İstanbul’un 1 Mayıs’ı, son yılların 1 Mayıs’larından farklı olarak iki ayrı alanda kutlandı. Süregelen bir durumun değişmesi, birçok konuyu da yeniden tartışmaya açtı. Denilebilir ki, son saatlere kadar yoğun bir tartışma sürdü. Ve nihayet tüm bu tartışmalara 1 Mayıs mitinglerinin fotoğrafları noktayı koydu.
Bu yazıda tartışma konusu olan kimi önemli başlıklara değineceğiz:
Sendika konfederasyonları arasında süren tartışmaya nasıl bakmalıyız?
2004 1 Mayıs’ı ülkemizde bugün 4 büyük sendika konfederasyonunu oluşturan Türk-İş, DİSK, KESK ve Hak-İş arasında ciddi bir tartışmayla birlikte gelmiştir. En başta şu noktayı koymak gerek: Her dört konfederasyon da sınıf hareketi açısından hiçbir ilericilik taşımamaktadır. Aralarında farklar yok mudur? Olmadığını iddia etmek mümkün değil. Türk-İş’in devletle işbirliğinde çok daha köklü bir mekanizmaya sahip olması, Hak-İş’in şu günkü hükümete sırtını yaslaması, DİSK ve KESK’in AB’nin emperyalist politikalarını daha güçlü savunmaları gibi farklardan söz edebiliriz. Ancak dördünün de durduğu yer, sınıf mücadelesini geri çeken noktadır. Dolayısıyla 1 Mayıs üzerine yaptıkları tartışmaya da daha yakından ve bu gerçeği unutmadan bakmakta fayda vardır. Yoksa daha başından Saraçhane 1 Mayıs’ını DİSK ve KESK’in zaferi olarak ilan edenler ve hatta işi uzatarak bu kopuşu Türk-İş’ten devrimci sendikal bir kopuş olarak tanımlayanlar da çıkacaktır. Bunları kestirmeden söylemek yanlıştır.
Bu yılın 1 Mayıs’ının NATO zirvesine hazırlık anlamı taşıdığı açıktı ve devlet de bu gözle bakıyordu. Dolayısıyla bu sene katılımı olabildiğince düşürmek, 1 Mayıs’ı her zamankinden daha geri bir zemine çekmek ve bölmek için yoğun bir çaba harcadığı, bu konuda da Türk-İş’le özel olarak bir temas içinde olduğu biliniyor. Kıbrıs sorununun ABD lehine çözümü ile örneğin özelleştirme sorunundan çok daha fazla ilgilenen Türk-İş yönetimi de tartışmaların başından itibaren buna uygun davranarak Abide-i Hürriyet’ten çıkmamakta ve tek bir 1 Mayıs’ın örgütlenmemesinde ısrar etti. KESK yönetimi ise, geçtiğimiz yıl Abide-i Hürriyet’te gerçekleştirdiği ve sembolik bile denemeyecek katılımlı mitinglerin acısıyla da olsa gerek “Abide-i Hürriyet’e girmeyeceğiz” söylemini kullanmaya başladı. DİSK de bu durum karşısında başından beri “1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacağız” ısrarında devam etti. Söylemde KESK ve DİSK 1 Mayıs konusunda daha ileride görünüyordu ancak özünde Türk-İş’ten çok da farklı oldukları söylenemezdi. Örneğin KESK, Abide-i Hürriyet’e girmeyeceğini ısrarla vurguluyor ancak bunun karşısında bu alandan çok daha geri ve şehir dışında olan Kazlıçeşme gibi bir alana gitmeyi savunuyordu. DİSK, Taksim diyordu ancak bunun altı doldurulmamış ve 1 Mayıs’ı basın açıklamasıyla geçiştirmeye çalışan bir eğilim olduğu çok açık görülüyordu. Her iki sendika da “Taksim” konusunda anlaştıktan sonra günler boyunca belirsizliklerini korumuş, net ve kendine güvenli bir çağrıda bulunmamışlardır. Bir yandan Taksim’i tartışırken, bununla birlikte Kazlıçeşme’yi tartışabilmişlerdir. Bunun 1 Mayıs’a katılım oranını ne denli düşürdüğü ortadadır.
Dolayısıyla, 1 Mayıs’ı Abide-i Hürriyet’ten Saraçhane’ye çıkaran asıl güç, sendika yönetimleri değil, birincisi, kitle muhalefetinin yüzünü ileriye dönmesi, ikincisi de sendikaların tabanında gelişen ileriye doğru basınçtır. DİSK ve KESK yönetimleri de kitle hareketindeki bu ileri ivmeyi sezmiş ve bunun içinde kendilerine bir varlık koşulu yaratmışlardır. Süleyman Çelebi, bir haftada devrimcileşmediğine göre, sorun, yükselen muhalefet içinde tutunma çabasıdır. Ek olarak elbette DİSK’in Haziran’da, KESK’in 2005’te gerçekleştirecekleri Genel Kurullar da böyle bir kararın alınmasında etkili olmuştur.
Dolayısıyla bizim bu tartışmada tutacağımız taraf, sendika konfederasyonlarının bürokratik yönetimleri değil, alttan yukarıya doğru gelişen baskılanma ve kitle hareketinin yükselişidir. 1 Mayıs’a ve kitle hareketine yeni bir mevzi kazandıran güçler bunlardır.
Abide-i Hürriyet 1 Mayıs’ları neyi ifade ediyor?
1 Mayıs, Abide-i Hürriyet’e sürgün gitmiştir. Özellikle ‘96 1 Mayıs’ının ardından devrimci hareketin gerileyişi, Kürt ulusal hareketinin tasfiyeci bir sürece girişi, sendikal bürokrasinin sınıf hareketine olabildiğince hakim oluşu, bu durumu koşullayan etkenler olmuştur. Bu yüzden Abide-i Hürriyet 1 Mayıs’ı, sınıf mücadelesinin gerileme döneminin 1 Mayıs’ıdır. Ya da başka bir ifadeyle, bu gerilemenin bir ürünüdür. Devlet açısından ise 1 Mayıs’ı şehir dışına sürmenin, kitlelerden koparmanın, psikolojik üstünlüğü elinde tutmanın alanıdır. Salt mekansal bir sınırlama değil, sınıfsal bir sınırlamadır. İstiklal marşı ile, Türk bayraklarıyla, onur kırıcı arama noktaları ile, her fırsatta devrimcilere saldırılmasıyla politik ve psikolojik bir sınırlamadır.
Ancak 1 Mayıs’ı Abide-i Hürriyet sınırına sıkıştıran sadece devlet değildir. Sınırlara hapseden asıl etken, sınıf hareketinin devrimci bir basınçla ileriye doğru zorlanmıyor oluşudur. Yani, 1 Mayıs, Abide-i Hürriyet’te olduğu için değil, işçi sınıfı Abide-i Hürriyet’i aşacak güç ve kararlılıkta bir adım atamadığı için o sınırlar aşılamıyordu. Dolayısıyla, Abide-i Hürriyet 1 Mayıs’ları, 1 Mayıs’ın devrimci içeriğini boşaltan ve aşılması gereken bir sınırı ifade ediyordu.
Alanları kazanan, kitlelerin eylemli gücüdür…
1 Mayıs’ın hangi alanda kutlanacağı tartışması bu sene en çok öne çıkan tartışmayı oluşturdu. 1 Mayıs’ın nasıl bir alanda kutlanacağı elbette önemli bir sorundur. Ancak daha önemli olan şey, 1 Mayıs’a nasıl bir güç ve örgütlülükle hazırlanıldığı sorunudur. Alan sorununu da belirleyen budur aslında. ‘77 1 Mayıs’ının görkemi, o günün mücadele koşullarından ve Taksim’i zaptedecek güçteki örgütlülükten gelmektedir. Yine, yukarıda belirttiğimiz gibi, Abide-i Hürriyet sınırlarını oluşturan şey, kitlelerin yeterli örgütlülük ve eylemlilikte olmayışlarıdır.
Dolayısıyla kendi başına bir alan sorunu yoktur. Ancak kitle hareketi belli bir sınırı aşacak denli olgunlaştığında kendi belirlediği alanlara çıkması için de güçlü bir irade ortaya koyması şarttır. Bu noktada içeriğe uygun bir alan sorunu oluşur. Tıpkı bu sene emperyalist saldırganlığa, NATO zirvesine, ekonomik yaptırımlara karşı kitlelerde oluşan tepkiye Abide-i Hürriyet sınırlarının dar gelmesi gibi, içteki kaynama kendine güçlü bir iradeyle alan açmıştır.
Abide-i Hürriyet’ten Saraçhane’ye gelmek ne ifade ediyor?
1 Mayıs mitingi, 7 yıl sonra, Türk-İş’in Abide-i Hürriyet’te gerçekleştirdiği miting dışında azımsanmayacak bir kitle tarafından Saraçhane’den Yenikapı’ya yürünerek kutlandı. Her şey bir yana, şehrin içinde, trafiği tümüyle kilitleyerek, üst araması olmadan, binlerce insanın alkışları eşliğinde bir miting gerçekleştirmek dahi ciddi bir psikolojik üstünlük yarattı. Uzun süredir özlenen başarı duygusunu yeniden diriltti ve polis barikatlarına geri adım attıran bir kitlesellikle kutlandı. İstanbul Valisi’nin tüm tehditlerine rağmen çatışmayı göze alarak onbinlerce insanın Saraçhane adresinde buluşması da önemli bir noktayı oluşturdu. Bu yanıyla 2004 1 Mayıs’ı, kitle hareketinde ileri bir adım yarattı. Tek kazanım 1 Mayıs’ın kendine yeni bir alan açması değildi. Bunun daha ilerisinde olan kazanım ise, kitlelerin kendi özgürlük alanlarını kendi mücadeleleriyle aşmaları ve bunu kendi deneyimleri olarak kaydetmeleriydi.
Burada bir nokta ile Saraçhane yerine Abide-i Hürriyet’e giden siyasetler ile ilgili de bir şeyler söylemek gerek. EMEP’in gerekçesi, “sınıf orada” idi. Bunu çok yakından tanıyor ve biliyoruz zaten. Partizan, Devrimci Demokrasi ve Devrimci Hareket ise “iki miting arasında bir fark görmüyoruz” diyerek gitmişlerdir. Alınteri çevresi ise “her iki alanda da olacağız” diye açıklamış ama fiilen Abide-i Hürriyet’te olmuştur.
En basitinden böyle tarihsel bir anı kaçırmış olmalarına üzüldüğümüzü belirtmek isteriz. Onun dışında bu konuda ağır bir vebalin altına girdikleri de ortadadır. Her iki miting arasında fark yok ise neden Saraçhane’de devrimcilerin yanında olunmamıştır? Devrimcilerin yanında olunmamıştır da İstiklal Marşı okunan İşçi Partisi’nin Türk bayraklarıyla yürüdüğü bir alanda olunmuştur? Onlar, en başta sendika bürokrasisinin oyunlarıyla tabanda gelişen kaynamayı ayırt edememişler, “DİSK ve KESK’e alet olmayalım” diyerek Türk-İş’i güçlendirmeyi tercih etmişlerdir.
Devrimci yapılarnın bir araya gelmesi üzerine…
Bu 1 Mayıs öncesinde belki de en anlamlı şeylerden biri de yaklaşık 15 devrimci yapının bir araya gelmesi ve 1 Mayıs’ı içeriğine uygun bir tarzda kutlama ile özne olabilme üzerinden bir birliktelik kurabilmeleridir.
Böylesi bir adım her şeyden önce şundan anlamlıdır. Her sene sendika bürokrasisi 1 Mayıs’ı “örgütler”, sonra da “dergi çevreleri”ni çağırarak onlara ne yapmaları gerektiğini söylerdi. Bu sene belki tam başarılamasa bile ilişki tersten kuruldu. Bir araya gelen devrimci yapılar, özgüvenlerini arttırarak daha net kararlar alamamakta eksik davrandılar. Ancak bir araya gelebilmiş olmak gelecek adına bir kapı açmış, birlikte hareket etmenin zeminini doğurmuştur.
“Devrimci 1 Mayıs” ne demektir?
1 Mayıs, genel olarak burjuvazi ile proletaryanın hesaplaşma günü olarak tanımlanır. Onun devrimci olması, bu tanımın dışında bir özelliğinden kaynaklı değildir. Yani, 1 Mayıs’ın önüne “devrimci” kelimesini eklesek de eklemesek de onun içeriği devrimcidir. Ancak “devrimci 1 Mayıs” biçiminde tanımlamak, belli bir ihtiyaçtan doğmuştur. Sınıf hareketinin gerilemesi ve devrimci önderliğin yerini burjuva sendikal anlayışın alması ile 1 Mayıs’ın devrimci içeriği boşaltılmış, sınıfın kavga günü, bir uzlaşma gününe çevrilmiştir. Onun, içeriğine uygun bir tarzda kutlanmasını vurgulama ihtiyacı, “devrimci 1 Mayıs” söylemini doğurmuştur. Bu da, işçi sınıfının kendisine yöneltilen saldırılara denk bir kitlesellik, örgütlülük ve kararlılıkla yürümesi; kendi taleplerini, kendi özgürlük alanlarını yaratarak haykırması demektir. Sendikal bürokrasinin ve devletin sıkıştırdığı alanlarda, yapılmış olmak için yapılan, sınıfın sembolik bir katılım gösterdiği 1 Mayıs’lar, onun tarihsel ve devrimci içeriğinden uzak 1 Mayıs’lar demektir.
Saraçhane 1 Mayıs’ı bu konuda bir adım atmıştır. Daha büyük ve görkemli 1 Mayıs’ların önü de böyle açılacaktır.
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir