İran Savaşı’na Çin’de çözüm arayışı

Mayıs ayının ortasında Trump, sonunda ise Putin, Çin’e bir ziyaret gerçekleştirdi. İran savaşının sürdüğü günlerde ve İran savaşının rotasını çizme hedefini taşıyan bu ziyaretler, “dünyanın merkezi”nin nasıl değişmekte olduğunun çarpıcı bir göstergesi oldu. “Dünyanın merkezine seyahat” yapan Trump, kendisinin başlattığı ama bir türlü bitirmeyi başaramadığı İran savaşına ilişkin çözümü Çin’de aradı. Putin ise, bu “yeni dünya düzeni” içinde, kendisinin de varlığını hatırlatmak istedi.

 

Savaşta İran’ın üstünlüğü

ABD emperyalizmi 28 Şubat 2026’da İsrail ile birlikte İran saldırısını başlattığında, hızlı ve kolay bir zafer bekliyordu. Ocak ayının ilk günlerinde Venezuela Başkanı Maduro’yu, evine yaptığı bir baskınla alıp kaçırmış, buna karşı Venezuela’da ve dünyada ciddi bir tepki gelişmemişti. Venezuela’nın yönetimi ABD ile işbirliğine onay vermiş, Venezuela halkı, Maduro’yu sahiplenen çok güçlü eylemler gerçekleştirmemiş, Çin ve Rusya somut-sert tepkiler göstermemişti.

Benzer bir tablonun İran’da da oluşacağını düşünüyordu Trump. Haziran 2025’teki saldırının ardından en önemli yöneticilerini kaybetmiş İran’ın, bu savaşta çok hızlı zayıflayacağını; ekonomik ve siyasi baskılara karşı büyük ve kitlesel eylemler gerçekleştiren İran halkının yönetime karşı ayaklanacağını, Kürt hareketinin savaşı başlatarak İran’ı içeriden çökerteceğini düşünüyordu. Öyle olmadı.

İran yönetimi (kimin yönettiği bile belli olmadan), önceden hazırlanmış bir plan doğrultusunda çok sert yanıt verdi. Hızlıca bölge ülkelerinin tamamına yakınını bombalayarak savaşa dahil eden İran, ciddi bir caydırıcı güç oluşturdu. İsrail ve ABD, savaştan daha fazla etkilenen taraf oldu; bölgedeki ABD işbirlikçisi Arap ülkelerinde tedirginlik ve savaşa karşı tepki gelişti; İran yönetiminin, içerideki kitle hareketini savaş koşullarında anti-ABD söylemlerle kontrol altına alabildiği görüldü; tüm bu koşullar Kürt örgütlerinin bir iç savaş başlatma zeminini yok etti.

Bu tabloya, Hürmüz Boğazı’nın yarattığı ve tüm dünyayı etkileyen ekonomik sarsıntıyı eklemek gerekir. İran önceden de savaş sözkonusu olduğunda Hürmüz Boğazı’nı kapatacağını söylemişti, ancak bugüne kadar böyle bir adım atmamıştı. 28 Şubat’ta başlayan savaşta İran’ın en önemli hamlelerinden biri, savaşın ilk günlerinde -2 Mart’ta- Hürmüz Boğazı’nı tamamen ve tüm gemi geçişlerine kapattığını açıklaması oldu. Savaş başlamadan önce günlük 140 civarında petrol tankeri geçen Hürmüz Boğazı’ndan sadece tanker değil, ticari gemiler de geçemez oldu. Tüm geliri petrole dayanan ve tüm tüketim ürünlerini ithal eden Körfez ülkelerinin ekonomisi altüst olurken, dünyada petrol fiyatları ve buna bağlı olarak tüm ürünlerin fiyatları arttı.

Bu aşamadan sonra ABD’nin en önemli hedefi, Hürmüz’ü açmak oldu. Ancak İran için yeni bir konjonktür sözkonusuydu. Artık Hürmüz üzerinde tam hak iddiası vardı: Bugüne kadar ücretsiz geçen gemilerden 2 milyon dolar ücret istiyor; bu ücretin dolar olarak değil Çin ya da Rus parası ile ödenmesini dayatıyor; “sadece dost ülkelerin” gemilerinin geçebileceğini duyuruyordu.

İran bombalanmış ama ele geçirilememişti. İran’ın silah stokları ve bunları kullanma gücü herkeste büyük şaşkınlık yaratmıştı. Bütün Ortadoğu savaş alanına dönmüş, Ortadoğu’daki ABD üslerinin tümü bir biçimde saldırıya uğramıştı. İsrail doğrudan ve yoğun biçimde füzelerin hedefi olmuş, savaştan önemli zarar görmüştü. Çin ve Rusya açıkça İran’a destek vermişti. Ve bugüne kadar bütün ülkelerin gemi geçişlerine açık olan Hürmüz Boğazı artık İran’ın kontrolü altına girmişti.

ABD savaşa başladığı noktanın çok gerisine düşünce, İran ile “ateşkes” görüşmeleri yürütmeye çalıştı. Pakistan aracılığı ile yürütülen bu görüşmeler de İran’ın inisiyatifinde geçti. ABD’nin temel beklentilerinin hiçbiri karşılanmazken, İran başta Hürmüz Boğazı’nın kontrolü olmak üzere taleplerinden geri adım atmadı. Savaşarak ele geçiremeyen, diplomasi masasında üstünlük kuramayan ABD, her geçen gün daha da zorlandı. Savurduğu tehditler karşılık bulmadı; her defasında geri adım atan, ateşkesi uzatan, yeniden diplomasi masasına çağıran ve bütün bunların toplamında zayıf bir görüntü çizen taraf oldu.

İran’a başlattığı savaşı kazanamadı, ancak savaşı bitirmeyi de başaramadı. Bu koşullarda son çare olarak, İran’ı konuşmak üzere Çin’e bir ziyaret gerçekleştirmek zorunda kaldı.

 

Trump Çin’de aradığını bulamadı

Trump, 13-15 Mayıs tarihleri arasında Çin’deydi. Yanına aldığı 30 büyük şirketin CEO’su ile ticaret anlaşmaları yapmaya gittiğini, bu ziyaretin “İran ile hiçbir ilgisinin olmadığını” göstermek için epeyce uğraştı. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ise onu diplomasi kurallarının bütün gereklerini yerine getirerek karşıladı. Görüşmede çeşitli anlaşmalar imzalandı, güzel fotoğraflar verildi. Trump bu ziyaretin kendi üstünlüğünde geçtiğini anlatmak için pek çok cümle kurdu. Ancak ziyaret ABD ile Çin arasında oluşan hegemonya mücadelesini ve bu mücadelede Çin’in ulaştığı düzeyi somut biçimde ortaya serdi.

Trump-Şi zirvesini özetleyen cümleyi, Şi’nin kurduğunu söyleyebiliriz: “Tukidides Tuzağı’da düşmeyelim!”

“Tukidides Tuzağı” kavramı, MÖ 400’lerde Atina ile Sparta arasında yaşanan savaş ile ilk defa gündeme gelmiş; hegemon güç ile yükselmekte olan güç arasında, “somut duruma” değil, “geleceğe ilişkin” korkulara bağlı olarak yükselen gerilimle başlayan savaşı ifade eden bir kavram.

Aslında daha 11 Eylül saldırılarının sonrasında, ABD’nin strateji belgelerinde geçen “önleyici vuruş konsepti” bu durumu tanımlıyordu. Hegemon güç ABD’nin karşısında yükselen güç Çin’in “önlenmesi” için başlatılmıştı 11 Eylül sonrasındaki savaş. Afganistan, Irak, ardından tüm Ortadoğu’nun ve Venezuela’dan Suriye’ye, Sudan’dan Ukrayna’ya kadar dünyanın dört bir yanının savaş alanına çevrilmesinin sebebi, Çin’in ABD’nin karşısına rakip olarak çıkmasını önlemekti. ABD tam da Tukidides Tuzağı’na konu olan Atina-Sparta savaşında, hegemon güç olan Sparta’nın yükselen güç olan Atina’yı durdurması gibi Çin’i durdurabileceğini düşünmüş, savaşı bu nedenle başlatmıştı.

Ancak 11 Eylül’den 25 yıl sonra çok daha açık biçimde görüldüğü gibi, ABD emperyalizmi Çin emperyalizmini geriletmek, durdurmak bir yana, şimdi İran’da sıkıştığı noktada, çözüm için Çin’e başvurmak zorunda kalıyordu.

Ve şimdi tersten Çin, “Tukidides” örneği ile, ABD’nin artık durması gerektiği mesajını veriyor. Kendisinin yükselen güç, ABD’nin ise gerilemekte olan güç olduğunu; ABD’nin, kaybedeceği kesin olan savaşa girmemesi gerektiğini belirtiyordu.

Bu söz, görüşmelerin özetiydi aslında. Detaylara bakıldığınd, Trump’ın almaya geldiği şeyden çok daha fazlasını verdiği görülüyor.

İlk ve en önemli sorun Tayvan. ABD için “Tayvan kartı” oldukça önemli. Tayvan’ın güvenliği ve askeri kapasitesi ABD tarafından destekleniyor. Ve Çin’e karşı bir koz olarak kullanılıyordu bugüne kadar. Çin ise ABD’nin (ve diğer BM ülkelerinin) “Tayvan’ın bağımsızlığına destek vermemesi”ni istiyordu. Mayıs ayındaki ziyarette Çin bir adım daha ileri gitti; ABD’nin “Tayvan’ın bağımsızlığına karşı çıkmasını” istedi.

Trump-Şi görüşmesi genel olarak Çin’in baskın olduğu bir biçimde geçmişti. Ancak Tayvan konusu, Çin’in en sert mesajları verdiği, “kırmızı çizgi” olarak altını çizdiği, ABD’nin Tayvan üzerinden bir savaşa girişmemesi yönünde net biçimde uyardığı bir konu oldu; hatta ABD’nin “Tayvan ile resmi temasları kesmesi” gerektiğini söyledi. Tüm bunlara karşılık Trump, Tayvan konusunda ne demek istediği anlaşılmayan belirsiz cümleler kurdu; görüşme bittikten sonra da Şi’nin “güçlü ve zeki bir lider” olduğunu söyledi. Her ne kadar sonrasında ABD’li yetkililer Tayvan konusundaki resmi politikayı tekrar ifade etseler de, bir geri adım olduğu görülüyor. Çünkü Aralık 2025’te ABD, Tayvan’a 11 milyar dolarlık askeri yardım ve silah satışı yapma kararı almıştı; şimdi ise “İran savaşı ve mühimmat ihtiyacı yüzünden” Tayvan’a silah sevkiyatının askıya alındığını duyurdular. Ve bu açıklama tam da Çin ziyaretinin arkasından geldi. 

Diğer konular da benzer biçimde görüşüldü. Geçen yıl ABD’nin başlattığı, Çin’in de aynı biçimde cevap verdiği ticaret savaşları döneminde, iki ülke karşılıklı yüzde 100’ü aşan gümrük tarifeleri uygulamışlardı. Sonrasında ABD’nin bu ticaret savaşından zararlı çıktığını, bu nedenle geri adım atarak savaşı sonlandırdığını görmüştük.

Ticaret savaşlarında Çin’in en önemli avantajı, nadir toprak elementleri üzerindeki tekeli. Yüksek teknoloji üretimi için kritik öneme sahip nadir toprak elementlerinin yüzde 90’ından fazlası Çin’in elinde. Zaten geçen yıl ABD ticaret savaşını başlatınca, Çin nadir toprak elementleri ihracatına kısıtlama getirmiş; bu kısıtlama ABD’nin yüksek teknoloji üretimini darbelemişti. Bu aşamada ABD geri adım atınca, ticaret yeniden normal seyrine, yani Çin için avantajlı koşullara geri dönmüştü. 

Tüm bunların yanında, Trump Çin’e satmak istediği uçakların sadece yüzde 40’ı için satınalma sözü alabildi; ABD’nin gelişmiş yapay zeka çipleri (Nvidia) satışı üzerindeki kısıtlamaları kaldırtamadı; İran savaşının durması ve Hürmüz Boğazı’nın açılmasına ilişkin bir söz alamadı.

 

Putin de Çin yolunda

Trump’ın hemen ardından, 19-20 Mayıs tarihlerinde Putin de Çin’e ziyaret gerçekleştirdi. ABD’nin ziyaretinin aksine, Putin’in ziyareti Çin-Rusya gövde gösterisi olarak tanımlandı.

Şi ve Putin, “Batı dünyasına karşı çok kutuplu dünya ittifakı” söylemlerini öne çıkardılar. Yayınladıkları ortak bildiride ABD’nin mevcut silahlanma politikalarının ve nükleer gücünün “sorumsuz” olduğunu, bu politikaların dünyanın stratejik istikrarına açık bir tehdit oluşturduğunu belirtip, Trump’ın ABD için planladığı yeni nesil füze kalkanı projesini sert bir dille kınadılar. Batılı emperyalistlerin tek taraflı yaptırımlarına karşı, kendi “bağımsız ve egemen” dış politika konusunda ittifaklarının altını çizdiler. İki ülke arasındaki dostluk ve işbirliği anlaşmalarının süresini uzattılar. Ayrıca 20’den fazla yeni işbirliği anlaşması imzaladılar. Ortadoğu’daki savaşın ve saldırıların derhal durdurulması konusunda ortak çağrı yapmaları da ABD’ye ve dünyaya net bir mesaj oldu.

Ziyaret, Putin açısından Çin ile ilişkilerini pekiştirme ve Batılı emperyalistlerin yaptırımlarına karşı Çin’in desteğini ortaya koyması açısından önemliydi. Çin ise önce Trump, ardından Putin’e evsahipliği yaptığı bu iki ziyaret ile, kendisinin artık “dünya siyasetini belirleyen” güce ulaştığını göstermiş oldu, dünya hegemonyası iddiasını güçlendirdi.

Bazı ABD’li kuruluşlar, Trump’ın ziyaretinin arkasından Çin’in artık “dünyanın ikinci başkenti” olduğu yorumlarını yapıyorlar. Ve bu söz ile, ABD’nin halen birinci sırada olduğunu vurgulamak istiyorlar. Oysa İran savaşı ve ardından yaşanan bu ziyaretler, aslında “dünyanın birinci başkenti”nin artık Çin olduğunu gösteriyor.

 

İran savaşının kaybedeni ABD

Trump’ın “Yeni Monroe Doktrini’ni açıklayarak büyük iddialarla başladığı 2026 yılı, hızlı bir biçimde “çöküş yılı”na dönüştü. “Venezuela, ardından İran, sonra Küba” diye yaptığı planlar, İran’da duvara tosladı. Şimdi ABD, bu savaşın sonuçları ile yüzleşiyor.

En başta, “müttefikleri” konusunda bir darbe aldı İran savaşı sırasında. Ortadoğu’da ABD üssü barındıran bütün ülkelerin bombalanması ve İran’ın doğrudan hedefi haline gelmesi; bir yanıyla bu ülkelerin ekonomik olarak ciddi sıkıntılar yaşamasına neden olurken, diğer yandan “ABD koruma kalkanı”nın işe yaramadığı görüldü. Körfez sermayesinin en büyük güvencesi olan ABD’nin, bu ülkelerdeki kendi üslerini bile koruyamadığı ortaya çıktı. 

Ortadoğu’da oluşan tablo, sadece buradaki ülkelerin değil, Japonya, Güney Kore gibi, ABD’nin askeri-siyasi koruması altında varolan başka ülkelerin de güvensizliğe sürüklenmesine neden oldu. Üstelik İran savaşı sırasında askeri gücü zayıflayan ABD, Japonya’daki donanmasını ve Güney Kore’deki füze kalkanı sistemini Ortadoğu’ya taşıma kararı almıştı. Bu karar, bu iki ülkenin Rusya, Çin ve Kuzey Kore karşısında, bir anda ABD güvencesini kaybetmesine ve savunmasız kalmasına neden oldu. 

İkincisi, Hürmüz Boğazı’nda İran’ın kurduğu kontrol, uluslararası petrol ticaretini doğrudan etkileyen bir unsur oldu. Petrol ticareti İran’ın kontrolüne girdiği anda, ABD’nin petrol ticareti üzerindeki kontrolü azaldı. Tüm ekonomisi petrolün satışına dayalı olan Körfez ülkeleri, İran’dan izin almadan petrolü satamayacakları bir konuma düştüler. Ve bugüne kadar temel güvenceleri olan ABD, bu sorunu çözemeyecek kadar çaresiz bir tablo çiziyordu. 

Bunun yanısıra, boğazdan geçiş ücretinin ABD doları dışında Çin ve Rusya parası ile ödenmesinin dayatılması, ABD’nin dünya hegemonyasındaki en büyük güvencesi olan “petro-dolar imparatorluğu”nun temellerini sarstı. ABD dolarının “alternatifi”nin ortaya çıkması; dolardan kaçışı artıracak, doların değerini ve ticaret üstünlüğünü genel olarak sarsacak ve ABD ekonomisini ciddi biçimde darbeleyecek bir gelişme oldu.

Dördüncüsü, savaş Batılı emperyalistler içindeki çatlağı derinleştirdi. ABD, Batılı emperyalistleri İran savaşına yedekleyemedi. Batılı emperyalistler için bu “saf değiştirme” ve Çin-Rusya ittifakına yaklaşma anlamına gelmiyor elbette. Ancak geçmişte ABD’nin kararlarına yedeklenmek zorunda kalan ülkeler, 11 Eylül saldırıları sonrasında, kimi konularda ABD politikalarına mesafe koymaya başlamışlardı. Irak, Afganistan, Suriye, Libya gibi bütün savaş alanları, NATO ülkelerinin bir biçimde itirazları ile karşılaşıyordu. ABD her yeni savaşı başlatırken, NATO’nun direnci ile mücadele etmek, NATO’nun desteğinden yoksun kalmanın sıkıntıları ile uğraşmak zorunda kalıyordu. Ama her seferinde bir biçimde o savaşı yürütmeyi başarıyordu. 

Şimdi ise, ABD’nin İran karşısındaki bu açık yenilgisi, başta NATO ülkeleri olmak üzere ABD ile işbirliği yapan emperyalist ülkelere daha bağımsız davranma yolunu açmış oldu. 

Beşincisi, ABD’nin İran’daki başarısızlığı, İsrail’in Ortadoğu’daki konumunu da sarstı. İsrail, ABD’nin bölge saldırılarında ya öne çıkıp tetikçilik yapıyor ya da saldırıyı beraber yürütüyordu. İran’daki önceki savaşlarda da İsrail en öndeydi. Son savaşta İsrail’in ağır darbeler alması, kendi ülkesinde stratejik noktaların vurulması, “demir kubbe”nin İran saldırılarını durduramadığının görülmesi, ABD’nin İran’daki yenilgisine İsrail’i de ortak etti. 

Bugün İsrail yer yer Gazze’ye ya da Lübnan’a saldırarak hala güçlü olduğunu göstermeye çalışıyor; ancak aldığı darbe, İsrail’in Ortadoğu’daki gücünü, rolünü ve caydırıcılığını önemli ölçüde azalttı.

Tam da bu nedenle ABD, yeniden Abraham Anlaşması’nı gündeme getiriyor ve Türkiye dahil 6 ülkenin, İsrail’i güçlendirecek olan bu anlaşmayı imzalamasını istiyor. Ancak bu ısrarının karşılık bulması ihtimali çok düşük görünüyor.

 

İran artık bölgenin “hamisi”

İran’ı dize getirmeyi başaramayan, İran savaşını sürdüremeyen ABD, son umut olarak Çin’e başvurmuştu. Çin emperyalizminin devreye girerek İran’ı, özellikle Hürmüz Boğazı konusunda geri adım atmaya zorlamasını istemiş; açıkça artık bir yenilgi olan İran savaşını, hezimete dönüşmeden kapatmasına yardım etmesini beklemişti. 

Çin’in ayağına giden, ama hiçbir kazanım elde etmeden dönen Trump, savaşta her geçen gün biraz daha sıkışıyor. 

İran ise artık “bölgenin hamisi” olarak sürdürüyor kendi savaşını. Mesela ABD ile yürüttüğü “ateşkes” sürecine, İsrail’in Lübnan ve Filistin saldırılarını da dahil ettiğini açıklamıştı zaten. İsrail’in saldırganlığını, anında ABD’ye yansıtarak meydan okuyor artık. Mesela Mayıs ayının son günlerinde İsrail’in Lübnan saldırılarında artış olunca, İran 2 Haziran günü Hürmüz Boğazı’nı tamamen kapatacağını ve ABD ile müzakerelerden çekileceğini duyurdu. İran, ABD ile yürütülen müzakere ve ateşkes sürecinin, “Lübnan dahil tüm cepheleri” kapsadığını, İsrail’in saldırılarının ateşkes ihlali olduğunu söyleyerek Hürmüz kartını yeniden ileri sürmüş oldu. 

İran’ın bu tehdidi üzerine ABD’nin İsrail’i sert biçimde uyardığı ve İran ile yeniden görüşme başlatmaya çalıştığı söyleniyor. İran bu tutumuyla, geçmişte “Şii hilalinin lideri” konumunu yeniden kurduğunu gösteriyor. Ve İsrail’e karşı bölge ülkelerinin hamiliğini üstlendiğini açıklıyor. ABD’nin kendine bağımlı ülkeleri koruyamadığı bu tabloda, İran’ın, İsrail’in hedefindeki ülkelere sağladığı koruma, çok çarpıcı bir tablo oluşturuyor.  

Bu tabloyu pekiştiren unsur, Hürmüz Boğazı’nın son durumudur. İran’ın “geçiş ücreti” dayatması, sadece petrol piyasasının değil, uluslararası siyasetin de dengesini değiştirmektedir. Artık İran, ateşkes için ileri sürdüğü talebini hayata geçirdi; Hürmüz’den geçen gemilerden 2 milyon dolar karşılığı ödeme almaya başladı. ABD, İsrail, İngiltere ve AB ülkeleri, yanısıra ABD’ye bağımlılığı yüksek olan Güney Kore ve Japonya gibi ülkeler, Hürmüz Boğazı’nı artık kullanamıyorlar. Bunun yerine petrolü Kızıldeniz’e taşıyarak, gemilerin buradaki limanlardan yükleme yapmasını sağlıyorlar. Ancak İran bu defa da Kızıldeniz’in çıkışında bulunan Babul Mendeb Boğazı’nı kapatma tehdidini savuruyor. Zaten Yemen’deki Husilerin İran ile yakın ilişkisi olduğu biliniyor. Husiler, bu savaş boyunca zaman zaman Suudi Arabistan’a ya da Babul Mendeb Boğazı’ndan geçen İsrail ve ABD gemilerine füzeler fırlattı. Bu koşullarda Hürmüz’ü ve Babul Mendeb’i kullanamayan gemiler için Afrika kıtasının en güneyinden, Ümit Burnu’ndan geçerek Avrupa’ya ve ABD’ye ulaşmak gibi, çok daha uzun ve zahmetli bir yol haritası, ya da yeni boru hatları projeleri gündeme geliyor. 

* * *

ABD’nin İran yenilgisi, dünya imparatorluğunun yeniden şekillenmesi anlamına geliyor. İran savaşı, ABD’nin “yenilmezlik” mitini bozduğu gibi, “tek süper güç”, “imparator” gibi unvanlarını da çöpe attı. ABD’nin artık gerileyen emperyalist olduğunu açık bir şekilde ortaya koydu. 

Ancak bu gerileyişi, düz bir iniş gibi düşünmek, bundan sonra ABD’nin sistematik biçimde kaybedeceğini ileri sürmek doğru değil. Elbette ki ABD bu durumu kabullenmeyecek; durumu kendi lehine çevirmek için hamleler yapacak. Mesela İran savaşında sıkıştıkça, önceliği yeniden saldırmak olacak. Bununla sonuç alamazsa, İran dışında farklı savaş alanları oluşturmaya çalışacak. Kendisinin perde gerisinde durduğu, işbirlikçilerini öne sürdüğü farklı çatışma noktaları kurmayı hedefleyecek. Kendisinin yenildiğini ve güç kaybettiğini; Çin’in imparatorluğunun giderek büyüdüğü ve dünya üzerindeki hegemonyasını yaygınlaştırdığını kabullenme ihtimali olmadığına göre, daha fazla saldırganlaşması yüksek bir ihtimal. Ancak onun savaşçı politikaları, zaman zaman kimi mevziler kazanmasını sağlasa da, toplamdaki kayıplarını gidermeye, eski statüsünü yeniden kazanmaya yetmeyecek. 

Buna karşılık Çin’in yükselişi ve artık ABD’ye meydan okuyan konuma geldiği görülüyor. İran’ın arkasında duran asıl emperyalist gücün Çin olduğu da biliniyor. Esasında İran savaşı, ABD ile Çin’in savaşı halinde geçti. Ve bu savaşta ABD yenildi.

Mayıs ayı içinde hem Trump’ın hem Putin’in Çin ziyaretleri ise, Çin’i artık dünya siyasetini belirleyen, bir numaralı aktör haline geldiğini gösterdi.

Bunlara da bakabilirsiniz

Mehmet Fatih Öktülmüş için duvar şablonları

Mehmet Fatih Öktülmüş’ün ölüm yıldönümü olan 17 Haziran öncesinde, duvarlara isminin ve resminin olduğu şablonlar …

1 Mayıs 2026’ya dair notlar…

1 Mayıs’ın hemen ardından yaptığımız değerlendirmede, 1 Mayıs öncesinde yürütülen siyasal tartışmaları ve 2026 1 …

Hapishanelerde hak gaspları

Mayıs ayı içinde hapishanelerdeki hak gaspları devam etti. Tutsakların sağlığa erişimi, ziyaret ve iletişim hakkı …