“İtirafçılar toplumun yüzkarasıdırlar. Hiçbir şey toplumu onların kafasındaki pislik kadar kirletemez.
Yalan, dalavere ve sansasyon tek besinleridir.”
Heinrich Böll
CHP’li belediyelere yapılan operasyonlar, itirafçılık-hainleşme olgusunu yeniden gündemleştirdi. Devletin itirafçılaştırma politikası yeni değil elbette. Komünist ve devrimci örgütlere yapılan operasyonlarda itirafçılık sürekli kullandı. Özellikle 12 Mart, 12 Eylül gibi darbe yıllarında, baskıların arttığı her dönemde itirafçılaştırma politikasının önplana çıktığını görüyoruz.
Bu aynı zamanda burjuva hukukun askıya alınması anlamına geliyor. Maddi bir delile dayanmadan, sadece itirafçıların ifadeleriyle (iftiralarıyla) bir kişiyi ve kurumu yargılamak-cezalandırmak, burjuva hukuk kurallarına bile aykırı çünkü. Ama bu dönemlerde kararların hukuka uygun olup olmaması önemsenmiyor. Kendi koydukları yasaları çiğneme pahasına yönetimlerini ayakta tutmaya çalışıyorlar. Yargılamalar da hukuki değil, siyasi oluyor.
AKP’nin son yıllarında itirafçılaştırma politikasının öne çıkması, nasıl bir dönemden geçtiğimizi de gösteriyor. Darbe yıllarını aratmayan baskı ve şiddetle, kural tanımaz keyfi bir yönetimle karşı karşıyayız. İtirafçılaştırma politikası, bunun somut göstergelerinden biri.
Uzun bir süredir devrimci-demokrat kurumları çökertmede kullandıkları en önemli silahları oldu itirafçılar. Soruşturmalar, iddianameler, asıl olarak itirafçıların iftiraları üzerine oturuyor. Ya öncesinden alınan düzmece ifadelerle operasyon düğmesine basılıyor, ya da operasyon sırasında-sonrasında yeni itirafçılarla suçlamalar pekiştiriliyor, arttırılıyor. Örneğin Çağdaş Hukukçular Derneği’nin Başkanı Selçuk Kozağaçlı ve birçok yöneticisi bu şekilde yargılanıp ceza aldılar. Keza ESP’ye dönük son operasyon, itirafçıların yalanları üzerine gerçekleşti. Daha pek çok örgüt ve parti bu şekilde operasyonlarla, haksız yere uzun tutukluluk ve ağır cezalarla karşı karşıya kaldı.
Şimdi de CHP gibi bir düzen partisini geriletmek amacıyla devreye sokulmuş durumda. CHP’li belediyelere yapılan operasyonlarda gözaltına alınan veya tutuklananlar, itirafçı olmaya zorlanıyor. En hafifinden “ya uzun yıllar içeride yatarsın, ya da istediğimiz ifadeyi imzalayıp çıkarsın” diyerek, itirafçılık dayatılıyor. Kimisine de daha içeri düşmeden korku salınarak itirafçı olması sağlanıyor. Elbette birçok vaatle birlikte…
Bir prototip: Özlem Çerçioğlu
CHP belediyelerine operasyon üzerine operasyon yapıldığı bir dönemde, Aydın Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun AKP’ye geçmesi, günümüzdeki itirafçılaştırma-hainleştirme politikasının en tipik örneği, prototipi oldu. Onun için üzerinde durmakta fayda var.
Çerçioğlu, AKP’ye geçerken yaptığı konuşmayla ve sonrasında Sabah Gazetesi’ndeki röportajıyla, hainleşmenin nasıl bir kimlik-kişilik yarattığını bir kez daha gözler önüne serdi. Her cümlesinin başına “cumhurbaşkanımızın himayesiyle” diye başlayan Çerçioğlu, boyuneğdiği kişiye-kuruma secde ederken, ihanet ettiği kişi ve kurumları suçlamaktan, tehdit etmekten de geri durmadı. Her hain gibi boyuneğdiklerine yaltaklandı, ihanet ettiklerine saldırdı.
Oysa CHP’li belediyeler içerisinde “yolsuzluk”la en fazla suçlanan Çerçioğlu’nun başında bulunduğu Aydın Belediyesi idi. Hakkında 22 yolsuzluk dosyası açılmıştı. Üstelik bu dosyalar CHP’li belediyelere operasyon başlamadan önce vardı. AKP medyasında adı “yolsuzluklar kraliçesi”ne çıkmıştı. Sadece yandaş medya değil, Cumhuriyet bile Çerçioğlu’nun yolsuzluklarını yazdı. Hakkında “Kırık Topuklu Kirli Kontes” adlı bir kitap da bulunuyor.
Çerçioğlu’na atfedilen sıfatlar oldukça fazla. En bilineni “topuklu efe”ydi. Fakat bu sıfatı Aydın halkının değil, Hürriyet Gazetesi’nin (Doğan grubuna ait iken) koyduğu anlaşıldı. AKP’ye geçtikten sonra ise, “topuklu efe”den “topuklayan efe”ye terfi etti!
Bugün geldiği noktada isminin önündeki sıfat “dönek”tir artık. Hangi kurumda olursa olsun, kişisel çıkarlarını korumak, kendini kurtarmak için her kim karşı tarafa iltihak ediyorsa, onun adı dönektir, haindir! Ve hainler lanetlidir. Sadece içinden çıktığı kesim tarafından değil, iltihak ettiği kesimler tarafından da sevilmezler. Hiç kimseye güven vermezler çünkü. Bugün onlara ihanet eden, yarın kendilerine de ihanet edebilir. Bunu bilirler ve hep ihtiyatlı yaklaşırlar. Çerçioğlu her cümlesinde “cumhurbaşkanımız” diyerek yaltaklanmasına rağmen, rozetini Erdoğan değil AKP kadın kolları başkanı takmıştır mesela. Sefil bir halde yaptığı konuşması, salondan doğru-düzgün alkış almamıştır. Kimi AKP’liler bu transfere açıktan karşı çıkmıştır vb…
CHP operasyonlarında birçok itirafçı çıktı. Bir kısmı AKP döneminden itibaren belediyede çalışanlardan, ya da AKP’yle iş yapanlardan oluşuyor. CHP’li olarak belediyede görev alan kişiler de var tabii. Ama Çerçioğlu “hainlik kulvarı”nın zirvesine oturdu. Bunda CHP’nin vitrininde yer alması, 4 dönemdir Aydın’da belediye başkanı seçilmesi, sınırlı sayıda kadın başkandan biri olması gibi nedenler sıralanabilir. Fakat daha önemlisi, hiçbir belediye başkanı itirafçı olmayı kabul etmezken -ki haklarındaki suçlamalar Çerçioğlu ile kıyaslanamaz- Çerçioğlu’nun buna tevessül etmesidir. AKP’nin kitle tabanını yitirdiği bir dönemde AKP’ye kan taşıması, CHP’ye ve CHP’li belediyelere saldırıya geçmesidir.
İçinden çıktığı kuruma-kesime saldırmak, hainliğin en tipik özelliğidir. Çerçioğlu da öyle yaptı. Yandaş medyanın “amiral gemisi” Sabah’a verdiği röportajda, yıllardır belediye başkanlığını yaptığı Aydın’ın ilçesi olan Kuşadası Belediyesi’ni yolsuzlukla suçladı. Ve bu durumu CHP yönetimine, Özgür Özel’e bildirdiği halde, sessiz kalmakla itham etti.
“Hain”lik böyle bir şey! O güne dek birlikte çalıştığı, ortada bir “suç” varsa, birlikte işledikleri arkadaşlarını ihbar etmek, örgütünü-partisini suçlamak! Karşı safa geçişini meşrulaştırmak için buna ihtiyacı var! Çerçioğlu da AKP’ye geçişini CHP’deki yolsuzluklara bağladı, “gerekirse tek tek açıklarım” diyerek tehdit etti. AKP’nin ondan beklediği “hizmet” de buydu zaten. Daha düne kadar Çerçioğlu için “yolsuzluk kraliçesi” diye manşet atan Sabah, hemen mikrofonu uzatıp “açıkla bakalım” dedi. O da en yakınından başladı ötmeye…
Artık AKP’nin ihtiyaç duyduğu her konuda konuşacak, sağa-sola iftira atacak! Çünkü önüne sürülen 22 dosya var! AKP’ye geçmeden önce yakınlarına, “ben aylarca hapis yatamam” dediği söyleniyor. Çerçioğlu gibi hainlerin canı, hiçbir suçu olmadığı halde yıllardır hapis yatanlardan daha kıymetli! Karşılaşacağı zorluklara onurluca katlanmak yerine, onursuzluğu, rezilleşmeyi, düşkünleşmeyi seçebiliyorlar. Ömür boyu alınlarında kara bir leke olarak “hain” damgasıyla dolaşmanın ağırlığını ya bilmiyor ya da önemsemiyorlar. Dahası unutulacağını sanıyorlar. Öyle olmadığını-olmayacağını göstermek gerekiyor.
İtirafçılık kendini inkardır
İtirafçılık, kişinin o güne dek inandığı, savunduğu görüşleri, geçmişini, dolayısıyla kendini inkar etmektir. Fakat sadece inkarla da sınırlı değildir. O güne dek değer bildiği ne varsa karşısına geçmek, düşmanlaşmaktır. En çıplak haliyle bir saf değişimidir. Hiçleşmek, tüm insani değerleri yitirmek, un-ufak olmaktır.
Çoğunlukla gözaltı-tutuklanma sürecinde ortaya çıkar. Fiziki-psikolojik işkenceye dayanamayıp çözülenler veya çeşitli vaatlerle kandırılanlar, polisin önlerine koyduğu ifadeyi imzalarlar. Elbette her çözülen itirafçı olmaz. Hatta pişmanlık gösteren herkes de itirafçı olmaz. İtirafçılık, o güne dek “düşman” gördüklerinin safına geçmek, onlarla birlikte eski davasına, dava arkadaşlarına ateş açmak, onları yok etmeye çalışmaktır. Öyle ki, polisle birlikte yoldaşlarının işkencesine katılanlar, katledenler çıkmıştır.
İtirafçının böyle bir karaktersizliğe, kişilik bozukluğuna sahip olması gerekir. Ki bu da birdenbire ortaya çıkmaz, öncesinden başlayan sürecin geldiği son noktadır. Değer erozyonu, ahlaki bozulma, yozlaşma ve çürüme mutlaka öncesinden başlamıştır. Polisler de bu zayıflıklara-zaaflara oynar, onların içinden itirafçı çıkarır.
Bunun sınıfsal yönü de vardır kuşkusuz. Devrimci saflarda daha çok küçük-burjuva ve lümpen kesimlerden çıkmıştır mesela. Anti-faşist mücadelenin yükseldiği dönemlerde devrimci saflara akın eden bu kesimler, devrimin gerilediği, yenildiği yıllarda hızla aslına dönerler. Özellikle devletle açıktan yüz yüze kaldıkları dönemeçlerde çok çabuk yüzgeri ederler.
Elbette bu durum, devrimci hareketin başta dayandığı kitle tabanı olmak üzere birçok zayıflığını ortaya koyar. Şubede çözülmelerin ve itirafçıların artmasında bu zayıflıkların rolü büyüktür. Kuralların gevşediği, denetimin olmadığı, ideolojik-siyasi eğitimin doğru-düzgün verilmediği, kadroların yaşamına girilmediği koşullarda her tür ajan sızması da olur; işbirlikçisi, itirafçısı da çıkar. Dolayısıyla itirafçılığa karşı mücadelenin, onu en aza indirmenin birinci kıstası, bu tür eksiklikleri-yanlışları düzeltmektir.
Yoksa egemen sınıflar başta komünist ve devrimci örgütler olmak üzere muhalif kesimlerin içinden itirafçı çıkarmayı her zaman çalışır. Kullandıkları en kirli yöntemlerden biridir itirafçılık. Bütün pis işlerini onlara yaptırırlar. İşleri bittikten sonra da bir kirli mendil gibi fırlatıp atarlar.
Kaçakçıların mayınlara karşı yanlarına aldıkları bir eşek vardır. Ona “mayın eşeği” derler. Mayınlardan korunmak için o eşeği öne sürerler. Mayın patlarsa eşek ölecektir doğal olarak. İtirafçı da devletin kullandığı ‘mayın eşeği’ gibidir. İşlerine yaradığı sürece kullanırlar, sonra da bir posa, bir leş halinde kenara atıp giderler.
İtirafçının kimsenin yanında bir değeri yoktur. Ailesi tarafından bile sevilmeyen, hatta utanılan bir varlıktır. Hiçbirinin yakın arkadaşı, dostu, seveni olmaz. Onları da her an satabilirler çünkü. Nitekim 12 Eylül itirafçıları, aynı hücreyi paylaştıkları başka itirafçılar hakkında da ifade vermiştir. Polisler itirafçıdan yeni itiraflar istedikçe, önce bildiklerini, sonra tahminlerini yazmışlar, onların da tükendiği noktada birbirlerini ihbar etmişlerdir. Kendi kendilerini yemeye başlamışlar, ardından “pişman itirafçılar” çıkmıştır.
Fakat bazı suçların affı yoktur. Yoldaşlarının ölümüne sebep olan, ekmeğini yediği-suyunu içtiği halktan insanlara bile zarar veren bu yaratıkların pişman olmaları suçlarını ortadan kaldırmaz. Onun için itirafçılar ölünceye dek herkesten saklanarak yaşarlar. Esasında itirafçılığı kabul ettikleri andan itibaren yaşayan bir ölüden farksızdırlar.
İtirafçılaştırma politikasının
kısa tarihi
Egemenlerin itirafçılaştırma politikası, sınıflı toplumların ve devletin ortaya çıkışı kadar eskidir.
Köleci toplumdan itibaren egemenler, işkence-zindan-mahkeme üçgeninde düzene isyan edenleri zapturapt altına almaya çalışmış, dönekler ve hainler yaratarak içten çökertmenin yollarını aramıştır. Buna sadece bir hareketi çökertmek açısından değil, ondan sonraki olası başkaldırıları baştan zayıf düşürmek ve genel olarak kitlelerde moral bozukluğu yaratmak açısından ihtiyaç duyarlar.
Özellikle hareketin liderlerini-sözcülerini hedef alırlar. Bir hareketi, bir düşünceyi yok etmenin en etkili yolu, bizzat o akımın temsilcilerine nedamet getirtmektir çünkü. Bu yöntem, egemenler tarafından yüzyıllardır uygulanagelmiştir. Tarihte ünlü Galile olayı vardır mesela. 1632 yılında Roma’nın engizisyon mahkemeleri, Galile’nin görüşlerinin kutsal kitapları İncil’le çeliştiğine karar vermiş ve ölüm cezasına çarptırmıştır. Galile’den dünyanın dönmediğini tüm ahaliye ilan etmesi istenmişlerdir. Karşılığında idam edilmekten kurtulup ömür boyu ev hapsine mahkum olacaktır. Yaygın olarak bilinenin aksine Galile, bu isteğe boyun eğmiştir. Bir rivayete göre, mahkeme sonrası “dünya yine de dönüyor” dediği söylenir.
Elbette dünyanın döndüğü gerçeği, bu bilimsel doğru her tür engele, yasaklamaya, ölüm cezalarına rağmen kendini kabul ettirecektir. Zaten bir başka bilim insanı Giordano Bruno, evrenin sonsuz olduğunu ve dünyadan başka gezegenler bulunduğunu ölümü pahasına haykırmış, döneklerin yanında cesur insanların da olduğunu göstermiştir. 1600 yılında Bruno çırılçıplak soyularak Roma’nın meydanında yakılarak öldürülür. Fakat sonraki yüzyıllarda bir “bilim şehidi” olarak onurlandırılacaktır. Onun yakıldığı meydana heykeli dikilecek, her ölüm yıldönümünde anılacaktır.
Roma’dan önceki en büyük köleci devlet Antik Yunan’da ise, felsefi düşüncelerinden dolayı Sokrates dinsizlikle suçlanmış hakkında ölüm cezası verilmiştir. Sokrates’in suçlu bulunduğu mahkemede yaptığı savunma ünlüdür. Sokrates düşüncelerinden taviz vermez ve zindanda zehir içerek kendini öldürür. (MÖ 399) Sonraki yıllarda öğrencisi Platon, Sokrates’in savunmasını-düşüncelerini daha geniş kesimlere duyuracaktır.
Kısacası sınıf mücadeleleri tarihi ihanetler kadar, kahramanlarla da doludur. Ve geriye kalan onlardır. Tüm baskı ve şiddete, dönekliğe, alçaklığa, yalan ve entrikaya rağmen tarihin ileriye akışı durmaz; bundan sonra da durmayacaktır.
Kapitalist-emperyalist sistem, kendine başkaldıranların ezilmesinde, önceki sınıflı toplumlardan daha ileridedir. Her tür teknik ve düşünsel gelişimi, kendi bekasını sağlamak ve karşıtlarını imha etmek için kullanmıştır. İdeolojik bombardıman, dezenformasyon, demagoji, başlıca silahıdır. Elbette bunları şiddet unsurlarıyla birleştirerek daha etkili kılar. Ajan ve işbirlikçiler, işin bir yönüdür. Esas olarak dönek ve hainler yaratmayı amaçlar. Onlar sayesinde elde edeceği başarıyı, hiçbir işkence yöntemi ve ajanı ile elde edemez çünkü. Hele ki bunlar, bir hareketin önderi, yöneticisi konumunda iseler, vuracağı darbe çok daha sarsıcı ve etkili olur. Küçük-burjuva ve ulusal hareketlerin önderlerini teslim almada önemli bir başarı elde ettiklerini de söyleyebiliriz.
Emperyalist dönemin imparatoru ABD, itirafçılaştırma-dönekleştirme politikasının da başını çekti. Özellikle II. emperyalist savaş sonrası sosyalizmin dünya ölçeğindeki zaferi ve dünyanın üçte birinin “sosyalist kamp” içinde yer alması, ABD’yi oldukça telaşlandırmış, saldırganlığını arttırmıştı. “McCartycilik” olarak anılan dönemde, sadece komünistler değil, ilerici-demokrat aydın ve sanatçılar teker teker sorguya çekildi, çevrelerini suçlamaları doğrultusunda yoğun bir baskı uygulandı. Elbette her zaman olduğu gibi dönekler kadar, düşüncelerinden taviz vermeyenler, onurlu ve dik duranlar da çıktı. Sonuçta “McCartycilik” emperyalist burjuvazinin itirafçılaştırma politikasının, Ortaçağ dönemini çağrıştıran “cadı avı”nın adı olarak tarihe geçti.
Sınıflı toplumların ortaya çıkışı kadar eskiye dayanan itirafçılığın “pişmanlık yasası” adıyla yasalaşması ise, yakın bir tarihte gerçekleşmiştir. 1970’lerin sonunda İtalya’da önce kararname çıkarılır, ardından yasalaşır. ‘70’li yıllar, başta İtalya olmak üzere Avrupa’da devrimci örgütlerin güçlü eylemler gerçekleştirdiği dönemdir. 1978 yılında Kızıl Tugaylar örgütünün eski başbakanlardan Aldo Moro’yu kaçırması, bu yasanın çıkmasında milattır. Egemenler ‘tarihsel uzlaşma’ yaparak itirafçılık gibi ‘olağandışı’ yöntemleri devreye sokarlar. Kızıl Tugaylar dahil birçok yasa-dışı örgüte ağır darbeler vurulur. Ancak kesin bir başarıdan söz edilemez. Dahası, ihbarcılığı yasalaştıran bu uygulamanın yol açtığı bir dizi açmazı yaşarlar.
Türkiye’de itirafçılaştırma
politikası
ABD de “McCartycilik” dönemi, Türkiye’deki egemenleri de harekete geçirdi. ABD işbirlikçisi Demokrat Parti’nin hükümet olduğu bu dönemde, yoğun bir ideolojik bombardıman ile toplumsal muhalefet üzerinde baskılar arttı, itirafçılaştırma politikasına hız verildi. Tıpkı ABD’deki gibi, partiyle hiçbir bağı olmayan sanatçılar-aydınlar sorguya tabi tutulup itirafa zorlandı. Keza ‘Komünizmle Mücadele Dernekleri’ bizzat devlet eliyle teşvik edilerek aktif hale getirildi. TKP’nin ünlü ‘1951 Tevkifatı’ da bu dönem gerçekleşti. Çok sayıda ‘itirafçı’nın çıktığı bu operasyonda, ‘Harbiye Hapishanesi’nde ‘anti-komünist cephe’ adıyla ayrı bir koğuş bile oluşturuldu.
Esasında Türkiye’de itirafçılaştırma politikası, ikinci emperyalist savaştan çok önce başlamıştır. Kemalist burjuvazi cılız bir anti-emperyalist nitelik taşıyan ulusal kurtuluş savaşı süresince en fazla desteği, yeni kurulmuş olan SSCB’den aldığı halde, komünizmi “en büyük tehlike” olarak görüyordu. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz’de boğulması bu yüzdendir. TC kurulduktan sonra da ‘komünizm heyulası’ndan kurtulamadılar.
Cumhuriyet tarihinde itirafçılığın ilk kez TKP Genel Sekreteri Vedat Nedim Tör’ün 1927 yılında teslim olmasıyla başladığı genel kabul görmektedir. Vedat Nedim Tör ismi, Türkiye’de itirafçılığın-hainliğin simgesi halini alır. TKP’ye ait bütün örgütün şeması ve belgelerle polise giden Vedat Nedim, Komüntern ve SSCB de dahil her tür bilgiyi sunarak TKP’nin 1927 tevkifatını başlatan olur.
İtirafçılaştırma; 1927, 1951 Tevkifatları başta olmak üzere TC’nin kuruluşundan itibaren uygulanan bir yöntemdir. Fakat toplumsal mücadeleyi farklı yöntemlerle bastıramadığı zamanlarda, itirafçılaştırmaya daha fazla başvurdukları bir gerçektir. 12 Mart ve 12 Eylül işte böyle dönemlerdir.
12 Mart, Deniz-Mahir-Kaypakkaya gibi devrimci önderlerin yiğit ölümlerinin yanında, önemli oranda dönek ve hainlere de tanıklık eder. Yakın devrim hayallerinden kapitalizmin ebediliğine sıçrayarak, düzen içinde kendilerine yer arayanlar az çıkmamıştır. Ancak o yıllardan bugüne isimleri akılda kalan, sadece direnenler, yiğitçe şehit düşenlerdir.
12 Eylül yılları ise, itirafçılığın yaygınlaştırıldığı, yasal bir kılıf ile resmileştirildiği dönemdir. Faşist cunta, Türkiye tarihinin en ileri toplumsal hareketini bastırabilmek için ‘yeni’ biçimlere ihtiyaç duyar. 90 günlük gözaltı süresi, en vahşi, yoğun işkenceler, Bastil’i aratmayacak cezaevleri, ardarda gerçekleşen idamlar, sokak infazları, sıkıyönetim mahkemeleri, belli başlı uygulamalardır. Bunlara İtalya’dan aldıkları “pişmanlık yasası” da eklenmiştir. İşkencehanelerde uşaklaşan tipleri televizyonlara çıkartıp “pişmanız” dedirtirler, “teslim olun” çağrısı yaptırırlar.
Buna rağmen itirafçılaştırma politikasının başarılı olduğu söylenemez.
O dönem yaklaşık 1 milyon kişi gözaltına alınmıştır; siyasi tutsak sayısı 50 bin civarındadır. Bunların içinden “pişmanlık yasası”ndan yararlanmak isteyenlerin sayısı ise, yaklaşık bin kişidir. Büyük çoğunluğu da pişmanlıktan pişman olup geri dönmüştür. Devletin resmi olarak sunduğu olanaklardan, ancak bir avuç hain yararlanmıştır. Kimisi polis ya da korucu olmuş, estetik yaptırılmış, yeni bir isim ve iş verilmiştir. Ancak buna rağmen birçok itirafçı, devrimci adaletten kurtulamaz.
Ne var ki, ‘90’ların ikinci yarısından itibaren bir kez daha hortlayan tasfiyecilik, itirafçılığı yeniden yükseltir. –12 Eylül’den daha fazla itirafçı çıktığını söyleyebiliriz. İtirafçılar için ayrı bir hapishane (Kırklareli Cezaevi) tahsis edilir. Şubede çözülenler, ileride itirafçılaştırma hedefiyle Kırklareli Cezaevi’ne götürülürler. Komünist tutsakların ölüm orucu dahil aylarca süren direnişleriyle bu politikada önemli bir gedik açılmıştır.
Sonrasında F Tipleri’ni yaşama geçirmek için düzenledikleri 19 Aralık Katliamı, hem hapishanelerde hem de dışarıda yeni bir dönemin başlangıcı olur. 2000 yılında gerçekleşen bu katliam büyük bir direnişle, kitlesel ölüm orucuyla karşılansa da, yenilgi durdurulamaz. Devrimci örgütler önemli darbeler alır; yasalcılık, parlamentarizm baskın hale gelir, şubede çözülme ve itirafçılaşma artar.
İtirafçılaşma politikasının asıl olarak yenilgi dönemlerinde öne çıkarıldığı ve o dönemlerde başarılı olduğu bu kısa tarihçeden de anlaşılacaktır.
İtirafçılığa karşı mücadele
Bugün itirafçılaştırma yeniden ve daha boyutlu olarak karşımızda. Artık sadece komünist ve devrimci örgütlere, Kürt hareketine karşı değil, siyasi partilerin kendi aralarındaki mücadelesinde de kullanılıyor.
CHP’den gözaltına alınanlara itirafçılık dayatması karşısında İmamoğlu’nun “kimse benim için acı çekmesin, aileleri ve çocuklarıyla sınanmasınlar; önlerine konan ifadeyi imzalasınlar” demesi, büyük bir hatadır. İtirafçılığı normalleştiren, hatta teşvik eden bu sözler, asla kabul edilemez. Halbuki, hiç kimse İmamoğlu için direnmiyordur. Herkes kendi onuruna, kişiliğine sahip çıkmakta, kendi sorunları için mücadele etmektedir. Hasta tutsaklar bile, tedavileri veya tahliyeleri karşılığında itirafçılık dayatmasını kabul etmemiştir. Sözde insancıl duygularla bu tür açıklamaların, burjuva siyasette bile yeri yoktur.
Nitekim Özlem Çerçioğlu gibi bir vaka ile karşılaştıklarında CHP tabanı başta olmak üzere geniş kesimler büyük bir tepki göstermiştir. Kitlelerde itirafçılara, döneklere duyulan öfke, nefret halen çok yüksektir. Böylece İmamoğlu’nun sözleri boşa düşmüş, yanlışlığı yaşamda görülmüş ve bir daha tekrar edilmemiştir.
Fakat CHP’nin yanlışları sadece İmamoğlu’nun bu açıklamasıyla sınırlı değildir. Özlem Çerçioğlu’nda görüldüğü gibi, bir kişiye 2 dönem milletvekilliği, 4 dönem belediye başkanlığı verilmesi, hakkında onca suçlama varken kendi içlerinde soruşturma açıp gereğini yapmaması, bu konuda tabandan gelen tepkileri dikkate almaması vb. sıralanabilir. Ki Çerçioğlu bu konuda tek örnek değildir.
“CHP bir düzen partisidir, ondan ne beklenebilir ki” denilebilir. Fakat bu durum CHP ile sınırlı değildir. Birçok kitle örgütünün, sendikanın tüzüklerinde “iki dönem şartı” olmasına rağmen, koltuğa oturanlar bir daha kalkmamakta veya “hülle” yoluyla yeniden o koltuğa oturmaktadır. Nerede olursa olsun “örgüt içi demokrasi”yi, kurallı-tüzüklü yönetimi savunmak ve bu doğrultuda tabanda bilinç oluşturmak gerekir. Taban baskısı ve denetim mekanizmalarıyla ancak “lider sultası” yıkılabilir. Yozlaşmaya, çürümeye, itirafçılaşmaya karşı mücadele açısından da bu elzemdir.
İtirafçılaştırma, sadece örgütlere darbe vurmakla sınırlı bir politika değildir. Devrim cephesini ve genel olarak toplumsal muhalefeti moral olarak çökertme, devrimci kalan her şeyi, insanlık onurunu yoketme çabasıdır. Onun için itirafçılaştırma politikasına karşı her cepheden tavır geliştirmek zaruridir, yaşamsaldır. İtirafçılaşmanın meşrulaşmasını, yaygınlık kazanmasını önlemenin yolu buradan geçer.
12 Eylül yıllarında komünist ve devrimciler, işkencehanelerde, zindanlarda, mahkemelerde, karşılaştıkları her yerde, her şeyi göze alarak hainlerin üzerine yürümüş, yüzlerine tükürmüş, hesap sorulacağını haykırmıştır. Hainlerin cezasız kalmayacağını sıkıyönetim mahkemelerinde, yayın organlarında isim vererek ilan etmişlerdir. Ayrıca cezaevlerinde her tür faşist yaptırıma karşı direnişi örgütlemeleri, tutsak ailelerini bu mücadeleye çekmeleri, itirafçıların işlevsizleşmesinde ve yalnızlaşmasında çok önemli bir rol oynamıştır.
Bugün de aileler, kitle örgütleri, devrimci-demokrat kamuoyu itirafçılaştırma politikasına karşı harekete geçirilmelidir. Hainleri insan içine çıkamaz hale getirmek gerekir. İtirafçılaşmayı tümden ortadan kaldırmak mümkün olmasa da işlevsiz kılmak ve geri teptirmek mümkündür. Tarihsel deneyimler bunu ortaya koymaktadır.
Alman yazar Heinrich Böll’ün söylediği gibi; “İtirafçılar toplumun yüzkarasıdırlar. Hiçbir şey toplumu onların kafasındaki pislik kadar kirletemez. Yalan, dalavere ve sansasyon tek besinleridir.”
Pis canlarını, kişisel çıkarlarını korumak için böyle bir alçaklığı seçen hainler şunu iyi bilmelidir ki; faşizmin ve gericiliğin hakimiyeti sürgit devam etmez. Halk hareketi yeniden yükselir, devrim yeniden doğrulur ve hainler hakettiği cezayı bulurlar.
Kaynak: “Pişmanlık yasaları ve İtirafçılığa karşı
mücadele” Yediveren Yayınları
* Bu yazı, Gürsel Tekin’in AKP’nin kayyumu olarak CHP’nin İstanbul İl Başkanlığına atanması ve 5 bin polisle CHP binasına girmesinden önce yazılmıştır. Gürsel Tekin’le birlikte CHP’ye dönük itirafçılaştırma-hainleştirme saldırısı bir üst evreye sıçramıştır.
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir