
Borsa İstanbul’daki kriz, Pusula Portföy’de yaşanan ödeme tıkanıklığı ile başladı. Çok kısa sürede piyasanın en önemli şirketlerinden biri olan Tera Portföy’e sıçradı. 16 Eylül itibariyle, 7 portföy yönetim şirketi ve 500 binden fazla “küçük yatırımcı”nın (işçi ve emekçinin) doğrudan etkilendiği, Türkiye tarihinin en büyük fon krizinin patladığı ortaya çıktı. Hesaplamalar farklı, ancak yaklaşık 20 milyar doların kaybedildiği (servet transferi yapıldığı) tahmin ediliyor. Ve ortalığa saçılan her bilgi şunu gösterdi: Sözkonusu fon krizi basit bir iflas ya da “temerrüde düşme” değil; planlı, organize ve AKP’nin doğrudan dahil olduğu bir “saadet zinciri” dolandırıcılığıydı.
Nasıl bir dolandırıcılık?
Standart bir saadet zincirinde, ortada somut bir üretim, bir gelir kaynağı yoktur; ancak yatırım yapacak kişilere, geniş çaplı bir üretim ve yüksek gelir vaadedilir. Birkaç yıl öncesine damgasını vuran “ÇiftlikBank” saadet zinciri, bilinen en çarpıcı örneklerden biridir. Şirketin sahip olduğu tavuk çiftlikleri ve burada üretilen yumurtaların satıldığı dükkanlar, abartılı, şatafatlı ve mutlaka AKP’li birinin görünür olduğu reklamlar, açılışlar ve kutlamalarla anlatılır; ortalığa para saçılan reklamlar yapılır. Gelir vaadi, sıradan bir insanın normal bir çalışma ya da standart bir yatırım ile elde edemeyeceği kadar yüksektir. Çok genç yaştaki şirket sahibinin şatafatlı-lüks yaşantısı da, bu yüksek gelirin bir kanıtı gibi sunulur.
Böylece insanlardan para toplanır. İlk zamanlarda, tam da vaadedildiği gibi yüksek faiz ödemeleri yapılır. Bu şekilde güven duygusu artırılır. İnsanlar daha çok yatırırsa daha fazla kazanacağına ikna olduklarında, evlerini, arabalarını satar, kredi çeker, ailelerini, komşularını, yakınlarını da ikna edip sisteme katılmaları sağlar. Aslında ortada bir üretim de yoktur, gelir de… Sisteme eklenen her yeni para, önceki yatırımcıların faizlerini ödemekte kullanılır. Ve yeni gelen paralar, eskilerin faiz ödemesini karşılayamadığı aşamada, sistem çöker. Şirket sahibi vurduğu vurgunla kaçar, yatırımcılar devasa borçlarla başbaşa kalırlar.
Bugün patlayan fon skandalında da buna benzer bir sistem kurulmuştur. Ortada gerçek bir üretim, sürdürülebilir bir ekonomik yapı, kar sağlayan bir ticari faaliyet yoktur. Fon yöneticileri borsada alım-satım hacmi düşük olan hisseleri seçerler. Yatırım ve gelir vaadiyle piyasadan (küçük yatırımcılardan) topladıkları fonlarla, bu hisselerden yoğun alımlar yaparlar. Alım yapıldıkça hisselerin fiyatı yükselir, fonun kağıt üzerindeki değeri ve getirisi şişer. Başka fon şirketleri ile yapılan gizli anlaşmalar gereği, aynı hisseleri birbirlerine, her defasında artan bedeller üzerinden satmaya başlarlar. Her alım-satım, hissenin değerini biraz daha yükseltir, astronomik rakamlara ulaşır. Fon şirketi, kendisinin ne kadar isabetli-yüksek gelirli yatırımlar yaptığı üzerinden reklamını artırır. Ortaya çıkan şişirilmiş rakamlar, bu dolandırıcılığı yapan fon şirketinin müşterilerinin, yani yatırımcıların sayısının ve verdikleri paranın daha da büyümesini sağlar. Sisteme ilk girenler para çekmek istediklerinde, onlara yapılan ödeme, sisteme sonradan katılanların ana parasından karşılanır. Yatırımcıların büyük bölümü kağıt üstünde aşırı zenginleştiklerini gördükçe güvenleri artar, paralarını çekmeyip sistemde kaldıkları için, fon şirketi bu dolandırıcılığı mümkün olan en uzun süre yürütür. Hisse gelirlerinin astronomik rakamlara çıktığı ama yatırımcı akışının azaldığı aşama, sistemin çöktüğü aşamadır. Ya da devletin, SPK’nın (Sermaye Piyasası Kurulu) durumu farkederek müdahalesi, sorunu açığa çıkartır. Bir anda kitlesel para çekme talebi oluşur, ancak ortada para yoktur; hisselerini satmak istediklerinde hissenin gerçek değeri, sistemin ilk başladığı en düşük noktadadır ve piyasada bu hisseleri o düşük fiyattan bile alabilecek gerçek bir alıcı yoktur. Fon şirketi sahibi devasa bir vurgunla “oyundan çekilir”, yatırımcı devasa borçlarla yıkıntının altında kalır.
Bugün patlak veren fon krizinde de, “işlem bazlı piyasa dolandırıcılığı” adı verilen bu yöntemin izlendiği ortaya çıktı. Pusula Portföy’ün sadece Gündoğdu Gıda üzerinden yaptığı işlemler bile, nasıl bir çark işletildiğini gösteriyor. Gündoğdu Gıda, piyasadan süt toplayıp peynir ve tereyağı üreten, borsadaki işlem hacmi oldukça düşük bir şirket iken, Pusula yöneticileri Muhammed Yarız ve Serdar Turhan, Gündoğdu’nun piyasadaki hisselerini satın alıp toplamışlar. Ardından kendi aralarında yaptıkları sahte alım-satım işlemleri ile hisse fiyatlarını yükseltmeye başlamışlar. Öyle ki şirketin hisseleri bir yıl içinde 79 TL’den, 2.707 TL’ye fırlayarak tam yüzde 4 bin değer kazanmış. Gündoğdu Gıda’nın hisse fiyatları yükseldikçe, bu hisselere sahip olan Pusula Portföy fonlarının da kağıt üzerindeki değerleri katlanarak artar. Borsa’daki rakamlar yükseldikçe, daha fazla küçük yatırımcı çekmeye başlar. Pusula’ya akan bu yeni yatırımlar, tekrar Gündoğdu Gıda için sahte alım-satımlarda kullanılır, hisseler daha da yükselir. Bu arada, bir yıl önce süt ürünleri üreten küçük bir şirket olan Gündoğdu Gıda, borsa gelirleri üretimle kıyaslanamayacak kadar büyük bir düzeye ulaştığı için, üretimden çekilir. Şubat 2026’da gıda üretimi tamamen bitmiş, çalışan sayısı sadece 2 işçiye düşmüş. SPK’nın denetleme haberleri piyasada alttan alta yayılmaya başlayınca, yatırımcılar parasını çekmek istediğinde, ortada ne şirket, ne üretim ne de değerli kağıt olduğu anlaşılmış!
Ancak tam da SPK’nın denetimi gündeme geldiğinde, dolandırıcılığın patlayacağını farkeden Muhammed Yarız’ın İsviçre’ye 25 milyon Euro, Serdar Turhan’ın ise 15 milyon dolar para kaçırdığı görülmüş!
Pusula’nın yöneticileri aynı yöntemi Katılımevim hisseleri için kullanırken, dinci kesimi çekebilmek adına “faizsiz finans”, “İslami model” gibi söylemleri eklemeyi de unutmamış.
Dış müdahale ile açığa çıktı
Büyük dolandırıcılıklar, devletin içinden bağlar kurulmadan gerçekleştirilemez. Burada da öyle olmuş.
Aslında devletin her şeyin farkında olduğu, göz göre göre müdahale etmediği ortaya çıkıyor. Mesela Kasım 2025’de Maliye Bakanı Şimşek, “Bazı fonlar üzerinden manipülasyon yapıldığını biliyoruz” diyor. Kasım 2025, tam da Pusula ve Tera’nın sahte alım-satımlarla ellerindeki hisselerin değerlerini yükseltmeye başladığı dönem. Dolandırıcılığı görüyorlar, tespit ediyorlar ve bekliyorlar. Neyi? Daha fazla yatırımcının sisteme girmesini, daha fazla para yatırmasını, dolandırıcılığın daha da büyümesini…
Şubat 2026’da SPK’nın bu dolandırıcılığa ilişkin bir rapor hazırladığı iddia ediliyor. Ancak bu rapor, hiç piyasaya çıkmadan iptal ediliyor. O aşamada bu dolandırıcılığı durdurmak için birileri harekete geçmek isterken, başkaları durduruyor: Bekleyelim, henüz daha yeterince kişi sisteme girmedi, yeterince para birikmedi…
Bu arada emperyalist kurumlar durumu farkediyor ve müdahale etmeye başlıyorlar. Haziran 2026’dan itibaren başta MSCI (Morgan Stanley Capital International) olmak üzere, küresel endeks sağlayıcıları, Türkiye’ye sert uyarılar yapmaya başlıyorlar. Bu uyarılarda Pusula ve Tera gibi fon şirketlerinin adı özel olarak belirtiliyor, yaptıkları işlemlerin şüpheli olduğu söyleniyor. Elbette emperyalist kurumlar, bu dolandırıcılıktan doğrudan etkilendikleri için bu müdahaleyi yapıyor. Çünkü birincisi, yapılan spekülatif işlemler genel olarak Türkiye borsasının değerini yükseltiyor, bu da yapay bir şekilde küresel endekslerde bu hisselerin ağırlığını artırıyor. İkincisi, bu aşırı değerlenme uluslararası fon şirketlerinin ve yatırımcıların da yapay olarak şişirilmiş hisselere yönelmesini, yatırım yapmasını getiriyor; onları da patlayacak bir fon krizinin kurbanına dönüştürüyor. Yani emperyalist kurumlar, Türkiye’nin hatasını düzeltmek için değil, kendi ekonomilerini, kendi karlarını korumak için bu müdahaleyi yapıyorlar.
Devlet onlardan gelen tehditleri dikkate almak zorundaydı. Bir yandan Borsa İstanbul’un uluslararası itibarını, diğer yandan Türkiye’ye akan sıcak parayı korumak için, bir yıldır haberdar olduğu dolandırıcılığa müdahale etmek zorunda kaldı.
19 Ağustos günü İstanbul Cumhuriyet Savcılığı SPK’ya “gizli” ibareli bir yazı göndererek Pusula ve Tera hakkında soruşturma başlatılmasını istedi. 28 Ağustos günü SPK fon şirketlerinin çalışma tarzına ilişkin yeni düzenlemeler yaptı.
Mesela “sığ hisseli” şirketler (toplam hisselerinin en fazla yüzde 25’ini halka açan şirketler) sözkonusu olduğunda, bir fon şirketi, elindeki yatırımların tamamını bu şirketin hisselerine yatırabiliyordu. SPK’nın yaptığı düzenleme, fon şirketinin elindeki yatırımların en fazla yüzde 8’ini “sığ hisseli” şirketlere yatırabileceği, elindeki yatırımların yüzde 92’sini ise daha güvenli şirketlere yatırması gerektiği kuralını getirdi.
Emperyalist baskı sonucunda SPK bu kurallar devreye soktuğu anda, fon şirketlerinin çarkı bozuldu. Hisseleri kendi aralarında suni olarak yükseltemez hale geldiler, şişirilen hisseler inişe geçti, yatırımcılar sistemden çıkmak için paralarını talep etmeye başladılar… Sistem çöktü!
Her koldan AKP bağlantısı
Öncesi bir yana, Bakan Şimşek’in bir yıl önce yaptığı açıklamadan itibaren, AKP kadrolarının borsada dönen bu dolabı bildiklerini görüyoruz. Ve dışarıdan bir müdahale gelmese, belki çok daha uzun süre müdahale etmeyecekleri de görülüyor. Ancak yapılan müdahale bile, kendi içinde önemli sorunlar barındırıyor.
Mesela İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın SPK’ya gönderdiği 19 Ağustos tarihli ve “gizli” ibareli soruşturma isteğinin hemen sonrasında Pusula yöneticisi Serdar Turhan 24 Ağustos’ta, Muhammed Yarız’ın ise 1 Eylül’de İsviçre bankalarına para aktardıkları ortaya çıkıyor. Keza Muhammed Yarız hakkında “yurtdışına çıkış yasağı” kararı, kendisine tebliğ edilmeden önce Yarız, süper lüks yatıyla Yunan adalarına kaçıyor. Sonra belli ki tepkiler yükselince, kitlenin önüne bir “günah keçisi” koyabilmek için onu geri çağırmak zorunda kalıyorlar.
Bu fon krizine adı karışanların önemli bir kısmının AKP ile doğrudan ilişkisinin olması, bir başka tartışma konusu.
Mesela Muhammed Yarız’ın, 28 yaşında milyarlarca liralık servete, ultra lüks yatlara, malikanelere nasıl sahip olduğu bilinmiyor. Üstelik daha önce “piyasa bozucu davranışları” nedeniyle 2020 yılından bugüne, neredeyse her yıl idari para cezası ve geçici işlem yasağı ile cezalandırıldığı, babasının da geçmiş dönemlerde özellikle Katılımevim hisselerinde manipülatif hareketler nedeniyle ceza aldığı, en son 2025 yılında Muhammed Yarız’ın manipülasyon iddiasıyla incelemeye alındığı ortaya çıktı. Böylesine “sabıkalı” ve şaibeli birisinin, piyasada 700 milyar liradan fazla parayı yöneten lisanlı bir şirket olan Pusula’nın başına geçebilmesi nasıl mümkün oldu?
Bu arada Muhammed Yarız’ın 2021 yılında AKP Gençlik Kolları’nda çalıştığını belirtelim.
Piyasa değeri sadece bir yıl içinde 1,4 milyar liradan 280 milyar liraya ulaşan Tera Yatırım’ın kadroları da her tarafında AKP’ye bulaşmaktadır.
Tera Yönetim Kurulu Başkanı Erdin Özel, geçmişte AKP Ekonomi İşleri Başkan Yardımcılığı görevini üstlenmiş.
Kasım 2025-Ocak 2026 tarihleri arasında Tera Yatırım’da yönetim kademelerinde görev alan Fecir Alptekin, Temmuz 2018’den buyana Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olarak görev yapıyor, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu üyesi. Onun Cumhurbaşkanı Başdanışmanı görevi sürerken Tera’da yönetici olmasının, Tera’ya prestij, yatırımcı açısından güvenilirlik, aynı zamanda koruma kalkanı sağladığı ileri sürülüyor.
Kerem ve Emre Alkin kardeşler, şirket ile AKP arasındaki bir başka bağlantı noktası. İkisi de Tera’da önemli yönetici kademelerde yer alıyorlar. İstanbul Topkapı Üniversitesi Rektörü olan Emre Alkin, geçmişte Cumhurbaşkanlığı Akademik İstişare Konseyi bünyesinde görev almış. Kerem Alkin ise, geçmişte devletin en önemli finans mekanizmaları olan Türkiye Varlık Fonu ve Halkbank yönetim kurullarında görev yapmış, 2021-24 yılları arasından doğrudan AKP yönetimi tarafından Türkiye’nin OECD nezdindeki Daimi Temsilcisi ve Büyükelçisi olarak Fransa’ya atanmış. Ayrıcı yandaş Sabah gazetesinde yazılar yazan birisi.
Bir de tabi, 28 Ağustos’ta SPK kararından hemen sonra, fon şirketinin temerrüt ve tasfiye kararını açıklamadan önce, fondan çıkmayı “başaranlar” var. Yaklaşık 8 bin 560 yatırımcının, net 59.6 milyar lirayı fondan çektiği söyleniyor. Bunların kim olduğu, her birinin ne kadar para çektiği bilinmiyor. Ancak bu çıkışların büyük bir “öngörü” veya “şans” olma ihtimali yok. Asıl yatırımcılar uyanmadan, şirket iflas etmeden, kasadaki parayı paylaşma yöntemi bu.
Burada özellikle 12 kişinin vurgunu vurduğu söyleniyor. Fonun henüz halka açık olmadığı dönemde yatırım yapan, ilk yatırım yapanlar oldukları için de asıl karı elde eden gizli yatırımcıların kim olduğu tartışılıyor.
TİP Milletvekili Ahmet Şık, TBMM Başkanlığı’na sunduğu soru önergesinde bu isimleri şöyle sayıyor: Adalet Bakanı Akın Gürlek, Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Batuhan Mumcu, AKP Milletvekili Mehmet Ali Çelebi, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı, Cumhurbaşkanlığı Akademik İstişare Konseyi gibi alanlarda görev yapmış isimler…
SPK’nın, BDDK’nın, Merkez Bankası’nın ve Mehmet Şimşek’in bir yıldır bu dolandırıcılığa müdahale etmiyor olmaları; soruşturmanın geciktirilmesi ve başlamadan önce sızıntı yapılması gibi unsurlar da, devletin, AKP kadrolarının bu dolandırıcılığın bir parçası olduğunu gösteriyor.
Özgür Özel de Akın Gürlek’i hedef alarak; geçmişte ona ait gayrimenkulleri açıkladıktan kısa bir süre sonra bu gayrimenkullerin sistemde görünmez olduğunu, satılarak fonlara sokulmuş olma ihtimalini hatırlattı.
Sonuçta tüm veriler, yaşanan dolandırıcılığın AKP ile bir bağlantısı olduğunu gösteriyordu. Öyle ki bu durum, AKP’nin kendi içinde bile tartışmalara, tepkilere neden oldu.
“Şansızlık” değil, kapitalizmin doğası
Tepkiler yükseldikçe tutuklamalar arttı (24 Eylül itibariyle 26 kişi tutuklandı), bu kişilerin malvarlıklarına el konulduğu duyuruldu. Şirketlerin tasfiye sürecine sokulacağı ve belli bir süre içinde alacaklarının ödeneceği söylenerek, tepkiler yatıştırılmaya çalışılıyor. Ancak öncelikle bu fonlarda “devlet garantisi” yok. Devlet, ödemeleri tutuklanan kişilerin mal varlığından yapacağını söylüyor. Keza ne zaman (kaç yıl boyunca) ve ne kadar ödeme yapılacağı belirtilmiyor. Tutuklanan kişilerin yurtdışına kaçırdığı paralar ve üzerinde konuşulan “12 kişi”nin yaptığı büyük vurgun dikkate alındığında, zaten geriye çok fazla para da kalmıyor. Yani “ödeme yapılacağı” söylemi, asıl olarak mağdurların tepki vermesinin önüne geçmek, devletin bu soygundaki rolünü gizlemek için.
Bugünkü fon krizinin mağdurlarının ne olacağı bir yana, sorun Tera ya da Pusula’daki üç-beş dolandırıcıdan ya da onların AKP ile bağlarından ibaret değildir. “Türkiye tarihinin en büyük finans dolandırıcılığı” deniyor “En büyük” olabilir, ancak ne ilktir ne de son olacaktır. Ayrıca bu dolandırıcılık yöntemi, Türkiye’ye ve Tera-Pusula’ya özgü de değildir. Farklı kapsam ve büyüklükte olmakla birlikte, kapitalist ülkelerin tümünde bu türden borsa dolandırıcılıkları yaşanır. Çünkü “Borsa”nın kendisi bir dolandırıcılık unsurudur.
Sömürücü toplumlarda, sömürmenin bir yöntemi olarak ortaya çıkmıştır borsa; kapitalizmde ise çok daha yaygın kullanılan, toplumun hemen her kesimine hitap eden bir niteliğe bürünmüştür. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, dünyanın öbür ucundaki herhangi bir ülkede, herhangi bir şirkete yatırım yapmak mümkün hale gelince, bu dolandırıcılığın hedef kitlesi de genişlemiştir.
Marksist literatürde, zenginleşmenin kaynağı emektir. Dünyadaki tüm ekonomik zenginliğin, dolayısıyla sermayenin tek gerçek kaynağı insan emeğidir. Bunu iki yönlü ifade etmek gerekirse;
Köylü ürettiği buğdayı (M) satıp para (P) alır, o parayla da ihtiyacı olan yiyeceği (M) satın alır. Ya da işçi işgücünü (M) satıp para (P) alır, o parayla ihtiyaçlarını (M) satın alır. Basit meta dolaşımı (M-P-M) budur.
Kapitalist üretim tarzı ise şöyle formüle edilir. Kapitalist, para (P) ile piyasaya girer, işgücü ve hammadde (M) satın alır, yapılan üretim sonucunda ürünü daha fazla paraya (P′) satar.
Borsa ise, bu formülden metayı kaldırır, “paradan para kazanma”yı (P- P′) tavsiye eder. Marks’ın “rantiye” olarak isimlendirdiği, “kupon keserek yaşayanlar” dediği kesim, üretimde yer almayan, paradan para kazanarak yaşamaya çalışan (kira, faiz, borsa vb.) bu kesimdir. Asalaktır; üretmeden tüketmeye çalışandır.
Borsa, bunun en çarpıcı yaşandığı alandır. Borsaya para yatıran kişi, bu paranın hiçbir emek harcamadan büyümesini bekler. Kağıt üzerinde böyle bir büyüme ve beklenmedik gelir oluşabilir de. Ancak bu “hayali” bir para, Marks’ın tanımıyla “fiktif sermaye”dir. “Hayali”dir; çünkü emeğin olmadığı bir yerde değer oluşmaz, para kendi kendine büyümez. Paranın gerçekten artması için “meta” ile (işgücü-hammadde-fabrika) biraraya gelmesi ve üretimin gerçekleşmesi gerekir.
Öyleyse borsada kazanılan para nedir?
Borsa kendisi bir değer yaratmaz; işçinin fabrikada ürettiği artı-değerin bölüşülmesini sağlar. Fabrikadaki üretim sürecinde ortaya çıkan artı-değerin tümü, o fabrikanın sahibine ait olmaz. Sanayi kapitalisti, finans sektörü (banka faizi, borsa), ticaret sektörü (toptancı-perakendeci karı), toprak sahibi (mülk-arazi kirası), devlet (vergiler), fabrikada- üretim sürecinde üretilen artı-değerin ortağıdırlar. Üretimin çeşitli aşamalarında, her biri kendi yöntemiyle, kendi payını alır. Bu nedenle, gerçekten de üretim sürecinin borsanın hizmetine sunduğu bir pay, bir artı-değer miktarı vardır.
Ancak asıl yanılgı ve borsadaki sermayenin “hayali” olma niteliği tam da burada ortaya çıkar. Borsadaki kağıtlar gerçek birer zenginlik değil, gelecekte üretileceği varsayılan artı-değerden pay alma ihtimalidir.
Ve burada kapitalizmin temel işleyişi bütün vahşiliği ile devreye girer. Bu zenginlikten pay alma hakkı, sadece en zenginlere tanınmıştır.
“Küçük yatırımcı”, borsada zaman zaman küçük miktarlarda kazanımlar gerçekleştirebilir. Ama “küçük yatırımcı”nın asıl “görevi”, cebindeki bütün birikimlerini öncelikle “büyük yatırımcılar”ın hizmetine-kullanımına sunması; ardından da tamamen devretmesidir.
Borsa devasa ağzını açmış bir karadeliktir. İşçi ve emekçiler bu karadeliğe paralarını bırakırlar; en zenginler aşağıdan tüm bu paraları toplar ve kendi ceplerine atarlar. Çünkü, tıpkı son fon krizinde olduğu gibi, şişirilen balon patlamaya başladığında, kamuoyunun-kitlelerin haberi olmadan önce, bir grup kendi parasını-faizini-karını sistemden çekmeyi başarır. Her zaman böyledir.
Elbette yoksullar da zaman zaman küçük kazanımlar elde eder. Tıpkı kumarhaneler gibi. Hiç kazanmadan hep kaybettiği bir oyunu kimse oynamaz. Bu nedenle zaman zaman küçük miktarlar kazanmasına izin verilir ki, büyük kazanma umudu hep canlı kalsın.
Borsanın bu niteliğini, nasıl bir ekonomik altyapıya sahip olduğunu teorik olarak bilen-kavrayan insan sayısı elbette son derece sınırlıdır. Ancak kitleler, kendi deneyimleri içinde, ortalama 8-10 yılda bir yaşanan çok ağır ve büyük skandallar-krizler üzerinden bu gerçeği bir biçimde anlar, buranın ne kadar sorunlu bir alan olduğunu görürler. Ülkemizde de Banker Kastelli’den ÇiftlikBank’a, çok geniş kesimleri iflasa sürükleyen dolandırıcılık örnekleri az değildir.
Buna rağmen, her yeni yükseliş, her yeni abartılı gelir vaadi, yeniden kitleleri kendine çekebilmekte; insanlar borçlanarak, evini satarak, bankadan kredi alarak bu sistemlere girmeye çalışmaktadır. Her seferinde yüzbinlerce insanın bu kadar kolay kandırılabilmesinin nedeni “aptal” olmaları değil, sistemin buna zorlamasıdır.
En çok para koymaya çalışan ve bu nedenle de en büyük yıkıma uğrayanlar, en yoksullardır. Çünkü bu ekonomi içinde, çalışarak-üreterek zenginleşme ihtimali yoktur. Bir tarafta aşırı lüks yaşamlar gözüne sokulmakta; televizyonda, işyerinde, sokakta sürekli bu yaşamlardan kesitlerle karşılaşmaktadır. Diğer tarafta ise çocuğunu okula göndermekten mutfak masraflarına, tatile gitme isteğinden insanca yaşama kadar her alanda büyük sıkıntılar, yokluklar, mutsuzluklarla karşı karşıya kalmaktadır. Çok çalıştığı halde temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayanlar için, bu türden, birden ve çok zenginleşme vaatleri, fazlasıyla çekicidir. Bir de her dolandırıcı mutlaka devletle, AKP yöneticileriyle bağlarının olduğunu, arkasında bu kesimlerin desteğinin bulunduğunu göze sokan işler (açılışlar, fotoğraf paylaşımları vb) yapmakta; halkın geniş kesimlerinin tanıdığı oyuncuların reklamları yayınlamaktadır. Borsanın kendisi bir illüzyondur; bu tanıtım kampanyaları, illüzyonu daha da parlak bir ambalajla kaplar. Geniş kesimlerin, her seferinde kitlesel halde dolandırıcıların bu kadar kolay hedefi olmasının sebebi budur.
Borsada “küçük yatırımcı” olarak tanımlananlar, alınteri ile çalışarak yaşam koşullarını iyileştirme umudunu kaybetmiş; sendikasıyla-örgütüyle mücadele ederek sömürüye karşı direnme, hakkını arama fikrinden uzaklaşmış; kolay yoldan para kazanma isteği, değerler sisteminin üzerine çıkmış işçi ve emekçilerdir.
* * *
Tıpkı daha önceki saadet zinciri, banka iflasları, borsa krizlerinde olduğu gibi bu son yaşanan fon krizi de, planlı-hedefli, “taammüden” yapılmış bir dolandırıcılık ve soygundur. 28-30 yaşındaki gencecik insanlar, kendi başlarına bu kadar boyutlu bir “kumpas”ı organize edemeyecekleri için, mutlaka arkalarında bir devlet gücü vardır. Ve “yönetici” sıfatı verilerek perdenin önüne sürülen bu genç insanların asıl görevi, birilerinin gizlice ve aşırı zenginleşmesini sağlamaktır.
Bu yapılanların hesabını sormak, çaldıklarını geri almak, iflasına neden oldukları insanların kayıplarını tanzim etmek, işledikleri suçların cezasını çekmelerini sağlamak için mutlaka mücadele etmek gerekir.
Ancak aslolan, işçi ve emekçilerin bireysel kurtuluşunun olmayacağını, gerçek kurtuluşun mücadele etmekle gerçekleşeceğini anlatabilmektir.
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir