Okuldaki şiddet, toplumdaki şiddettir!

Urfa-Siverek’teki okul saldırısının üzerinden 24 saat geçmeden, bir başka kara haber Maraş’tan geldi. Siverek’te 10 öğrenci, 4 öğretmen; toplamda 16 kişi yaralandı. Maraş’ta ise 8 öğrenci, 1 öğretmen yaşamını yitirdi; 16 kişi yaralandı. Bir ay önce de İstanbul’da bir saldırı gerçekleşmiş, Fatma Nur Çelik öğretmen yaşamını yitirmişti.

Öğretmen sendikaları hemen eylem kararları aldılar. Boykotlar, MEB önünde protestolar, yürüyüşler… Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in istifası öncelikli talep. Zira onun bakanlığı döneminde okullar ve eğitim sistemi çok daha fazla kötüleşti. Ancak elbette talepler bununla sınırlı değil. Çünkü saldırılar, “okulda şiddet” ile sınırlı değil.

Diğer taraftan, devletin de bu duruma ilişkin tek “çözüm”ü, “güvenlikçi politikalar”ı öne çıkarmak. Milli Eğitim Bakanı’nın yaptığı açıklama “İçişleri Bakanlığı ile birlikte çalışacağız”, “bütüncül bir güvenlik yaklaşımını hayata geçireceğiz” gibi cümlelerden oluşuyor. Oysa bu saldırıların yaşanmasının nedeni, kapıda polis-güvenlik görevlisi olmaması değildir. Çözüm de güvenlikçi politikalara sarılmak olmayacak!

 

Eğitimin her alanında şiddet var

Okullardaki güvensiz koşullar, her geçen gün derinleşiyor. Bugün ortaokul düzeyine kadar inen bir silahlı saldırganlık ile karşı karşıyayız. Ancak okullardaki şiddet, sadece silahlı saldırılardan ibaret değil. Özellikle kamu okullarında, öğretmene dönük hem öğrenci hem de veli şiddetinde artış sözkonusu. Öğrencilerin ders sırasındaki sözlü sataşmalarından, itme vb. fiili davranışlara kadar farklı biçimlerde şiddet yaşanıyor. Keza velilerin de en hafifinden bağırma, hakaret ve hesap sorma davranışlarıyla çok sık karşı karşıya kalıyor öğretmenler.

Diğer taraftan öğrencilere dönük şiddet de çok yönlü olarak artıyor. Bir taraftan “akran zorbalığı” adı verilen, aynı yaştaki çocuklar arasında, daha sessiz ve çekingen olanların sözlü-fiili yöntemlerle ezilmesi, diğer taraftan müdür başta olmak üzere çocuklara dönük bağırtı ve hakaretlerde artış var.

Bu tabloya, MESEM’in etkisini de eklemek gerekiyor. Yaklaşık 500 bin çocuk MESEM kapsamında okul yerine işe gidiyor. 17 yaş altında, kayıtlı ve kayıtdışı çalışan çocukların tümünü eklediğimizde, bu sayı 4 milyona yaklaşıyor. Ve çalışan çocukların tümü, işyerlerinde şiddet görüyor. Geçtiğimiz aylarda kompresörle bağırsaklarına hava basılan çocuk haberi ile sarsıldığımızda, bu şiddetin ne kadar pervasızlaştığını görmüş olduk. Ancak sadece ölen çocuklar haberlere çıktığı için, sistematik biçimde tokat-tekme yiyen, “3 harfli marketler”de çok ağır yükleri taşımaya zorlanan çocukların, günlük olarak uğradığı şiddet, basında yer almıyor. Bu nedenle de gözlerden uzak kalıyor.

 

Neden bu kadar artıyor?

Artık eğitimin kalitesine dönük tartışmalar, okullardaki güvensiz ortama ilişkin tablonun gerisinde kalmış durumda. Saldırılardaki şiddetin dozu da, saldırganların pervasızlığı da her geçen gün artıyor.

Bunun öncelikli sebebi, öğrenciler için gelecek belirsizliğinin yarattığı büyük öfkedir. Eğitim sistemi, sınıflı toplumlardaki eşitsizliği giderme iddiasına sahip en önemli araçtır. Çok yoksul bir ailede ya da büyük kentin olanaklarından yoksun kırsalda doğmuş çocuklara bile bir “fırsat” sunma iddiasını taşır. Çalışan, bilgi ve becerilerini geliştiren çocukların bu toplumsal eşitsizliği kırdığı ileri sürülür.

Ülkemizde Köy Enstitüleri deneyimi tam da bunu başarmıştır. Keza kapitalist eğitim sistemi içinde de, sınırlı düzeyde de olsa, yoksul çocukların bu olanağa erişebildiği kimi dönemler olmuştur. Ancak son yirmi yılda, bu tablo sistematik biçimde bozuldu, tahrif edildi. Bütün sınavlara ilişkin şaibeler havalarda uçuştu. Soruların çalındığı, bazı dershanelere giden öğrencilere önceden soruların verildiği haberleri her sınavdan sonra tartışıldı. Pek çok sınavda, hayatın doğal akışına aykırı biçimde, yüzlerce öğrenci, tam puan alarak “birinci” oldu. Mesela son LGS sınavında, tam 719 öğrenci tam puan alarak “birinci” oldu. Bu sayı, en nitelikli kabul edilen “proje okulları”nın alacağı öğrencileri belirlemiş oldu. Yani herhangi bir öğrenci, aşırı çalışma ve olağanüstü zekaya bile sahip olsa, “sorular çalındı” şaibesi karşısında, hiçbir şansı olmadığını düşünmeye başladı.

Aynı tablo, işe giriş konusunda da gençlerin karşısına konuldu. Sınavda derece yapan öğrenciler, mülakatlarda elenerek, kamuda çalışma şansını tamamen kaybetti. Özel sektörde ise, çok ağır koşullarda ve düşük ücretlerle çalışmaya mecbur bırakıldı.

Bu koşullar, öğrencilere geleceğe ilişkin büyük bir belirsizlik ve ürkütücü bir umutsuzluk olarak yansıdı. Okula gitmek ve eğitim almak anlamsızlaştı. Okul, öğretmen ve eğitimin kendisi değersizleşti, yüke dönüştü. Geleceğe güvensizlik ve umutsuzluk büyüdükçe, öfkeleri de büyüdü.

İkincisi, eğitim sistemindeki bütün sorunlar, öğretmene yüklendi. AKP döneminde eğitimin piyasalaştırılması çok hızlı ilerledi. Öğrencilerin önemli bir kesimi özel okula yönlendirilirken, kamudaki eğitim de giderek daha pahalı hale geldi. Yanısıra, özellikle devlet okullarında, eğitimin dinci-gericileştirilmesi, tarikatlara alan açılması, “dindar-kindar nesil” yetiştirme çabası, her türden dini faaliyetin okullarda yaygınlaştırılması gibi unsurlar, eğitimin kalitesini giderek düşürdü.

Bu durum, AKP döneminin eğitime dönük olarak özel politikalarının bir sonucuydu. AKP’li dönemde, lise ve ortaokul müfredatlarından sınav sistemlerine kadar her konuda, iki-üç yılda bir önemli değişiklikler yapılmıştı. Sorunların nedeni bu politikalardı; ancak hedefe çakılan öğretmenler oldu. Sistematik bozulmanın sonucunda büyüyen öğrenci ve veli tepkisinin muhatabı olarak öğretmenler gösterildi. Hem resmi “şikayet” mekanizmaları yaygınlaştırıldı hem de öğretmene dönük şiddet konusunda, örtük bir görmezden gelme, hatta teşvik yaklaşımı oluşturuldu.

Üçüncüsü, okuldaki şiddet toplumdaki şiddetin bir parçasıdır. Toplumsal yapının her alanında şiddet körükleniyor, çeteleşme ve mafyalaşma sıradanlaştırılıyor. Toplumsal çürüme, düzenin bütün kanallarından kitlelerin üzerine boca ediliyor. Gündüz kuşağı programları, toplumun en yozlaşmış kesimlerinin davranış biçimlerini normalleştiriyor. Uyuşturucu kullanımı sistematik biçimde teşvik ediliyor. Dizilerde mafya tipleri, “kahraman” olarak yüceltiliyor.

Üstelik aynı süreçte günlük yaşamın her alanında adaletsizlik kol geziyor. Eğitim-sınav-mülakat eksenindeki adaletsizlikten zaten sözetmiştik. Yanısıra nedensiz bir şiddet ağı giderek genişliyor. Zengin çocukların ya da AKP kadrolarının trafikte öldürüp kaçtığı olayların tamamına yakını örtbas ediliyor. Bir kadını ya da çocuğu öldürmenin cezası, birkaç ay hapis yatmaktan ibaret. Sıradan bir sebeple tanımadığın insanlardan dayak yemek artık çok normalleşti. “Nedensiz şiddet” giderek yayılıyor. Uğradığı saldırıya ilişkin, adalet sisteminin işlemediği görüldüğünde, “kendi adaletini sağlama” çabası meşrulaşıyor. Bu koşullarda, toplumsal çürümenin en somut görüntüsü olan mafyalaşma, özellikle gençler için bir “çözüm” haline getiriliyor. “Çocuk suçlu”ların sayısı artarken, suç işleme yaşı 15-16’ya kadar düşüyor.

Bireysel ya da mafyatik suçlarda, adli vakalarda tam bir cezasızlık politikası işlerken, toplumsal muhalefetin bütün kesimleri ağır bir saldırı ile karşı karşıya kalıyor. Hak arayan bir sendikacı, toplumsal bir sorunu işleyen gazeteci, talepleri için bir eyleme katılan öğrenci hemen hapse atılıyor; ortada bir suç olmamasına rağmen aylarca hapis yatabiliyor. Üniversitelerde palalarla saldıran faşist çeteler serbest bırakılırken, onlara direnen öğrenciler gözaltına alınıyor.

İşçi ve emekçilerin tamamı, farklı düzeylerde ve içerikte bir şiddet ile karşı karşıya yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Ve tüm bu tabloya ek olarak, yoksullaşmanın-sefaletin kendisi, can yakıcı bir şiddete dönüşüyor.

 

Sorun toplumsal; çözüm de!

Yaşadıkları bütün bu sorunlar, özel olarak gençlerde, genel olarak işçi ve emekçilerde öfkeyi büyütmektedir. Ekonomik ve siyasi baskıların düzeyi, artık yaşamı katlanılmaz hale getirmiştir. Kapitalizmin yalnızlaştırma, bireyselleştirme politikaları ise, geniş kitlelerin örgütlenme ve mücadele dinamiklerini zayıflatmaktadır. Bu koşullarda, toplumsal sorunlara karşı bireysel çözümler arama çabaları artmakta; ancak kaçınılmaz olarak bu çabalar boşa düşmektedir. Umutsuzluğu, beklentisizliği ve öfkeyi büyüten en önemli unsur budur.

Öfke, sisteme yöneltilmediğinde, mücadeleyi güçlendiren motivasyona dönüştürülmediğinde, başka kanallara akmaktadır. Okullarda artık katliamlara dönüşen şiddet olayları, bunun en çarpıcı örneğidir.

Ancak sorun toplumsaldır; çözüm de toplumsal mücadele içinde aranmalıdır.

“Güvenlikçi politikalar” çözüm değil, daha büyük sorunlar getirir. Asıl çözüm, yaşam koşullarını iyileştirme mücadelesini yükseltmek, toplumsal muhalefetin birleşik mücadelesini örgütlemektir.

Katliamın hemen ardından öğretmen sendikalarının başlattığı eylemler ve bu eylemlerin geniş kesimler tarafından sahiplenilmesi önemlidir. Bu mücadele daha da büyütülmelidir.

Bunlara da bakabilirsiniz

Mekke Anlaşması Kadıköy’de protesto edildi

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan, Türkiye’nin Ortadoğu’daki savaşa dahil olmasını hedefleyen ve 3 …

Makbule Ana’mızı andık

Ölümünün 5. yılında Makbule Berktaş, her yıl olduğu gibi mezarı başında anıldı. Ailesi, dostları, mücadele …

Taceddin Erol Şahin için dayanışma gecesi

Taceddin’in Arkadaşları İnisiyatifi, Marmara 6 No’lu L Tipi Hapishanesi’nde, açlık grevinin 184. gününde bulunan Taceddin …