
Son aylarda IŞİD yine gündemde. Avusturalya’dan Suriye’ye yaptığı eylemlerin ardından Türkiye’deki operasyonlar ve Yalova’da yaşanan çatışma, IŞİD’i yeniden tartıştırmaya başladı.
Suriye’de Esat rejimi yıkıldıktan sonra IŞİD’in bittiği söylenirken, şimdi hangi ihtiyacın ürünü olarak yeniden eylemlere başladı? Bizi daha fazla ilgilendiren yönü ise, IŞİD gibi radikal İslamcı grupların Türkiye’de cirit atması, çok rahat biçimde örgütlenmesi, propaganda ve eylemleriyle topluma korku salmasıdır.
Yalova’daki çatışma, IŞİD ve diğer cihatçı grupların ülke içinde ne kadar rahat hareket ettiklerini bir kez daha gösterdi. Aynı şekilde devletin bunlara göz yumduğu, hatta destekleyip teşvik ettiği yeniden ortaya serildi. Dolayısıyla yaymak istediklerinin aksine ortada ne bir “ihmal” ne bir “istihbarat zafiyeti” sözkonusuydu. Her şey bilgileri dahilinde ve ellerinin altındaydı… Öyle olmasa bir hafta içinde 50’den fazla ilde operasyon yaparak 500’den fazla IŞİD’cinin gözaltına alınması mümkün müydü?
Peki ne oldu da böyle geniş çaplı bir İŞID operasyonuna girişildi? Bunun ABD’nin “IŞİD’e karşı mücadele” çığırtkanlığını yeniden yükseltmesiyle aynı döneme denk gelmesi tesadüf müdür? Keza Türkiye’nin Suriye’de SDG’nin meşruiyet alanını daraltma planlarıyla, yürütülen “süreç”le; kısacası Suriye’deki gelişmelerle bağı yok mudur?
IŞID ne zaman, niye ortaya çıktı?
IŞİD birdenbire ortaya çıkmadı. ABD’nin ve işbirlikçilerinin Suriye’ye dönük savaş politikalarının bir sonucu olarak doğdu ve büyüdü. Başta ABD olmak üzere, “Batılı” emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda, kimi zaman Esad’a, kimi zaman Irak’ın Şii yönetimine kimi zaman Kobane’ye, karşı kullanıldılar. Eğitiminden lojistiğine maddi ve siyasi destek gördüler.
IŞİD lideri Bağdadi, ABD’nin Irak işgali sırasında esir alınmıştı; ABD’ye bağlı bir örgüt kurma karşılığında serbest bırakıldığı söylenir. Gizliliği kaldırılan Pentagon raporlarında ABD’nin IŞİD’i “stratejik bir fırsat olarak değerlendirdiği” yazıyor. Eski Başkan Joe Biden, “milyonlarca dolar aktardığımız İslami isyancılar IŞİD’e dönüştü” demişti. Trump da “IŞİD’i Obama kurdu; düzenbaz Hillary ile birlikte kurdular” diyerek, IŞİD’in ABD tarafından kurulduğunu teyit etmişti.
Bu kanıtların ötesine, IŞİD’in eylemlerinin ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiği pratikte de görüldü. IŞİD Ortadoğu’da, Rusya ve Çin ile işbirliği yapan İran’ın gelişmesini durdurmayı amaçlayan bir görevi üstlendi.
IŞİD’in açılımı “Irak Şam İslam Devleti”dir. ABD’nin desteğiyle başlayan Suriye’deki gerici iç savaşta, 2013’ten itibaren kullanıldı. Suriye’nin Doğusu’nda bulunan Rakka’da hakimiyetlerini kurdular. 2014’te Musul’da “halifelikleri”ni ilan ettiler. Irak topraklarının yüzde 40’ını ele geçirdiler. IŞİD’in en etkin olduğu dönem, bu dönemdir.
Başlangıçta kitleler üzerinde yarattıkları dehşet ile, ABD’nin planlandığı gibi ilerledi, hedeflenen alanlara hızla ve kolayca girdiler. Ancak Kobane direnişi, IŞİD’in “yenilmezlik” mitini yerle bir etti, kitlelerin gözündeki “IŞİD dehşeti” nefrete dönüştü.
Bunun üzerine ABD’nin IŞİD’i kullanma şekli değişti. IŞİD’i Kobane üzerine süren ABD olduğu halde, IŞİD’e karşıymış gibi görünmeye başladı. “IŞİD’e karşı mücadele” adı altında Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’daki varlığını meşrulaştırmaya çalıştı. Ayrıca IŞİD yerine Suriye’deki Kürt örgütleriyle işbirliği yaparak bölgedeki hakimiyetini sürdürdü. Böylece dünya halkları nezdinde düşen itibarını da düzeltme olanağına kavuşmuş olacaktı.
Sonuçta ABD için IŞİD yine kullanışlı bir aparattı, fakat işlevi değişmişti…
Türkiye’nin IŞİD desteği
ABD’nin Ortadoğu’ya dönük politikalarında Türkiye “merkez üs” konumunda oldu. AKP’nin iş başına getirilmesi de yeni emperyalist savaşla doğrudan bağlantılıydı. Gerek Irak işgalinde, gerekse Suriye savaşında, AKP hükümetleri üzerine düşen görevi yaptılar. Sadece ideolojik yakınlıktan dolayı değil, ABD’nin savaş politikalarına uyumlu bir şekilde radikal İslamcı grupları desteklediler, yardım ve yataklık yaptılar. Bunların başında da IŞİD geliyordu.
MİT tırlarıyla IŞİD’e silah taşındığı, belgeleriyle ortaya çıktı. Suriye’ye 2000 tır gönderildiği tahmin ediliyordu. IŞİD’in savaştaki lojistiğini, tek başına Türkiye’den giden silahlar karşılayabilecek durumdaydı. Bu gerçekleri çeşitli yalanlarla örtmeye çalıştılar, belgeleri yayınlayanlar hakkında davalar açtılar, yayın yasağı getirdiler vb…
Suriye savaşı başladığı andan itibaren, Türkiye’nin bölgedeki cihatçı çetelere her tür yardımı yaptığı biliniyordu zaten. Türkiye’nin adı “cihatçı otobanı”na çıkmıştı. Üstelik sadece cihatçı ve silah sevkiyatı yapılmıyordu. Kamu binaları cephanelik haline getiriliyor, bazıları üs olarak kullanılıyor, yaralı cihatçılar Türkiye’de tedavi ediliyordu. Yöneticilerin önemli bir kısmı da, genellikle İstanbul’da lüks sitelerde kalıyordu.
Türkiye, IŞİD’i sadece bölge halklarına saldırıda değil, ülke içinde muhalif güçlere saldırıda da kullandı. Başta 10 Ekim Katliamı olmak üzere IŞİD Türkiye’de birçok katliam gerçekleştirdi. Bu katliamlarda yüzlerce kişi öldü, binlercesi yaralandı…
Dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu, bu vahşi katliamları yapanları “öfkeli çocuklar” olarak tanımlıyordu. 10 Ekim Katliamı’nda katillerin devlet tarafından bilindiği ve son ana kadar izlendiği açığa çıkınca, “eylem olmadan gözaltına alamazdık” diyerek, IŞİD’lileri nasıl koruyup kolladıklarını, ayrıca katliamın gerçekleşmesini beklediklerini itiraf etmiş oldu.
Türkiye’nin IŞİD başta olmak üzere cihatçı çetelere desteği bu kadar açık ve pervasızdı.
IŞİD’in bugünkü durumu
IŞİD 2017 yılından itibaren zayıflamaya başladı. 2019’da Irak ve Suriye’de kontrol ettiği toprakların tümünü kaybetti. Aynı yıl lideri Bağdadi ABD tarafından öldürüldü. ABD kendi yarattığı örgütü de, liderini de yine kendi çıkarları doğrultusunda ortadan kaldırıyordu. Fakat Suriye’de halen ABD askerleri bulunuyordu ve bunu “IŞİD’e karşı mücadele” ile açıklıyordu. Bu durumda IŞİD’in bitmemesi, hatta yer yer büyük eylemler yapması gerekiyordu. Yıllardır hiçbir eylemi duyulmayan IŞİD, son aylarda yeniden eylemlere başladı. Hem de Suriye’de ABD’li askerlere saldıracak kadar!..
13 Aralık’ta Suriye’nin Palmira kentindeki saldırıda iki ABD askeri ve bir ABD’li sivil tercüman öldürüldü. Bunun üzerine ABD, IŞİD’e karşı büyük bir hava saldırısı düzenledi. Suriye’de IŞİD’e ait olduğunu iddia ettiği “70’ten fazla hedefi vurduğunu” açıkladı. ABD’li askerleri hedef alan kim olursa ezip geçeceğini duyuruyor, ABD karşıtlarına korku salıyordu!
Yani IŞİD, ABD için son derece elverişli bir aparat olarak kullanılmaya devam ediyordu. Sadece Suriye’de değil, bugün IŞİD’in nerelerde yoğunlaştığına baktığımızda, ABD’nin hedefleri doğrultusunda nasıl yeniden konumlandırıldığı görülecektir.
IŞİD uzun süredir “Horasan Vilayeti” adını verdiği Afganistan ve Pakistan’da yoğunlaşmış durumda. Afganistan üzerinden İran’a dönük saldırılarda kullanıldığı ortaya çıktı. Geçen yıl İran’da yaklaşık 100 kişinin, Rusya’da ise yaklaşık 150 kişinin öldürüldüğü saldırıları IŞİD’in yaptığı söyleniyor. Barış Enstitüsü tarafından yayımlanan “2025 Küresel Terörizm Endeksi” raporda, IŞİD ve bağlı örgütleri için “2024 yılında 22 ülkede 1.805 kişinin ölümünden sorumlu olan en ölümcül terör örgütü” deniyor. BM ise, IŞİD’in Afganistan ve Pakistan’ın kuzeyinde üslendiğini, 2 bin savaşçısının olduğunu ve Tacikistan, Özbekistan gibi diğer Orta Asya ülkelerinden de eleman toplamaya devam ettiğini belirtti.
IŞİD’in varlığını gösterdiği bir diğer bölge ise Afrika. Uzmanlar IŞİD’in ana odağının Afrika olduğunu söylüyor. Birleşmiş Milletler’e göre IŞİD’in “Batı Afrika Vilayeti” 8 bin ila 12 bin savaşçıya sahip olabilir. Son dönemki 10 saldırıdan dokuzunun Sahraaltı Afrika’da olduğunu söyleniyor. En güçlü olduğu yerler Nijerya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Mozambik olarak sıralanıyor. Afrika’da IŞİD’in kontrolünde olan toprak parçası yok, sığınaklarda kalıp vur-kaç taktiği izliyorlar.
IŞİD’in bir kolunun da “Doğu Asya Vilayeti” olarak adlandırılan Güneydoğu Asya ile Filipinler’in güneyini kapsayan kolu olduğu öne sürülüyor. IŞİD Filipinler ve Endonezya’da gerçekleşen bir dizi ölümcül saldırıdan sorumlu tutuldu.
Adı “Irak-Şam” olan bir örgütün Afganistan’dan Afrika’ya, Avusturalya’dan Filipinler’e dünyanın dört bir yanına yayılması ve faaliyet göstermesi, emperyalizmden bağımsız düşünülebilinir mi?
Daha önemlisi, IŞİD’in son dönem yoğunlaştığı yerlere baktığımızda, (özellikle İran’a komşu ülkeler, Afrika ve Güneydoğu Asya ülkeleri) ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü hegemonya savaşında, Çin’i kuşatma stratejisinin bir parçası olarak IŞİD’i kullanmaya başladığı görülüyor.
Ortadoğu’daki askeri varlığını “IŞİD’e karşı mücadele” ile açıkladığı için IŞİD’in bir süre daha Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’da bulunması gerekiyor. Ve asıl görev alanının Çin’in etkisi altındaki ülkeler olduğu anlaşılıyor.
Türkiye’nin IŞİD’le savaşı(!)
İşin Türkiye boyutuna gelirsek…
Türkiye’nin IŞİD başta olmak üzere cihatçı çetelere desteğini yukarıda özetledik. Buna karşın ABD’nin “IŞİD’e karşı mücadele” safhasını geçtiği andan itibaren, Türkiye de adım adım IŞİD karşıtı pozisyon almaya çalıştı. Öyle ki, ABD’nin “IŞİD’le mücadele”de PYD’yi öne çıkarması üzerine, kendisinin daha iyi mücadele vereceğini, ABD’nin de PYD yerine kendisini tercih etmesini söyledi. Ve IŞİD’e karşı bazı operasyonlar da yaptı. Dolayısıyla ABD’nin yeni IŞİD politikasına kendisini adapte etmeye çalıştı.
Son IŞİD operasyonları bu politikanın devamı niteliğinde. ABD’nin yaymak istediği gibi IŞİD’in halen çok güçlü olduğu ve ülke içinde eylem yapacağı iddiasıyla yeniden bir “IŞİD umacısı” yarattılar. Böylece ülke içinde halka korku salacak, özellikle yılbaşı kutlamalarının meydanlarda yapılmasını durdurmuş olacaktı; ayrıca ABD’ye ne kadar iyi bir işbirlikçisi olduğunu gösterecekti.
Geçtiğimiz aylarda Trump, HTŞ lideri Ahmet Şara’yı Beyaz Saray’da kabul etmişti. Aynı günlerde Dışişleri Hakan Fidan da ABD’ye gitmişti. Trump, Suriye’de HTŞ ile SDG’nin anlaşmasını istiyor. Buna karşın Türkiye, SDG’nin tüm kazanımlarını yokedecek şekilde HTŞ iktidarına boyuneğmesinden yana. HTŞ’nin Suriye genelinde iktidarını pekiştirmek istiyor. Bunun için de farklı cihatçı grupların silahsızlanması, HTŞ’nin hakimiyetini kabul etmesi gerekiyor. Dolayısıyla IŞİD operasyonları HTŞ’yi rahatlatma, elini güçlendirme amacı da taşıyor. Örneğin İstanbul Havalimanı’nı bombalamaktan hüküm yiyen IŞİD’li caniler, son infaz yasasıyla tahliye edildi ve HTŞ ile yapılan anlaşma gereği Suriye’ye gönderildi.
Türkiye IŞİD dahil cihatçı çeteleri kendi eliyle besleyip büyüttüğü için, nerede, ne yaptıklarını çok iyi bilecek durumda. Yalova’yı yıllardır üs tuttuklarını sağır sultan bile biliyor mesela. Yalova’da açıkça gösteri yapıyorlar, bir mahalleyi ele geçiriyorlar; muhtar da bu konuyu soran gazetecilere “bunu bilmeyen mi var” diyor. CHP ve DEM’li vekiller, mecliste bu yönde soru önergeleri veriyorlar, fakat ilgili bakanlar bunları yine geçiştiriyor…
Elbette kimi zaman bu tür örgütler sahipleri için de bir tehlike halini alabilir. Kullanılıp bir kenara atılmaya çeşitli biçimde direnç gösterebilirler. Ya da operasyon ekipleri, bu çeteleri hafife alıp gaflete düşmüş olabilir. Yalova’da 3 polisin ölümüyle sonuçlanan ve saatlerce süren çatışma, her iki ihtimalin de olabileceğini gösteriyor.
Fakat ülkemizde sadece IŞİD değil, devletin bilgisi ve desteği dahilinde semirmiş birçok cihatçı çete var ve bunlar hem dışta hem içte kullanılmak üzere el altında tutuluyor. Suriye’de Esad rejimi yıkıldığı halde, Suriyelilerin hala ezici çoğunluğu Türkiye’de bulunuyor. Adına “gönüllü, güvenli, onurlu” dedikleri geri dönüş politikasından, başka bir şey de beklenemez zaten.
Resmi açıklamalara göre son bir yılda Suriye’ye dönen Suriyeli sayısı 1 milyon civarında. Oysa en az 5 milyon civarında Suriyelinin Türkiye’ye geldiği biliniyor. Bunların bir kısmı “ucuz işgücü” olarak patronların azami karına sunuluyor; bir kısmı ise tarikatlara, çetelere insan malzemesi oluyor. Geçtiğimiz yıllarda bir bakan, “Suriyelilerin kalmasını en çok patronlar istiyor” türünden sözler sarf etmişti. Keza Afganistan’dan kaçıp gelen genç erkekleri de “Afganlar olmazsa çoban bulamıyoruz” diyerek savunmuşlardı.
Sonuç yerine
Bu tablo da gösteriyor ki, Türkiye esasında ne IŞİD’le ne de cihatçı çetelerle mücadele ediyor. Zamanını ve misyonunu tamamlamış çeteleri tasfiye etmeleri mümkün, fakat bugün IŞİD’e yeni bir görev verildiği de ortada. Bu koşullarda ABD’nin de AKP’nin de “IŞİD’e karşı mücadele”si, bir görüntüden ve yanılsamadan ibaret.
Türkiye’de özellikle AKP hükümetleri dönemi, tarikatların, mafyanın, cihatçı çetelerin hızla büyüdüğü ve her alana yayıldığı bir dönem oldu. Sadece demografik yapıyı değil, toplumsal dokuyu da bozdular. Dinci gericiliğin yayılmasında, toplumsal muhalefetin bastırılmasında bunları kullandılar. Bu kadar uzun süre işbaşında kalmalarında bu çetelerin de önemli bir rolü var. Bunları önümüzdeki dönemde de kullanacakları kimse için sır değil. Ki Erdoğan bu tehdidi açıkça yapıyor. Uzun süre CHP de bu korkuyu körükleyerek kitlelerin sokağa çıkmasını engelledi.
Yüzyılların sınıf mücadelesi deneyimi göstermiştir ki, karşı-devrim kitlesel ayaklanmaları bastırmak için katliam dahil her yola başvurur. Ama yine de ayaklanmaları, isyanları önleyemez. Sadece isyanları değil, devrimleri de… Devrimci bir önderlik altında kenetlenmiş örgütlü bir halkı kimse yenemez!
Onun için cihatçı çeteler bir korku unsuru olarak değil, mücadele içinde hesaba katılması ve yok edilmesi gereken karşı-devrimci odaklar olarak ele alınmalıdır. Bunları kökten ortadan kaldıracak olan da, CHP ya da başka bir düzen partisi değil, devrimci önderlik etrafında birleşmiş halkların gücü olacaktır.
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir