
DEM Parti’nin AKP ve MHP ile birlikte yürüttüğü “süreç”, uzun zamandır görülmeyen biçimde halklar arasında gerginliklere yol açıyor. Kürt işçilere, Amedspor’a karşı ırkçı saldırganlık artıyor. Diğer yandan Alevilere karşı “süreç”in tüm bileşenlerinin saldırgan-provokatif tutumu, Alevi kesiminde tepkiyle karşılanıyor. Altan Tan’dan Öcalan’a, Kemal Öztürk’ten Tuncer Bakırhan’a Alevileri aşağılayan, dışlayan açıklamalar geliyor.
Alevilere dönük saldırgan sözler
AKP’nin yandaş gazetecilerinden Kemal Öztürk, 27 Ağustos günü NTV’de canlı yayında “İdlib’de, Afrin’de ve Halep kırsalında öyle korkunç hikayeler dinledim ki, ‘Bu Nusayrilerin hepsini katletseler yeridir’ diyesiniz geliyor.” sözleriyle Alevilere olan nefretini kustu.
En başta, Kemal Öztürk’ün dinlediği “korkunç hikayeler” nedir, kimse bilmiyor; ama “İdlib’de, Afrin’de, Halep kırsalında”, bunlara ek olarak Şengal’de, Musul’da, Kobane’de ve daha birçok kentte yaşanan “korkunç hikayeler”, IŞİD katillerinin, radikal İslamcı çetelerin işlediği cinayetler, katliamlar, tecavüzler ve anlatmakla bitmeyecek vahşet, bütün dünya tarafından açık biçimde seyredildi. Hem de katillerin kendi çektiği ve yayınladığı videolar aracılığıyla; kanıtlı ve belgeli olarak…
Kemal Öztürk gibilerin görevi de zaten bu İslamcı çeteleri, onların katliamlarını meşrulaştırmak! Bunun da en güzel yöntemi, ne idüğü belirsiz bir “korkunç hikayeler” tanımının arkasına saklanarak, bir bütün olarak “Nusayriler”i (yanlış bir tanımla “Arap Alevi”lere “Nusayri” deniyor) katletmeyi istemektir. Daha düne kadar resmi olarak “terörist” olan Suriye Cumhurbaşkanı Şara’nın, başa gelir gelmez gerçekleştirdiği Alevi katliamları da bu arada meşrulaşmış oluyor…
Kemal Öztürk’ün anlatımında gerçek olan tek şey, kendi IŞİD’çi kafası ve niyetidir.
AKP cenahından bu tür söylemlerin yükselmesi şaşırtıcı değil. Suriye merkezli 15 yıllık savaş boyunca, AKP’nin cihatçı çetelere, her tür siyasi, askeri, ekonomik desteği verdiği biliniyor. Keza Türkiye içinde de, AKP’nin Sünni-Selefi ideolojisi doğrultusunda eğitimden sağlığa, toplumsal yaşamın her alanını şekillendirmeye, dinci-gerici düşünce ve uygulamaları yaygınlaştırmaya çalıştığı ortada.
AKP’nin dinci-gericiliği ve Alevi düşmanlığı biliniyor ve buna karşı bir mücadele yürütülüyor da; asıl tepki çeken, DEM Parti’nin, AKP ideolojisi ile paralel biçimde Alevileri dışlayan, küçümseyen ve saldıran söylemleri oldu.
Eski HDP Milletvekili Altan Tan, 25 Ağustos’ta başlayıp sonra da ısrarla sürdürdüğü “Ali’siz ateist sözde Aleviler”, “Burada bir dolandırıcılık var”, “Siyasal Alevilik” gibi sözleri, Alevilerin büyük tepkisini çekmişti. “Süreç” boyunca yapılan açıklamalara Alevilerin -aslında çok da güçlü olmayan- itirazlarını bile, böyle bir tahammülsüzlükle karşılamıştı. Altan Tan’ın “Aleviler barışa karşı çıkıyor” sözleri, Alevilerin “Erdoğan, AK Parti ve topyekun İslami kesimle bir hesaplaşma içinde” olduğu iddiası, Alevileri hedef haline getiren ve bu nedenle de çok tartışılan sözlerdi.
