ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi: Saldırmak için geri çekilme

ABD Başkanı Trump, 4 Aralık günü “Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi”ni (UGS) açıkladı. ABD’de 4 yılda bir yapılan seçimler sonrasında, yeni başkanlar tarafından, ilk görev yılı dolmadan önce açıklanan bir belgedir bu; ve görev süresi boyunca nasıl bir iç ve dış politika izleyeceğini, yani ABD’nin rotasını tanımlar. Böyle bir belgenin açıklanması, 1986’dan bu yana yasal bir zorunluluktur.

ABD emperyalizminin kolları bir ahtapot gibi dünyanın dört bir yanına uzandığı için, bu strateji belgesi sadece ABD’yi değil, bütün dünyayı ilgilendirir. Öyle de oldu. Belgenin açıklanmasının ardından, belgede adı geçen AB ülkeleri ve Çin başta olmak üzere, dünyanın pek çok ülkesinden tepki ve yorum geldi.

Elbette bu strateji belirleme, seçilen başkanın değil, ABD emperyalizminin yönelimini göstermektedir. Zaten başkan da, ABD egemen sınıflarının o dönemki yönelimine uygun olarak seçilir. Kazandıktan sonra açıklanan strateji belgesi de zaten bir süredir Amerikan burjuvazisinin ya da sözcülerinin dile getirdiği konuların sistemleştirilmiş halidir.

Sonuç olarak bu belge, ABD emperyalizminin önümüzdeki birkaç yıl için dünyaya nasıl baktığını göstermektedir. Belgedeki söylemlerin toplamından oluşan tablo, ABD’nin geçici bir geri çekilmeye, güç toplamak için odaklanmaya ihtiyaç duyduğunu; çünkü Rusya ve yükselen emperyalist Çin ile yürüttüğü savaşta hakimiyet kuramadığını ve zafer kazanamadığını; hatta dengeyi kurmakta bile zorlandığını ortaya koyuyor. Bu tabloyu, belgedeki hemen her başlıkta görebiliyoruz.

 

“Önce Amerika”

Ulusal Güvenlik Strateji (UGS) belgesinde ilk olarak, Trump’ın seçim öncesinden başladığı MAGA (Make America great again-Amerika’yı yeniden büyük yapalım) söylemlerinin pekiştirildiği görülüyor. Aslında bu söylem bile gerilemenin itirafı. Sloganda “yeniden” ifadesini kullandığı anda, “ABD’nin geçmişte büyük olduğunu, ama artık büyük olmadığını” kabulleniyor. Ve Trump buna, öncelikle ABD’nin içini ve yakın çevresini sağlamlaştırmaktan başlayacağını söylüyor.

Aslında son birkaç yılda yaşananlar, ABD’nin kendi içindeki karışıklıkları gözler önüne seriyor. Bir yandan ırkçılık yükselirken, diğer taraftan ırkçılığa karşı mücadele büyüyor. Mesela Siyahlara dönük devlet şiddetinin ve açık öldürmelerin ardından ABD’nin birçok eyaletinde çok kitlesel ve çatışmalı eylemler yaşandı. Keza ekonomik kriz müthiş bir yoksulluk yaratırken, protesto eylemleri güçleniyor. Orta sınıf yoksullaşıyor; ABD’de 14 milyon kişi işsiz, 27 milyon kişi “sağlık sigortası”ndan yoksun biçimde yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Uyuşturucu kullanımı, çeteleşme, ürkütücü boyutlardaki bireysel silahlanma, güvensiz ortamı daha belirgin hale getiriyor. Buna karşılık protesto eylemleri giderek daha güçlü, daha etkili biçimde yaşanıyor. Öyle ki, artık yerel güvenlik güçleri yetmediği için, ordu şehirlere inerek kitle eylemlerine müdahale ediyor.

Trump’ın göçmen karşıtı politikaları ise, çok daha büyük gerilimler oluşturuyor. Daha birkaç ay önce San Francisco başta olmak üzere, kitlesel ve çatışmalı gösteriler gerçekleştirildi. Azınlıklar zaten genel olarak eğitimden sağlığa kadar, hayatın her alanında büyük eşitsizlikler yaşıyorlar; buna bir de yargı sisteminin sürekli Siyah ve Hispanik azınlıkları hedef alan, onyıllarca hapis cezaları veren yapısını eklemek gerekiyor.

Ekonomik, siyasi, insani, toplumsal krizler üstüste geliyor. Bu arada, ABD tarihine geçecek biçimde, seçimi kaybeden Trump’ın taraftarları Kongre binasını basıyor; eyaletlerden bağımsızlık sesleri yükseliyor; Epstein dosyaları ile siyasetin en bilinen isimlerinin fuhuş-uyuşturucu-şantaj dosyaları ortalığa saçılıyor; ABD’nin daha önce hiç gündemine girmemiş olan “sınır güvenliği” artık ciddi biçimde tartışılıyor.

Parlak ambalajlı “rüyalar ülkesi Amerika” son on yılda hem göçmenler hem de Amerikalılar gözünde büyük bir çöküş içinde.

1898 yılında İspanya ile dünya tarihinin ilk emperyalist savaşını veren ve kazanan ABD, bu savaştan sonra adım adım emperyalist gücünü büyüttü; II. Emperyalist Savaş sonrasında kapitalist dünyanın imparatoru oldu; 1990’larda Sovyet blokunun çöküşünden sonra dünya hegemonyasını ilan etti. 2000’lerden buyana ise ABD emperyalizminin adım adım ekonomik-siyasi-askeri gerileyişine, zayıflıklarına tanık oluyoruz. Dışarıdaki zayıflama, içeride de sorunların giderek büyümesine neden oluyor.

Tam da bu nedenle Trump’ın MAGA sloganı, bu zayıflığın itirafı anlamına gelen, “yeniden” vurgusunu içeriyor.

 

NATO ve Avrupa ilişkileri

“NATO’nun sürekli genişleyen bir ittifak olduğu algısı bitmeli” diyor belgede. Ayrıca Avrupa’nın iç meselelerine karışma politikasından da uzaklaşılacağı ifade ediliyor.

Bunu ABD’nin “1945 sonrası üstlendiği küresel jandarma rolünden bir uzaklaşma” olarak yorumlayanlar var. Keza “ABD’nin NATO’ya boşanma davası açtığını” ileri sürenler de… Oysa bunlar doğru değil. ABD emperyalizmi bir taraftan kendisini sıcak çatışma alanlarından uzaklaştırmaya ve ittifak güçleri arasında yeni bir görev dağılımı ile bu boşluğu doldurmaya çalışıyor; diğer yandan rakip olarak gördüğü Çin’i yalnızlaştırmak için çeşitli manevralar yapıyor, Çin’e “şimdilik seninle doğrudan savaşa girmeyeceğim” mesajını vermek istiyor.

Mesela NATO’nun genişlemesi konusunda bugüne kadar tam tersi bir politika izledi. “Rusya’yı çevrelemek” adıyla resmileştirdiği bir politikası bile vardı. Bu doğrultuda eski Sovyet coğrafyasındaki ülkelerde peşpeşe “kadife devrimler” gerçekleştirdi; Ukrayna ve Gürcistan gibi eski Sovyet ülkelerini NATO’ya üye alacağını duyurdu (Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinin ve savaşın halen sürmesinin öncelikli hedefi, Ukrayna’nın NATO üyeliğini engellemekti); Rusya’ya yakın olan Polonya gibi ülkelere NATO’nun füze kalkanını kurdurdu.

Kuruluşu ve varlığı “Sovyet tehdidi”ne bağlı olan NATO’yu bugün bu şekilde tartıştırmasının çeşitli sebepleri var elbette. Öncelikle ABD son dönemde Rusya’yı Çin’den koparma, yanına çekme çabasına girdi. Ukrayna’yı, topraklarının en önemli parçasını kaybetme pahasına geri adım atmaya ve Rusya ile uzlaşmaya zorluyor, Rusya ile zirveler gerçekleştiriyor, Ukrayna’nın NATO’ya alınmayacağına söz veriyor. Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’da, Venezuela’da ve başka bölgelerde Rusya’nın hegemonyasını kısıtlamaya çalışırken, keza Rusya’ya dönük yaptırımları sürdürürken, Ukrayna’da geri adım atarak Rusya ile ilişkilerini geliştirebileceğini düşünüyor. Rusya ise stratejik olarak ABD karşıtı konumunu korumakla birlikte, kısa vadede bu durumdan faydalanıyor ve Ukrayna üzerindeki askeri-siyasi baskısını artırarak kazanımlarını büyütmeye çalışıyor.

  1. Emperyalist Savaş sonrasında dünyanın üçte birinde devrimler gerçekleşip sosyalist SB’nin etkisi dünya geneline yayılınca, “Batılı” dünyayı korumak için oluşturulmuş bir savaş örgütüdür NATO. O dönemde “Sovyet tehdidi” o kadar büyüktü ki, Almanya’nın yarısı dahil olmak üzere Doğu Avrupa “sosyalist kamp”a dahil olmuştu; anti-faşist savaşın çok güçlü olduğu Fransa, komünist partinin güçlendiği İtalya ise, adeta “direkten dönmüş”tü. Avrupa’nın neredeyse bütün kapitalist, emperyalist ülkeleri “Sovyet tehdidi”ne karşı, ABD emperyalizminin korumasına ihtiyaç duyuyordu; SB’yi ve sonrasında Rusya’yı “varoluşsal tehdit” olarak görüyordu. Şimdi Trump, NATO üyesi AB ülkelerinin daha fazla görev ve sorumluluk almasını dayatıyor.

Trump daha önce Avrupa ülkelerinin NATO’ya yaptıkları mali ve askeri katkıyı artırmasını gündeme getirdi. 2014’te üye ülkelerin ayırdıkları pay GSYH’lerinin yüzde 2’si iken, Trump bunun yüzde 5’e çıkartılmasını istedi. ABD’nin yıllık savunma harcaması, NATO üyelerinin yaklaşık üçte ikisini oluşturuyordu. 28,7 trilyon dolarlık ABD ekonomisinin 976 milyar doları (yani yüzde 3,38’i) savunmaya ayrılıyor. Trump şimdi, bu yükün NATO üyelerine paylaştırmaya çalışıyor. ABD, UGS belgesinde, “Avrupa’nın herhangi bir düşman güç karşısında kendi savunmasının birincil sorumluluğunu üstlenmesi ve kendi ayakları üzerinde durması” gerektiğini belirtiyor. Kendisi ise “Avrupa içi meselelere dahil olmadan” buna destek olacağını söylüyor. ABD, maliyeti üye ülkelere devrederken, kendisini “düzenleyici ve destekleyici olarak” konumlandırıyor.

Diğer yandan Avrupa için çok küçümseyici değerlendirmeler yapıyor. Kitlesel göç politikalarının kıtayı tanınmaz hale getirdiğini; nüfusun azalmasının yanısıra ulusal kimliğin de zayıfladığını; mali ve askeri koşullarının “güvenilir müttefik” olma düzeyinden giderek uzaklaştığını; Avrupa’nın çöküş yoluna girdiğini ve belki de tarihten silineceğini söylüyor. Ama bu söylemler, Avrupa ülkeleri ile ilişkileri zayıflatacağı anlamına gelmiyor. Tam tersine, Avrupa’daki faşist partilerle (mesela Almanya’daki AfD ile) işbirliği yapıyor ve onları güçlendirmeye çalışıyor.

UGS belgesi, ABD’nin eski yöneticilerinin politikaları nedeniyle ABD halkının, “küresel yüklerin maliyetini” çok fazla üstlendiğini; bunun büyük bir yanlış olduğunu belirtiyor. Burada ABD’nin II. Emperyalist Savaş sonrasında Avrupa’nın savunmasını üstlenmesinden Vietnam savaşına, Irak’ta-Afganistan’da yürütülen savaşlardan Rus-Ukrayna savaşına kadar çok geniş bir alanda, Amerikan askerlerinin ölmesinden ABD savunma bütçesinin büyüklüğüne hemen her şey konu ediliyor. Ve aslında ABD’nin “dünya jandarması” rolü sorgulanıyor. Ama şu gerçeklerin üstü örtülüyor:

ABD dünyaya “jandarmalık” yaparken ve dünyanın dört bir yanında savaşlar yürütürken, sadece “cepten harcama” yapmıyor tabii, aynı zamanda savaştığı bölgeleri sömürüyor. ABD bir ülkeye “demokrasi getireceğini” söyleyerek o ülkeye asker gönderdiğinde, yönetimleri değiştirip, kitle hareketlerini ezip, kendisine bağımlı bir ülke yaratıyor. Ve onyıllar boyunca dünyanın dört bir yanında ülkeleri vahşi biçimde sömürürken, ABD halkı “küresel yüklerin maliyeti”ni değil, bu sömürünün sağladığı refahı yaşadı. Kaldı ki, ABD’nin savaşmaya gittiği her ülkede, o ülkenin sivil halkından ölenlerin sayısı, ABD askerlerinin ölüm sayısından kat be kat daha yüksekti. (Mesela Vietnam savaşında ölen ABD askeri sayısı 58 bin iken, Vietnam hükümetinin açıklamasına göre 4 milyon sivil, 1 milyon asker olmak üzere toplam 5 milyon Vietnamlı öldü.)

 

“Arkabahçe”ye odaklanan politika

ABD dış politikasının bundan sonra “Batı Yarımküre’ye odaklanacağı” konusundaki vurgular, UGS belgesindeki en önemli bölüm. “Batı Yarımküre” olarak tanımlanan, Kuzey ve Güney Amerika kıtası. Daha somut bir ifadeyle, dünya, İngiltere-Greenwich’ten geçen 0 boylamı temel alınarak ikiye bölündüğünde, batıda kalan bölüm.

Trump daha göreve başlarken Kanada, Grönland ve Panama’yı istediğini söylemişti. Şimdi bu politikasını resmi bir ifadeye dönüştürerek, tüm Amerika kıtasını kendi “arkabahçe”si olarak ilan ediyor. Kıtaya (özel olarak da Latin Amerika’ya) dönük diğer emperyalistlerin politikalarını engellemenin ötesinde, bölgeyi ABD’nin hegemonya alanı ilan ediyor. UGS belgesinde “Batı Yarımküre dışındaki rakiplerin, yarımkürede kuvvet veya tehdit edici yetenekler konuşlandırmasını veya stratejik açıdan hayati önem taşıyan varlıklara sahip olmasını veya bunları kontrol etmesini” önlemeyi öncelikli görev olarak tanımlıyor ve “Yeni-Monroe Doktrini uygulayacağını” belirtiyor. 

Monroe Doktrini, (MD) ABD Başkanı James Monroe’nin 1823’te belirlediği stratejidir. Amerika kıtası, 1775 yılına kadar İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz gibi çok sayıda Avrupalı sömürgeci devletin hegemonya alanıydı. 1775-1783 yılları arasında Kuzey Amerika kıtasındaki bazı eyaletler İngiltere’ye karşı bağımsızlık savaşını kazandı ve böylece ABD kuruldu. 1812-15 yılları arasında ise, İngiltere, kendisine bağlı Kuzey Amerika’daki bazı koloniler (sonradan Kanada’yı kuran koloniler) ile birlikte ABD’ye savaş açtı. Bu savaşta sınır değişikliği olmadı, ancak ABD’nin bağımsızlık savaşı sırasında çözülmemiş sorunlar çözüldü.

Savaştan 8 yıl sonra Monroe Doktrini gündeme geldi. Bu doktrin ile ABD, Amerika kıtasını kendi bölgesi ilan ediyordu, Avrupa sömürgecilerinin Amerika kıtasına herhangi bir siyasi müdahalede bulunmasını savaş sebebi sayıyordu. Bu doktrin, diğer sömürgecilerin kıtadan kovulmasının yanısıra, yeni gelişen emperyalist ABD için bütün kıtanın doğal sömürü alanına dönüşmesini hedefliyordu.

Bugün Monroe Doktrini’ne dönüşü konuşuyorlar, ama buna bir de “Trump ilavesi” yaparak… Doktrin’de Amerika kıtasına girilmesini yasaklayan ABD, kendisi de Avrupa’nın iç sorunlarına karışmayacağını belirtiyordu. Şimdi ise, yukarıda belirttiğimiz gibi, NATO üzerinden Avrupa ülkelerine dönük baskısını artırıyor ve “maliyetleri paylaşmada çok daha fazla rol üstlenmelerini” istiyor.

Diğer taraftan, kendi “doğal hegemonya alanı” ilan ettiği Amerika kıtasına dönük saldırganlığı hızla artıyor. Ülkelerin seçimlerine müdahale ediyor; Venezuela’ya karşı açıktan savaş hazırlığı yapıyor. ABD, deniz kuvvetlerinin üçte birini bölgeye yığmış durumda; Venezuela’ya ait tekneleri batırıyor, Maduro’yu devirme çabalarını gizlemiyor. (Bu yazı yayına hazırlanırken, Venezuela’ya ABD saldırısı başladı.)

Orta ve Güney Amerika ülkelerinde Rusya’nın askeri, Çin’in ise ekonomik gücünün artması, ABD açısından hemen yanıbaşında çok büyük bir tehdit anlamına geliyor. Özellikle 2000’li yılların başından itibaren Latin Amerika ülkelerinin büyük çoğunluğunda yönetimlerin değişmesi, halkçı-Bolivarcı yönetimlerin başa gelmesi; bu yöneticilerin anti-ABD açıklamaları, ABD hegemonyasına dönük büyük bir tehditti. Rusya’nın Venezuela, Küba ve Nikaragua’da artan askeri varlığı; Çin’in Latin Amerika’da hemen her ülkesine dev altyapı, liman ve enerji yatırımları yaparak, düşük faizli-uzun vadeli krediler açarak kalıcı ekonomik bağlar kurması ve Latin Amerika’nın en büyük ticaret ortaklarından biri haline gelmesi, ABD’nin güvendiği bölgede aldığı büyük bir darbeydi.

Yaklaşık 10-15 yıl içinde (2009 yılında Honduras’taki askeri darbeden itibaren) peşpeşe bu ülkelerdeki halkçı yönetimlerin önemli bir kısmı ABD tarafından çeşitli yöntemlerle değiştirildi; çoğunda faşist yönetimler başa geldi. Ancak yönetim değişiklikleri, bölgede kök salmış olan Çin etkisini bitirmeyi başaramadı.

Şimdi ABD Latin Amerika ülkelerindeki stratejik kaynakları, limanları ele geçirmek için yönetimlere açık baskı yapıyor; hükümetlerin ve şirketlerin ABD’ye öncelik tanımasını istiyor.

 

Ortadoğu ve Pasifik’te dayanak noktaları

Strateji belgesinde ABD için Ortadoğu eski önemini yitirmiş gibi bir izlenim sözkonusu. ABD’nin kendisinin enerji ithal eden bir ülke haline gelmesinin, Ortadoğu’nun enerji kaynaklarına duyulan ihtiyacı azalttığı, bu nedenle eskisi kadar Ortadoğu’ya önem vermediği gibi yorumlar yapılıyor.

Ancak bu doğru değil. En başta, Ortadoğu’nun enerji rezervi çok yüksek, petrol yatakları yüzeye çok yakın, bu nedenle çıkarma maliyeti daha düşük ve çıkan petrolün, doğalgazın kalitesi daha yüksek. Elbette alternatif enerji kullanımında da giderek bir artış sözkonusu; ancak henüz petrol-doğalgaz yataklarının önemi ve kullanımı azalmadı. Dahası, dünya hegemonyasını kurma iddiasındaki bir emperyalist, stratejik kaynaklara sadece kendi kullanımı açısından yaklaşmaz; rakiplerinin eline geçmesini de engellemek, pazara tek başına hakim olmak ister.

Bu tabloya Ortadoğu’nun stratejik konumunu eklemek gerekir. Bölge, ticaret yolları için de bir geçiş noktasıdır ki, ABD sadece kendi ticaretini korumak içinde değil, aynı zamanda rakiplerinin ticaretini kontrol altına alabilmek için de bu yolları kendi hegemonyasına almak istiyor.

Burada azalan şey Ortadoğu’nun önemi değil, rakiplerinin gücüdür. Ukrayna savaşı ile Rusya’yı oyalayan ABD, bu arada Suriye’de HTŞ ile yönetimi ele geçirdi; İsrail’in Lübnan’da ve Gazze’de yürüttüğü savaş ile Hamas ve Hizbullah’a ciddi darbeler vurdu; İran-Şii Direniş Hattı’nı kırdıktan sonra İran’ı kuşattı ve üstüste saldırılarla zayıflattı. Ayrıca İbrahim Anlaşmaları ile İsrail’in Arap dünyasındaki gücü pekiştirildi, Suriye’de SDG ile kurulan bağlar üzerinden Kürt hareketi ABD’nin bölge politikaları için önemli güce sahip oldu…

Elbette bölgede Çin ve Rusya etkisinin yokolduğunu, İran’ın artık güçsüzleştiğini söylemek doğru değil. Ancak ABD’nin önemli hamleler yaptığı ortada. Strateji belgesi şimdi bu tabloyu pekiştirmek, oluşturduğu statükoyu korumak istiyor. “Enerji kaynaklarının rakiplerin eline geçmesini engelleme, İran’ın kontrolündeki Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması ve Kızıldeniz’in gemi trafiğine açık kalması, İsrail’in güvende kalması” ifadeleriyle hedefini tanımlıyor. Keza petro-dolar imparatorluğunun korunması da Ortadoğu hakimiyetinden geçiyor. Ve bu hedeflerini gerçekleştirmek için, İsrail başta olmak üzere Suudi Arabistan, Türkiye, SDG gibi güçleri öne sürüyor, aktifleştiriyor.

Ancak burada ABD’nin önündeki en büyük engel, “ittifak” güçlerinin kendi içindeki çelişkileridir. HTŞ ile SDG’yi ya da Türkiye ile SDG’yi uzlaştırma konusu ABD’nin en büyük çıkmazlarından biri. Keza İbrahim Anlaşmaları ile İsrail’in Arap ülkeleri ile ilişkileri yol aldı; fakat İsrail’in Filistin, Lübnan ve Suriye’ye yönelik işgalci ve soykırımcı politikaları bu ilişkinin birçok noktadan patlamasına yol açıyor.

Bütün Ortadoğu ülkeleri ile bir biçimde ekonomik ilişkilerini sürdüren ve Kızıldeniz’de, Cibuti’de ilk denizaşırı askeri üssünü kuran Çin ile, Ukrayna’daki savaşta askeri ve siyasi üstünlüğü ele geçirdiği için toparlanan ve yeniden Akdeniz’e yönelmeye hazırlanan Rusya, ABD’nin Ortadoğu hesaplarının önündeki engeller olarak duruyor.

Hint-Pasifik bölgesi ise, ABD’nin daha çok odaklandığı bir alan. Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Tayvan’ın savunma harcamalarını artırmasını istiyor. Burada da “müttefikleri”ni ABD’nin çıkarları doğrultusunda daha fazla rol üstlenmeye zorluyor. Hindistan’la bağların güçlendirilmesi ise en önemli hedef.

ABD, Hint-Pasifik bölgesinde savaş istemediğini, ekonomik gücünü ve caydırıcılığını büyüterek bölgede hakimiyet kurmak istediğini özellikle belirtiyor. Ancak Tayvan bunun dışında tutuluyor. Çin’in en hassas noktası olan Tayvan, ABD için stratejik önem taşıyor.

 

Çin “birincil tehdit” değil mi?

Strateji belgesinde dikkat çeken unsur, son 25 yılda ABD’nin “düşman” ve “rakip” olarak tanımladığı ülkelere dönük tanım ve ifadelerin değişmiş olması. Rusya ile “stratejik istikrarın sağlanması” hedefleniyor; Kuzey Kore’nin adı bile geçmiyor; İran ABD için değil, İsrail için bir güvenlik tehdidi olarak tanımlanıyor. Çin’e karşı ise ekonomik rekabet ile ilgili kavramlar kullanılıyor.

Buna karşın metnin bütününe baktığımızda, Çin’i düşman olarak görmekten vazgeçmediğini, ama kendisini Çin ile savaşacak kapasitede görmediğini anlıyoruz. 

ABD, son 25 yıldır tüm strateji belgelerinde Çin için özel bir yer ayırıyordu. 2000’lerin başında yayınladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde, “önleyici vuruş konsepti” kavramını kullanmıştı. İki büyük dünya savaşı, büyüyen-güçlenen emperyalist Almanya’nın, dünya pazarlarından payını isteme, dünya imparatoru olma çabasıyla başlamıştı. Bu gerçekten yola çıkan ABD, 2000’lerin başında Çin’in yükselişini ve pazar kavgasına girmekte olduğunu ve dünya imparatorluğunu hedeflediğini gördü; bunu durdurabilmek için “önleyici vuruş konsepti” politikasıyla, Çin’in güçlü olduğu alanlarda (2001’de Afganistan ve 2003’te Irak’tan başlayarak) savaşlar başlattı. Geçen 25 yıl içinde, ABD’nin bütün strateji belgelerinde öncelik Çin’i hedefe çakmak ve yükselişini, dünya imparatorluğunu ele geçirme çabasını durdurmaktı. Ancak verdiği savaşlar, yürüttüğü politikalar dünyanın pek çok bölgesini yangın yerine çevirmesine rağmen, bu gelişimi önleyemedi.

25 yılın ardından bugün yayınlanan strateji belgesi, ABD’nin Çin ile açıktan savaşacak gücünün olmadığını, eskiden sahip olduğu üstünlüklerin önemli bir kısmını kaybettiğini söylüyor.

Çünkü Çin, tüm dünyayı bir ağ gibi saran Kuşak ve Yol politikası ile hegemonyasını her geçen gün genişletiyor. Bu ağ üzerinde bulunan ülkelere limanlar, havalimanları, demiryolları inşa ediyor; stratejik madenlerini, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini işletme, satınalma, ele geçirme anlaşmaları yapıyor; uzun vadeli ve düşük faizli kredilerle ekonomik olarak bağımlı hale getiriyor; ticaret ağlarının bir parçası haline getiriyor. Kurduğu ekonomik ilişkiler bu ülkelerdeki siyasi gücünü de artırıyor, yönetimleri kendisine bağlıyor. Son teknoloji ürünü uçaklar ve uçak gemileri inşa ederek savaş kapasitesini artırıyor. Yapay zeka ve robotik mühendisliğin yanısıra, biyoteknoloji ve kuantum bilgisayarlar gibi çok iddialı konularda ise ABD’den daha ileride çalışmalar yürüttüğü konusunda bilgiler var.

Böylece Çin’in güç ve etkisi, geçmişte ABD’nin hakim olduğu Latin Amerika ve Afrika ülkelerine kadar uzanıyor. Çin, ABD’nin artık elinde tutamadığı dünya imparatorluğu tahtına oturmak için hazırlandığını açıkça gösteriyor.

 

ABD kaybettiğini itiraf ediyor

Strateji belgesinde yapılan vurgular, ABD’nin kaybettiklerini somut olarak ifade ediyor.

Trump, ABD’yi “yeniden büyük yapmak” vaadiyle seçimleri kazandı; yani ABD’nin güç kaybını Amerikalılar da gördü. Belge, ABD’nin “dünya düzenini ayakta tutma görevinin” sona erdiğini belirtiyor ve müttefiklerinin sorumluluk alması gerektiği söylüyor; yani artık ABD’nin dünya düzenini ayakta tutamadığı itiraf ediyor. “Batı Yarımküre’yi yabancı güçlerden arındırmak”tan sözediliyor; yani Çin’in Batı Yarımküre’deki büyük etkisi tespit ediliyor. Hint-Pasifik ve Ortadoğu bölgelerini, kaynaklarını, güzergahlarını ABD’ye açık tutmak ve “düşman güçler”in hakim olmasını engellemek hedefi konuyor; yani bu bölgelerde güçlü olmadığını, “düşman güçler”in etkin olduğunu söylüyor.

Bütün bu tespitler bir strateji değişikliğinin ifadesidir. Yanısıra ABD’nin yapısal gerilemesinin itirafıdır. Strateji belgesi, ABD’nin dünya imparatorluğunun sona erdiğinin, ABD tarafından ilan edilmesi anlamına gelmektedir. Çin’i geriletmek için yaptığı hamlelerin, 25 yılda kendisini gerilettiğini; bugün Çin ile açıktan savaşmayı bırakalım, “düşman” ilan etmekten bile çekindiğini; güç toplamak için geri çekilmesi gerektiğini görmenin, anlamanın yazılı ifadesidir.

Bu yeni stratejinin ne kadar hayata geçeceği bilinmez. Çünkü birincisi bu politik hat, ABD’nin kendi egemen sınıfları için de tartışmalı unsurlar içeriyor. Kayıpların büyüklüğü, iç çelişkileri de büyütür. Ve saldırgan, baskıcı politikalar, içeride kendi halkının da tepkisini çeker. İkincisi Rusya’nın ABD ile uzlaşmaz çıkarları, Trump’ın istediği Rusya-ABD dostluğunu kurmanın önündeki en büyük engeldir. ABD’nin çabasını Ukrayna savaşında kendi lehine çeviren Rusya, şimdilik politik davranmakla birlikte, ABD’nin istediği rotaya girmeyecektir. Üçüncüsü Çin, bugüne kadar ABD ile doğrudan savaşa girmeden, onu adım adım yenme konusunda büyük ilerleme kaydetti. Yeni strateji belgesine karşılık olarak, Çin de kendi strateji belgesini hazırladı ve başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere “küresel Güney” ülkelerine ekonomik-siyasi ilişkilerini geliştirecek yeni politikalar önerdi. ABD dolarına bağımlılığı azaltmaktan Kuşak ve Yol kapsamında altyapı projelerinin geliştirilmesine, savunma işbirliğini güçlendirmekten ticaret ağlarının-tedarik zincirlerinin güvence altına alınmasına kadar son derece etkili bir program sundu. Bu koşullarda Çin’i kök saldığı ülkelerden koparıp atmak çok kolay olmayacaktır.

* * *

ABD için durum, artık bir “ölüm-kalım” sorununa dönüştü. Geri adım atmaya devam edemeyeceği bir noktaya geldi. Bu durumda saldırganlığı da artıyor. Son bir yıl içinde, dünyanın çeşitli bölgelerinde savaşlar çıkarmak için uğraştı. “Yerel savaş” gibi görünen savaşların hemen hepsinde “ABD’nin parmağı” vardı. Pakistan-Hindistan savaşında, Tayland-Kamboçya savaşında gerçekte ABD ile Çin savaşıyordu. Kendilerinin doğrudan girmediği, başka ülkeler üzerinden yürüttükleri savaşlardı bunlar. Bundan sonra bunun artacağını öngörmek zor değil. Keza doğrudan ABD ordusunun savaşa girdiği büyük çarpışmalar yerine, “cerrahi müdahale” ya da “nokta operasyon” olarak adlandırılan, kısa süreli bombardıman ve yerel güçlerin harekete geçirilmesi gibi yöntemlerde de artış olabilir. Sonuçta köşeye sıkışan ABD’nin, en azından bazı stratejik mevzileri kazanmak için atağa geçmesi şaşırtıcı olmaz.

Kapitalizmin “eşitsiz gelişme yasası” ise, her iki ülkenin ekonomik-siyasi-askeri güçlerini karşılaştırdığımızda, Çin’i durdurmanın, ABD’yi yeniden güçlendirmenin, en azından yakın bir zamanda gerçekleşmeyeceğini gösteriyor.

ABD’li uzmanlar bu gerçeği görerek kendilerine yeni bir strateji belirliyorlar. Önlerindeki büyük çukuru aşmak için hız kazanmak maksadıyla geriye çekilmek de diyebiliriz. Fakat tek belirleyenin ABD olmadığı, Çin ve Rusya gibi güçlü rakiplerinin yanı sıra ezilen halkların, işçi ve emekçilerin ayaklanmalarının artığı koşullarda, stratejilerinin başarıya ulaşması da çok zor görünüyor.

Bunlara da bakabilirsiniz

Basel’de Rojava için kitleler yine sokaktaydı

İsviçre-Basel’de 26 Ocak günü Rojava için kitleler yine sokaklardaydı. Binlerce kişi saatlerce ana caddelerde yürüdü; …

İBB’de TİS süreci başlarken…

İBB’de (İstanbul Büyükşehir Belediyesi) 35 bin işçiyi ilgilendiren toplu sözleşme dönemi başlayınca, çalışanlar da sürece …

Adana’da Migros depo işçilerine ziyaret

Migros depo işçilerinin bulundukları illerde başlattıkları direniş sürüyor. Adana Ceyhan yolu üzerinde bulunan Migros deponun …