Ertuğrul Bilir’e yanıt-2: Bitmeyen 12 Eylül rahatsızlığı

 

Ertuğrul Bilir’in “Dar pencereden manzara” adlı yazısının eleştirisine devam ediyoruz. Bilir yazısında, DY’nin 12 Eylül yıllarında tasfiyeci-teslimiyetçi tutumunu olabildiğince hafifsetmeye çalışırken, o dönemde kolektif bir direniş sergileyen TİKB’nin direnişini küçültüyor ve işkence ile sınırlıyordu. Ayrıca DY’nin 100’e yakın şehit verdiğini, kırda gerilla savaşı sürdürdüğünü iddia ederek, esasında direndiğini kanıtlamaya çalışıyordu.

12 Eylül yıllarında DY dahil her siyasi hareketten yüzlerce şehit verildi ve her siyasi hareketten direnenler çıktı. Fakat bu, o siyasi hareketlerin direniş çizgisi izlediklerinin kanıtı değildi, olamaz. Bir siyasi hareketin politikası ve taktiği, merkezi kararlarına bakarak değerlendirilir. Yanısıra yöneticilerinin tutumları, kadrolarının genel tavrı önemli bir veridir. 12 Eylül’e dair değerlendirmeler de bu veriler üzerinden yapılmaktadır.

E.Bilir, 12 Eylül’ün üzerinden 45 yıl geçmiş olmasına, yeni kuşağın 12 Eylül’e dair bilgisinin olmayışına veya yüzeyselliğine güvenerek, yeni bir 12 Eylül tarihi yazmaya kalkıyor. Her dönem “tarih çarpıtıcıları” sahneye çıkar. Fakat ne kadar çabalasalar da gerçeklerin üzerini kapatamazlar. Tarihsel gerçekleri çarpıtsalar bile, sonuçlarını gizleyemezler. Sonuçları ortada…

12 Eylül’de örgüt olarak direnen ihtilalci komünistler, bugüne dek yayın organlarında, kitaplarında 12 Eylül’ün neden “dövüşsüz yenilgi” olduğunu, “geri çekilme” adına nasıl bir bozgun yaşandığını, tasfiyecilik olgusunu tüm yönleriyle sergilediler ve bunun sonuçlarına dikkat çektiler. Aradan geçen yıllar, bu tespitleri doğruladığı gibi, sonuçlarını da gösterdi. O “büyük” örgütlerden geriye, birçok yasal parti, reformist-liberal görüşler, seçimlere endeksli faaliyetler ve parlamentarizm bataklığına saplanış kaldı. Bunun dışına çıkabilenler, 12 Eylül tutumu başta olmak üzere geçmişe dair eleştirel yaklaşanlardır.

Yöneticilerinin ve kadrolarının çoğunluğu çözülmüş (sadece şubede değil, her alanda) bir örgüt, aynı şekilde yoluna devam ediyorsa “çözülmenin yeniden üretimi”ni yapıyor demektir. Bu da eski politikanın derinleşmiş halidir. Yaşamda da siyasette de yerinde sayma yoktur, ya geriye ya ileriye gidilir.

Onun için 12 Eylül, geçmişimiz değildir sadece; bugünümüz, hatta geleceğimizdir… Geçmiş aşılmadığı, aksine aklanmaya çalışıldığı zaman, asla geçmişte kalmaz; bugünü ve yarını belirler. 12 Eylül’ün hala tartışılmasının ve tasfiyeci kesimleri rahatsız etmesinin nedeni budur.

 

İhtilalci komünistlerin direnişindeki farklar

İhtilalci komünistler Pir Sultan’dan Şeyh Bedrettin’e Kıvılcımlı’dan Kaypakkaya’ya bu topraklarda direnenleri, dünyanın dört bir yanında direnen komünist ve devrimcileri örnek aldı, onların direnişini inceledi, daha ileriye taşımayı görev bildi. Direniş mirasını devralmakla kalmadı, onu zenginleştirdi, zirveye taşıdı.

‘70’li yılların başından 12 Eylül yıllarına kadar birçok kez gözaltına alınan Mehmet Fatih Öktülmüş, her alınışında direnişini bir üst noktaya sıçratarak bu geleneğin simgesi oldu. ‘90’lı yıllarda Remzi Basalak, “Fatih’in öğrencisi” ve onun direnişini aşmayı hedefleyen bir komünist olarak “teşhir masası”na inen tekmesiyle hem 12 Eylül’ün bu uygulamasına son verdi, hem de direniş bayrağını daha da yükseltti. İşkencede katledilen komünistler; Hacı Köse, Songül Kayabaşı, Ataman İnce, Selma Aybal, İsmail Cüneyt, her biri işkencede direniş geleneğine yeni halkalar ekleyerek ölümsüzleştiler.

İhtilalci komünistlerin direnişi, tek tek kişilerin ötesinde kolektif bir direniştir. Kişisel özelliklere bağlı tekil bir durum değil, örgütün geneline egemen olmuş, süreklileşen ve zenginleşen bir gelenektir. Çünkü işkence direnmeyi “kadro kriteri” olarak ele aldılar, kadro ve taraftarlarını bu yönde eğitip şekillendirdiler. Direnenleri öne çıkarır ve tecrübelerini aktarırken, hangi kademede olursa olsun çözülenleri dışladılar; çözülme düzeylerine göre değişen biçimlerde cezalandırdılar. Onun için ihtilalci komünistlerin işkencedeki tavrı asla tesadüfi değildir.

Tesadüfi olmadığı gibi, farklıdır da. En başta, işkencede direnişi “insanlık sevgisi”, “arkadaşlık duygusu” gibi hümanist bir yaklaşımla ele almadılar. Sınıfsız-sömürüsüz toplum idealinden, devrim ve sosyalizm davasından ve bunların cisimleştiği örgütten bağımsız düşünülemeyeceğini, bunlar için direnmek gerektiğini savundular ve o şekilde direndiler. Komünist ve devrimciler bireysel çıkarları için değil, davasını ve örgütünü savunmak için direnmeliydi. “Bir insan” olmanın ötesinde, bir devrimci, bir komünist olarak faşizmin karşısına dikilmeliydi. Öyle de yaptılar.

İkincisi; direnişleri işkenceyle sınırlı kalmadı. “İşkence-cezaevi-mahkeme” faşizmin kendini tahkim etmek, devrimi yenilgiye uğratmak için kurduğu “üçlü sacayağı”ydı. Bunların her birinde devrimin onurunu ayakta tutmak, ona leke sürdürmemek ve faşizmi yenilgiye uğratmak gerekiyordu.

Üçüncüsü; faşizmin kendisini en güçlü hissettiği yerlerde direnebilmek, 12 Eylül’e dönük politikalar başta olmak üzere ideolojik-siyasi sağlamlığı, örgütüne-yoldaşlarına güveni gerektiriyordu. İhtilalci komünistlerin en büyük direnç kaynakları bunlardı. Dışarıda direnmeyen bir örgütün içeride direnmesi mümkün değildi, olmadı da. TİKB’nin 12 Eylül’ü “saldırı” taktiği ile karşılaması ve 12 Eylül yılları boyunca faaliyetlerini kesintisiz bir şekilde sürdürmesi, 12 Eylül direnişinin temelini oluşturdu.

E.Bilir yazısında TİKB’nin işkencedeki direnişini dil ucuyla kabul ediyor, ama cezaevleri ve mahkemelerdeki direnişinden hiç bahsetmiyor. Dışarıda süren faaliyeti, 12 Eylül politikasını, ideolojik-siyasi-örgütsel yapısını, tamamen yok sayıyor. Oysa bunlar bir bütün. Tasfiyeci örgütler sadece işkencede değil, cezaevi ve mahkemelerde de teslimiyetçi bir çizgi izlediler. Tabi ki bunun 12 Eylül taktikleriyle, ideolojik-siyasi-örgütsel yapılarıyla doğrudan bağı vardı.

Bunları 12 Eylül’ü anlatan kitaplarda etraflıca ortaya koyduk. (Bkz: Darbe, yenilgi, direniş 12 EYLÜL, Yediveren Yay.) Bu yazı kapsamında kısaca da olsa 12 Eylül cezaevlerini ve mahkemelerini hatırlatacağız ve buralardaki tutumun 12 Eylül taktiği ile bağına dikkat çekeceğiz.

 

12 Eylül zindanları

12 Eylül cezaevleri, işkencenin ve teslim alma politikasının en sistemli biçimde sürdüğü mekanlardı. 90 günü bulan ağır işkencelerden geçirilen devrimciler, cezaevinin kapısından girer girmez soyarak arama başta olmak üzere ağır işkencelerle karşı karşıya kaldılar. Adına “hoşgeldin dayağı” denilen ilk işkence seansında ölenler, sakatlananlar oldu. Mamak’ta İlhan Erdost’un ölümü hafızalara kazınmıştır. Faşist yaptırımlar (İstiklal Marşı söyletme, askere ‘komutanım’ dedirtme, askeri içtima, zorunlu spor, zorunlu din dersi, yemek duası vb.) uzayıp giden baskı ve sindirme araçlarıydı.

İhtilalci komünistler bulundukları cezaevlerinde faşist yaptırımlara uymadılar, birçok yerde tek başlarına kalma pahasına direndiler, direnişlerin başını çektiler. Hücrelere atıldılar, daha fazla işkence gördüler, yıllar süren tecrit ve yasaklarla, infaz yakmalarıyla karşılaştılar, ama direnmeye devam ettiler. Bu saldırıları püskürtmek için toplu direnişi örgütlemek gerektiğini biliyorlardı, bunun için çok uğraştılar. Fakat dışarıda dağılan örgütlerin, şubede çözülen kadro ve taraftarlarının cezaevinde direnişe geçmeleri hiç kolay değildi. Hatta şubede direndiği halde, cezaevlerinde yıllarca süren yaptırımlara direnme gücünü kendinde bulamayanlar çoktu. Birçok hareketin yöneticileri şubede çözülmüş, bazı kadroları televizyonlara çıkıp nedamet getirmiş ve herkesi teslim olmaya çağırmıştı. Bu durum içerdekileri, en başta moral olarak çökertiyordu. 

12 Eylül zindanları, faşist cuntanın devrimcilerin iradesini kırmak, sadece siyasi değil, insani değerlerini yoketmek için özel olarak yoğunlaştığı bir alan oldu. Diyarbakır’da, Mamak’ta neler yaptıkları biliniyor. Bu iki cezaevi, faşist yaptırımların en vahşi biçimleriyle uygulanışı bakımından olduğu kadar, teslim alınması yönüyle de çarpıcı ve öğreticidir.

Diyarbakır’da Kürt tutsakların varlığı, faşizmin oraya dönük uygulamalarını Kürt varlığını inkara dönük ve çok daha ağır biçimlere büründürmüştü. PKK’liler içinde işkencede çözülme oranı yüksekti. Cezaevinde de ilk dönemde teslimiyet baskın oldu. Mazlum Doğan’ın 1982 Newroz’undaki ölümü, teslimiyete karşı direnişin kıvılcımını çaktı. Mazlum’dan sonra “Dörtler” kendilerini yakarak direniş ateşini büyüttüler. Ardından ’82 Temmuz’unda ölüm orucu başladı, aralarında PKK yöneticilerinin de olduğu 4 kişi bu eylemde şehit düştü. PKK’nin Diyarbakır zindan direnişi, diğer cezaevlerindeki PKK’lileri ve dışarıdaki mücadeleyi de etkileyen, moral ve güç veren, harekete geçiren bir dinamo oldu.

DY’li tutsakların ağırlıkta olduğu Mamak’ta da direnişler oldu tabii. En başta TİKB’nin kurucularından Sezai Ekinci, 4 devrimci tutsakla birlikte yıllarca direndi. Keza kadın koğuşunda başta TİKB’liler olmak üzere direnenler hep oldu. Fakat bu direnişler Mamak’a damgasını vuran teslimiyeti kıramadı. Öyle ki, “karıştır-barıştır” politikası (faşistlerle devrimcileri aynı koğuşlara koyma), Mamak’ta yaşama geçirildi. Diyarbakır’dan farklı olarak, Mamak teslimiyet girdabından çıkamadı. DY’nin dışarıda yıllarca toparlanamaması, ardından yasal partiye dönüşmesinde, bu teslimiyetin rolü büyüktür.

Faşist cunta diğer cezaevlerini de teslim almak istedi. Hepsinde yoğun bir baskı ve işkence vardı. Fakat direnişle karşılaştıkları yerlerde bu yaptırımların çoğunu yaşama geçiremediler. TİKB’li tutsakların en fazla olduğu İstanbul cezaevleri bunun başında geliyor. Açlık grevleri, fiili direnişler ve 1984 Ölüm Orucu gibi eylemlerle, tutsaklar bedenlerini barikat yaparak saldırıları durdurdular. İstanbul’da sadece TİKB’li tutsaklar değil, farklı siyasi hareketlerden devrimci tutsaklar da başlangıçta direndiler. ’84 Ölüm Orucu’nu ise, TİKB ve DS’li tutsaklar birlikte yaptılar. Fakat Antakya, Adana gibi cezaevlerinde, ihtilalciler tek başlarına direnmek durumunda kaldılar. Teslim olmuş Adana Cezaevi’ni, ’84 ÖO’dan sonra Adana’ya sevk edilen TİKB’li tutsakların direnişi yeniden ayağa kaldırdı. (*)

TİKB’lilerin 12 Eylül cezaevlerindeki direnişi, işkencedeki direnişleri kadar önemlidir ve faşist cuntanın teslim alma politikalarını durdurmak bakımından belirleyici bir role sahiptir. Onun için sadece işkencede direnişlerini “solda genel kabul gördüğü” için teslim edip, cezaevlerini bunun dışında tutmak, -kasıtlı bir tutum değilse- büyük bir eksikliktir.

Bugün bu konularda rahatça kalem oynatanlar bilmelidir ki, 12 Eylül işkencehaneleri ve zindanlarında yüzlerce devrimci can verdi, sakat kaldı. O direnişler kalemle-sözle değil, dişle-tırnakla gerçekleşti; hariçten konuşarak-yazarak değil, kalenin içinde bizzat savaşılarak kanla ve ölümle yaratıldı. O yüzden ne tarihin karanlıklarına terkedilebilir, ne de belleklerden silinebilir.

 

12 Eylül mahkemeleri

İşkence ve cezaevlerin tamamlayıcı halkası, mahkemelerdeki tutum ve savunmalardır. Mahkemeler -özellikle ana dava savunmaları- komünist ve kimi devrimci örgütler tarafından, “devrimin kürsüsü” haline getirilirken, birçokları için teslimiyet ve kaçkınlığın teorize edildiği, daha az cezayla sıyrılmaya çalıştıkları bir zemine dönüştü. Düşünce ve inançlarını gizleyen bu tür savunmalar, hem o kişilerin hem de o hareketlerin geleceğini belirledi.

TKP ve TİİKP (Aydınlık) gibi karşı-devrimci partilerin 12 Eylül savunmaları, devrimcilere olan kinlerini kustukları, faşist cuntaya övgüler dizerek yaranmaya çalıştıkları birer ibret belgesidir. Cuntaya “faşist” demekten imtina eden bu partiler, -geçerken belirtelim Kurtuluş da “faşist” dememiştir- 12 Eylül’ü “MHP’ye vuran” “ulusal çıkarları koruyan” sınıflarüstü bir yönetim olarak alkışlamıştır. Aydınlıkçılar, “devleti ve orduyu güçlendirme çizgisi izlediklerini”, “raporları ve ihbarlarıyla, iddianame hazırlayan savcılara yardımcı olduklarını” söyleyecek kadar yüzsüzce ve cuntaya yaltaklanan savunmalar yapmıştır.

Devrimci hareketler içinde ise DY’nin savunmaları, görüşlerin inkarı yönüyle en fazla bilinendir. “Örgüt değil, yasal dergiydik” ekseninde yapılan savunma, sadece daha az ceza alma amacını taşımıyordu. Örgütünü, siyasal varlığını yadsıyarak tasfiyeciliğin teorisini yapması ve son noktayı koyması bakımından önemli bir kavşağı ifade ediyordu. O savunmalarda bırakalım ML, sosyalizm, proletarya diktatörlüğü gibi kavramları, o güne dek savundukları öncü savaş, suni denge, silahlı propaganda, PASS gibi en temel siyasal görüşleri de yoktu. Her şey faşizme, yani MHP’ye karşı “meşru bir savunma hareketi” olarak gösteriliyor, “12 Eylül sonrası faşist saldırı ve terör hareketleri durdurulmuş olduğu için” buna da artık gerek kalmadığı söyleniyordu.

TDKP’nin tutumu da bundan çok farklı değildir. TDKP önderleri mahkemelerde ısrarla “silahlı örgüt olmadıklarını”, “silahlı eylemlere karışmadıklarını” söylemişler, o dönemki TCK’nın silahlı örgütler için idam cezasını öngören 146. madde yerine, örgüt kurmak ve propagandasını yapmayı içeren 141-142. maddeden yargılanmaları gerektiğini savunmuşlardır. (**)

İhtilalci Komünistler ise, başta M. Fatih Öktülmüş olmak üzere faşizmin mahkemelerini devrimin ve sosyalizmin haykırıldığı kürsüler yaptılar. Nazi Almanyası’nda Dimitrov’un savunmasını kendilerine örnek alarak, komünistlerin mahkemedeki duruşunu ortaya koydular. “Yargılayan savunma” geleneğinin ülkemize taşıyıcısı oldular.

TİKB’nin ana dava savunmasında 12 Eylül faşizminin çok yönlü teşhiri, devrimin ve sosyalizmin kararlı bir savunusu vardır. Örgütün temel politikaları, hedefleri ortaya konmuş ve açıkça sahiplenilmiştir. Mahkeme heyetine “kara cüppeli cellatlar” diye hitap etmişler, “kırın kalemlerinizi” diyerek meydan okumuşlardır. Son sözleri şöyledir: “Biz yaşayalım ya da ölelim devrimin ilerlemesi durmayacaktır! Ölümümüz devrime kan olacaktır! TİKB yaşayacak, onun uğrunda mücadele ettiği ilkeler ve yüce komünizm ideali er geç gerçekleşecek ve halkların dünyasına egemen olacaktır!”

Elbette bunları söylemek o koşullarda hiç kolay değildi. Mahkeme heyetinin sözlerini kesmelerine, askerlerin saldırmalarına, mahkemeden atılmalarına rağmen bunu yaptılar. Cezaevlerinde her tür kaynaktan-materyalden yoksun biçimde; koğuşlardan kalemler toplandığında başka malzemeler kullanarak; hazırladıkları savunmaları mahkemeye götürmelerine izin verilmediğinde ring aracında birbirlerinin sırtını kullanıp yeniden yazarak başardılar.

Faşist cuntayı, kendi mahkemelerinde ideolojik-siyasi olarak da mahkum ettiler. Heyete dediler ki, “bu dava siyasi bir dava olmasına karşın, siyasi hesaplaşmadan korkuyorsunuz!” Korktuklarını başlarına getirdiler. Mahkemeyi faşizmin yargılandığı siyasi bir arenaya çevirdiler. (Bkz: Yargılayan Savunma, Yurt Yay. Kasım 1988)

Böyle bir savunma yapmak da tek tek kişilerin inisiyatifine bırakılmadı. TİKB, dışarıda, şubede, zindanda direnen yoldaşlarından, örgüt propagandasını da içeren siyasi savunma yapmalarını istedi. Sadece tahliye olma ihtimali yüksek olanlar için kimi kısıtlamalar koydu. O da genel bir devrim-sosyalizm propagandası yapmaları şeklindeydi. Hiç kimse, bir an evvel tahliye olmak için görüş ve düşüncelerini inkar eden, uysal ve sinmiş bir profil sergilemedi. Hatta şube tavrı olumsuz olanlar bile, savunmalarında halka verdikleri zarardan dolayı özür dilemişler, özeleştiri yapmışlardı.

Bütün bunlar, ihtilalci komünistlerin direniş çizgisinin mahkeme salonlarına yansıyan biçimidir. Ve bu direniş, mücadelenin şu ya da bu cephesinde tökezleyenleri, düşenleri bile sarsıp ayağa kaldırmıştır. Faşizmin işkence-zindan-mahkeme cenderesinin istisnasız hepsinden başarıyla çıkmak için, komünist bir örgüt olmak ve doğru taktikler izlemek gerektiğini de göstermiştir.

Şunu da belirtelim; TİKB’lilerin direnişini, kendilerinden önce başkaları anlattı. Reha İsvan, Yalçın Küçük gibi siyasetçi ve yazarlar anlattılar önce mesela. Keza aynı dönem şubede ve cezaevinde olan anti-faşistler, devrimciler anlattılar. Örneğin M. Fatih Öktülmüş’ün direnişini diğer devrimci hareketlerden insanlar anlatmıştır.

TİKB’li tutsaklar kendilerinden sonra işkenceye-cezaevine düşecek olanlara deneyim aktarmak amacıyla direnişlerini kaleme aldılar. Bu anlatımlarda kendini övme, böbürlenme yoktur; direnişlerini yüceltme, direnmeyi gözlerde büyütme yoktur. Aksine direnmeyi olağan, olması gereken bir davranış olarak sunmuşlar, direnmenin “fiziksel sınırı” olmadığını kanıtlamışlar, çözülmeyi meşrulaştıran teorileri çürütmüşlerdir. Ve hepsinde öne çıkan, şehit yoldaşlarının direnişidir.

Özcesi direniş öyle bir şeydir ki, şairin dediği gibi; burada, bu dört duvar arasında / sana ne yapsalar / bir tek söz söylemeyecek, gık demeyeceksin!.. / Yarın bütün yurdun duyacak nasıl olsa / burada, bu cehennemde sustuğunu senin!” Öyle de olur. En ücra köşelerde, kimsenin görmediği yerlerde yapılanlar ve oralarda koyulan tavırlar mutlaka duyulur, anlatılır.

 

Cezaevi ve mahkemeler “öznel” değerlendirilebilir mi?

12 Eylül cezaevlerinde ve mahkemelerinde bütün siyasi hareketlerin neleri savunduğu, nasıl bir çizgi izledikleri ve nasıl bir pratik sergiledikleri kimse için sır değildir. Mahkeme tutanakları, resmi belgeler var. ‘80’li yılların ortalarından itibaren birçok gazeteci, yazar bu belgelere ulaşıp kitaplarında yazdılar.

Hal böyleyken Ertuğrul Bilir yazısında diyor ki; “Cezaevi ve savunma değerlendirmesi de çok özneldir. Beni esas olarak ilgilendiren Devrimci Yolcuların, başta merkez kadroların bulunduğu Mamak olmak üzere, cezaevindeki direniş çizgisi ve savunma çizgisinin ‘geri’ olmasıdır.” (abç)

Bir siyasi hareketin cezaevindeki tutumu ve savunmaları “öznel” değil, “nesnel” bir olgudur. Belgeli-tanıklı kanıtlanabilecek şeylerdir. Mahkeme savunmaları zaten yazılı olarak devletin arşivlerindedir; ayrıca o dönem çıkan gazete ve dergilerden okunabilir. Bunun saklanacak-gizlenecek bir yanı olmadığı gibi, “öznel” bir değerlendirmeye tabi tutulacak yönü de yoktur.

Savunmalar kadar net olmasa da her hareketin 12 Eylül cezaevindeki tutumları da çarpıtmaya mahal bırakmayacak kadar ortadadır. “12 Eylül külliyatı” diyebileceğimiz yüzlerce kitap, gazete-dergi yazısı bulunabilir. Bunların içinde her siyasi yapıdan tutsakların anlatımları olduğu kadar, gazetecilerin, avukatların, tutsak yakınlarının anlatımları vardır. Hala hayatta olan canlı tanıklar vardır. Dahası, gardiyan, asker, subay, polis gibi karşı-devrimin görevlilerinin döneme dair yazdıkları-anlattıkları vardır. Dolayısıyla her iki alana dönük (cezaevleri-mahkemeler) değerlendirmeleri “öznel” bulup geçiştirmek mümkün değildir.

Diğer yandan E. Bilir, DY’nin Mamak başta olmak üzere cezaevi ve savunma çizgisini ‘geri’ bulduğunu söylüyor. DY’nin cezaevi ve savunma çizgisi “geri”den öte, teslimiyettir; kendinin inkarıdır. Bunu, yumuşatmaya kalkmadan dosdoğru kabul etmek gerekir.

Çözülme ve teslimiyet, karşı-devrimin zoru karşısında irade-dışı bir anlık zayıflık, bir sendeleme olarak görülemez. Sonrasında kendiliğinden geçecek, kısa sürede tamir olacak basit bir soruna da indirgenemez. İnsanın bilincinde, kişiliğinde çatlaklar yaratır. Doğru şekilde üzerine gidilmezse o çatlaktan her türlü burjuva düşünce sızar ve bütün bir bünyeyi zehirler.

Sadece DY açısından değil, dönemin tasfiyeci örgütlerinin hepsinin sonradan liberal düşüncelere açık hale gelmesi, reformistleşmesi, legalleşmesi, 12 Eylül’deki teslimiyetle doğrudan bağlantılıdır.

Esasında E. Bilir de -farkında olarak veya olmayarak- bunu doğrulayan cümleler kuruyor. Mesela DY’nin cezaevi ve mahkeme tavrının “Devrimci Yolcu saflarda mücadeleye katılanların gelişiminde olumsuz etkileri olmuştur” diyor. Keza “Darbeden sonra Devrimci Yol” kitabında 12 Eylül yıllarında cezaevinde yatan DY’lilerin büyük çoğunluğunun dışarı çıktıklarında mücadeleyi bıraktıklarını söylüyor. Bunun nedenini, görüştüğü bir DY’linin ağzından şöyle aktarıyor:

Esas mesele güveni kaybetmişler. Ankara’nın düzgün tavır almaması… o zaman boynumuzu en çok büken şey Mamak… Ankara’nın kendi iç süreçleri, sorgu süreçleri falan… Anlaşılan korkunç bir güven kaybı oluşmuş örgütün genelinde. Çıktıklarında da yansıdı.” (sf. 150)

Çıkanların bir kısmı o dönem yeni kurulan sosyal-demokrat partilerde (Sodep, SHP) çalışmaya başlıyor. ‘90’ların ortasında ÖDP’nin kurulmasıyla kimisi bu partiye yöneliyor. Fakat sosyal-demokrat partilerde kalmaya devam edenler var. Her halükarda düzen-içi muhalif bir kimliğe bürünüyorlar. Yüzbinleri bulan DY kitlesi böyle eritiliyor, devrimci-militan yönleri böyle törpüleniyor.

 

12 Eylül bir günde mi başardı?

12 Eylül’e dair üretilen şehir efsanelerinden biri, 12 Eylül’le birlikte her şeyin “bıçak gibi” kesildiği, halkın “hayırhah” bir tutum gösterdiği, “bekle-gör” tavrına girdiği, hatta desteklediği şeklindedir.

Bu tür değerlendirmelerin, faşist cuntayı tezgahlayan, arkasında duran kesimler tarafından yapılması anlaşılır. Onlar ’80 öncesi toplumsal hareketi “sağ-sol çatışması” olarak lanse ediyordu; “ortalığın kan gölüne döndüğü”, “can ve mal güvenliğinin kalmadığı”, o yüzden “halkın cuntayı istediği” şeklinde tasvir ediyorlardı. Böylece 12 Eylül cuntasına haklı ve meşru bir zemin sunuyorlardı.

12 Eylül tasfiyecileri ise, cunta karşısında yaşadıkları bozgunu, teslimiyeti gerekçelendirmek, suçu halka atmak için, bu değerlendirmelere prim veren, pekiştiren cümleler kurdular. “Kitlenin geri çekildiği”, “cuntaya destek verdiği” koşullarda ne yapabilirlerdi ki?!!

Aradan 45 yıl geçmesine rağmen Ertuğrul Bilir gerek sözkonusu yazıda, gerekse DY hakkında çıkardığı kitapta aynı nakaratı tekrarlıyor. DY’nin 12 Eylül değerlendirmelerini, savunmalarında söylediklerini hiçbir süzgeçten geçirmeden aynen yineliyor.

11 Eylül günü binlerce (aslında yüzbinlerce -bn) sempatizanla çevrili devrimciler, 13 Eylül tarihinde tek tek açık hedef haline dönüşmüş, toplumsal destekleri büyük oranda ortadan kalkmıştır.” (E. Bilir, Darbeden sonra DY, Notabene Yay. Sf. 24, abç) Yani iki günde!

12 Eylül’e dair bu tür değerlendirmeler gerçeği yansıtmadığı gibi yaşamın olağan akışına, diyalektiğe aykırıdır. 12 Eylül’den bir gün önce, yani 11 Eylül günü her yerde direnişler sürerken, okullarda boykotlar, işyerlerinde grevler yapılırken, hatta bölgesel genel grevler yaşanırken, bir günde “şak” diye bitmesi, kitlelerin devrimci örgütlere yüz çevirmesi mümkün müdür? Olmamıştır da zaten.

E.Bilir de bu yaşama ters durumun farkında olarak -ilk yazdığını tekzip edercesine- şöyle bir açıklama getiriyor: “Elbette kitleler bir gün içinde buharlaşmamıştır, ama birkaç aylık süreç içinde ilişkiler oldukça zayıflamıştır.” (agy) Önce “iki gün”de devrimcilerin “toplumsal destekleri büyük oranda ortadan kalkmış”tı! Sonra düzelterek “birkaç aylık süreç”te diyor!

Öylesine zorlama ifadeler ki, kendisiyle çelişme pahasına DY yöneticilerinin teslimiyet gerekçelerini aynen tekrarlıyor. Bırakalım DY’yi, genel olarak devrimciler kitlelere hiçbir bilinç vermemiş mi, hiçbir örgütlülük yaratmamış mı? Hepsi bir yana, E. Bilir’in de çok övdüğü “geleceğin toplumunun nüveleri” denilen “direniş komiteleri”, “işçileri yönetici sınıf olmaya hazırlayan”, “işyeri komite ve konseyleri” hiçbir varlık gösteremedi mi? “Birkaç aylık süreçte” nasıl olmuş da “ilişkiler oldukça zayıflamış”!? Zaten meselenin bam teli de burası.

12 Eylül’ün ilk aylarında direnişlerin çeşitli biçimlerde sürdüğü, herkesin kabul ettiği bir durum aslında. Hatta 1978’de sıkıyönetim ilanından sonra yaşandığı gibi mücadelenin yeniden yükseleceği beklentisine girenler var. (Cuntayı önce hafifseme, sonra gözlerde büyütme başlıyor.) Bunu 12 Eylül’e dair “anı”, “röportaj” biçiminde çıkan kitaplarda bizzat kendileri anlatıyorlar. Ayrıca cunta şefi Kenan Evren’in anlatımlarında da ilk aylarda hakimiyet kurmakta zorlandıkları, devrimci hareketlerden daha güçlü bir direniş bekledikleri ortaya çıkıyor.

“Genelkurmayımızın en büyük kaygısı terör patlaması ve ordunun bu patlama karşısında ne yapacağını şaşırması idi… Müdahale ile birlikte tüm terör gruplarının direnecekleri, ateşle karşılık verecekleri öngörülmüştü. DİSK’in eylemlerinin en yoğun bölgesi sayıldığı İstanbul’da ek önlemler arttırıldı. Yapılan hesap ve tahminlerden çıkan sonuçlara göre, genelde 1 gerillaya 8 asker düşecek şekilde düzenlemeye gidilmesi ve ilk direnmede ‘ateş’ emri verilmesi kararlaştırıldı.” (Mehmet Ali Birand- 12 Eylül saat 04.00 kitabından)

Sonrasında da K. Evren, “bu kadar erken bir zafer beklemediklerini” söyleyecektir. Gerçek şudur ki, cuntanın ilk aylarında işçi ve emekçiler, devrimcilerin mücadeleye çağıracağını düşündü ve onlardan bir önderlik bekledi. Fakat en başta yasal partiler, sendikalar, meslek örgütleri, dernekler, hiçbir direniş göstermeden teslim oldular. Ardından devrimci örgütlerden arka arkaya “ricat” (geri çekilme) kararları geldi. “Bu koşullarda ekonomik mücadele bile yapılamaz” diyen bildiriler yayınlandı. Dolayısıyla 12 Eylül’de “bekle gör” tavrına giren, geri çekilen halk değil, dönemin devrimci örgütleriydi.

Şimdi E. Bilir, DY’nin “ricat” kararını Eylül’de mi, Ekim’de mi aldığını tartışıyor. Sonra “kimisine göre Eylül 1980’de, kimisine göre Merkez Komite yakalandıktan (1981 Ocak) sonra… alınmıştır” diyor. Ve yaptığı araştırmalarda “böyle yazılı bir belge” görmediğini söylüyor. Kitabında DY yöneticileri ve kadrolarından aldığı alıntılar, DY’nin 12 Eylül’in ilk aylarında geri çekildiğini, kadrolarda büyük bir hayal kırıklığı yarattığını ortaya koyuyor zaten. Hatta Oğuzhan Müftüoğlu, daha cunta gelmeden önce (cuntanın geleceğini öngörerek) yaptıkları değerlendirmede; “örgütsel yapımızdaki yetersizlikleri ve zaafları da dikkate alan bir savunma konumuna çekilerek, zaman içinde cuntayı yıpratan mücadeleyi geliştirmeyi kararlaştırdık” diyor (age, sf. 20, abç) (**)

Sözün özü “arabayı atın önüne koyan” bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Önce politika saptanıyor, sonra ona uygun bir “dönem tahlili” yapılıyor. Küçük-burjuva aydınların sıkıştıkları her dönem suçu halka atması gibi, 12 Eylül tasfiyecileri de “geri çekilme” adı altında teslimiyetlerini halka fatura ediyorlar!

Oysa 12 Eylül’ün başarılı olup olmayacağı, tamamen direnişin gücüne, sürekliliğine bağlıydı. Devrimci örgütler direniş kararı alıp kitleleri bu yönde seferber etmeye çalışsaydı, 12 Eylül bu denli kolay zafer elde edemezdi. Sonu yenilgiyle bitse bile, savaşılarak alınan bir yenilgi olduğu için bugünlere kadar uzanan bir tahribat yaratmazdı. Marks’ın dediği gibi “eğer mücadeleye son derece elverişli koşullarda girmek gerekseydi, tarih yapmak elbette çok kolay olurdu.”

 

12 Eylül’de devrimci tavır

E.Bilir ihtilalci komünistlerin 12 Eylül’e dair politikalarında “faşist darbenin gücünü küçümseyip sosyalist hareketin gücünü abarttığını” iddia ediyor. Oysa ihtilalci komünistler 12 Eylül’ü “saldırı” taktiğiyle karşılarken, darbecilerin gücünün de, kendi nicel zayıflıklarının ve devrimci hareketlerin özsel zaaflarının da farkındaydılar. Ama önlerinde Marks’ın Paris Komünü sırasında söylediği gibi iki seçenek duruyordu: “Ya vuruşmayı kabul etmek, ya da savaşmadan yenik düşmek!” Onlar ilkini seçtiler, tasfiyeci-teslimiyetçi örgütler ise, ikincisini…

Marks, “savaşmadan yenik düşme” durumunda “işçi sınıfının moral bozukluğunun, belli bir sayıdaki ‘önder’lerin yitiminden çok daha büyük bir mutsuzluk olduğu”na dikkat çekmişti. Keza Engels, 1848’deki Prusya Devrimi’ni anlatırken, karşı-devrimci Wrangel kuvvetlerinin, Berlin’e girdiklerinde “geri çekilen bir meclis ve kent bulduklarını” söylüyor ve bunu “kabul edilemez” buluyordu. “Gerçi meclis ve halk eğer direnselerdi, yenilebilirlerdi; Berlin bombalanabilir ve yüzlerce insan, kralcı partinin son zaferini engellemeksizin ölebilirlerdi. Gene de silahlarını hemen teslim etmeleri için bu bir neden değildi. Sert bir çarpışmadan sonraki bir yenilgi, devrimci önemi kolayca kazanılan bir zafere eşit bir olaydır.” (abç)

TİKB 12 Eylül politikasını belirlerken bu ML bakışla hareket etti. “Saldırı” kararının alınmasında Osman Yaşar Yoldaşcan’ın rolü belirleyicidir. Onun askeri dehası, kritik anlardaki devrimci duruşu, siyasi öngörüsü her zaman yoldaşlarına güven vermiştir. Yoldaşcan, 12 Eylül gelir gelmez ML ustaların böylesi dönemlerle ilgili makalelerini yeniden okumuş, dünyadaki komünist hareketlerin cunta yıllarında nasıl bir tavır aldıklarını incelemişti; 12 Eylül’ü “çivi çiviyi söker” diyerek karşıladı ve “hücum” dedi.

Yoldaşcan’ın kafasında birçok askeri eylem vardır. “Yeraltı hapishanesi” yaratıp karşı-devrimcileri rehin alarak devrimci tutsaklarla takas yaptırmak bunlar arasındadır. Ne var ki, 12 Eylül’den 17 gün sonra bir askeri eylemin hazırlığı içindeyken, önlerine çıkan askerlerle çatışmak zorunda kalır. Bağcılar’da bir inşaatı devrimin kalesi haline çevirip sloganlar atarak saatlerce çatışır. İnşaatın duvarlarına “İhtilalci komünistler teslim olmaz!” yazar. Elindeki mühimmatı çok dikkatli kullanır ve çatışmayı yöneten polis şefi başta olmak üzere karşı-devrim güçlerine kayıplar verdirerek ölümsüzleşir.

Yoldaşcan 29 Eylül’de bir “direniş manifestosu” yazmış ve yoldaşlarının, devrimcilerin önüne koymuştur. Onun erken ölümü, TİKB’nin 12 Eylül’de yapacağı askeri eylemleri zayıflatır, fakat büyük bir moral ve güç kaynağı olur. Yarattığı “yeraltı matbaası” 12 Eylül yıllarında harıl harıl çalışacaktır. Genelgeler, bildiriler, broşürler, afişler… Merkezi yayın organı Orak-Çekiç her ay (Mart 1985’teki operasyona kadar) düzenli çıkar.

Orak-Çekiç (OÇ) 12 Eylül yıllarında başta ihtilalci komünistler olmak üzere ulaştığı herkesi ideolojik-siyasi olarak besleyen, dünyadan ve ülkeden haberdar eden, küçük de olsa işçi-emekçi direnişlerini duyuran, komünist ve devrimcilerin işkence-zindan direnişlerini anlatan bir yayın organı olur. “Kapı-altı” denilen dağıtım şekliyle kitlelere ulaşır. Komünistlerin halen mücadeleyi sürdürdüğünü gösterir. TİKB’li tutsakların bulunduğu tüm cezaevlerine girer, onlar aracılığıyla diğer tutsaklara ulaşır. Özcesi 12 Eylül yıllarında çok büyük bir misyonu yerine getirir.

Komünistler her ay OÇ dağıtmakla yetinmez; illegal bildiriler, afiş ve pullar çıkartıp emekçi semtlere, fabrika çevrelerine dağıtıp yapıştırırlar. Yanı sıra kamulaştırma, cezalandırma gibi askeri eylemler sürmektedir. Adana’da Metin Aydın, tıpkı Osman Yaşar Yoldaşcan gibi bir askeri eyleme giderken çatışmada yaşamını yitirecektir.

Diğer yandan OÇ ve bildiri dağıtımlarının kendisi bir askeri eyleme dönüşmüştür. Doğal olarak gece saatlerinde yapılan bu faaliyetlerde her an asker ve polisle karşılaşma, çatışma riski vardır. Onun için 12 Eylül öncesinde sadece “gözcüler” silahlı iken, sonrasında bildiri dağıtan afiş yapıştıran, duvar yazısını yazan, kısacası ajitasyon-propaganda faaliyetine katılan herkese silah verilir. Bu faaliyetler sırasında birçok kez çatışmalar yaşanır; ölenler, yaralananlar, tutsak düşenler olur. Ama faaliyetler sürer… Öyle ki,  ülkede artık yaprağın kımıldamadığı bir dönemde, 1983 yılının Mart ayında İsmail Cüneyt komutasında Mehmet Ali Doğan ve Aslan Tel, yine bir eylem hazırlığı içindeyken, Sefaköy’de kaldıkları evin basılması üzerine saatlerce çatışırlar. M. Ali ve Aslan şehit düşer. Polis çemberini yaran İsmail Cüneyt ise 21 Aralık 1983 tarihinde yakalanır yakalanmaz şubede kurşuna dizilir.

TİKB’nin 12 Eylül yıllarında izleyeceği yol da, talimatlar da çok nettir: Silahlı olan herkes çatışacaktır. Kazanılan hiçbir mevzi dövüşsüz terk edilmeyecektir. Sürmekte olan grev ve direnişlerin asker zoruyla bitirilmesine karşı durulacaktır. Yurtdışına çıkılmayacak, mültecilik reddedilecektir.

Buna uygun davranan komünistlerin büyük çoğunluğu ya çatışmalarda ölmüş, yaralanmış, ya da tutsak düşmüştür. Tutsak düşenler işkencede ve zindanlarda direniş destanı yazarlar. Gerek dışarda gerekse içerdeki direnişleri, tanık olan-duyan herkeste büyük bir güven oluşturur. “Dövüşenler de var bu havalarda” dedirtir ve cesaret aşılar. Devrimcilere sempati duyan işçi ve emekçiler, kapılarını ihtilalci komünistlere her zaman açmıştır. Birçok örgütte çözülmelerden dolayı evler basılırken, TİKB’lilerin ilişki kurduğu evlere yıllarca baskın olmaması, onlara duyulan güveni arttırmış, ilişki ağını genişletmiştir.

Koşullar mücadele etmeye uygun olduğu halde birçok devrimci örgüt “geri çekilme” diyerek faaliyetsizlik dönemine geçer. “Kendini koruma” adına kimisi yurtdışına, kimisi sahil kasabalarına, kırsal kesime çekilir. Kalanlar ise yeraltı kurallarıyla yetişmemiş olmanın getirdiği zaaflarla kısa sürede yakalanır. Düzenli bir “geri çekilme” bile olmadığı için alınan darbeler büyük olur.

“Önderler en önde dövüşür” ilkesiyle hareket eden TİKB’li önderler, 12 Eylül’de yoldaşlarına ve tüm devrimcilere pratikleriyle de önderlik ettiler. TİKB’nin önderleri, yönetici kadroları çatışmalarda, işkencehanelerde, zindanlarda, ölüm oruçlarında destanlar yazarak ölümsüzleşirken, birçok siyasi hareketin önderi, kendisini nasıl kurtaracağının derdine düşmüştü. Şubede çözülmüş, zindanlarda faşist yaptırımlara boyuneğmişlerdi.

Şair Adnan Yücel’e “Bir bir çekilirken teslim bayrakları / Ve kaçmalarla uzarken / Göçmelerle tozarken Avrupa yolları / Durdu bir avuç yiğit / bir tutam kır çiçeği” diye yazdıran işte bu farktır. Adnan Yücel “Yeryüzü aşkın yüzü olacak” adlı şiir kitabında, ihtilalci komünistlerin 12 Eylül direnişini anlattır. Yoldaşcan’ı, Fatih’i, o yıllarda direnerek şehit düşen komünist ve devrimcileri…

 

Dipnotlar

*TİKB’li tutsakların İstanbul’dan sonra en fazla oldukları cezaevi Adana’ydı. 12 Eylül’ün ilk aylarında faşist yaptırımlar yoktu; fakat görüş, mektup, havalandırma kısıtlamaları başlamıştı. 1981’in ortalarından itibaren TİKB’li tutsakların hepsi Antakya E Tipi’ne sevk edildiler. DY ve HK davası dışında birçok tutsak da Antakya’ya sevk edildi. Adana’da faşist yaptırımlar bundan sonra başladı. Taa ki 85 yılının ortalarında toplu direnişe geçene kadar… ’84 ÖO sonrası Adana’ya sevk edilen TİKB’li tutsaklar aylarca tek başına direndiler. -Bkz: İnancın sınandığı mekanlar HÜCRELER Yediveren Yay.

 

**12 Eylül mahkemelerindeki savunmaları, belli başlı örgütlerle ve en çarpıcı sözleriyle sınırlı tuttuk. Merak edenler bu alıntıların kaynağını ve ayrıntısını “Tasfiyeciliğin son 10 yılı” broşüründen ve “Darbe, Yenilgi, Direniş 12 Eylül” kitabından okuyabilir. Keza TİKB Ana Dava Savunmasının tam metni “Yargılayan Savunma” ve “Darbe, Yenilgi, Direniş, 12 Eylül kitaplarından okunabilir.)

 

***Sonuçta “ricat taktiği”nin ne zaman yazılı bir belge olarak yayınlandığı bir yana; daha 12 Eylül gelmeden önce “savunma” politikası kararlaştırılmış. Cuntaya karşı mücadele etmek, cuntayı yıkmaya çalışmak değil, “savunma!” Dahası, askeri bir cuntanın geleceği tespit edildikten sonra 1981 seçimlerinde parlamentoya 50 milletvekili sokmak, yasal parti kurmak gibi konular tartışılıyor. Askeri cuntanın geleceği öngörüsü yeraltına geçmeyi gerektirirken, yasal parti hayalleri kuruluyor.

Sürecek

Bunlara da bakabilirsiniz

16 Mart 1978- Beyazıt Katliamı

İstanbul Üniversitesi önünde, faşistlerin düzenlediği bombalı saldırıda 7 öğrenci yaşamını yitirdi. 16 Mart 1978’de yaşanan …

Halepçe Katliamı’nın 38. yılı

Saddam yönetimindeki Irak devleti, 16 Mart 1988’de Halepçe’de Kürt halkına dönük olarak bir katliam gerçekleştirdi. …

ABD Konsolosluğu önünde protesto

NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Birlik (NESKB), 15 Mart günü İstanbul’da ABD Konsolosluğu önünde eylem …