
Nepal-Tibet sınırındaki Himalaya bölgesinde 26 Ağustos’ta çok büyük ve ani gelişen sel ve heyelan, arkasında büyük bir yıkım bıraktı. Resmi rakamlarla bile ölü sayısı binleri aştı, beşbinden fazla kişiden ise haber alınamıyor. 11 hidroelektrik santralin yapımında çalışan 933 işçiye ulaşılamadı. Onların tünelin içinde boğulduğu düşünülüyor. Bölge, dağcılık ve kutsal mekanlar yönünden de zengin olduğu için, çok sayıda turist de kayıplar ve ölenler arasında.
Yaşananlar “felaket filmleri”nin senaryolarını aşan bir niteliğe sahip. Milyonlarca ton kaya ve buz kütlesi, nehir suyunu ve tortuları beraberine alarak dev bir çamur akıntısı şeklinde kilometrelerce ilerledi. Akış hızı, bazı yerlerde saatte 180 kilometreye ulaştı. Onlarca kilometrelik yol ve 40’tan fazla köprü yıkıldı; kasabalar tamamen yok oldu.
Bununla da sınırlı kalmadı. Dev kütlenin bazı noktalarda suyun önünü keserek barajlar oluşturması, ikinci taşkına yol açtı. Ayrıca heyelan sonrası oluşan gölde 2.5 milyon metreküp su biriktiği, gölün taşması durumunda yeni sellerin meydana gelmesi bekleniyor.
Her zaman olduğu gibi, buna “görülmemiş bir doğa felaketi” dediler. Ama gerçekte, kapitalizmin yol açtığı ve giderek daha ağır sonuçlar yaratan yıkımlardan, katliamlardan biriydi yaşanan. İlk başta bunun bir deprem olduğu sanıldı. Sonra yaklaşık 5 bin metre yükseklikte buzulun ve dev bir kaya kütlesinin çöktüğü anlaşıldı. Bu kütlenin vadiye çarpması o kadar büyük bir enerji ortaya çıkarmıştı ki, sismometreler 5.2 büyüklüğünde deprem kaydetmişti.
Nepal’in son otuz yılda buz hacminin neredeyse üçte birini kaybettiği ve buzullarının erime hızının son 10 yılda bir önceki döneme göre yüzde 65 arttığı, Birleşmiş Milletler raporlarında geçiyor. Himalayalar bölgesindeki ısınma, küresel ortalamanın üzerinde. Bu durum dağ yamaçlarını bir arada tutmaya yardımcı olan donmuş toprağın erimesine ve bozulmasına neden oluyor. Bu da toprak kaymasına, buzul çökmelerine, göl taşmalarına yol açıyor.
Şimdi Nepal’de kilometrelerce alanın balçıkla dolduğu büyük bir enkaz sözkosunu. Üstelik çürüyen insan ve hayvan kalıntıları, içme sularına karışan dışkılar, kolera gibi salgın hastalıkların riskini arttırmış durumda. Yaşayanlar, yakınlarını balçık içinde aramaya ve hastalıkla boğuşmaya devam ediyor…
“İklim krizi” kapitalizmin eseridir
Nepal’deki bu büyük yıkımdan sonra burjuva bilim insanları, devlet yetkilileri arka arkaya açıklamalar yaptılar. Bir “doğa olayı” ile karşı karşıya kalınmış ve yapacak bir şeyleri yokmuş gibi davrandılar.
Bir bilim insanı diyor ki, “bu değişiklikleri gözlemliyoruz, ancak bunun bir günde olmasını beklemiyorduk!” Oysa “nicel birikimlerin nitel patlamaya yol açacağı” hem doğada hem toplumlarda defalarca kanıtlanmış bir doğrudur. Üstelik önlerinde bilimsel çalışmaların verileri, raporları duruyor. Dahası böyle bir olay ilk kez yaşanmıyor.
2022’de İtalya’nın kuzeyinde, Alpler’de yer alan Marmolada Dağı’nda bir buzul parçasının çökmesi sonucu oluşan kar, buz ve kaya parçalarının oluşturduğu çığda 7 kişi hayatını kaybetmiş, 8 kişi yaralanmıştı. Keza Hindistan’da aşırı yağmurlar ve selden dolayı Assam eyaletinde 100 kişi hayatını kaybetmişti. Nepal’den sonra Hindistan’ın Uttar Pradeş eyaleti şiddetli selden dolayı boşaltılmaya başlandı, yaklaşık 17 bin insan tahliye edildi.
Bunların nedeni olarak gösterilen “iklim krizi” ya da “küresel ısınma” sadece buzulları eritip sellere yol açmıyor; mevsimsel sıcaklıklar artıyor, şiddetli fırtınalar meydana geliyor vb… Son yıllarda Avrupa’da yaz ayları kavurucu sıcaklıklarla geçiyor. Bu yaz yaklaşık 14 bin kişinin sıcaklar nedenlerle hayatını kaybettiği belirlendi. 1900 yılından bu yana en sıcak yazı geçiren Fransa, Ağustos’un son günlerinde aralıksız süren yağışlara ve şiddetli fırtınaya maruz kaldı.
Kısacası Nepal’e gelene kadar dünyanın pek çok yerinde pek çok “felaket” yaşandı, yaşanıyor… Nepal’de yarattığı yıkım hepsinin üstüne çıktı sadece. Ama bundan sonra Nepal’i aratmayacak yeni yıkımlar yaşanacak ne yazık ki… Çünkü “iklim krizi” denilen şey, hafiflemek bir yana sürekli derinleşiyor.
Peki “iklim krizi” nedir, ne zaman ortaya çıktı ve neden önlenemiyor? Meselenin “can alıcı” noktası buradadır.
İklim krizi, “insan faaliyetleri sonucunda küresel sıcaklıkların artması ve bunun dünya üzerinde yaşamı, ekosistemleri, doğal dengeleri tehlikeye atacak kadar şiddetlenmesi” olarak tarif ediliyor. “İnsan faaliyetleri” denilen şey, aslında kapitalizmin aşırı kâr hırsıyla yaptıklarının toplamıdır. Çünkü “iklim krizi”nin nedeni olarak ilk başta “sera gazı salınımı” gösteriliyor ki, bu da kentlerde yoğunlaşmanın, kırdan kente göçün bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Fosil yakıt (kömür, petrol, doğal gaz) gibi enerji kaynaklarının aşırı tüketimi, sanayi faaliyetleri, ormansızlaştırma gibi nedenler, kapitalizmle doğrudan ilişkili.
Dolayısıyla iklim krizi ne insanın ve doğanın bir “hatası”dır; ne de teknik bir sorundur. Kapitalizmin aşırı kâr, sermaye birikimi ve bu birikimi sürekli genişletme dürtüsünün yarattığı kaçınılmaz bir sonuçtur.
Burjuva bilim insanları bile iklim krizini “sanayi devrimi”yle yani kapitalizmle başlatıyor. Dünya Meteoroloji Örgütü, “sanayi öncesi” döneme göre ortalama yüzey sıcaklığının 1,2 derece yüksek olduğunu tespit etti. Sıcaklıklardaki artışın en fazla 1,5 derece düzeyinde tutulması gerektiğini söylüyorlar. Ama bu şekilde sürmesi durumunda 3 ile 5 derece artacağı öngörülüyor. BM Genel Sekreteri bile “geri dönüşü olmayan noktaya geldik” diyor.
Bu hızla (yani 1.5 derece) ısınmaya devam ettiği koşullarda dahi, 2100 yılına kadar tüm dağ buzullarının yüzde 68’i eriyecek. Yapılan araştırmalarda dağ buzullarındaki küçülmenin, 1950’den bu yana 2000 yıldır görülmemiş bir hızda yaşandığı gözlendi. “Dünyanın zirvesi” olarak bilinen Himalayalar’daki buzulların ise, 2035 yılına kadar tamamen eriyeceği tahmin ediliyor.
Buzulların erimesi, deniz seviyesini yükseltiyor. Deniz seviyesinin yükselmesi, tsunami ve sellere yol açıyor ve dünya nüfusunun kıyı bölgelerinde yaşayan yüzde 40’ını etkiliyor. Pasifik adalarının suyla kaplanacağı, bazı ulusların tamamen yok olacağı bekleniyor.
Yani artık “gelecek”teki bir tehlikeden değil, çok yakın bir tarihten sözediyoruz. Zaten ciddi sonuçlarını yaşamaya başladık bile. Onun için ekolojik yıkım, yarınımızın değil bugünümüzün sorunu.
İklim krizi kapitalizmde çözülemez
İklim krizi başta olmak üzere yaşanan tüm çevresel sorunların temelinde, kapitalizmin özel mülkiyete dayalı sistemi; azami kâr, sermaye birikimi ve bu birikimi sürekli geliştirme dürtüsü vardır. Kapitalizm doğayı da emek gibi sınırsızca sömürür. Bu da üretim ve tüketim arasındaki dengenin, insan-doğa ilişkisinin bozulmasına yol açar. Marks bunu, “metabolik çatlak” veya “metabolik yarık” olarak tanımlamıştır. Bu tanım, iklim krizinin doğanın bir “hatası” veya “teknik bir karbon salınımı” olmadığını, kapitalizmin yapısal sorunlarının sonucu yaşandığını ifade eder. Kapitalizm varolduğu sürece, “metabolik çatlak”ın büyümesi ve krizin derinleşmesi kaçınılmazdır.
Hal böyleyken “çevreci” hareketler, bu krizi kapitalizm içinde çözmeye çalışıyorlar; dahası bunun mümkün olabileceğini varsayıyorlar. Birçok bilim insanı, kapitalistlere-hükümetlere nasihatler vererek veya krizin olası sonuçlarını göstererek onları ikna edebileceğini düşünüyor.
Elbette bunlar arasında bazı yaklaşım farkları bulunuyor. Kimisi tüm canlıların eşit haklara sahip olduğunu savunan “etik temelli” çevrecilik yapıyor; kimisi nükleer enerji, yenilenebilir enerji ve yapay zekâ gibi araçlarla, yani “teknolojist” bir yaklaşımla çevre sorunlarının çözülebileceğini iddia ediyor; kimisi de yerel toplulukları ve belediyeleri merkeze alan “otonomcu” çözümler sunuyor. Fakat son tahlilde hepsi ekolojik krize kapitalizmin sınırları içinde çözümler üretiyorlar. Bu çabalar kısmi bazı iyileştirmeler yaratsa da, asla köklü bir çözüm olmuyor, olamaz da… Kapitalizmin temel işleyişine dokunmadan ekolojik krizi durdurmak mümkün değildir çünkü. Nitekim bugüne dek savunulan bu tür önerilerle ve ortaya koyulan pratiklerle krizi durdurmak şöyle dursun, derinleşmesi engellenememiştir.
2015 yılında Paris’te “evrensel ve bağlayıcı” dedikleri bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma, küresel ısınmayı durdurmak ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek için dünya ekonomilerini kökten değiştirmeyi hedefliyordu. 1997’de yapılan “Kyoto Protokolü”nden farklı olarak, tüm ülkeleri sorumlu tutuyor, fosil yakıtlardan “yenilebilir enerji kaynakları”na geçişi ve emperyalist ülkelerin bağımlı ülkelere teknolojik yardımı öngörüyordu. Yaklaşık 200 ülke de bu anlaşmanın altına imza attı.
Aradan geçen 10 yılı aşkın sürede küresel ısınma azalmak bir yana daha da yükseldi. Bu gerçeği sadece bilimsel veriler değil, yaşanan yıkımlar da somut olarak gösteriyor. “Yenilenebilir enerji” denilen rüzgar ve güneş enerjisine dönük yatırımlar yapılsa da fosil yakıt kullanımı çok büyük oranda sürüyor. Kaldı ki, rüzgar enerjisinin de toprağa zarar verdiği ortaya çıktı. Ama daha önemlisi, kapitalist tekeller yüksek kâr getirmeyen hiçbir şeye yatırım yapmıyorlar. Her ekolojik düzenlemeyi, bu yöndeki her tedbiri, bir “maliyet unsuru” olarak görüyorlar.
Diğer yandan “kamu spotu” tarzında sunulan “bireysel tedbirler”le bu krizi çözebilmek hiç mümkün değildir. Örneğin “enerji tasarrufu yapmak, su ve gıda israfını önlemek, toplu taşıma araçlarını tercih etmek, eski eşyaları geri dönüşüme göndermek, plastik kullanımı azaltmak” vb. ile krizin biteceğini vaaz ediyorlar. Üstelik bunlar zaten tasarruf yapmak zorunda kalan yoksul halka öneriliyor. Sorunu yaratan büyük kapitalist tekeller ve onların dayandığı kapitalist sistem değil de, yoksul kesimler veya tek tek insanlar suçluymuş gibi bir yanılsama da yaratıyorlar.
Bütün bu yaklaşımlar, sorunun nedenlerine inmeden, sonuçlarına müdahaleyi öngören çarpık bir bakışaçısının ürünüdür. İşin özüyle değil, görüngüleriyle savaşmaktadırlar. Sorunu yaratan kapitalizmden, çözüm beklemek gibi bir paradoks içindedirler. Kapitalizmin yapısal sorunlarını görmeyen bu bakış, ekolojik yıkımın gerçek failini de göremez. Oysa krizi yaratan, hükümetlerin yanlış politikaları ya da tek tek kapitalistlerin kötü niyetleri değildir. Sermaye temsilcilerinin azami kâr hırsı ve sınırsız genişleme arzusudur. Yani kapitalizmin yapısıdır. Bunları ortadan kaldırmadan, insanı ve doğayı mahveden bu gidişatı durdurmak mümkün değildir. Onun için “yeşil” ile “kapitalizm” asla yanyana gelmeyecek iki kavramdır.
Ekolojik mücadelenin evrimi
Ekoloji, geçmişte bir avuç elitist çevrecinin gündeme getirdiği bir sorun gibi görüldü. Komünist ve devrimcilerin yeterince ilgi göstermediği dönemler de oldu. Fakat ekolojik kriz öylesi boyutlara ulaştı ki, ona kayıtsız kalmak, insanlığın geleceğine kayıtsız kalmak demekti. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de komünist ve devrimciler ekolojik sorunlar üzerine daha fazla kafa yormaya ve politik mücadelenin bir parçası olarak ekolojik mücadeleyi yürütmeye başladı.
Bugün ekolojik mücadelenin öncülüğünü de devrimciler, demokratlar yapıyor. Gezi Direnişi’nden Karadeniz’de HES’lere karşı mücadeleye, Ege’de zeytinlikleri korumaktan, Urfa’da Hasankeyf’in sular altında kalmasına; Türkiye’nin dört bir yanında maden şirketlerine karşı mücadeleye kadar devrimcilerin içinde ya da başında yer almadığı direniş yok gibidir. Çünkü doğayı korumak, halkın kendi yaşam alanlarını savunmaya dönüşmüştür. Doğayı korumak, yaşadığımız dünyayı, insanı ve geleceğini korumak olmuştur.
Buna rağmen komünist ve devrimcilerin ekolojik mücadeleden uzak durduğu, küçümsediği; dahası Marksizm’in “teknolojik determinizm”e düştüğü, sosyalist Sovyetler Birliği’nin -özellikle Stalin’in- “aşırı üretimcilik” yaptığı; dolayısıyla Marksist-Leninistlerin ekolojik mücadeleye önem vermedikleri şeklinde suçlamalar halen sürmektedir.
“İnsana dair olan hiçbir şey bana yabancı değildir” diyen Marks’ın ekolojik sorunlara uzak durması düşünülemez bile. Fakat bundan 150 yıl önceki ekolojik sorunlarla günümüzde geldiği boyut da gözardı edilemez. Böyle bir anakronizmle malul yaklaşım, anti-ML akımların Marksizm’e bu kez ekoloji üzerinden saldırısının zemini olmuştur.
Oysa Marks, 1840’lardan itibaren ekolojiyle de ilgilenmiş, konuyla ilgili temel yaklaşımı ortaya koymuştur. Marks’ın “1844 Elyazmaları”nda “doğa, insanın inorganik bedenidir” tanımı vardır. İnsanın biyolojik bedeni (organik beden) yaşamak için havaya, suya, toprağa, güneşe ve bitkilere ihtiyaç duyar; bunlar insanın yaşamını sürdürmesini sağlayan “dışardaki” uzuvları, yani “inorganik bedeni”dir. İnsan doğadan kopuk veya onun üzerinde bir “efendi” değildir; doğanın ayrılmaz bir paçasıdır. Fiziksel ve zihinsel olarak sağlıklı kalabilmesi için de “inorganik beden”le sürekli alışveriş içinde olması gerekir. Kapitalist üretim ilişkisi, insan ile doğa arasındaki bu bağı koparmıştır. Toprak, su ve hava birer meta haline gelmiş ve insan “inorganik bedeni”ne yabancılaşmıştır. Marksizm sorunu böyle ortaya koyar. Marks, doğayı katletmeyi ya da sömürmeyi, “insanın kendi bacağını-kolunu kesmesiyle eş değer” görmüştür.
Marks’tan 12 yıl fazla yaşayan Engels ise, aradan geçen zaman içinde ortaya çıkan sorunlara dair Marksist bakışı geliştirme olanağını yakaladı. “Doğa bizden intikamını alacaktır” sözü, konuyla ilgili herkesin bildiği veciz bir söz oldu adeta. Engels yazısının devamında insanların doğayı tahribatına birçok örnek verdikten sonra şöyle diyor:
“Artık anlamalıyız ki; bizler hiçbir zaman doğaya egemen olmak gibi bir çaba içinde olmamalıyız; tersine etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parça ve onun tam ortasında olduğumuzun bilinciyle davranmalıyız. İnsan olarak doğa üzerinde kurduğumuz egemenlik, onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olabilmemizden öteye gitmemelidir. Hele varoluşumuzun ilk koşulu olan suyu ve toprağı bir alışveriş nesnesi yapmak, insanın kendisini bir alışveriş nesnesi yapmaya doğru atılmış bir adımdır. Su ve toprağın alınır-satılır bir mal haline getirilerek bir azınlığın tekeline alınması ve geri kalanların dışlanması, ahlaksızlıktan başka bir şey doğurmaz.” (Engels, Doğanın Diyalektiği)
Ardından önemli noktalara vurgu yapıyor: “En gelişmiş sanayi ülkelerinde, doğa kuvvetlerini irademiz altına aldık ve insanların hizmetine verdik; böylece üretimi sınırsız olarak artırdık, öyle ki, bir çocuk, şimdi eskiden yüz yetişkinin ürettiğinden fazlasını üretiyor. Sonuç ne oldu? Daima artan aşırı-çalışma ve yığınların gitgide daha fazla yoksulluğu ile her on yılda bir, büyük bir çöküntü… Ancak üretimin ve dağıtımın planlı olduğu bilinçli bir toplumsal üretim düzeni, bizzat üretimin insanları yükselttiği gibi, onları toplumsal açıdan, hayvanlar dünyasının üstüne yükseltebilir… … Yeni bir tarihsel çağ onunla başlayacak.” (age sf: 53)
O çağ, sosyalizmden komünizme uzanan çağdır. O çağın kapıları da bir devrim olmadan açılamaz.
İlk sosyalist devrimi yapan Sovyetler Birliği, çevreyle uyumlu bir toplumsal düzen kurma yönünde tarihteki en kapsamlı deneyimi temsil eder. İlk Sovyet Anayasası “ulusal öneme sahip tüm ormanları, maden kaynaklarını ve suları” ulusal mülk ilan ederek koruma altına almıştır. Ardından çıkartılan kararnamelerle, doğa rezervleri içinde avlanma, hayvan ve kuş tuzağı kurma, yumurta toplama ve balık tutma yasaklandı. 1930’lardan itibaren “geri dönüşüm” zorunlu hale getirildi. Sadece çevreyi korumak için değil, tasarruf etmek, kaynakları idareli kullanmak için de bu gerekiyordu. Üstelik bütün bunları, yıllarca süren iç savaşa, kıtlığa, geri bir ülkede ve ilk sosyalist deneyim olmasına rağmen başardı
Bugün tabi ki, ekolojik olarak da daha ileri örnekler yaratabilecek durumdayız. Ama Marks’tan itibaren tüm usta ve önderlerin ekolojik sorunlara duyarsız kalmadığı, dahası somut adımlar attıkları ortadadır. Tüm sorunlara “tarihsel materyalizm” yöntemiyle yaklaşan Marksist-Leninistler, ekolojiyi de tarihsel evrimi, ekonomik altyapısı, sınıfsal, siyasal nedenleriyle ele almış, bu konuda da kapitalist yaklaşımla sosyalizm arasındaki farkı ortaya koymuştur.
Eko-komünist bakışaçısıyla
mücadeleyi yükseltelim!
Doğanın tahribatının başlangıcı “tarım devrimi”ne kadar uzanabilir. İnsanlar tarla açmak için ormanları yaktılar, su kanalları inşasında nehirlerin yataklarını değiştirdiler, hayvanları evcilleştirirken otlak alanlarının tükenmesine yol açtılar vb…
Fakat bütün bunlar doğanın kendisini yeniden onarmasına engel olmadı. Çünkü her şeye rağmen bu tahribat sınırlıydı ve doğanın kendisini yenileme gücünden daha fazla değildi. Ta ki, 1750’li yıllarda İngiltere’de kapitalizm gelişmeye başlayana dek… Kapitalist dönemde doğa tahribatı yerelden dünya ölçeğine sıçradı ve büyük bir kirlilik oluştu. Emperyalizm döneminde ise bu tahribat hızla büyüdü; 1950’lerden sonra “geri dönülemez” aşamaya ulaştı. Bilim insanlarının “Antroposen” (İnsan çağı) adını verdikleri içinde yaşadığımız dönem, doğanın kendi kendini yenileme hızından daha hızlı şekilde tükendiği dönemdir.
Kuşkusuz insanlığın gelişiminde ihtiyaçları karşılamak için teknolojik ilerleme zorunluluktur. Fakat bu ilerleme, doğa ile uyumlu şekilde gelişmediğinde çıkan tablo, doğa ile birlikte kendisini yok etmeye dönüşmüştür. Bunun da müsebbibi kapitalist üretim tarzıdır. Çünkü kapitalizm, teknolojik gelişmeyi toplumsal ihtiyaçlar için değil, daha fazla kâr için kullanmaktadır.
Doğa tahribatının geri dönülemez bir nokta gelmesinin temel nedeni, emperyalist-kapitalist sistem ise, bu sistem yıkılmadan tahribatın önüne geçmenin mümkün olamayacağı kendiliğinden anlaşılır. Onun için gerçek çözüm, insanın doğayla uyumlu bir toplumsal düzeni kurmasından geçiyor. Üretimin ve tüketimin kâr için değil, ihtiyaçları karşılamak için yapıldığı bir sistem kurulmadan, bu kördüğüm çözülemez. İçinde yaşadığımız canlı küre, hayvanı, bitkisi, insanıyla hepimizin “ortak evi”dir. Toprak, su, hava, nefes aldığımız, beslendiğimiz, bizi vareden yaşam alanımızdır. İnsan, bu alanın “efendisi” değil, hepsiyle birlikte var olduğu ve olacağı bir öznedir sadece. Doğa karşısında ne kaderci, ne de tahakkümcü olmalıdır.
Doğaya “kaynaklar toplamı” olarak değil, tüm canlılarıyla birlikte yaşadığı “ortak evi” olarak bakan eko-komünist bir perspektifle mücadeleyi yükseltmek zorunluluktur artık. Marksizm’in temel özelliği, bireyin ve toplumun özgürleşmesi ile kapitalizmin çelişkilerinin çözümünü bir arada ele almasıdır. Ekolojik sorunların çözümüne de yalnızca çevreyi korumak, doğal kaynakların rasyonel kullanımı olarak bakmaz. İdeolojik, siyasi, ahlaki, eğitsel vb. bir bütünlük içinde ele alır.
Ekolojik krizin ancak bir devrimle durdurulabilmesi, ona karşı mücadeleyi devrime kadar tatil etmek anlamına gelmez. Aksine doğayı yıkıma götüren her saldırıya karşı kitleleri seferber etmek ve mücadeleyi yükseltmek gerekir. Bu mücadele, kitleleri doğrudan devletle karşı karşıya getirdiği ve kendi deneyimleriyle eğittiği için bir okula dönüşmektedir. Ekoloji bilincinin gelişmesi, sosyalist bilincin gelişmesine uygun bir zemin de oluşturmaktadır. Komünist ve devrimciler, diğer çevreci gruplardan farklarını, hem mücadeledeki kararlılıkları hem de ideolojik-siyasi yaklaşımlarıyla ortaya koymalı, bu zemini iyi değerlendirmelidir.
Sonuç olarak
Ekolojik mücadele, giderek öne çıkan bir mücadele alanı oldu. Bu yönde ajitasyon-propaganda faaliyetlerini arttırmak, kendiliğinden gelişen hareketlere önderlik etmek ve sınıf mücadelesinin bir parçası haline getirmek göreviyle karşı karşıyayız. Bulunduğumuz her yerde, çalışma yaptığımız kitle örgütlerinde ekolojik mücadeleyi de içine alan bir perspektifle hareket etmeliyiz.
Bugün doğayı koruma mücadelesi, sadece bir ekolojik talep olmanın ötesinde, insanın varlığını sürdürebileceği yaşanılır bir dünya istemine dönüşmüştür. Bu isteme yanıt olmak en başta komünistlerin görevidir. Doğanın kurtuluşu ile insanın kurtuluşu artık birbirine çok daha sıkı bağlanmış durumdadır.
Ne Kyoto Protokolü ne Paris Antlaşması… Doğa tahribatının bu sistem içinde onarılabileceği düşüncesi, en son Nepal’deki yıkımla bir kez daha iflas etmiştir. Bundan sonraki her gelişme, daha büyük yıkımlara yol açacaktır. Nazım Hikmet’in “ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı, ya dünyamıza inecek ölüm!” kehaneti somut gerçek olarak karşımızdadır. O bakımdan komünistlerin ekolojik mücadeleyi daha fazla önemsemesi ve önderliğini üstlenmesi, bir zorunluluk haline gelmiştir.
Yıllar önce Rosa Lüksemburg’un söylediği gibi “Ya barbarlık içinde yok oluş, ya sosyalizm!” Sadece insanlığın değil, tüm canlılarıyla birlikte dünyanın kurtuluşu için de sosyalizm dışında seçenek kalmamıştır.
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir