemek kaydıyla… Geçmişin anti-emperyalist retoriğini aşarak… ML temelde yeniden geliştirerek…
O yıllara damgasını vuran ‘Bağımsız Türkiye’ sloganı, Denizlerin Samsun’dan başlattıkları yürüyüşler, Mahir’in Kemalizm’i ‘küçük burjuvaziye’ dayandıran yaklaşımları vb. bugün için geride kalan ve genel olarak devrimci hareketin aştığı yönlerdir. Buna rağmen etkilerinin tam olarak silindiği söylenemez. Öte yandan reformist kesimler, hatta Türk Solu, İP gibi şovenist ve ‘ulusal solcu’lar, ’68’in aşılmış olan bu yönlerini özellikle öne çıkarıyorlar. Bunlar, başta Deniz Gezmiş olmak üzere ’68 devrimcilerini, kendi pasifistliklerini ve devletçi-şoven yüzlerini perdelemek, geniş kitleleri özellikle gençliği etkilemek için kullanıyorlar.
O değerler, devrimci hareketindir ve bu kesimlere terk edilemez. Fakat yeni devrimci kuşak, o yılların ideolojik etkilenmeleri konusunda bilinçlendirilmeli ve ’68’e nasıl sahip çıkılması gerektiği kavratılmalıdır. ’68’in devrimci ruhu ve militanlığı ile donanmaları ama aynı zamanda ideolojik-siyasal olarak o dönemin geriliklerini aşmaları sağlanmalıdır.
‘68’de emperyalizme karşı mücadele içinde kavgaya atılan ve ilk olarak küçük-burjuva bir grup içinde örgütlenen Mehmet Fatih Öktülmüş ve Osman Yaşar Yoldaşçan, küçük-burjuva devrimciliğinden proleter devrimciliğe, grup-çevre örgütlenmesinden Leninist örgütlenmeye geçmeyi başaran seçkin komünistlerdir. Onların mücadele içindeki gelişimleri ve ulaştıkları nokta, aynı zamanda ülkemizin küçük-burjuva ideolojisinden her yönden kopuşun da tarihidir. Anti-emperyalist mücadelede, küçük-burjuva devrimciliğinden, proleter sosyalist bakışa geçişin anahtarı da bu tarihte saklıdır. Çünkü, ÜDT ve Maoculuğa karşı mücadele; emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı mücadele başta olmak üzere birçok cepheden Türkiye Devrimci Hareketi’nin geriliklerini üzerinden atma, halkçı yaklaşımlardan uzaklaşma, proleter sınıf bilinci ile dünyayı yeniden çözümleme sürecidir. O yüzdendir ki, bizim döneme, emperyalizme, emperyalist savaşa ve onun günümüzdeki görüngülerine bakışımız, diğer siyasetlerden farklı olmakta ve bu farklılık, NATO zirvesi gibi güncel gelişmelerdeki değerlendirmelere de yansımaktadır.
II- Örgütsel-pratik cepheden
1 Mayıs’tan NATO’ya uzanan süreç
NATO’nun son zirvesinin Türkiye’de olacağının duyulmasıyla birlikte, NATO’ya karşı mücadele, devrimci hareketin gündemine somut olarak girdi. Esasında Irak savaşı öncesinde başlayan ve artarak süren bir anti-emperyalist duyarlılık ve eylemler zinciri vardı. 1 Mart tezkeresinin meclise gelişiyle doruk noktasına ulaşan bu süreç, Irak’ın işgaliyle birlikte giderek düşmeye başladı. Irak’ta direnişin yeniden yükselmesiyle iniş çıkışlı bir grafik izlese de o günlerin seviyesine ulaşamadı. Fakat anti-emperyalist ajitasyon-propaganda sürekli kılındı, hemen her eylem ve gösteride işlenmeye devam etti. ABD’nin Irak işgali ve Ortadoğu’ya dönük saldırıları devam ettiği sürece böyle olması kaçınılmazdı.
NATO Zirvesi ise, 1 Mart tezkeresinden sonra alçak bir profilde seyreden anti-emperyalist mücadeleyi yeniden alevlendirdi. Hatta kendi içinde bir doruğu ifade eden 1 Mart’ı da aştı, son çeyrek yüzyıl içindeki en üst noktaya sıçradı.
NATO Zirvesi, devrimci hareketin gündemine aylar öncesinden girmişti; fakat esas yüklenme, 1 Mayıs sonrasında gerçekleşti. Kuşkusuz 2004 1 Mayısı’na da damgasını vuran anti-emperyalist şiarlar ve somut olarak NATO’ydu. Denilebilir ki, 1 Mayıs, NATO zirvesine karşı güçlerin hazırlanması ve işaret fişeğinin çakılması oldu.
2004 1 Mayısı’nın yıllar sonra Saraçhane’de ve devlete rağmen fiilen kutlanması, ayrı bir moral ve coşku kattı. Bu durum, başarıya susamış işçi ve emekçilerde, devrimci-demokrat kesimlerde, kendi gücünü görme ve yeniden güven duygusunun gelişmesinde önemli bir rol oynadı. “1 Mayıs’ı kazandık, sıra NATO’da!” sloganında ifadesini bulan kitlelere ve kendi gücüne güven duygusu, NATO’ya karşı mücadelenin de kazanılacağını daha o günden muştuluyordu. 1 Mayıs’ta, NATO’ya karşı mücadele için gerekli olan en önemli şey başarılmış, büyük bir enerji ve moral depolanmıştı.
NATO karşıtı mücadelenin, ağırlıklı olarak son iki aya, hatta eylemsel yoğunluk bakımından son bir aya yığıldığı halde başarıyla geçmesinde, 1 Mayıs’ın bu şekilde yaşanmış olmasının önemi büyüktür.
Halkımızın, emperyalizme, özelinde ABD emperyalizmine olan tepkisi biliniyor. Bu, Irak savaşı öncesi emperyalist kuruluşların yaptırdığı anketlerde bile yüzde 90’lar gibi büyük bir oranda kendini ortaya koymuştu. Irak işgali sırasında artan vahşet ve işkence görüntüleri, bu tepkiyi daha da büyüttü. Irak halkının, komşu ve müslüman bir halk olması da çekilen acılara karşı duygudaşlığı arttıran, ortaklaştıran bir faktör oldu. Nitekim NATO’ya karşı yapılan yaygın anti-emperyalist ajitasyon-propaganda faaliyetlerinde, kitlelerin buna açıklığı bir kez daha görüldü. Ardından gerçekleşen irili-ufaklı bir dizi eylem ve gösteride bölge halkının, esnafının ilgisi, sahiplenmesi dikkate değerdi. Böylece devrimci hareketin yeniden toparlanması için elverişli bir zemin doğmuş oldu.
Irak’ta savaşa karşı eylemlilikle başlayıp seçim faaliyetleri, 1 Mayıs ve NATO ile yükselen son bir yıldaki toparlanmada, anti-emperyalist mücadele zemininin bu güçlü yönü görülmelidir. Bu toprakların anti-emperyalist mücadeleye olan yatkınlığı, devrimci hareketin yeniden doğrulmasında önemli bir fırsat olarak karşımıza çıkmıştır. Elbette bunda devrimcilerin ’60’lı yıllarda attığı tohumların, yarattığı geleneğin rolü büyüktür. Fakat o günden bugüne köprünün altından çok sular akmış, devrimcilerle kitleler arasında mesafe genişlemiştir. Şimdi bu mesafeyi gidermek, yıpranan yönleri onarmak ve yeniden güven kazanmak açısından iyi bir zemin vardır. Devrimci hareket bu zemini, ileri fırlamak için bir kaldıraç olarak kullanabilmelidir.
NATO karşıtı mücadele, bu yönde değerlendirilmiştir. Ancak içinde önemli eksiklikleri barındırdığını da söylemeliyiz.
Hazırlık sürecinden itibaren gelişmeler
“Irak’ta İşgale Hayır Koordinasyonu” içinde uzun bir süredir bir arada bulunan devrimci hareketler, NATO sürecinde, “NATO ve Bush Karşıtı Birlik” içinde yer aldılar. Başlangıçta anarşist ve kimi marjinal gruplardan oluşan bu birliğe bazı reformist parti ve devrimci yapılar da girmişti. (EMEP, ESP vb.) Koordinasyon’u da zorlayarak bu birliğe dahil ettiler. Oysa koordinasyon, zaten çok geniş kesimlerin birliğini içeriyordu, yeni katılımlara da açıktı. Birlik’i oluşturan sınırlı sayıda yapı, buraya davet edilebilirdi.
Sorun, nerede bir araya gelindiğinin ötesinde, inisiyatifin daha baştan yitirilmesi ve bu durumun çeşitli siyasal zaaflara yol açmasıdır. Öyle ki, bizim de içinde bulunduğumuz koordinasyondaki bazı devrimci yapıların, Birlik’in ismini değiştirme talebi, en azından ‘Bush’un çıkartılıp ‘NATO Karşıtı Birlik’ haline getirilmesi, kabul görmedi. Daha önce Koordinasyon’dan ayrılan ÖDP ve TKP çevresi ise ‘Birlik’ içinde yer almayarak (BAK ve İKK adı altında) ayrı çalışma yürüttüler. Dolayısıyla NATO karşıtı mücadeleyi tek bir merkezde birleştirme çabası da başarıya ulaşmadı.
NATO’ya karşı en geniş kesimlerin birliğini oluşturmak, elbette arzu edilendir ve karşı çıkılamaz. Fakat birlik ne kadar geniş kesimlerden oluşursa oluşsun, -komünist ve devrimci hareketler nicel olarak zayıf da olsa- mücadelenin doğru hedeflere doğru bir tarzda yönelmesi için, devrimcilerin inisiyatifi elde tutma çabası hep olmalıdır. Bu olmadı mı, mücadele baştan sakatlanmış olur ki, tüm süreç boyunca hareketi topal bırakır. NATO sürecinde yaşanan da budur.
Örneğin ‘Birlik’ içinde devrimcilerin kendi arasında toplanıp ortak kararlarla ağırlığını kurması, yine kimi devrimci yapılar tarafından gereksiz bulunarak reddedilmiştir. Burada oluşan boşluk, 26 Haziran’da Ankara’da gerçekleşen mitinge İstanbul’un katılımının engellemesine, 27’sinde Abide-i Hürriyet’te yapılacak mitingin Kadıköy’e taşınmasına, 28’inde Mecidiyeköy’deki gösterinin cılızlığına, (**) 29’unda Mecidiyeköy’de yapılması planlanan gösterinin Galatasaray olarak değiştirilmesine yol açmış, son dört günde ve kilit noktalarda devrimci hareketi edilgen ve onlara tabi bırakmıştır. NATO karşıtı mücadelenin kalbi durumunda olan 28-29 Haziran tarihlerinde reformistlerle yaşanan yol ayrımı son derece netken bile, ‘Birlik’ adına hareket etme vurgusu ve hep onu gözetme kaygısı, devrimci hareketi zayıf düşüren önemli bir faktör olmuştur.
‘Birlik’ içinde 28-29 Haziran’ın örgütlenmesi Koordinasyon’a bırakılmış, Koordinasyon’da bu göreve sadece devrimci yapılar talip olmuştur. O günlerin ne kadar sert geçeceğini bilen reformist parti ve gruplar, alanı devrimcilere bırakıp sessizce ortadan çekilmişlerdir. Tamamen devrimci yapılardan oluşan bir “Eylem Komitesi” kurulmuştur, ancak EK’nın kendi içinde yaptığı toplantılarda birçok devrimci yapı, ısrarla bunun “devrimcilerin birliği” değil, koordinasyonun ve dolayısıyla “Birlik’in EK’sı” olduğunu söyleyerek, onlara tabi olmayı savunmuşlardır. 28 Haziran sabahı Okmeydanı’ndan Mecidiyeköy’e kadar devletin yürütmeyeceği bilindiği halde, planların hep o şekilde yapılmasında bunun izleri vardır. Keza polisin Perpa’ya yığıldığı duyulmasına rağmen “Perpa’ya kadar pankartsız-slogansız sessiz yürüyüş” kararında bu tabiiyet ve geriye çeken ruh hali baskındır.
‘Birlikçi’ görünen bu yapılar, esasında kendi kimliğini ve misyonunu unutan ve mücadeleyi geriye çeken bir rol üstlenmişlerdir. Paradoks gibi görünse de aynı yapılar, fırsatını bulduğu yerde son derece grupçu, ben merkezci ve keskin tavırlar içine girmekten de geri durmamıştır. Direnişin ardından Okmeydanı’na önderlik ettiğini söyleyenler, ‘gölge önderliğin’ reformistlerde olduğunu ne kadar gizleyebilirler? Evet, direnen, savaşan, dayak yiyen, kolu-bacağı kırılan, gözaltına alınan devrimcilerdi. Ama süreç boyunca önderlik ve inisiyatif, devrimcilerin elinde değildi. Çünkü ruhen onlara bağımlı kalınmıştı.
NATO karşıtı mücadeleye damgasını vuran Okmeydanı direnişi, bu açıdan da incelenmeye değer.
Direnişin kalbi; Okmeydanı
28-29 Haziran’da İstanbul’a akacak kitlenin ortak bir yerde toplanıp gecelemesi, çok önceden konuşulan bir konuydu ve Okmeydanı, gerek NATO vadisine yakınlığı gerekse de devrimci yapıların geçmişten beri varolan çalışmaları ve halkın devrimcilere açık yapısıyla tercih edilecek en uygun bölgeydi.
Okmeydanı yönünde eğilim oluşmaya başlayınca, Fatma Girik Parkı’nda toplanılmasını önerdik. Bu öneriye katılanlar artınca, Fatma Girik Parkı’nda olacağı büyük oranda kesinleşti. Parkın hemen yanında sanat kurumumuzun olması, direnişçilerin ihtiyaçlarını gidermesi bakımından da yararlı olacaktı. Nitekim gerek tuvalet ihtiyacına, gerekse de ilk yardım yapacak sağlık ekibinin yerleşmesine mekan oldu. (***)
Sanat kurumumuz, bir toplanma merkezinin belirlenmesi, çeşitli etkinliklerle doldurulması, bir sonraki günün ayrıntılı planlanması ve son hazırlıkların tamamlanması bakımından tam bir karargah görevi gördü. Direnişçiler, hem maddi hem manevi olarak donanmış, büyük bir moral ve güçle hazırlanmış oldular. Molotofların, eldivenlerin, sapan ve sopaların önceden bölgeye yerleştirilmiş olması, gazdan kurtulmak için sirke, limon ve maskelerin hazırlanması, çatışmaya hazırlık bakımından önemli araçlardı ve daha baştan üstünlük sağlıyordu. Direnişçilerin, molotofçular, eldivenciler, sapancılar olarak çeşitli gruplara ayrılmış olması da hazırlık cephesindeki olumluluklardı. Kısaca cephe gerisi, hazırlıklar ve araç-gereç bakımından ufak-tefek eksiklere rağmen iyi ayarlanmış, sağlama alınmıştı. Fakat bu hazırlığa uygun bir savaş planı var mıydı? Sorunun can alıcı noktası buydu.
EK’daki devrimci yapıların büyük çoğunluğu Mecidiyeköy’e ulaşmaya kilitlenmişti. 28 Haziran sabahı, birliğin diğer bileşenlerinin de Mecidiyeköy’e geleceği, orada birleşerek NATO Vadisi’nin zorlanacağı umut ediliyordu. Oysa NATO Zirvesi’nin yapılacağı 28-29 Haziran’da, devletin öncesinden çok daha sert önlemler alacağını, güzergah boyunca birden fazla barikat kuracağını öngörmek gerekiyordu. Bu barikatlar nasıl aşılacak, savaş nerede kabul edilecekti? O açıdan önceden tespit edilmiş olan Mecidiyeköy, (vadiye yakınlığı nedeniyle) hiç de uygun bir mekan değildi. Hele ki bir Okmeydanı ile kıyaslandığında asla tercih edilecek bir yer olamazdı. Devletle güçler dengesinin bu kadar eşitsiz olduğu bir savaşta, devletin en zayıf, bizim en güçlü olduğumuz yeri ve anı tespit etmek, en mantıklı olanı değil miydi?
Bunların önceden görülmemiş ve tespit edilmemiş olması bir nebze anlaşılır. Fakat 28 Haziran sabahı, devletin kolluk güçlerinin Perpa önünde toplandığı haberi ulaştığı halde, planda hiçbir değişiklik yapmamak, akıl karı değildir. Devlet, neden daha öne değil de Perpa’ya barikat kurmuştur? O, kendi açısından en uygun yeri seçmiştir çünkü. Direnişçileri bölgeden çıkartacak ve açık olan bu alanda rahatça dağıtabilecektir. Peki ya direnişçiler? Onlar için en uygun yer neresidir? Çatışmak için hiç de elverişli olmadığı halde Perpa’ya gitmek, düşmanın minderinde dövüşmek, savaşı onun isteği yer ve zeminde kabul etmek değil midir? Diyelim ki düşmanın üstüne gitmeye kararlıyız, o koşulda planımız nedir? Polis barikatları nasıl yarılacak, yarılamazsa nereye çekilecek, molotofçularımız nerede konumlanacak, sapancılarımız ne zaman çıkacak, kısaca oluşturduğumuz savaş gruplarımız nasıl mevzilenecek, hangi taktikle savaşı yürütülecektir?
Park’tan Perpa’ya pankartları açmadan sessiz yürüme kararı, direnişin ivmesini düşüren ilk yanlış karardı. Oysa bölgeden marşlarımız, sloganlarımız ve pankartlarımızla yürüyüşe geçilseydi, hem halk açısından, hem direnişçiler açısından ayrı bir moral, motivasyon sağlayacaktı. İkinci olarak, önde temsilcilerden oluşan bir diplomasi grubunun yer alıp polisle pazarlığın beklenmesi, ayrı bir yanlışlıktı. Bunlar, daha savaş başlamadan direnişi zayıf düşüren kararlardı. Devletle karşı karşıya kalınan kimi yerlerde iki-üç kişiden oluşan bir pazarlık ekibi ile pazarlıklar yapılabilir. Fakat, o gün ve o ortam, ona uygun değildir. Temsilciler, devletle pazarlık yaparken, devletin izin vermeyeceğini bilen direnişçiler, kaldırımları sökmeye ve kırmaya başlamıştır. Fakat onlara ne zaman saldırıya geçecekleri söylenmemiştir. Saldırı üstünlüğü devlete bırakılmış, devlet gaz bombalarıyla saldırana kadar harekete geçilmemiştir. Dahası polis saldırdığında, direnişçiler nereye çekileceğini, nerede toplanacağını da bilmemektedir. Saldırı planı olmadığı gibi, geri çekilme planı da yoktur. O yüzden polisin ilk saldırısında kitle ikiye bölündü. Direnişçilerin büyük bölümü burada dağıldı ve en fazla zayiat da burada yaşandı… Molotofçular, o kargaşada molotofları kullanmakta zorluk çektiler. Atacakları molotofun direnişçilerin üzerine düşme ihtimali vardı çünkü. Bazı molotof çantaları yerlerde kaldı, atılan molotofların bir kısmı da patlamadı…
İlk dağılmanın ardından Okmeydanı’na doğru çekilen gruplar, çevrede gördükleri ne varsa onlarla barikat kurmaya çalıştılar. Bir araba, bir çöp bidonu, kapı, tuğla her şey barikat malzemesidir artık. Herkes bir ucundan tutar ve barikat büyüdükçe, direnişçilerin coşkusu da büyür. Molotoflar, taşlar daha isabetli atılır. Hedefini bulan her atışın ardından sevinç çığlıkları ve sloganlar yükselir. Devlet, barikatlara yaklaşamaz. Bu arada cep telefonlarıyla başka barikatların da kurulduğu haberi alınır, coşku ve moral daha da yükselir. Yaklaşık iki saat barikat başında çatıştıktan sonra, arka sokaklardan dağılınır. Bölgeyi bilmeyen birçok direnişçi, bilenlerin yardımı ile bölgeden çıkartılıp yolcu edilir… Yaralı olanlar, eldeki olanaklarla tedavi edilir, ya da bölgedeki evlere götürülür. Siperde kardeşleşme böyle yaşanır. Herkes birbirine ‘yoldaş’ diye seslenir. Hangi örgüttendir, önemi yoktur orada. O, bir direnişçidir ve aynı safta savaşılmaktadır.
Gazi’den sonra, İstanbul sokakları bu kez Okmeydanı’nda barikat savaşlarına tanıklık eder. Sayıları yüzlerle ifade edilen bu direnişçi grup, NATO’ya karşı mücadelenin de “medarı-iftiharı” olurlar. Çünkü polisin ilk saldırısında dağılan kişilerin birçoğu bölgeyi kısa bir süre içinde terk etmiştir. İki bin kişilik kitlenin en az yarısı, daha savaşın başında dışına düşer. Geride kalan ve Okmeydanı’na girmeyi başaranlar, barikatlarla mevzilerini savunurlar ve bir tarih yazarlar.
Burada bir savaş planından, bir önderlikten söz edilebilir mi? Eğer önderlikle kasıt, birçok bölgeden alana güç yığma ve çeşitli araç-gereçlerle hazırlık ise, bu iyi yapılmıştır. Ancak gerisi yoktur! Ki gerisi, savaşın ta kendisidir! Elbette eksiklikler olacaktır. Böyle eylemlerde her şeyin mükemmel-kusursuz olacağı, tüm planların tıkır-tıkır işleyeceği düşünülemez. Fakat çeşitli olasılıklara göre planlar yapılır (A, B, hatta C planı gibi) duruma göre bunlardan biri seçilir ve herkes ne yapacağını bilir. Askeri terimlerle konuşmasını çok seven ve ‘manga tarzı’ örgütlendiklerini iddia eden yapıların, Okmeydanı direnişinin askeri örgütlenmesini nasıl planladıkları merak konusudur. Bırakalım öyle askeri örgütlemeyi, ortada herhangi bir plan yoktur!
Hal böyleyken, önderlik yarışına girmek trajikomik bir durumdur. Okmeydanı, tüm önderlik zafiyetlerine rağmen, ağırlıklı olarak yeni ve genç devrimcilerin, militanca ve coşkuyla savaştıkları bir alan olmuştur. Arkasına 1 Mayıs’ın kazanımını da alan bu kitle, halkın anti-emperyalist duygularının güçlülüğünden aldıkları meşruiyetle barikatlarını kurmuşlar, savaşmışlardır. Devrimci hareketin tüm eksikliğine, acemiliklerine rağmen, yiğitçe dövüşülmüş, NATO karşıtı mücadelenin zirvesi yaratılmıştır. Olan budur. Bununla gurur duyabiliriz. Fakat hareketin önderleri olma iddiasında bulunanlar, kendi kendine methiyeler düzmekten kurtulup, eksikliklerini görmeli ve ortaya koyabilmelidir. Yavaş da olsa doğrulan ve toparlanmaya başlayan devrimci hareketin gelişimi, ancak böyle bir yaklaşımla mümkün olabilir.
III- Direnişin birleştiren ve ayrıştıran özelliği
Reformizmin iflası
NATO karşıtı mücadele, safların netleşmesi yönüyle de önemli bir işlev gördü. Direniş ve mücadele, her zaman olduğu gibi ‘aynıları aynı, ayrıları ayrı’ yere koydu. Bir yandan birleştirdi, bir yandan ayrıştırdı. Zaten ÖDP ve TKP, baştan ayrı bir yol tutturmuşlardı. Birlik içinde yeralan reformist kesimlerle de savaşın en kızgın olduğu 28-29 Haziran günlerinde saflaşma yaşandı. Okmeydanı’nda ve o iki gün boyunca, devrimcilerin cephesinde siper yoldaşlığı gelişirken, reformistler birbirinden kopuk ve cılız dostlar alış-verişte görsün kabilinden bir-iki eylem yapıp ortadan kayboldular.
Bunların içinde TKP’nin durumu en çarpıcı olanıdır. NATO öncesi İstanbul’un dört bir yanını büyük boy afişlerle “İstanbul, NATO’ya Kapılarını Kapatıyor!” ile dolduran TKP, NATO zirvesinin gerçekleştiği 28-29 Haziran’da kendi kapısını kapatarak soluğu Kemerburgaz’da aldı. Tam da NATO zirvesinin yapıldığı günlerde, İstanbul’un dışında ‘Gençlik Zirvesi’ yapma kurnazlığı gösterdiler. 28 Haziran sabahı, polisle yapılan pazarlık sonucu bir grup temsilcinin siyah çelenk getirip Fransız konsolosluğu önüne koyması ise, ABD-Fransa çelişkilerinin en fazla öne çıktığı bir zirvede, neden Fransa’nın hedef seçildiği sorusunu doğurdu. Herhalde Fransız Konsolosluğu’nun TKP binasına en yakın olması ve polisin ancak oraya izin vermesi, bu tercihi yaptırmıştı! Sonuçta TKP, büyük afişleri ve pankartları, mitinglere tüm Türkiye’den yığdıkları kalabalıkları ile NATO’ya karşı mücadeleyi kendine uygun tarzda yürütmüş oldu. Onca keskinliğin ne kadar kof olduğu, mücadelenin sertleştiği kritik günlerde bir kez daha görüldü.
Benzer durum ÖDP için de geçerlidir. Ve bunda şaşılacak bir yan da yoktur. Onlar da 28 Haziran’da basın açıklaması yapmışlar ve son gün, ellerinde süpürgelerle NATO’nun pisliklerini süpürme mizanseni ile medyada boy göstermişlerdir. Bu partilerin kilitlendikleri tek şey, sözümona ilginç biçimler yaratarak TV kanallarında daha fazla görünmek, devrimci kesimlerden farklı olduklarını kanıtlamaktır.
‘Birlik’ içinde yeralan EMEP’in de 28-29 Haziran’daki tavrı ortadadır. Bir gün önce Kadıköy mitingine binleri yığanlar, 28 Haziran’da Mecidiyeköy’e yüz kişiyi bile getirememiştir. Polisle gereksiz pazarlıklara girip kitleyi oturtarak, gaz bombalarından daha fazla etkilenmelerinde ve kısa sürede dağılmalarında, EMEP temsilcilerinin rolü büyüktür.
Sonuç olarak NATO zirvesinin gerçekleştiği iki gün, 28-29 Haziran bir turnusol işlevi görmüş, herkesin rengini apaçık ortaya çıkarmıştır.
Reformist kesim içinde Kürt ulusal hareketine ayrıca değinmek gerekiyor. Kürt ulusalcılar, diğer reformistlerden farklı olarak sadece son iki gün değil, NATO karşıtı mücadelenin başından itibaren renklerini ortaya koydular. DEHAP, Kadıköy mitingine sembolik düzeyde katılmakla yetindi. Bu yaklaşım, başta ABD olmak üzere tüm emperyalistlere bir mesajdı kuşkusuz.
Kürt ulusal hareketinin devrimci olduğu yıllarda bile, en zayıf yönü, emperyalizme karşı mücadeleydi. Neredeyse tek hedefleri ‘sömürgeci’ olarak gördükleri Türk egemen sınıflarıydı. Onun arkasında duran ABD ve diğer emperyalistleri görmüyorlar, görmek istemiyorlardı. Savaşın en kızgın olduğu dönemlerde bile Kürdistan’da bulunan emperyalist tesislere özellikle dokunmadılar. Halbuki yıllarca savaştıkları Türk ordusunun eğitiminden silahına kadar hepsi, bu emperyalistler tarafından sağlanıyordu. Kürt halkının üzerine yağan bombaların sahibi yine onlardı. Emperyalizme karşı, başlangıçta bu hayırhah tutum, sonrasında uzlaşmacılığa, hatta işbirliğine doğru ucu açık bir hal aldı. PKK’nin bugünkü duruma düşmesinde ve Kürt hareketinin yenilgisinde bunun çok önemli bir payı vardır. Bugün gelinen noktada, Kürt ulusal hareketini anti-emperyalist mücadelenin, somut durumda NATO karşıtı sürecin tamamen dışında bırakmıştır.
Sendikaların yasak savan tavrı
Reformizmin NATO sürecindeki tablosu ortadadır. En keskin görünenin en rezil tavırlarla sahneden çekildiği, gerçek yüzlerinin açığa çıktığı bir süreçtir bu. Onların etkisi altındaki sendika ve kitle örgütlerinin de durumu çok farklı değildir.
“NATO ve Bush Karşıtı Birlik” içinde yeralan DİSK ve KESK başta olmak üzere sendikalar, bu süreçte gerçek kimliklerini bir kez daha ele verdiler. Onbinlerce üyeye sahip bu sendikalar, kendi tabanlarını harekete geçirmek bir yana, birçok gelişmeden haberdar bile etmediler. En fazla NATO karşıtı mitinglerde boy göstermekle yetindiler. Oralara bile tüm kitlesini yığmadılar, o yönde bir çalışma yürütmediler.
Bu, DİSK ve KESK’in hemen tüm toplumsal olaylarda sergilediği pratiktir. Dolayısıyla şaşılacak bir yan yoktur. Şaşırtıcı olan; her iki sendikanın onlarca kez sergiledikleri bu pratiğe rağmen, halen onlardan farklı beklentiler içinde olunmasıdır. Kimi devrimci yapıların hala DİSK ve KESK’in kuyruğuna yapışması, atılacak her adımı onlara göre ayarlama çabasıdır.
Devrimci kesimlerin belli bir ağırlığı olduğu kimi sendika şubelerinde, diğer sendikalara göre görece bir farklılık olduysa da, bunun olması gerekenin çok altında olduğu açıktır. Birçok sendika şubesi, mitinglere katılım dışında basın açıklamalarıyla yetindi. Oysa 28-29 Haziran günlerinde belli bir süreliğine de olsa üretimden gelen gücün kullanılması, uyarı mahiyetinde grevlerin yapılması gerekirdi. Bu sendikalar, böylesi günlerde harekete geçmeyecek de ne zaman geçecekler? Devrimci hareket, belli bir etkinliği olduğunu iddia ettiği bu sendikaları, böylesi zamanlarda zorlamayacaksa ne zaman zorlayacak? Ya bu etkinlik, iddia edildiğinin çok altındadır, ya da sendikalizm yapılmakta, inisiyatif onlara bırakılmaktadır. Her ikisi de devrimcilerin sendikalar ve işçi sınıfı içinde nüfuzunun ne kadar yetersiz olduğunu gösterir. NATO süreci bu gerçeği bir kez daha yüze vurmuştur.
Üretimden gelen gücünü kullanarak, birkaç saatliğine de olsa iş durduran sendika şubeleri, bir elin parmaklarını geçmez. Belediye-İş ve Yol-İş’in birer şubesi, 28 Haziran günü iki saat iş bırakmışlardır. Tuzla Deri, 28 Haziran sabahı bir basın açıklaması yapmış ve bir saat geç işbaşı yapmıştır. Eğitim-Sen de Saraçhane’de yaptığı yürüyüş ve basın açıklamasıyla, KESK’in diğer şubelerinden farklı bir tutum sergilemiştir. Elbette bu sendikaların tavrı, anlamlıdır ve öne çıkarılmalıdır. Ancak bunlar, varolan tabloyu değiştirmeye yetmemiştir.
NATO süreci boyunda, ne yazık ki, reformist partilerle ve ağırlıklı olarak bu partilerin yönetimlerinde bulunduğu KESK ve DİSK gibi sendikalarla işbirliği adına, devrimcilerin daha kişilikli ve birleşik hareket etmesini engelleyen siyasi yapılar olmuştur. Duruşlarını, devrimcilerden ziyade reformistlere göre ayarlayan siyasi yapılar, belli ki, gücü esas almakta ve bu reformist kesimlerin kof güçlerini gerçek sanmaktadır. Oysa NATO süreci de göstermiştir ki, tayin edici olan son iki günde, kararlı ve militan bir grup devrimci, sürece damgasını vururken; o arkasında büyük yığınları taşıdığını iddia eden cüsseleri büyük, cürümleri küçük parti ve sendikalardan eser yoktur.
NATO sürecinin bir kez daha ve tüm çıplaklığı ile ortaya çıkardığı bu gerçekler iyi okunmalı ve geleceğe dönük dersler çıkarılmalıdır. Kuşkusuz belli bir hedef doğrultusunda tüm güçleri seferber etmek, birlikler oluşturmak yanlış değildir. Herkesten yapabileceğinin azamisi istenir. Ancak her kurumun yapısı, kapasitesi az çok bellidir ve kiminle nereye kadar gidileceğini kestirmek zor değildir. Unutulmaması ve atlanmaması gereken; her hareketin bir motor güce ihtiyacı olduğudur. Devrimci hareket, bu tür birliklerde tek motor gücün kendisi olduğunu bilmeli ve kendi içinde buna uygun bir ilişki geliştirmelidir. Hareketin geleceği buna bağlıdır.
Enternasyonal ilişkiler
NATO Zirvesi gibi, tüm dünya halklarını ilgilendiren bir olayda, enternasyonal duyarlılık ve hareketlilik, olmazsa olmazdı. Özellikle de son beş yıl içinde, bu tür emperyalist kurumlara karşı uluslararası ölçekte gelişen eylemlilikler yaşanmış, ortak hareket etme olanakları genişlemişti. Her ne kadar bu hareketlerin başını ‘sosyal forumcular’ gibi reformist çevreler çekiyorsa da, içinde devrimci örgütlerin yer aldığı biliniyor.
NATO Zirvesi’nin Türkiye’de yapılacağının belli olmasıyla birlikte, son yıllarda gerçekleşen bu uluslararası organizasyonların Türkiye’de de gerçekleşmesi umut edildi ve böyle bir beklenti oluştu. İstanbul, neden bir Seattle, bir Cenova olmasındı? Kaldı ki birçok devrimci yapı, uluslararası ilişkilerin gelişkinliği ile övünüyordu, farklı farklı olsa da enternasyonal birlikler içinde yer alıyorlardı. Örneğin Maocu örgütlerin yer aldığı böyle bir birlik vardı. Keza MLKP de bu yönde girişimleri olduğunu söylüyordu. Diğer örgütler, farklı parti ve örgütlerle ilişkileri olduğunu iddia ediyorlardı. Böyle bir durumda, İstanbul’da yapılacak zirveye, dünya ölçeğinde çok geniş bir destek ve dayanışma beklentisi, son derece normaldi.
Öte yandan 12 Eylül süreci ile birlikte başta Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanına yayılan yaygın bir mülteci ağı vardı ve bu mültecilerle çeşitli parti ve örgütlerin ilişkileri bulunuyordu. Hatta kimi örgütler, yurtdışında ülkeden daha güçlü ilişkilere sahiptiler ve birçoğunun merkezi düzeyde örgütlülüğü vardı. Hal böyle olunca İstanbul’daki zirveye de geniş bir uluslararası destek beklentisi arttı.
Fakat gerçekleşen hiç de öyle olmadı. Kadıköy mitingine sınırlı bir katılımı saymazsak, uluslararası hiçbir bağlantının yaşama geçmediğini söyleyebiliriz. Daha çok Yunanistan’dan gelen bu sınırlı katılım, elbette mitinge ayrı bir zenginlik kattı. Keza İngiltere ve ABD’den gelen mesajlar, ‘Dönme Bush!’ esprisi, coşkuyu arttırdı. Ancak hepsi bu! 28 Haziran Okmeydanı çatışmasında küçük bir Yunanlı grubun olması, bir bütün olarak NATO Zirvesi boyunca, en başarısız olunan yönün enternasyonal ilişkilerde yaşandığı gerçeğini ortadan kaldırmadı, kaldırmıyor.
Türkiyeli devrimci hareketlerin Avrupa’da oluşturduğu ‘Resistanbul’ oluşumu ise, altı örgütle sınırlı ve olabildiğince dar kaldı. Bu oluşumun çeşitli Avrupa ülkelerinde gerçekleştirdiği mitinglere katılım, en fazla bin civarındaydı. Birçok yerde 200-300 kişilik mitingler yapıldı. Bunun dışında da bir etkinliği olmadı. Ne bulundukları ülkelerin devrimci parti ve örgütleriyle ilişkiyi geliştirip orada eylemlere katabildiler, ne de onları Türkiye’ye göndermeyi başarabildiler.
Türkiye’nin Avrupa’ya uzak olması, polisin Avrupa ülkelerine göre daha sert önlemler alması gibi gerekçelerin, durumu açıklamadığı ortadadır. Bu gruplar, Hindistan’dan Latin Amerika’ya, yani Türkiye’den çok daha uzak yerlere gidebilmiştir. Bu ülkelerin polislerinin de Türk polisinden geri kalmadığı bilinmektedir. O halde sorun, Türkiye devrimci hareketinin enternasyonal bağlarında aranmalıdır. Özellikle de yurtdışındaki örgütlenmelerin, bu ilişkileri kurmakta başarısız kaldığı görülmüştür. Sonuç olarak, NATO’nun İstanbul Zirvesi, enternasyonal bir dayanışma içinde geçmemiş, farklı halkların devrimcileriyle birlikte çatışma ve zaferi birlikte kutlama sevincini yaşatamamıştır.
Sonsöz yerine
Artıları ve eksileriyle, başarıları ve eksiklikleriyle NATO Zirvesi’ne karşı yürütülen mücadele geride kaldı. Bize düşen, bu süreci her cepheden etraflıca irdeleyerek, geleceğe dönük dersler çıkarmak. Eksikliklerimizi gidermek, başarılarımızı daha da arttırmaktır. Yapmaya çalıştığımız da budur.
Sürecin başında; “Programatik hedefimiz; başta NATO olmak üzere her tür emperyalist kurumun dağıtılması, üslerin kapatılması, ikili anlaşmaların iptali ve bir bütün olarak emperyalizmle olan bağımlılık ilişkilerine son verilmesidir. Somut durumda ise, NATO zirvesinin İstanbul’da toplanmasına izin vermemek, toplantıyı yapamaz hale getirmektir.” demiştik. (İK, Mayıs-Haziran 2004) Bu, bizim reformizmle ve kitlelerin gücüne inanmayan her tür anlayışla aramıza çizdiğimiz sınırdı. Aynı yazıda, hedeflerin belli bir yükseklikte olması gerektiğini, ona uygun bir donanım ve yüklenme ile fethedilebileceğini, fakat kimi eksiklik ve yetmezliklerden dolayı hedefe ulaşılamazsa bile, bu durumun hedefin yanlışlığını göstermeyeceğini belirttik. “Hedefe ulaşılamazsa bile o uğurda dövüşmek ve hedefi zorlamak bir kazanımdır. Komünist ve devrimcilerin görevi, kitlelerin önüne doğru hedefleri koymaktır, baştan elde edilemez olarak görüp, hedefi daraltmak ve çarpıtmak değil.” (agy)
Bu perspektifle sürece hazırlandık ve sonuna kadar savaştık. Başından beri belirttiğimiz gibi ülkemizde çok geniş kesimleri kapsayan bir anti-emperyalist duyarlılık vardır. NATO süreci boyunca, komünistlerin ve devrimcilerin kendi güçlerinin üzerine çıkarak gerçekleştirdikleri yaygın ajitasyon-propaganda ve eylemlilikler, bu potansiyelin büyük kesimini kapsamaya ve harekete geçirmeye yetmedi. Sadece en ileri kesimlerine ulaşılabildi ve belli bir kıpırdanma yaratıldı. Varolan güçlerle düşünüldüğünde bu, anlaşılır bir durumdur.
Sınırlı güçlerimize rağmen önemli işler başarıldı. Hatta bugüne dek gerçekleşen NATO zirveleri içinde, en yaygın protestoların yapıldığı zirve, İstanbul Zirvesi oldu. Ülkenin dört bir yanında irili-ufaklı bir dizi eylem gerçekleşti. Bunların önemli bir kısmı, oldukça militan ve çatışmalı geçti. Birçok yerde ilk kez bu tür eylemler organize edildi. İstanbul’un hemen tüm emekçi semtleri, zirve öncesinden başlayan ve son iki günde en yoğun halini yaşayan eylemlere sahne oldu. Ve 28 Haziran Okmeydanı çatışması, Gazi’den sonra yaşanan en uzun süreli barikat savaşıyla tarihsel bir rol oynadı. Aynı günlerde Iraklı direnişçilerin esir aldığı üç Kürt işçisini, Türkiye’de Bush’a karşı gelişen gösteriler üzerine serbest bırakması, İstanbul’dan Felluce’ye kurulan köprünün en somut göstergesi oldu. Türkiyeli devrimciler, tüm dünya işçi ve emekçilerine, ezilen halklarına, kavganın şehri İstanbul’dan selam gönderdiler, onların mücadelesine ayrı bir güç ve moral kattılar.
NATO süreci, anti-emperyalist mücadelede önemli bir kilometre taşı olarak tarihteki yerini almış bulunuyor. Şimdi görev, onu daha ileriye taşımak, geniş anti-emperyalist potansiyeli daha örgütlü hale getirip, harekete geçirmektir. Yeniden toparlanma süreci, bu elverişli zemin üzerinden olacaktır. Yeter ki, kitlelerin gücüne ve kendimize güvenelim. Misyonumuzu, birleşik hareketin dinamosu olduğumuzu unutmayalım.
Dipnotlar
(*) “Üç Dünya Teorisi”(ÜDT) dünyayı birinci, ikinci ve üçüncü dünya ülkeleri olarak, üç kategoriye ayıran; adını buradan alan bir teoridir. Bu teoriye göre, “I. Dünya ülkeleri; ABD ve o dönemki adıyla Sovyetler Birliği”dir. Ki bunlar, aynı zamanda “dünya halklarının baş düşmanı”dır. Fakat ABD “dişleri dökülmüş gerileyen bir emperyalist” iken, SB “yeni ve diri’ bir emperyalist” olarak tanımlanmakta, “mızrağın sivri ucunun SB’ye yönelmesi” istenmektedir. “2. Dünya ülkeleri; ABD ve SB dışında kalan diğer emperyalist ülkelerdir”. Bunlar da halkların düşmanıdır fakat I. Dünya ülkeleri kadar “tehlikeli değildir”! Hatta “I. Dünya ülkelerine karşı ittifak edilecek güçler”dir! “3. Dünya ülkeleri ise, sömürge, yarı sömürge ve sosyalist ülkelerdir”. O dönem ‘sosyalist ülke’ olarak görülen Çin ve Arnavutluk vardır. Ve bu ülkeler, dönemin şah rejimli İran’ıyla, faşist diktatörlükle yönetilen bir dizi Latin Amerika, Asya ve Afrika ülkeleriyle aynı kampta yer almaktadır.
ÜDT, dünyayı bu şekilde üçe ayırdıktan sonra, mücadele perspektifini de şöyle koyar: “3. Dünya ülkeleri, 2. Dünya ülkeleriyle de birleşerek 1. Dünya’ya karşı mücadeleyi yükseltmelidir! Hatta 1. Dünya içinde kimi zaman ABD ile ittifaka gidilerek SB’ye yönelmelidir! Çünkü asıl tehlike SB’dir!”
Bu kategorilendirme ve mücadele anlayışı, açıktan sınıf işbirliğini vaaz etmektedir. Ayrım, sınıfsal değil, ülkeseldir çünkü. Üçüncü dünya kampında yer alan bir ülkenin işçi ve emekçileri, kendi burjuvazisi ile birleşerek ve ikinci dünya içinde yer alan kimi emperyalistlerle de ittifak yaparak birinci dünyayı oluşturan emperyalistlere karşı savaşacaklar! Sınıf işbirliğini bu kadar açık yapan ÜDT, ’70’li yıllarda ülkemizde de ‘uluslararası komünist hareket’ olarak görülen ÇKP kuyrukçuluğundan dolayı savunulabilmiştir. ’77 yılından itibaren komünistlerin ÜDT’ye karşı yürüttüğü mücadele sonrasında, onu savunan hiçbir örgüt kalmamıştır. Fakat ÜDT’nin silik görüngüleri halen karşımıza çıkmaktadır.
(**) 28 Haziran’da Mecidiyeköy’de olma kararı, sadece NATO Vadisi’ne yakın olması yönünden alınmış bir karardı. Ne o gün polisin alacağı büyük önlemler ne oraya yığılacak kitlelerin sayısı ne de bir çatışma durumunda ne yapılacağı düşünülmüştü. Okmeydanı’nda toplanan devrimciler de ısrarla Mecidiyeköy’e gelmeye endekslenmişti. Birlik’in diğer bileşenlerinin Mecidiyeköy eylemi ise ortada.
Kimi devrimci hareketler, hala Okmeydanı’nda toplanmayı yanlış bulduklarını, tüm devrimcilerin Mecidiyeköy’e yığılması gerektiğini söylüyor. Bunun, zirve sonrasında bile savunuluyor olması anlaşılmaz. Çünkü artık sonuçtan bakma şansımız var. Devrimciler iki bin kişilik kitle ile Mecidiyeköy’e gelmeyi başarsaydı bile, bir Okmeydanı yaratılamazdı. Çünkü o alan, büyük meydanı ve geniş caddeleri ile uzun süreli çatışmaya, barikat kurmaya elverişli değildi. Elbette devrimciler Mecidiyeköy’e gelmeyi başarsaydı, eylem böylesine cılız yaşanmayabilirdi, fakat yine de doğru olan, Mecidiyeköy’e gelmek değil, Okmeydanı’nda çatışmayı daha iyi organize etmekti.
(***) Sanat kurumunun direnişçilere sağladığı bu ortama rağmen hiçbir devrimci yayında anılmaması karşısında söyleyecek söz bulamıyoruz. Tabii sorun, kurumumuzun adını anmamakla sınırlı değil. Başından itibaren sürecin içinde olan, çatışma anında yaralanan, barikatlar kuran, molotof ve taşlarıyla son ana kadar çatışan, Okmeydanı duvarlarını pankart ve yazılarla donatan yoldaşlarımızı da görmezden gelecek kadar çiğce davranılmıştır. Ve örgüt olarak adımızı geçirmemekte, bugüne kadar hiçbir konuda görülmeyen bir ittifak sağlanmıştır. Burjuva medya bile yer vermişken, devrimci basının bu tavrı ibret vericidir ve tarihi çarpıtma çabasıdır. Ancak Okmeydanı halkı ve bu örgütlerin çatışan kitlesi tanıktır. Çarpıtıcılar, kendi utançlarıyla başbaşadırlar.
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir