
12 Eylül yenilgisi ve bu yenilgide payı olanlara dair çıkan kitaplar-yazılar, halen birilerine rahatsızlık veriyor. Son olarak Yaşar Ayaşlı’nın “Türkiye Solundan Manzaralar: 12 Eylül’de Yenilenler Üzerine Tarihsel Bir Deneme” adlı kitabı, bu rahatsızlığı yeniden dışavurdu. İlk anda “40 yıl sonra bunlara yeniden dönmenin ne gereği var” mealinde sözlerle karşılandı. Hem de Sümerler’e kadar gidip devlet olgusunun, kadın sorunun, etnik kökenlerin tartışıldığı bir dönemde…
Mesele elbette “40 yıl öncesi”nin yazılması değildi. Türkiye devrimci hareketinin 12 Eylül döneminde yaşadığı bozgunun ve bunda pay sahibi olanların hatırlatılmasıydı. “Şimdi geçmişi deşmenin ne gereği var” diyenlerin çoğu, geçmişe dair yarası olanlardı. Yarayı tedavi etmek yerine üstünü kapatmayı, hiçbir şey olmamış gibi yapmayı tercih etmişlerdi. O yüzden ‘yara’yı kazımak, kimseyi memnun etmedi. Başlangıçta homurtular halinde yükselen sesler, son günlerde yazıya döküldü.
“Darbeden sonra Devrimci Yol” kitabının yazarı Ertuğrul Bilir, Yaşar Ayaşlı’ya cevaben iki bölüm halinde yazılar yayınladı. İlk yazılı tepkinin Devrimci Yol (DY) çevresinden gelmesi şaşırtıcı değil tabii. 12 Eylül öncesinin en kitlesel örgütü DY, 12 Eylül bozgununda da en büyük paya sahip örgütlerinden biri çünkü.
Ertuğrul Bilir, “Yaşar Ayaşlı’ya cevap: Dar pencereden manzara” adını taşıyan bu yazı dizisinde, -başlığından da anlaşılacağı gibi- Ayaşlı’nın bakışını “dar” buluyor ve kendi bakışından farklı bir ‘manzara’ sunmaya çalışıyor. Doğal olarak kendisinin daha “geniş” bir pencereden baktığını varsayıyor. Devrimci Yol’un 12 Eylül tavrını aklamak için “geniş”liğe ihtiyacı var gerçekten de. O yüzden lafı dolandırıyor, sağından-solundan çekiştiriyor, DY’yi ‘dışardan’ eleştirenlere kızıyor ve asıl olarak Ayaşlı şahsında 12 Eylül’de direnen örgütüne saldırıya geçiyor. Bize de bu yazıyı yazdıran ana etmen budur.
12 Eylül tasfiyeciliğini aklama çabası bitmiyor
Ertuğrul Bilir 12 Eylül dönemini yaşamış biri değil. Dev-Yol’un kadrosu-yöneticisi de değil. Kitabındaki “özgeçmişi”nde 1969 doğumlu olduğunu, 1987-91 arasında öğrenci gençlik hareketi içinde yeraldığını, sonrasında yayıncılık ve sendikacılık yaptığını öğreniyoruz. Ayaşlı’nın kitabında eleştirilerin muhatapları, o dönemin DY yöneticileri. Ki bunların içinde halen yaşayanlar ve DY çizgisinde kurulan partilere yön verenler var. Onların yanıt vermesi gerekirken Ertuğrul Bilir’in bu görevi üstlenmesi ilginç!
Bilir, DY yöneticilerinin-kadrolarının bazılarıyla röportaj yapmış, bazılarını dinlemiş, kitaplarını okumuş ve onlar üzerinden bir kitap yazmış olabilir. Fakat 12 Eylül dönemini şahsen bilmediğini, duyduklarını tekrarladığını, yazdıklarından anlıyoruz. Kaldı ki, bazı DY yöneticileri 12 Eylül tavırlarını yanlış bulduklarını onun kitabında da söylüyorlar. Kendisi de 12 Eylül konusunda DY’ye bazı eleştiriler yöneltiyor.
Yaşar Ayaşlı’ya verdiği yanıtta ise, DY’yi savunmaya öylesine kilitlenmiş ki, sadece içerik olarak değil üslup olarak da kitabının gerisine düşüyor. “En iyi savunma saldırıdır” anlayışıyla, 12 Eylül’deki direnişi (‘saygı duyarım’ dedikten hemen sonra) şube ile sınırlamaya, dışarıda yapılanları küçültmeye çalışıyor. “Madem sizde bu özellikler vardı neden bozgunu engellemediniz?” diyerek, aslında ne 12 Eylül’ü ne de 12 Eylül’de direniş politikasını anlamadığını ortaya koyan bir yüzeysellik sergiliyor.
Biz bu argümanları 12 Eylül tasfiyecilerinden yeni duymuyoruz. Bir yandan çeşitli mazeretlerle yaptıklarını aklamaya veya hafifsetmeye çalıştılar. Bir yandan da yaşanan sürecin adını “tasfiyecilik” olarak koyan ihtilalci komünistlere saldırıya geçtiler. Öyle ki, 12 Eylül yıllarında İstanbul cezaevlerinde yoldaşlarımızı tecrit etmeye bile kalkıştılar. Fakat sonra hepsi -örtük ya da açık- tasfiyecilik yaptıklarını kabul ettiler. Ama bazı yöneticilerin suçuymuş ya da “taktiksel” ve kısmi bir hataymış gibi göstererek…
Türkiye devrimci hareketi 12 Eylül’den beri belini doğrultamıyor, eski gücüne ulaşamıyorsa, bunun en önemli nedenlerinden biri 12 Eylül dönemiyle doğru bir biçimde hesaplaşmamış olmasıdır. Şimdi bir kitap üzerinden benzer rahatsızlığın ifade edilmesi, bu gerçeği bir kez daha gözler önüne sermiştir.
12 Eylül tasfiyeciliği yeni yazılmadı
Ayaşlı’nın 2000’li yıllardan itibaren yazdığı kitaplara dair bizim de eleştirilerimiz oldu, son kitabında da eksik-hatalı yönler bulunabilir. Fakat 12 Eylül dönemini örgütlü mücadelenin içinde, direnen bir yapının yöneticisi olarak geçirdiği için, o yıllardaki örgütlerin politikalarını ve pratikteki tutumlarını bilecek, bunun nedenlerini ortaya koyabilecek birikime sahiptir. Son kitabında da Türkiye devrimci hareketinin 12 Eylül tavrını tarihsel bütünlük içinde, ideolojik-siyasi-örgütsel yönleriyle ortaya koymuştur. Üstelik bunu sözkonusu örgütlerin bizzat yönetici ve kadrolarının yazdıkları “anı”lardan, röportajlardan, kitaplardan alıntılayarak güncellemiştir.
Hemen belirtelim; Ayaşlı’nın kitabı 12 Eylül ve o dönemki tasfiyecilik-teslimiyet konusunda yazılan ilk kitap değildir. “40 yıl sonra bunları görmek-yazmak kolay” türünden sözlerin hiçbir geçerliliği yoktur.
12 Eylül yıllarında düzenli çıkmayı başaran tek illegal yayın organı Orak-Çekiç’in Ekim 1980 tarihli sayısından itibaren bu eleştiriler sıcağı sıcağına ve somut veriler üzerinde yapılmıştır. Ardından Ocak 1991 tarihli “Tasfiyeciliğin son 10 yılı” broşüründe, 12 Eylül tasfiyecilerinin 10 yılda (1980-90 arasında) nereden nereye geldiği ortaya serilmiştir. ‘90’lı yıllarda çıkan legal-illegal dergilerin birçok sayısında 12 Eylül tasfiyeciliği ve teslimiyeti işlenmiş ve yasal partiye doğru evrilen sürecin tohumlarının o dönemden atıldığı saptanmıştır.
Ayrıca yayınevimiz tarafından 2012 yılında basılan “Darbe-yenilgi-direniş: 12 EYLÜL” ve “Bir yenilgi hastalığı TASFİYECİLİK” kitapları, bu konuları ideolojik-siyasi boyutlarıyla ele alan iki temel yapıttır. Yanısıra “İşkencede direnme savaşı”, “Pişmanlık yasaları ve itirafçılık” gibi kitaplarımız, Osman Yaşar Yoldaşcan, Mehmet Fatih Öktülmüş başta olmak üzere şehit yoldaşlarımızı anlattığımız kitap ve yazılarımız, 12 Eylül dönemindeki yenilgi ve nedenlerini değişik yönleriyle ortaya koyan materyallerdir.
Yaşar Ayaşlı’nın sözkonusu kitabı, ihtilalci komünistlerin 12 Eylül yıllarından itibaren tasfiyecilik ve teslimiyet üzerine yazdıklarının, yıllar sonra “anı” veya röportaj şeklinde çıkan kitaplarda itiraf edilmiş olmasıyla zenginleştirilmiş ve genişletilmiş halidir.
Ayaşlı, kitabıyla ilgili eleştirilere kendisi yanıt verebilir. Bizi ilgilendiren yönü, kitabın eleştirisinden yola çıkarak 12 Eylül yıllarında ihtilalci komünistlerin direnişini küçültmeye, kadrolarını, siyasi çizgisini karalamaya dönük sözleridir. 12 Eylül döneminde en pespaye tavırlar koyanların (ve şimdi onların sözcülüğünü üstlenenlerin) mahcubiyet duymak bir yana, üstenci bir tarzla konuşmalarına elbette söyleyecek sözümüz olacaktır.
İşkencede direniş, ideolojik-siyasi-örgütsel bağlarla ilgilidir
İhtilalci komünistlerin 12 Eylül faşizmine karşı direnişini, dönemin tasfiyecileri bilinçli bir şekilde “işkencede direniş”le sınırlıymış gibi gösterdi. Ertuğrul Bilir de aynı yolu izliyor. Diyor ki, “TİKB kadrolarının gözaltı tutumlarının iyi olduğu solda genel kabul görüyor, bu konuyu sorgulamıyorum. Ancak kadronun iyiliğinin kitle ilişkileri kurup geliştirebilme, bu ilişkiler içinde yeni kadrolar çıkarabilme, siyasal mücadelenin ülke çapında gelişmesini sağlayacak politikalar geliştirip bunları uygulayabilme gibi yanları da var. Bu açılardan açıkça başarısız olan bir yapıyı tek boyutlu şekilde tüm politikanın önüne koymak doğru değildir.” (abç)
“TİKB kadrolarının gözaltı tutumlarını sorgulamıyor”muş! Neden? Çünkü bu konu “solda genel kabul görüyor”muş! Solda kabul gördüğü için mecburen kabulleniyor! Sanki kendisinin hiçbir bilgisi yok! Üstelik 12 Eylül üzerine bir de kitap yazmış! Ama DY’nin 12 Eylül yıllarını yazmış! Onun için işkencede direniş konusuyla ilgilenmemiş olabilir.
TİKB’nin 12 Eylül’de işkencedeki tavrını bilmek için o dönemde gözaltına alınmış herhangi biriyle sohbet etmek yeterdi. Ya da gözaltı deneyimi yaşayan herhangi biri, polislerden dinleyebilir. TİKB’nin işkencede direniş tavrı 12 Eylül dönemiyle sınırlı değil ki. Öncesinde başlayan sonrasında da süren bir tavır. 12 Eylül’de işkencenin dozu, süresi, vahşeti o kadar artmış ve çözülme oranı o kadar yükselmişti ki, TİKB kadrolarının işkencedeki direnişi daha fazla öne çıktı. Mehmet Fatih Öktülmüş’le somutlanan “şubede ifade vermeme” tutumu, hem işkencede direnişin boyutunu yükseltti, hem de TİKB’lilerin direnişini örgüt düzeyine sıçrattı.
1989 yılında yayınlanan “Adressiz Sorgular” kitabı, 12 Eylül işkencelerini, ona karşı neden ve nasıl direnildiğini anlatan çok önemli bir kitaptır. Ayrıca işkencenin tarihini incelemesi, sınıfsal-siyasal temelini koyması, geçmişten bu yana işkenceye karşı direnişleri sergilemesiyle de bir başyapıt niteliğindedir. Konuyla ilgilenen herkesin (hele de kitap yazmak, film-dizi çekmek isteyenlerin) okumak zorunda kaldığı temel kaynaktır. Anladığımız kadarıyla Ertuğrul Bilir bu kitabı okumamış!
Esasında 12 Eylül tasfiyecileri ellerinden gelse TİKB’nin işkencedeki direnişini, tarihten silecekler. Ne var ki, 12 Eylül yıllarında işkence görenlerin canlı tanıklığı var. Polis fezlekeleri, ifade tutanakları, iddianameler gibi resmi belgeler var. İşkencede direnen devrimcilere, “sen TİKB’li misin” ya da “Adressiz Sorgular’ı mı okudun” türü polis sorgulamaları var.
Kısacası kayıtlı-belgeli bir durumu inkar edemiyor, zorlanarak da olsa teslim ediyorlar. Fakat hemen ardından “işkencede direnmek tek kriter olamaz” diyerek önemsizleştirmeye çalışıyorlar. Sanki TİKB’liler işkencede direnmeyi “tek kriter” saymış ve sanki TİKB kadrolarının tek meziyeti işkencede direnmekmiş gibi…
Öncelikle şunu belirtelim; işkencede direnmek her zaman için temel bir kadro kriteridir. Komünist hareketin uluslararası literatüründe de böyle geçer. 12 Eylül gibi faşizmin en azgın biçimde saldırdığı, en vahşi işkence yöntemlerini denediği bir dönemde ise, başlı başına bir erdemdir. Her komünist ve devrimci için “olmazsa olmaz” bir özellik halini almalıdır. (*)
12 Eylül dönemi emperyalizmle bağımlılık, 24 Ocak Kararları, işçi ve emekçilere saldırı, katliamlar, idamlar vb. pek çok boyutu ile anlatılabilir. Ama bir cümleyle anlatmak gerektiğinde, “12 Eylül işkencedir” demek yanlış olmaz. Resmi olarak 1 milyona yakın kişi gözaltında işkence gördü. Köy meydanlarında, okullarda, kışlalarda çok daha fazlası işkenceye alındı. Tutukladıktan sonra da uzun yıllar cezaevlerinde işkence devam etti.
Devletin, örgütleri çökertmekte kullandığı en önemli araçtı işkence. Nitekim DY dahil pek çok örgüt, işkencede çözülmeden dolayı ağır darbeler yedi. Faşist cunta kitleleri tahakküm altına almak, devrime ve devrimcilere güvensizleştirmek, yalnızlaştırmak ve teslim almak için işkenceyi kullandı.
Cuntanın bu kadar önemli bir silahını işlevsizleştirmenin en etkili yolu, işkencede direnmekti. Onun için 12 Eylül’de işkencede direnişi kimse küçültmeye kalkmamalıdır.
Diğer yandan işkencede direnmek; örgüte-devrime-yoldaşlarına güven ile, ideolojik-siyasi bilinç açıklığıyla, devrimci değerlere bağlılıkla sıkı sıkıya ilişkilidir. İşkencede direnişin arkasında böylesi bir altyapı vardır. Bu yoksa ya da eksikse çözülme kaçınılmaz veya direnişler sınırlı-zayıf olur. O yüzden sadece “işkencede direnmiş” deyip geçilemez. Hele ki 12 Eylül gibi bir dönemde…
12 Eylül tasfiyecileri, TİKB’nin direnişini hem işkenceyle sınırladılar, hem de bu direnişi küçültmeye kalktılar. Ama şu soru hep ortada kaldı: TİKB’li kadroların ezici çoğunluğu işkencede direnirken, farklı siyasi yapıların Merkez Komite’leri dahil, ezici çoğunluğu niye çözüldü? Bunun ideolojik-siyasi-örgütsel boyutu yok muydu?
Bu konuda bir ezber daha var. Deniliyor ki, “TİKB küçük ve seçkinci bir örgüttü, o yüzden direndi; DY gibi geniş kitleleri kapsayan örgütlerde çözülme doğaldı.” Meseleyi biçime indirgeyenler, hem TİKB’den daha küçük olduğu halde direnmeyen örgütlerin varlığını atlıyorlar; hem de TİKB’nin sempatizanları bile direnirken DY ve diğerlerinin Merkez Komite’lerinin (MK) çözülmesini açıklayamıyorlar.
Esasında ML bir örgüt, toplumun en seçkin unsurlarından oluşur zaten. Örgüt üyeliğinin kriterleri bunu gerektirir. En azından örgütün yönetici komitelerinde görev alanların birçok elekten geçmiş, sağlam özellikler edinmiş olması gerekir. Böyle değilse baştan sorunludur. MK düzeyinde de işbirlikçi çıkabilir veya çözülen olabilir. Ama bunlar çok istisnadır.
12 Eylül’e dair hiç kimse “DY taraftarları niye direnmedi” diye sormuyor. Aksine “DY kadroları ve taraftarları direnmeye hazırken, yöneticiler neden bu kararı almadı; şubede-cezaevinde neden direnmediler” diye soruyor ve buradan yargılıyor. DY, HK, Kurtuluş gibi 12 Eylül’ün en kitlesel örgütlerinde yönetici kademelerinde direnenler parmakla sayılırken, ağırlıklı bölümü çözülmüştür. Bu durumu tek tek kişilerle açıklamak veya arızi-sınırlı bir hataymış gibi göstermek doğru değildir. Sözkonusu hareketlerin ideolojik-siyasi-örgütsel hataları bu sonucu doğurmuştur. İhtilalci komünistlerin başından beri söylediği budur.
Soruyu bir de şöyle soralım; TİKB’nin yönetici ve kadrolarının ezici çoğunluğu 12 Eylül gibi en vahşi işkencelere neden ve nasıl direnebildi? En militan, en yiğit, en direnişçi insanlar TİKB’de mi toplanmıştı? Bunun ideolojik-siyasi-örgütsel yönü yok muydu?
Çözülme asla şubede başlamaz; dışarda başlayan güvensizliğin, kafa karışıklığının, inanç yitiminin bir sonucudur. Aynı durum tersten direniş için de geçerlidir. Dışarda iken bilinç açıklığı, güven, moral vb. yönlerden ne kadar donanmış ise, içeride direnmek o kadar kolay olur.
TİKB’nin işkencedeki direnişi, ideolojik-siyasi-örgütsel hattıyla, 12 Eylül politikasıyla, kadro yetiştirme tarzıyla doğrudan bağlantılıdır. En başta TİKB’liler gözaltına alındıklarında dışarıda yoldaşlarının büyük bir dirençle mücadeleyi sürdürdüklerini biliyordu ve bunun moral üstünlüğüne sahiptiler. Tasfiyeci örgütlerin kadroları ise bundan yoksundu. Tersine moral bozukluğu içindeydiler. Çoğunun örgütleriyle bağı kopmuştu. Sınırlı bağ kurabilenler ise “geri çekilme” kararının sarsıntısını yaşıyordu. “Geri çekilme” döneminde ne yapacaklarını bilmiyorlardı, o konuda bir yönlendirme yoktu. Adeta herkes kendi başına bırakılmıştı. Yalnızlık duygusu ve moral çöküntüsü, işkencecilerin “film koptu, her şey bitti” sözlerine kanmayı kolaylaştırıyor, dirençleri kırıyor, zayıf düşürüyordu.
TİKB’liler ise 12 Eylül’den 3 gün sonra 15 Eylül 1980 tarihli bildiriyle 12 Eylül politikalarını öğrenmişti. 12 Eylül’e karşı “saldırı” taktiği izleyeceklerdi. Bildiri çok kısa sürede kadrolara, oradan kitlelere ulaştı. Çünkü yeraltı baskısına sahiptiler. İllegal hiyerarşik bir örgütleri vardı; dağıtım ağları, randevu sistemleri oturmuştu.
Faşist cuntanın tüm legal dergileri, dernekleri kapatmış olması, TİKB’nin faaliyetlerini etkilemedi. Kuruluşundan itibaren (Şubat 1979) yeraltı örgütlenmesi, yeraltı baskısı, yeraltı kadrosunu esas almanın avantajına sahiptiler.
Legal dergi-dernek üzerinden örgütlenen yapılar ise, 12 Eylül’le birlikte sudan çıkmış balık gibi oldular; can damarları kesildi. Kadrolarına ulaşmakta bile zorlandılar. İlk aylarda yerel kadrolar kendi çabalarıyla bir şeyler yapmaya çalıştı. Fakat “geri çekilme” kararını duyunca, bu çabalar da azaldı. Arkasından ard arda operasyonların gelmesi, merkezi düzeyde yakalanmalar ve çözülmeler, moralleri iyice bozdu. Bütün bunlar cuntanın ilk 6 ayında gerçekleşti.
Faşist cuntanın devrimci örgütleri bu kadar kısa sürede çökertmesinin nedeni neydi? Birinci sıraya ML temelde illegal bir örgüt yapısına sahip olmamalarını yazabiliriz. Yakalanmaların çoğu kuralsız-ilkesiz davranışlardan olmuştur. Öncesinde illegal bir örgüt ve kadro yapısına sahip değilseniz, bir günde bunları oluşturma şansınız yoktur. Operasyonların alt birimlerden üste birimlere doğru çorap söküğü gibi hızla ilerlemesi, yatay ve legal örgütlenmenin doğal sonucudur. Bir semt komitesindeki çözülme bütün şehire, oradan merkeze ulaşıyorsa, bu sadece tek tek kişilerin çözülmesiyle açıklanamaz. Çözülme olsa bile başka alanlara sıçramayı önleyecek bir örgüt yapısının olmadığını gösterir sadece.
Sonrasında hepsi “biz cuntanın geleceğini öncesinden tespit etmiştik” diyerek, bunu böbürlenme vesilesi yaptılar. “Tespit etmiştiniz de neden örgütü ona göre hazırlamadınız, öncesinden tedbirler almadınız” sorusu hep yanıtsız kaldı. Üstelik 24 Aralık 1978 Maraş Katliamı’nın ardından, önce 13 ilde, sonra tüm ülkede sıkıyönetim ilan edilmişti. Cuntanın ayak sesleri yaklaşık iki yıl öncesinden geliyordu. En azından sıkıyönetim sonrası örgütlerin yeraltına geçmesi gerekirken bunu yapmadılar.
Sadece örgütsel boyutundan baktığımızda bile, yanlışlıklar ortada değil mi? Her örgütsel yapının arkasında ideolojik-siyasi bir yön bulunur. Örgüt biçimdir, onu şekillendiren ideolojik-siyasi hattır. DY’nin ideolojik-siyasi çizgisi, bunun Mahir Çayan’ın THKP-C’sine ne kadar uygun olduğu ayrı bir tartışma konusudur.
Konuyu dağıtmamak için devam edelim…
12 Eylül’deki saflaşma
Ertuğrul Bilir 12 Eylül döneminde katledilen DY’lileri sıralıyor ve DY’lilerin içinde direnenler olduğunu hatırlatıyor.
Bugüne kadar 12 Eylül ile ilgili çıkan hiçbir kitap ve yazıda “sadece ihtilalci komünistler direndi” diye bir cümle, hatta bir ima dahi bulunmaz. Aksine her defasında “12 Eylül’de bizim dışımızda direnen devrimciler, yurtseverler, anti-faşistler oldu” denir. Bunu söylemekle de kalınmaz, onların direnişleri anlatır ve o direnişçilere sahip çıkılır.
12 Eylül’deki saflaşma “direnenler-teslim olanlar” şeklindeydi. TİKB, hangi örgütten olursa olsun direnenleri kendi safında gördü. 1982 yılında Orak-Çekiç’te yayınlanan “Tasfiyeciliğin Takvimi” başlıklı yazıda, “direnenler kampı”nın başını TİKB’nin çektiğini belirttikten sonra, bu kampı “anti-tasfiyeci devrimci proletaryanın kampı” olarak tanımlıyor. Ardından tasfiyeci hareketlerin kaderine terkettiği kadro ve sempatizanları, cuntaya karşı mücadele etmek isteyen herkesi, “devrimci-demokrat unsurları devrimci proletaryanın bayrağı altına çağırıyoruz” diyor. (Bkz. Tasfiyeciliğin son 10 yılı broşürü- DP Yay. Ocak 1991)
1905 Devrimi yenilgisinden sonra Lenin’in de benzer bir yaklaşım sergilediğini biliyoruz. Lenin, o dönemde tasfiyeciliğe karşı olan herkesle birlikte hareket etmeye hazır olduğunu söyleyecek ve öyle davranacaktır. O zamana kadar birçok kez karşı karşıya geldiği Plehanov’un, menşevik olmasına rağmen tasfiyeciliğe karşı çıkışını taktir etmiş kısa süreli de olsa biraraya gelmiştir.
Özellikle yenilgi yıllarında tasfiyeciliğe karşı duruşun, direnişin anlamı büyüktür. TİKB, 12 Eylül yıllarında bunun bilinciyle hareket etti. Faaliyetlerini kesintisiz biçimde sürdürürken, tasfiyeci örgütlerin terkettiği devrimcilerle de karşılaştı, onlara moral verdi, yaşadıkları sorunları çözmeye çalıştı. Onlardan bazıları TİKB faaliyetlerinin bir parçası oldular, bazısı TİKB kadrosu haline geldi. İçlerinde bir TİKB’li olarak şehit düşenler var.
Şaşırtıcı gelebilir fakat TİKB 12 Eylül yıllarında saflarını genişletti. Mücadele etmek isteyen kişilerin yolları TİKB ile çakıştı, ya da TİKB onları buldu. Elbette buluşamayanlar, eriyip gidenler de olmuştur, hem de çok fazla…
12 Eylül yıllarının tek devrimci yayın organı Orak-Çekiç’in “İşkencede, zindanda, mahkemede DİRENME SAVAŞI” diye bir köşesi vardı. Bu köşe 12 Eylül öncesinde oluşmuştu. İlk olarak işkencede direnen bir yoldaşın deneyimlerini aktardığı yazı ile başladı. Ardından süreklileşen bir köşe halini aldı. Buradaki deneyim aktarımları, TİKB’nin 12 Eylül direnişinde çok önemli bir rol oynadı. TİKB kadro ve sempatizanları işkencede nelerle karşılaşacaklarını ve ne yapmaları gerektiğini bu yazılardan okumuş olarak şubeye düşmenin faydasını gördüler. Kendi deneyimlerini, aynı köşede çıkan yazılarında anlattılar da.
Ama bu “köşe”de sadece TİKB’lilerin direnişleri çıkmadı. Aynı dönemde şubede, zindanda karşılaştıkları direnen devrimcileri anlattılar. İçlerinde doğrudan kendilerinin yazdıkları yazılar vardı. Örneğin işkencede direnerek cezaevine gelen bir devrimcinin, daha girişte, “komutanım” demediği için gördüğü işkenceler ve sergilediği direniş “Sök apoletlerini yüzbaşı” başlığı ile anlatılmıştır. PKK’nin yöneticilerinden Mazlum Doğan’ın Diyarbakır zindanında işkenceleri protesto için 1982 Newroz’unda şehit düşmesi, ilk olarak Orak-Çekiç’te haber olmuştur. Farklı cezaevlerinde PKK’liler de bu haberi Orak-Çekiç’ten öğrenmiştir.
Adana Cezaevi’nde “Halkın Devrimci Öncüleri” (HDÖ) davasından idama mahkum edilen Serdar Soyergin hücresinde asılacağı günü beklerken, TİKB’li tutsaklar onu kaçırmaya çalıştı. O sırada kazdıkları tünelde saklayacak, sonra da birlikte götüreceklerdi. Fakat başaramadılar. Serdar’ın asılacağı gece tüm cezaevi direnişe geçti. Kadın tutsaklar havalandırmaya yataklarını çıkarıp yaktılar. Serdar darağacına çıkarken havaya yükselen alevleri gördü, hiç susmayan sloganları duydu. “Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin…” diye başlayan Che’nin sözlerini haykırarak idam sehpasını devirdi. Ertesi gün Adana’nın sokakları “Faşist cunta seni kurduğun darağaçlarında asacağız!” “Serdar aramızda yaşıyor!” TİKB yazılamalarıyla doldu. TİKB’li tutsaklar Serdar’ı ve cezaevi direnişini anlatan bir broşür hazırladılar. Başta Adana olmak üzere faaliyetin sürdüğü her yere bu broşür ulaştı.
DY davasından Mustafa Özenç’in 1980 Haziranı’nda firarını, yakalanmadan önceki mücadelesini, işkencedeki direnişini, hücredeki vakur tavrını, ölümü beklerkenki coşkusunu, yazdığı şiirleri, yoldaşlarına gönderdiği notları, idama giderken söylediklerini, hepsini TİKB’li tutsaklar anlattılar, yazdılar. Yayınevimizden çıkan “Hücreler” kitabının bir bölümü Mustafa Özenç’e ayrılmıştır.
TİKB ana dava savunması, “yargılayan savunma” olarak tarihe geçti. Mehmet Fatih Öktülmüş ve iki yoldaşının ortak yaptığı savunmada, işkencede katledilen devrimcilerin hesabı soruluyor. 30 Kasım 1982 tarihli savunmada şunları söylüyorlar: “Onlarca devrimciyi işkence tezgahlarında katleden 12 Eylül faşist cuntası değil midir? Binlerce devrimciyi onlar sakat bırakmadılar mı? TİKB militanı, yiğit komünist Ataman İnce’yi, Songül Kayabaşı’nı, Selma Aybal’ı, diğer antifaşist örgütlerden Aziz Aras’ı, Ahmet Karlangaç’ı, Zeki Yumurtacı’yı, Ekrem Ekşi’yi, Nejdet Oynargül’ü, Süleyman Cihan’ı ve daha onlarca devrimciyi insanlıkdışı işkencelerle katleden faşist cunta değil mi?” (Bkz. Yargılayan Savunma, Yurt Yay.)
Mahkemeden atılma, dayak yeme, hücre cezası alma, işkence görme pahasına yapılıyor bu savunmalar. Daha sonraki yıllarda yapılan savunmalar ve suç duyurularında katledilen diğer devrimcilerin de adları var. Bir dönem DY’nin Adana sorumluluğunu yapan Behçet Dinlerer’in işkencede katledilmesinden sonra, TİKB davası avukatlarından İbrahim Açan, Behçet’in davasını üstlendi ve işkencecilerin yargılanması için büyük çaba sarfetti. Bu çabalarından dolayı İbrahim Açan 70’li yaşlarda tutuklandı bile. Aralarında Hüsnü Öndül’ün de bulunduğu, TİKB davasına bakan avukatlar, 12 Eylül direnişinin önemli bir parçasıydılar. Onlar işkencede direnenlerin davalarını tereddütsüz aldılar, katledilenlerin davalarını üstlendiler, katillerin ceza alması için çok uğraştılar.
Bu örnekleri daha çok uzatabiliriz… 12 Eylül döneminde TİKB, söylediği gibi “direnenler cephesi”ni fiilen oluşturdu; onun hem başını çekti hem de sözcülüğünü yaptı.
Adressiz Sorgular başta olmak üzere 12 Eylül’le ilgili yazılan her kitapta farklı siyasi örgütlerden direnişçilerin adı vardır, direnişleri vardır. İhtilalci komünistler onları her zaman saygıyla anmıştır. Serdar Soyergin’in örgütü bir süre sonra silindi, ama komünistler her ölüm yıldönümünde onu yazmaya, anmaya devam ettiler. DY’nin ortada görünmediği dönemde Mustafa Özenç’i yazdılar, anlattılar. 12 Eylül’de katledilen tüm devrimcilerin hesabını sormak için cezaevlerinde, mahkemelerde ölümüne direndiler.
Ertuğrul Bilir 12 Eylül döneminde DY’den 100’e yakın kişinin katledildiğini söylüyor. Tam olarak kaç kişinin olduğunu yazmıyor. Büyük ihtimalle hepsinin isimlerini de bilmiyorlar. Bu bile şehitlerine ne kadar sahip çıkabildiklerini gösteriyor.
Yüzbinlerce taraftarı olan bir örgütün -12 Eylül gibi bir dönemde- 100 değil, çok daha fazla şehidi olabilirdi. Her örgütün kadro ve kitle sayısına göre şehit oranı artabilir. Fakat direnişin kıstası, kaç kişinin şehit düştüğü ile ölçülmez. Şehitlerin bu şekilde kullanılması doğru değildir.
12 Eylül döneminde tasfiyeci-teslimiyetçi çizgi izleyen pek çok hareketten direnenler çıktı, aralarında yiğitçe ölenler oldu. Modern revizyonist TKP’den Mustafa Hayrullahoğlu da 1982 yılında işkencede katledildi mesela.
İhtilalci Komünistler, 12 Eylül’de katledilen ve direnen herkese sahip çıktı, çıkıyor… Onlar, 12 Eylül’de tasfiyeciliğe ve teslimiyete karşı direnişin safında yeralan devrimciler olarak bizimle birlikte…
Bugün E. Bilir, TİKB’nin 12 Eylül direnişini “tek boyutlu bir şekilde tüm politikaların önüne koyduğunu” ileri sürerek gölgelemeye, hafifsetmeye kalkıyor. Oysa “12 Eylül’de direnmek”, devrim bayrağını düşürmemek, düşmana korku-halka güven vermekti. “Tüm politikaların önünde” değil, ama politikaların toplamında ortaya çıkan, onu ete-kemiğe büründüren bir zirveydi.
(*) ML bir kadronun temel özelliklerinin başında “siyasi polise karşı mücadele” gelir. Bu, genellikle salt “işkencede direnmek” olarak algılanır; ancak bundan çok daha geniş bir kapsamı vardır. Şube-cezaevi-mahkeme, devletle yüz yüze gelinen her yerde direnişi kapsar. Yanısıra polis takibine ve ajan sızmasına karşı dikkati ve mücadeleyi gerektirir. 12 Eylül tasfiyecileri, sadece şubede çözülmekle kalmadılar; cezaevi ve mahkeme aşamasında da teslimiyetçi bir çizgi izlediler. Bu konuya ilerleyen bölümlerde döneceğiz. Legal örgütlenmelere dayandıkları için, polis takibi ve ajan sızması gibi başlıklara girmiyoruz bile.
Sürecek
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir