Gülistan’ın katili devlet güçleri

Gülistan Doku dosyası üzerinden 6 yıl geçtikten sonra yeniden açıldı. Dönemin Tunceli valisi ve oğlu başta olmak üzere 12 kişi tutuklandı. Ayrıca ABD’de olduğu belirlenen valinin oğlunun yakın arkadaşı Umut Altaş hakkında da “kırmızı bülten”le arama çıkarıldı.

Gerçekler de yavaş yavaş gün ışığına çıkmaya başladı. Esasında başta Gülistan’ın ailesinin ve Dersim halkının bildiği şeyler, devlet tarafından kabul edilmeye başlandı.

Doğal olarak ilk akla gelen soru, “neden şimdi” oluyor? Söylendiği gibi “cesur ve yürekli bir kadın savcı”nın dosyadaki çelişkilerin üzerine gitmesiyle mi ortaya çıktı bu gerçekler?

İkinci soru ise, bu tür durumlarda hep duyduğumuz, -en son yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yinelediği- “ucu nereye dokunursa dokunsun” üzerine gidilecek mi? Yoksa katiller bir süre tutuklu kaldıktan sonra “delil yetersizliği”nden serbest mi bırakılacak? 

Çünkü hala ortada ceset yok! Ayrıca Tunceli valisi Tuncay Sonel ile oğlu M. Türkay Sonel suçlarını henüz itiraf etmediler. Aksine ifadelerinde Gülistan’ı tanımadıklarını, cinayetle ilgileri olmadığını söyleyip duruyorlar. Üstelik Vali, “ben devletin valisiyim, poliste ifade vermem” diyerek efeleniyor; oğlu da “okulda İstiklal Marşı’nı yüksek sesle okudukları için” hedefe çakıldığını söyleyerek milliyetçi bir kalkan oluşturuyor.

Bütün bu çabalara rağmen şu ana kadar ortaya dökülenler bile, Gülistan Doku’nun katilinin devlet güçleri olduğunu tüm çıplaklığı ile gözler önüne serdi. Ortaya çıkan her bulgu ve belge bu gerçeği teyit ediyor. Cinayetin üzerine bugüne kadar neden gidilmediği, örtbas edilmeye çalışıldığı da böylece anlaşılmış oluyor.

 

Davanın 6 yıllık süreci

Gülistan Doku, Dersim merkezde bulunan Munzur Üniversitesi-Çocuk Gelişimi Bölümü 2. Sınıf öğrencisiydi. 5 Ocak 2020 tarihinden itibaren ondan haber alınamadı.

Önce dikkatler Dinar Köprüsü’ne, oradan da Munzur Nehri’ne çekildi. Dersim’in dağlık alanı da dahil olmak üzere neredeyse her sokağında kamera varken, sadece iki görüntüye odaklanıldı. Barajda valinin de katılarak şov yaptığı, günler süren aramalar yapıldı.

İlk günden itibaren “intihar” denilerek olayın üstü kapatılmaya çalışıldı. Oysa ortaya çıkan her yeni bulgu, Gülistan’ın intihar etmediğini gösteriyordu. Ulusal Kriminal Büro raporunda, Dinar Köprüsü’nde intihar ihtimalini destekleyecek herhangi bir hareketlilik olmadığı belirtildi.

Gülistan’ın ölmeden önce görüştüğü son kişinin erkek arkadaşı Zaynal Abarakov olduğu tespit edilince, Abarakov ve üvey babası -aynı zamandan polis olan- Engin Yücer “şüpheli” olarak dosyaya girdi. 11 ay sonra Engin Yücer görevden alındı; Abarakov’un ifadeye çağrıldığı fakat ifadesinin alınmadığı ortaya çıktı.

Gülistan’ın ailesi ve kitle örgütleri “Gülistan Doku nerede” diye eylemler başlattılar. Ölümünün birinci yılında Tunceli Adliyesi önünde oturma eylemi yaptılar. Ardından Ankara’ya giderek dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile görüşmek istediler. Bu talepleri reddedildi. Bu kez oturma eylemini Adalet Bakanlığı’nın önünde yapınca, gözaltına alındılar.

Aynı gün HDP, araştırma komisyonu kurulması için mecliste önerge verdi. CHP ve İYİ Parti de destekledi ancak AKP-MHP oylarıyla önerge reddedildi. Bu arada dosyanın en önemli “şüphelisi” Abarakov, Antalya’da gözaltına alınıyor ve “adli kontrol şartıyla” serbest bırakılıyordu. Sonradan bu şartı da yerine getirmediği ortaya çıktı.

Ailenin çalmadığı kapı kalmadı neredeyse. Ama bütün kapılar yüzlerine kapandı. Taa ki, 2024 Haziran’ında atanan başsavcı Ebru Cansu, dosyayı yeniden açana dek…

 

Ortaya dökülenler

Sadece ortaya dökülenlere bakıldığında, bu cinayetin devletin bilgisi ve himayesi altında işlendiği, sonra da yine devlet güçleri tarafından cesedin ortadan kaldırılıp kanıtların yok edildiği çok net biçimde anlaşılıyor.

Dosyada “Şubat” olarak adlandırılan bir gizli tanık ifadesinde, valinin oğlu Türkkay Sonel, arkadaşı Umut Altaş ile Gülistan’ın ve Gülistan’ın bir arkadaşının 27 Aralık 2020 tarihinde Gençlik Merkezi’nde uyuşturucu kullanıp hep birlikte cinsel ilişkiye girdiklerini söylüyor. Gülistan’ın direndiği için Sonel ve Altaş’ın zorla tecavüz ettiklerini, Gülistan’ın olay sonrası hamile kaldığını belirtiyor.

Bu ifadeyi kanıtlayan biçimde, Gülistan’ın ölmeden önce Tunceli Devlet Hastanesi’ne gittiği ortaya çıktı. Fakat hastane kayıtları tümden silinmiş! O dönem Tunceli Devlet Hastanesi’nin başhekimi Çağdaş Özdemir’in cinayet sonrası Vali’nin talimatıyla Tunceli İl Sağlık Müdürü olarak terfi ettirildiği öğrenildi. Sonra da Bursa’ya atanmış. Özdemir’in kadın doğum uzmanı olduğunu da belirtelim. Özdemir ifadesinde, hastane kayıtlarıyla iki şirket çalışanın ilgilendiğini söyleyerek onların adını veriyor. Bu kişiler de gözaltına alındı, ama serbest bırakıldılar. 

Bir diğer devlet görevlisi, Gülistan’ın öldüğü sırada Tunceli İl Emniyet Müdürü olan Yılmaz Delen. Engin Yücer ifadesinde, Delen’in Elazığ’daki evine gittiğini belirterek şu bilgileri aktarıyor: 

“Yılmaz müdürümüz bana herkesin bulunduğu ortamda ‘Vali Bey’in selamı var, Zaynal’ın yurt dışına kaçırıldığını söylüyorlar, Zaynal’i getir, Tunceli’ndeki kargaşa sona ersin. Sizi Antalya Belek’te bir otele yerleştireceğiz, kimsenin haberi olmayacak, Vali Bey size para yardımı da yapacak.” 

Öyle ki uçak biletlerini bile Vali alıyor. Aylarca Antalya’da 5 yıldızlı otelde kalıyorlar, hem de kayıt tutulmadan… Emirlerine koruma bile veriliyor. Koruma polislerinin parası da Vali tarafından karşılanıyor. Ama kendi cebinden değil, valilik bütçesinden…  

Bütün bunlara aracılık yapan il emniyet müdürü ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı.  

Bir de Gülistan’ın SİM kartını yine Vali’nin talimatıyla silen polis var. Vali, Gülistan’ın ailesinden SİM kartını kandırarak alıyor ve koruması ile Ankara’daki eski polis Gökhan Ertok’a gönderiyor. Devletin en üst idari amiri, cinayetin en önemli delilini devletin savcısına değil de tanıdığı bir polise veriyor. SİM kartını silen eski polis Ertok’a günümüzün parası ile toplamda 500 bin TL yatırıldığı açığa çıktı. Her tarafa para saçan Vali, bu şekilde suç delillerini karartıyor. Ve sahte kimlikle Elazığ’da bir otelde kalırken gözaltına alınıyor! 

Peki kim bu Vali? 

2017 yılına kadar çeşitli ilçelerde kaymakamlık yapmış. 15 Temmuz sonrasında, “FETÖ tasfiyesi” adı altında devrimci, demokrat, yurtsever devlet memurları görevden alırken, vali gibi yandaşların önü düzlendi. 2017 Haziran vali oluyor! Kararnameyi hazırlayan dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu!

Tuncay Sonel, Tunceli’de sadece vali değil, aynı zamanda kayyum belediye başkanı. Tunceli’nin “tek adamı” haline geliyor. Jandarmadan polise, hastaneden kültür merkezine her şeye hükmediyor. Dersim halkı onu “yeni nesil Hızır Paşa” olarak niteliyor. Bazı gençleri elini sıkmadığı için gözaltına aldırtıyor. 

Şehirde usulsüz biçimde ihaleler dağıttığı ve bunlar üzerinden çok para vurduğu da ortaya çıktı. Fatih Maçoğlu’nun belediye başkanı olduğu dönemde bu usulsüzlükler sıralanıp suç duyurusunda bulunulmuş. Fakat İçişleri Bakanlığı soruşturulmasına izin vermemiş. Ardından dosya Danıştay’a gidiyor. Danıştay ilk kez bir kayyum hakkında oybirliğiyle soruşturma izni veriyor.

Tutuklananlar arasında Vali Sonel’in koruma polisi de var. Gizli tanık “Şubat”, valinin oğlu Türkay Sonel’in Gülistan’ı öldürdüğünü söylüyor. Sonel’in cinayet sonrası olay yerine babasının koruma polisi Şükrü Eroğlu’nu çağırdığını, Eroğlu’nun da cesedi Pertek ilçesinin Koçpınar Köyü’ndeki mezarlığın yanındaki ağacın altına gömdüğünü belirtiyor. Cesedin yerinin bir-iki yıl önce değiştirildiğini de ekliyor.

12 Ocak 2025’te tarif edilen bölgeyi jandarma tarıyor. Söylenen yer boş çıkıyor. Fakat yapılan incelemede “buraya ceset ile birlikte sırt çantası şeklinde bir cisim ile silah da gömülmüş olabileceği” belirtiliyor; “boşlukta meydana gelen oksitlenmenin bu nedenle oluştuğu değerlendirildi” deniyor.

Savcılık ise, uzmanlık raporu ile gizli tanık beyanın uyumlu olduğunu ve gizli tanık beyanına itibar edilebilmesi gerektiğini söylüyor.

 

Kadın cinayetleri politiktir

Genel olarak kadın cinayetlerinin politik olduğu aşikar. Eşi, sevgilisi, babası vb. kim tarafından öldürülmüş olursa olsun, düzenin ideolojik-siyasal-kültürel hegemonyası, üstüne “cezasızlık” binince, zaten otomatikman politik bir nitelik kazanıyor.

Gülistan Doku cinayeti ise politik olmanın yanı sıra doğrudan devlet güçleri eliyle işlenen ve yıllardır saklanan bir kadın cinayeti. Sadece ortaya dökülenlere baktığımızda devletin en üst görevlisinden en altına kadar bir “suç şebekesi” gibi çalıştığı görülür. 

Sadece Gülistan olayında mı böyle? İlk anda adlarını sayacağımız Şule Çet, Rabia Naz, Yeldana Kaharman, Nadire Kadirova, Rojin Kabaiş vb. hepsinde cinayetlerin üstü örtülmedi mi?

Munzur Nehri’nde Gülistan için yapılan aramalarda bile kaç kadın cesedi çıktı. Ülkenin nehirleri, dağı-taşı kadın cesetleriyle dolu…

Bunlardan biri de Gülistan’ın yakın arkadaşı Rojwelat Kızmaz! Rojwelat’ın cansız bedeni 2024 yılında Hasankeyf Baraj Gölü’nde bulundu. Abisi Mehmet Kızmaz, “Rojwelat ile Gülistan’ın hayatta olmaması, birbirinden bağımsız değil” diyor ve Rojwelat’ın akıbetinin araştırılmasını istiyor. Rojwelat Kızmaz, Gülistan’la aynı yerde çalışıyor, aynı çevrenin insanları, dört sene arayla kayboluyorlar. İkisi hakkında da “suya atladı, intihar etti” deniyor!

Yeldana Kaharman, Kazakistanlı, Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencisi, aynı zamanda Elazığ’da Kanal 23’te çalışıyor. 28 Mart 2019 tarihinde evinde ölü bulundu. Gazeteciler Yeldana’nın Mehmet Ağar’ın oğlu Tolga Ağar’la röportaj yapmak için evine gittikten bir gün sonra öldürüldüğünü ortaya çıkardılar. Sonrasında Sedat Peker, Yeldana’nın Tunceli Pertek’teki bir tesise götürüldüğünü, burada tacize uğradığı iddiasıyla jandarma karakoluna sığındığını söyledi. Bu olaydan sonra Mehmet Ağar’ın oğlu Tolga Ağar’ı helikopterle Elazığ’a götürdüğünü, ertesi gün de Yeldana’nın evinde ölü bulunduğunu açıkladı. Ama ne Peker’in iddiaları, ne de gazetecilerin araştırmaları, Yeldana hakkında dava açılmasını sağladı…

Nadire Kadirova, Özbekistanlı. Bakıcı olarak çalıştığı AKP milletvekili Şirin Ünal’ın Ankara’daki evinde 23 Eylül 2019 tarihinde ölü bulundu. Ona da hemen “intihar” dediler. Nadire ölmeden önce yakın bir arkadaşına milletvekili Ünal’ın tacizine uğradığını söylemişti. Milletvekili Ünal, Nadire ölmeden beş dakika önce abisini arayarak silahının kaybolduğunu söylüyor. Nadire, milletvekilinin “kayboldu” dediği silahla kendini öldürüyor! Asker kökenli olan AKP milletvekili Şirin Ünal hakkında herhangi bir işlem yapılmadı… 

11 yaşındaki Rabia Naz’ın ölümü de, “sokakta oynarken sürücüsü belirlenemeyen bir otomobil çarptı” denilerek kapatılan dosyalardan. Rabia’nın babası kızını arabayla vurup kaçan kişinin AKP’li belediye başkanının yeğeni olduğunu, yaralı halde evin önüne taşıyarak intihar süsü verilmeye çalışıldığını anlattı yıllarca. Ama bu kişiler değil, baba Şaban Vatan tutuklandı. AKP’nin Giresun milletvekili Nurettin Canikli’nin delilleri kararttığı anlaşıldı, fakat hiçbiri hakkında soruşturma açılmadı…

27 Eylül 2024’te Van Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş, yine “intihar” süsü verilmiş cinayetle aramızdan ayrıldı. Önce “kayboldu” dediler, sonra gölden cesedini çıkardılar. Baba Nizamettin Kabaiş, kızının intihar etmediğini, öldürüldüğünü söyleyip durdu. İki yıl sonra cinsel saldırıya uğradığını gösteren bulgular ortaya çıktı. İki erkeğe ait DNA örneği Rojin’in vücudunda bulunmuştu. Fakat delilleri karartan Van Valisi ve Van Üniversitesi Rektörü yerinde duruyor…   

Son olarak İlayda Zorlu’nun “intihar”ı… Esasında o da bir polis cinayeti… 8 Mart eylemine katıldığı için polisin ailesini telefonla arayıp “kızınız terörist, eylemlere katılıyor” demesi, zaten yasadışı! Ama bunu hep yaptıklarını biliyoruz. İlayda’nın katili başkomiser olan babası değilse, o babayı telefonla arayan polislerdir! 

Kayıtlara “intihar” olarak geçen böyle yüzlerce-binlerce örnek var… Ve bu cinayetleri işleyen katiller ya bizzat devlet görevlileri, ya da onların yakınları çıkıyor. Her iki durumda da devlet görevlileri el birliğiyle cinayetin kanıtlarını ortadan kaldırıyorlar.  

 

Gülistan’ın davası neden şimdi açıldı?

Yazımızın başında sorduğumuz “neden şimdi” sorusuna dönersek… 

Amaçlanan şeylerden biri, halkın yargıya olan güvensizliğini kısmen de olsa gidermek, AKP-MHP yönetiminin eriyen kitle tabanını biraz olsun toparlayabilmek olabilir. Çünkü kitleler ekonomik sorunlar kadar en çok adaletsizlikten yakınıyorlar. Herkesin kendi adaletini sağlamaya çalıştığı mafyatik bir düzen ortaya çıktı. Okullarda katliama kadar uzanan şiddetteki tırmanış, sosyal bir kriz halini aldı.

Ama bu yönetimin kitlelerin talebine yanıt vermek gibi bir niyeti de yapısı da yok! Sadece yalan ve demagojiyle kandırmaya-yatıştırmaya çalışıyorlar. 

Yine kendi çıkarları için bu davaları kullanmak istedikleri belli oldu. Vali Tuncay Sonel’in gözden çıkarılması, asıl olarak onun arkasında duran Süleyman Soylu ekibinin tasfiyesiyle bağlantılı. Vali tutuklandığı andan itibaren gözler Soylu’ya döndü. Soylu da siyaseti bırakacağını açıkladı. Zaten Soylu İçişleri Bakanlığı’ndan alınmıştı, bir milletvekili olarak da uzun süredir ortalarda görünmüyordu. Son aylarda MHP içinde tasfiye hareketi hızlandı. Kitlelerin gözünde fazla deşifre olan siyasetçilerden arınma operasyonu gibi gözlemlenebiliyor.

Diğer yandan yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek, CHP’ye yapılan operasyonların başsavcısı olarak kitlelerin gözünde zaten kötü bir sicile sahipti. Üstelik CHP, Gürlek’in “mal varlığı”nı açıkladı, savcılıkla elde edilemeyecek zenginliğe sahip olduğunu ortaya döktü. Akın Gürlek’in “faili meçhul dosyaları yeniden açacağız, bunlarla ilgili komisyon oluşturduk” demesi ve en fazla tepki çeken cinayetlerden Gülistan Doku ile başlaması, onu parlatma, itibar kazandırma hamlesidir. 

Bu açıdan Gülistan Doku davası başta olmak üzere faili meçhul davaların açılarak gerçek suçluların ceza alacağını beklemek hayal olur. Örneğin Gülistan Doku cinayetinin üzerinin örtülmesinde birinci derecede sorumlulukları olan dönemin İçişleri ve Adalet Bakanları, Süleyman Soylu, Abdülhamit Gül, Bekir Bozdağ, Yılmaz Tunç tutuklanacak mı? Keza Rojin’in cinayetini gizleyen Van Valisi, Emniyet Müdürü, Üniversite Rektörü hakkında dava açılacak mı? Bunlar hak ettikleri cezayı alacaklar mı?

Adalet Bakanı Gürlek, “75 ilde 638 dosya ve 693 maktulün yeniden incelendiğini” söylüyor. Bunların arasında 30 yıldır çocuklarının kemiklerini isteyen “Cumartesi Anneleri”nin beklediği dosyalar var mı? Türkiye’deki “faili meçhuller” 638 dosya ile mi sınırlı? Sadece 1992-93 yılı arasında, yani 1 yılda 630’dan fazla “faili meçhul” cinayet işlenmiş! İHD verilerine göre 1990-2023 arasında ise 3 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği “faili meçhul” ve “yargısız infazlar” dönemi var!

Hatırlanacaktır, AKP 2010 yılında “12 Eylül’ü yargılıyoruz” diyerek Kenan Evren başta olmak üzere 12 Eylül generallerini yargılayacağı sözü vermişti. O zaman da “kontrgerilla dağıtılıyor, faili meçhuller aydınlatılıyor” yaygarası yapılıyordu. Gerçekte ise 12 Eylül aklandı! Ve AKP bir yargı darbesi yaparak bugünkü yargı sistemini oturttu.  

Onun için kimse Gülistan Doku olayı üzerinden yeniden umuda, beklentiye kapılmasın! Gülistan başta olmak üzere kadın cinayetlerinin, faili meçhullerin ve katliamların ortaya çıkarılması, gerçek suçluların yargılanması, ancak büyük mücadelelerle olur. Nitekim bugüne dek başta aileleri olmak üzere kitle örgütlerinin sahiplendiği ve mücadelesini verdiği davalar, yıllar sonra da olsa kısmen aydınlatılabildi. Suçlular ceza almasalar bile teşhir oldular. 

Fakat bilmeliyiz ki, bu kapitalist düzen tümden yıkılmadığı sürece cinayetler, katliamlar bitmez! Çünkü bu suçları üreten bataklık, sistemin kendisidir! Bataklık kurutulmadığı sürece sinekler hep olacak ve bizleri sokacaktır! Sineklerle de mücadele edelim tabii. Fakat asıl olarak bataklığı kurutmamız gerektiğini bilelim.

Gülistan Doku olayında açığa çıkan bir diğer gerçek ise, Alevi-Zaza kimliği ve ilerici yönleriyle öne çıkan Dersim’in özel hedef seçildiğidir. Türkiye devrimci hareketine en fazla kadro veren ve yüzlerce devrim şehidi olan Dersim, devrimci faaliyetlerin gerilemesiyle birlikte yozlaşma ve çürümenin tüm yönleriyle yaşandığı bir bölge halini aldı. Devlet, Dersim’in devrimci yönlerini yok etmek için, fuhuşu, uyuşturucuyu, içkiyi özellikle teşvik etti. Aynı zamanda devletle işbirliğini normalleştirdi. Daha önce Dersim’de görev yapan bürokratlar, asker ve polis aileleri halktan uzak yaşardı. Dersim halkı da onlardan uzak durur, çocuklarını yanlarına yaklaştırmazdı. Son yıllarda ise, devlet görevlileriyle, onların eşleri ve çocuklarıyla görüşmek-konuşmak, hatta arkadaşlık yapmak, övünç vesilesi haline geldi. 

Dersim halkı kendilerine de çocuklarını da sahip çıkmalıdır; devlet görevlileriyle arasına mesafe koymalı, sahte dostluklarına aldanmamalıdır. Daha önemlisi devletle işbirliği yapanlar en hafifinden tecrit edilmelidir. Fuhuşa, uyuşturucuya ve içkiye karşı mücadele edilmelidir. 

Yeniden devrimci değerleri yükseltmek gerekiyor. Çocuklarımızı korumanın en etkili yolu, onların da devrimcileşmesini sağlamaktan, devrimci örgütlenmeyi yeniden yükseltmekten geçiyor. 

Bunlara da bakabilirsiniz

Hapishanelerde hak gaspları

Nisan ayı içinde hapishanelerde hak gaspları devam ediyor. Hapishaneler kapasitesinin üzerinde hükümlü ve tutuklu sayısını …

Şavşat’ta cinsel saldırıya kitlelerin öfkesi

İlçemizde yaşanan çirkin bir saldırı karşısında Şavşat Emek ve Demokrasi Platformu bileşenleri olarak toplanıp bir …

Taksim 1 Mayısı üzerine… Bir adım daha…

Güçlü ve militan bir 1 Mayıs’ı geride bıraktık. Geçen yıl 1 Mayıs’ta Mecidiyeköy’de yaşanan Taksim …