Aynı dönemde Öcalan’ın sözleri ise, çok daha büyük bir tepkiyi doğurdu. 20 Temmuz ve 2 Ağustos’ta yapıldığı iddia edilen ve 20 Ağustos’ta açıklanan “İmralı notları”ndaki Öcalan’ın sözlerinin her biri genel olarak çok sıkıntılı, özel olarak da Aleviler açısından rahatsız ediciydi. Notlara göre Öcalan, “En az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız” diyerek, gelecekteki yerlerini ortaya koyuyor; Suriye’de cihatçı katil Şara için “Şara’yı biraz demokrasiye hazırlamak lazım” diyor; “İran böyle bırakılamaz” sözleriyle, ABD’nin Ortadoğu politikasına destek sunuyordu. “Ümmet dediğin şey İslam ve Ortadoğu enternasyonalizmidir” sözleriyle de AKP’nin siyasal İslamcı kimliğini kutsuyor ve ABD’nin AKP’ye biçtiği rolü onaylıyordu; “İdris-i Bitlis ile Yavuz Selim ittifakı”nı hatırlatarak 16. yüzyıldaki Alevi katliamını normalleştiriyordu.
Sonrasında bu notlar Öcalan, PKK ve DEM Parti tarafından, farklı argümanlarla reddedildi. Ancak hem reddetmek için günlerce beklemişlerdi; hem de notlarda neyin doğru, neyin yanlış olduğunu belirtmeden, “ekleme-çıkarmalar var” gibi muğlak ifadeler kullanmışlardı.
Dahası, sonrasında mesela Tuncer Bakırhan’ın “İdris-i Bitlis tarihte birisidir… Yavuz Selim de Osmanlı’nın bir sultanıdır. Yani ikisinin aynı kelime içerisinde geçiyor olması ve Alevi karşıtı bir şey yorumlamayı ben birbirine bağını kuramıyorum” sözleri, tam da Öcalan’ın notlarında geçtiği iddia edilen ifadeyi pekiştiriyordu. Öyleyse neyi tekzip etmişlerdi?
“İslamcı ittifak”ı güçlendirmek
ABD’nin Türkiye’ye dönük politikası, genel olarak Türkiye’yi dincileştirmek, İslamcılaştırmak üzerine kurulu. Bu yeni bir durum değil. 1980’lerde “Sovyetler Birliği’ni güneyden saran Yeşil Kuşak” projesi vardı. Ardından Ortadoğu’ya “ılımlı İslam” modeli oluşturmak için 2002’den itibaren AKP’yi destekledi. 2010-2011’de Arap isyanlarının başlaması ve 2011’de Suriye savaşı ile birlikte bu defa, HTŞ’si, Nusra’sı, IŞİD’i ile birlikte “radikal İslam” projesi öne çıkartıldı.
AKP tüm bu İslamcı projelerin merkezinde durdu. Ve kendisine verilen rolü büyük bir istek ve gönüllülükle uyguladı. Dinci-gerici ideolojisiyle de uyumluydu bu tablo. Tıpkı Selefi örgütler gibi, laiklere ve Alevilere karşı düşmanlık geliştirdi, baskı kurdu, yaşam alanlarını darlaştırdı.
Öcalan’ın 1999’da yakalanması ve Kürt hareketinin tasfiye sürecine girmesinin ardından, PKK’nin ilerici, laik kesimlere ve ulusal-mezhepsel topluluklara karşı duyarlı yapısı da bozulmaya başladı. Kendileri dışındaki ulus ve mezheplere söylemde hala kapsayıcı, demokrattı; fakat pratikte bunun tam tersi gelişti; Sünni-Kürt bakış açısı, Kürt siyaseti içinde giderek güçlendi.
Son yıllarda bunun sayısız örneğini gördük. Mesela Suriye’de Şara, iktidara geldikten sonra ilk iş olarak 2025 Şubat-Mart aylarında büyük ve vahşi bir Alevi katliamı gerçekleştirirken, SDG lideri Mazlum Abdi, Şara ile el sıkışıyor, anlaşma imzalıyordu.
Şimdi Öcalan’ın inkar edilen konuşma notlarındaki “ümmet”, tam da Erdoğan’ın kastettiği biçimde, Sünni-İslamcı bir ittifak kurmayı; Sünni-cihatçı çeteler Alevi Suriye’yi yerle bir etmişken Şii İran’a karşı savaşmayı hedefliyor. Kürt hareketinden sınıfsal bir bakış beklemiyoruz elbette, ancak “ümmet” gibi, kapitalizmin ulaştığı ilerleme seviyesinin bile çok gerisinde kalan, ezen-ezilen ulus çelişkisini inkar eden, ezilen mezhebi ise tamamen dışlayan bir söylemin “enternasyonalizm” olarak pazarlanmaya çalışılması gerçekten büyük bir çarpıtma.
Öcalan’ın konuşma notlarında bunu pekiştiren ve AKP ile İslamcı ittifakı derinleştiren bir başka söylem de “Cumhuriyet” konusuna yaklaşımı. İslamcılar Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşuna nefretlerini her vesile ile ifade ediyorlar. Öcalan ise, Cumhuriyet’in Kürt halkını ve İslamcı kesimleri asimile etmeye, sistemden dışlamaya, baskı altına almaya çalıştığını söyleyerek, AKP ve tarikatlarla bir özdeşlik oluşturmaya girişiyor.
Bunlara şaşmamak da gerekiyor. Öcalan ve Kürt hareketinin “ittifak güçleri” değişince, AKP, MHP gibi faşist-gerici partilerle iş tutmaya başlayınca, önceki “ittifak güçleri”yle, ezilen-sömürülen kesimlerle mesafenin açılması kaçınılmaz aslında.
Kürt hareketine destek veren kesimlerde yaşanan hayal kırıklığının, böyle bir nesnelliği var. Üstelik daha ileri gitmekten çekinmiyor Öcalan ve Bakırhan. İdris-i Bitlis’in Yavuz Selim ile olan ittifakını övüyor, öne çıkartıyorlar; Alevi belleğindeki tarihsel katliamları hatırlatıyor, o dehşeti yeniden yaşatıyorlar.
İdris-i Bitlis, Kürt beylerini Osmanlı hegemonyasını tanımaya ikna eden, ardından 1514’te Yavuz Selim ile birlikte 40 ila 70 bin Alevinin öldürüldüğü büyük bir katliamının yürütülmesine ortak (kimi kaynaklara göre önayak) olan kişidir. Bu kişiler, Tuncer Bakırhan’ın deyimiyle “tarihte birisi” ve herhangi bir “Osmanlı padişahı” değiller. Sadece ve sadece “Alevi katliamı” ile birlikte aynı cümle içinde yer alabilirler. Bunu Alevilere, devrimcilere ya da nesnel tarihçilere unutturabilecek bir demagoji yoktur; üretilmesi mümkün değildir.
Tüm bu mükerrer söylemlere bakıldığında, AKP ile Öcalan’ın “İslam ittifakı” kurmakta uzlaştığı ve bu ittifakın asıl hedefinin içeride dinci-gerici ideolojiyi yaymak, dışarıda İran’a karşı savaşmak olduğu ortaya çıkıyor.
Hedef öylesine açık biçimde görülüyor ki, Kürt siyaseti içinde bir dönem bir biçimde yer almış kimi Aleviler bile buna karşı çıkma ihtiyacı duyuyorlar. “53 Alevi aydını” adıyla yayınlanan bildiri bunu gösteriyor.
“Sokaktan alıp” milletvekili yapmak!
Bu bildiri aslında son derece dikkatli, “barış sürecine karşı olmadığını” özellikle vurgulayan bir dil kullanıyor. Ancak Öcalan’ın onbinlerce Alevinin katledilmesinden, yüzbinlercesinin can-mal güvenliğini yitirmesinden sorumlu olan İdris-i Bitlis’i referans göstermesine doğrudan itiraz ediliyor. Tuncer Bakırhan’ı bu kadar öfkelendiren de bu. “Siz kim oluyorsunuz da Öcalan’ı eleştirebiliyorsunuz!?” anlamına gelen bir tepki gösteriyor Bakırhan. “Bizim AKP ile yürüttüğümüz sürece ve kullandığımız argümanlara nasıl karşı çıkabiliyorsunuz?!” demiş oluyor.
Ardından karşı saldırıya geçiyor; “sokaktan alıp getirip, milletvekili yaptığımız insanlar…” diyerek…
Ender Öndeş “öfke kontrolü” eksikliğine bağlamış bu saldırgan üslubu. Elbette bir “öfke patlaması” olduğu açık. Ancak bununla sınırlı olmayan, AKP’li yöneticilerde görmeye alışık olduğumuz türden bir “kibir patlaması” daha denk düşüyor.
Bakırhan, sonradan bu sözünü “sokaktan gelen” olarak düzeltmeye çalıştı; ama “sokaktan gelen”le, “sokaktan-yoldan geçen” ya da “sokaktan alınan” arasında çok büyük anlam farkları var. Birincisi hayatın içinden, zorlu bir mücadeleden gelmeyi ifade ederken, ikincisi “rastgele bir seçim” yapmayı, üçüncüsü ise “her tür pislikten kurtarılan kişi”yi hatırlatır.
Söylenen sözün ağırlığı, bildiriyi imzalayan eski HDP milletvekilinin sınırlarını fazlasıyla aşıyor. Daha genel biçimde Kürt siyasetinin ittifak ilişkilerini, milletvekili seçim pazarlıklarını da içine alıyor.
Burada sorma ihtiyacı duyuyoruz: Gerçekten milletvekillerini neye göre seçiyorsunuz? “Kapınızın önünde bekleyen”lerin (ifade Bakırhan’a ait) içinden, hangi kriterlere göre liste oluşturuyorsunuz?
Kürt hareketinin milletvekili ve belediye başkanı seçimlerine ilişkin Kürt halkının bugüne kadar yükselttiği eleştirileri bir kenara bırakıyoruz. Bugün hedefe çakılan, ittifak güçleri içinden yapılan seçimler olduğu için ona bakalım.
Gezi Direnişi sonrasında kurulan HDP’nin sloganı “Türkiyelileşmek”ti; görevi ise, “Türkiye solu”nu parlamentarizme çekmekti. Öcalan’ın bu konuda doğrudan talimatları bulunuyor. 2015’te yayınlanan “İmralı notları”nda Öcalan,“devleti hazırladığı”nı, “solu da buna katmak gerektiği”ni söyledikten sonra, hangi partilerin ve hangi isimlerin katılması gerektiğini tek tek sıralıyor. “İmralı heyeti”ne, bu politika doğrultusunda “sol grupların” ikna edilmesini, “gerekirse hizaya getirilmesi”ni ve HDP çatısı altında “Kürt hareketinin ideolojik-stratejik liderliğini kabul etmeleri”ni dikte ediyor. “Sınıf ve işçi odaklı” siyaset tarzını “modası geçmiş” buluyor, sol grupların “kadınlar, ekolojistler, LGBT’ler, etnik ve mezhep kimlikleri” olarak ayrıştırdığı alt kimlikler içinde siyaset yürüten HDP çizgisine adapte olmaları gerektiğini söylüyor. (“Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa” adıyla Mezopotamya Yayınları tarafından Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “İmralı Notları”ndan alınmıştır.)
Elbette bu sadece konuşarak, tartışarak, ideolojik-siyasi polemikler yürüterek gerçekleştirilecek bir şey değil. “Vekil, belediye başkanı, ne olmak istiyorlarsa olsunlar. Bizim imkanlarımız çoktur, değerlendirin. Devlet de bunun önünde engel olmayacak” diyor Öcalan. Yani HDP’nin görevi, -devletin de onayı ile- “Türk solu”nu illegaliteden parlamentarizme, sınıf siyasetinden kimlik siyasetine entegre etmek” oluyor!
Tuncer Bakırhan’ın söylemlerini hafifletme görevini üstlenen DEM Milletvekili Celal Fırat, “Kürt özgürlük hareketi, yarım asrı aşkın tarihi boyunca, aynı zamanda bir Alevi hareketi olmuştur” diyor. Oysa Kürt hareketi her zaman ve asıl olarak Kürt ulusunun örgütü olmuştur. Onun dışındaki tüm söylemler, (Alevilik, feminizm vb.) ana hedefe yürürken destek güçleri oluşturmak ya da konjonktür gereği sarfedilen tümcelerdir.
Geçen on yıl içinde HDP ve DEM Parti, devrimci ve reformist pek çok partiden isimlere, Aleviler-Süryaniler gibi çeşitli kesimlerin temsilcilerine “alan açtı”, milletvekillikleri ve çeşitli kurumlarda temsil hakkı verdi. HDP’nin eş başkanlarından birinin Kürt hareketinden, diğerinin “Türk solu”ndan olmasına dikkat edildi. Elbette bu tercih “rasgele” yapılmadı. Tuncer Bakırhan’ın söylediği gibi kapılarda beklenildi mi, bilmiyoruz; ancak özellikle milletvekili tespiti, her defasında ittifak güçleri arasından, belli bir denge gözetilerek yapıldı. Kimi zaman devletin doğrudan temsilcileri de (Cengiz Çandar gibi) HDP listelerinden ve kazanacak yerlerden seçime sokuldu. Ancak “Türk solu”ndan isimler, HDK çatısı altındaki partilerin içinden ve “ince hesaplar”la belirlendi. Burada kriter, kimi zaman o partinin ya da kişinin kaç oy getireceği olmuştur belki; ama asıl olarak HDP politikalarını ne kadar içselleştirdiği, kendisine verilen görevleri ne kadar yerine getirdiği-getireceği, ne kadar geniş kesimi etkileyeceği gibi unsurlar dikkate alınmıştır. Oy sayısından daha önemlisi, Türkiye Devrimci Hareketi’nin “özgül ağırlığı” oldu her zaman.
Ve her ikili anlaşmanın doğasında olduğu gibi, “karşılıklı fayda” gözetildi. Kürt hareketinin olanakları bu kesimlere açılırken, karşılığında Kürt hareketini daha etkin savunması, “Batı”da Kürt hareketine duyulan tepkileri azaltması, destekleri çoğaltması beklendi. Kurulan bu ilişki, Türkiye’de parlamento çalışmasından Rojava direnişine, Avrupa’daki ilişkilerden sözkonusu kurumun kendi öz faaliyetine kadar her alana taşındı. Mesela Kürt hareketi “barış süreci”ni başlattığında, özellikle milletvekili verdikleri kurumların bu politikayı etkin biçimde savunması, kendisine maletmesi istendi. HDK çatısı altındaki tüm kurumlar, Rojava direnişinin bir biçimde parçası oldu. En son “çerçeve yasa” oylamasına, DEM listelerinden seçilen tüm vekiller, tek bir kişi dışında (ciddi sağlık sorunları nedeniyle katılmadığı belirtildi) firesiz olarak katıldı ve “evet” oyu verdi.
Yani bu ilişki hiçbir zaman Kürt siyasetinin karşılıksız olarak olanak açtığı, rastgele kişilere makam-mevki dağıttığı, hep kendisinden verdiği bir ilişki olarak yaşanmadı. Tersine devrimci ve reformist partilerin, son 20 yıllık evrimine bakacak olursak, çok ciddi düzeyde Kürt siyasetine entegre olduklarını görürüz. Kürt hareketinin onlara verdikleri, (milletvekilliği vb) maddi olanaklarla sınırlı iken, entegre olan kurumlar, ideolojilerinden, siyasetlerinden, pratiklerinden, kısacası kendi öz benliklerinden verdiler.
Ve bu ilişkinin sonucunda, bugün Tuncer Bakırhan ne kadar kendilerini “karşılıksız veren” ve “mağdur” göstermeye çalışsa da, Kürt siyaseti, Türkiye devrimini geriletme pahasına güç kazanarak belirleyici hale geldi.
Geçerken şunu da hatırlatalım: Tuncer Bakırhan’ın konuşmasında “Kürt halkı seni bakan yapmış Alevi olduğun için” cümlesi de geçiyor. 2015 yılında, 7 Haziran seçim sonuçlarını beğenmeyen AKP, aynı yıl 10 Kasım’da seçimlerin tekrarlanması kararını aldı. Ve 10 Kasım’a kadar bir “geçici hükümet” kurdu. HDP’li üç ismin bu hükümette bakan olması gündeme geldi. Ancak bu, Bakırhan’ın dediği gibi “Kürt halkı”nın ya da HDP’nin kararı-seçimi olmadı. Bu kararı AKP verdi. HDP’nin içinden, doğrudan “Kürt” kimliği taşımayan üç ismin bakan olmasını istedi; HDP itiraz bile edemedi. Bu üç isimden EMEP’li Levent Tüzel, bakan olmayı kabul etmediği için HDP’nin ağır eleştirilerine maruz kaldı. Diğer ikisi (Müslüm Doğan ve Ali Haydar Gonca) 28 Ağustos 2015 tarihinde, bakanlık görevine başladıklarında, Lice, Sur gibi Kürt kentlerinde sokağa çıkma yasakları ve devletin şiddetli saldırıları başlamıştı. HDP’li iki bakanın katılmasıyla kurulan hükümet, Kürt kentlerinde savaşı yürüten hükümetti. Zaten HDP’lilere de “bakanlık” yaptırılmadı; onlar için etkisiz ve uydurma iki bakanlık icat edildi, burada görev verildi. Kürt halkı onları bakan yapmadı; ama, HDP’nin “hükümet ortağı” olduğu koşullarda Kürt kentlerinde yürütülen katliamlar için Kürt halkının yükselen tepkileri nedeniyle, bir ay sonra bakanlık görevinden istifa etmek zorunda kaldılar.
Sonuç olarak
Bugün tartışmanın bu kadar boyutlanmasının ve DEM temsilcilerinin toparlamaya çalışırken daha da batırmalarının asıl sebebi, AKP-MHP ile yürütülen sürecin, “enfekte olmasın” bahanesiyle, gizli kapaklı yöntemlerle, kapalı kapılar ardında yürütülmesidir. Kürt ve Türk halkını, işçi ve emekçileri doğrudan ilgilendiren bir sürecin bu kadar gizli yürütülmesi, bırakalım “enfekte” olmasını, doğrudan ölümcül sonuçlar yaratır. Bu tablo, “egemenler”in kibirli ruh haliyle ve bunun getirdiği üslupla birleşince, tahribat daha da büyük olur.
Kurulan AKP-MHP-DEM ittifakının, Türkiye’yi, Suriye’yi, Ortadoğu’yu ilgilendiren boyutları ile ilgili olumsuz işaretler arttıkça, umut besleyenlerin hayal kırıklıkları artıyor. Özellikle son 12 yılda, “Rojava Devrimi”ne inanan, destek olan, maddi ve manevi olanaklarını sunan, gidip savaşan kesimlerde çok daha yıpratıcı sonuçlara yol açıyor. Ve bu kırılma, tersine dönüp öfkeye dönüşebiliyor.
Diğer taraftan, sürecin kitlelerden kopuk biçimde ve AKP’yi güçlendirecek tarzda yürütülmesi, AKP karşıtı faşist kesimlerin önünü açıyor.
Kürt hareketi direnişi büyüttüğü her defasında (mesela 1990’ların başında, ya da 2014’te Kobane direnişi sırasında) toplumun en geniş kesimlerinin desteğini, saygısını kazanmış, meşruluğunu yaygınlaştırmıştır. Ancak böylesi gizli pazarlıklar dönemi, Kürt halkına dönük ırkçı saldırganlığı da artırmaktadır. “AKP’nin yeniden kazanmasını sağlayacaklar” varsayımı, faşistlerle sınırlı olmayan geniş bir kesimde çok hızlı yankı buluyor. Bugün Kürt işçilere ya da Amedspor’a dönük ırkçı-faşist saldırılardan, sıradan insanların “Kürt fobisi”nin artmasına kadar bunu gözlemlemek mümkündür.
Yürütülen süreç, kitleleri yeniden Alevi-Sünni, Kürt-Türk tartışmalarına çekiyor; Kürt sorununu “çözme” ya da “barış” getirme yolunda değil, halkları birbirine düşmanlaştırma yolunda ilerliyor. Çünkü “süreç”in içeriği de, yürütülüş tarzı da “burjuva siyaset” biçimine uygun düşüyor.
Diğer taraftan, yürütülen “süreç”e ilişkin olarak DEM’in beklentileri çok yüksek olsa da, diğerlerinin ne kadar “güvenilir ortak” olduğu ayrı bir tartışma konusudur. AKP-Erdoğan’ın Kürt siyaseti ile ilişkisine en somut örnek, HDP’nin 2015’te seçimleri kazanmasının ardından Kürt kentlerinde korkunç bir yıkım ve katliam saldırısına başlanmasıdır.
Keza ABD ile ittifak kuran Kürt partilerin durumu ortadadır. Irak’taki Kürt partileri 1992 yılından bu yana “devlet” hayali kuruyorlar ama hala ortada bir şey yok. Suriye’de ABD’nin çıkarları doğrultusunda 10 yıl boyunca savaşan PYD ise, en önemli kazanım olarak “Şara’nın danışmanlığı” alıp, anadilde eğitimi bile kabul ettiremeden “entegrasyon” sürecine girdi.
Emperyalistlerle ve işbirlikçileri ile yürütülen süreçlerin, ittifakların sonuçlarını tarih her aşamada tekrar tekrar karşımıza çıkarıyor. Çünkü emperyalistler ve işbirlikçileri, ezilen halklara dost olmazlar; ezilen halkların taleplerini-acılarını umursamazlar. Kürt halkı başta başta olmak üzere ezilen halkların ve toplulukların gerçek dostları her zaman komünist ve devrimciler olmuştur.
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir