Büyük Ortadoğu Projesi

Önümüzdeki Haziran ayında NATO Zirvesi İstanbul’da yapılıyor. Bu zirvenin temel gündem maddesi, bir başka deyişle ABD’nin yeni sürece ilişkin temel hedefi, Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) hayata geçirmek. Bu proje sadece NATO zirvesi değil, 8-10 Haziran arası ABD’de toplanacak olan G-8 devlet başkanları zirvesi, 16 Haziran’da İstanbul’da toplanacak. İslam Konferansı Örgütü zirvesi ve 24-25 Haziran’da İrlanda’da toplanacak ABD-AB zirvelerinde de tartışılacak. ABD emperyalizmi, zirvelere katılan diğer ülkelere bu projeyi kabullendirmek istiyor.

BOP kapsamına dahil olan ülkeler, yaklaşık bir hesapla “Fas’tan Çin’e kadar olan bölge” olarak belirleniyor. Bölge, zengin doğalgaz ve petrol kaynaklarıyla bütün emperyalistlerin iştahını kabartan ve bundan dolayı da emperyalistlerin iştahını kabartan ve bundan dolayı da emperyalist paylaşım hesaplarının merkezine oturan, geniş bir alan. Dahası, önemli kara ve deniz geçiş yollarını üzerinde taşıyan, stratejik değeri de son derece büyük bir bölge.

Projenin hedefi ise Irak’ın yanı sıra bütün bu bölgedeki ülkeleri “özgürleştirmek, demokratikleştirmek ve ekonomik olarak kalkınmasını sağlamak” olarak belirleniyor. Özcesi ABD bu ülkeleri kendine bağımlı kılmak, ılımlı İslami yönetimlerin oluşmasını sağlamak ve ekonomilerini kendi tekellerinin talanına açmak istiyor. Bunun uygulanmasının yol ve yöntemlerini şöyle sıralıyor:

Kadınların oy hakkının tanınması;

Okuma-yazma düzeyinin arttırılması;

Yargıda reformların gerçekleştirilmesi;

Medyanın bağımsızlaştırılması;

Parlamentoların daha işlevli hale getirilmesi;

Sivil toplum örgütlerinin daha aktif hale getirilmesi

Yani hem devletin kurumlarının, hem de içteki muhalif yapılanmaların tam olarak ele geçirilmesi ve ABD propagandasının sınırsızca yapacak hale getirilmesi.

Projenin ismi ve ‘anafikri” belli. Ancak bunun dışında her şey tam bir belirsizliğe teslim edilmiş ve Irak savaşının gidişatına bağlı olarak, zaman içinde kesinleştirilecek. Ancak bu arada çok sınırlı da olsa kimi somut adımlar atılmaya, projenin hatları ortaya çıkmaya başlıyor.

 

Marshall planı benzetmeleri

İlk olarak Ortadoğu’da bir banka kurulması için ABD kongresi çalışmalara başladı. ‘Büyük Ortadoğu ve Orta Asya Kalkınma Bankası’ adı verilen bu tasarı, BOP kapsamındaki ülkelere maddi yardımlarda bulunmayı planlıyor. Bu yapıyla da İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası ‘Marshall Planı’na benzetiliyor.

Marshall Planı, savaş sonrasında yıkılmış durumdaki Avrupa ülkelerini yeniden kalkındırmak, faşizmin etkilerini silerek, giderek büyüyen sosyalizm özlemlerine karşı bir barikat kurmak amacıyla, ABD’nin hazırladığı bir ekonomik yardım paketiydi. Ve elbette ki, Avrupa ülkelerinden başlayarak, ABD’nin ekonomik hegemonyasını tüm dünyaya kabul ettirme amacını güdüyordu. Marshall Planı’nı da içeren Truman Doktrini ABD’nin siyasal hegemonyasının tartışılmazlığını, aynı mantıkla kurulan NATO da ABD’nin askeri yenilmezliğini Avrupa’dan başlayarak tüm dünyaya yaymayı planlıyordu.

BOP kapsamında gündeme gelen ekonomik yardım paketi ve banka çalışmalarının da, bugün ABD’nin hegemonyasını Ortadoğu ülkelerinden başlayarak tüm dünyaya kabul ettirmek gibi bir amacı vardır. BOP’un, Afganistan ve Irak’la başlayan sürecin bir parçası olması da önemli bir noktadır. ABD, son yıllarda giderek azalmakta olan siyasi, askeri ve ekonomik üstünlüğünü yeniden inşa etmek, yarı sömürgeleri ve diğer emperyalistleri yeniden kendi hegemonyasını kabullenmeye zorlamak amacını taşıyor. Bunu da Ortadoğu ülkeleri üzerinden yapmayı planlıyor. Kimi ülkeleri ekonomik yardımlarla daha fazla bağlayarak, kimilerini askeri harekatlarla ve savaşla yıldırarak, kimilerini ise, muhalif yapılanmaları üzerinden içten çökerterek yapmaya çalışacak. ABD senatörü (son seçimlerde Demokratların başkan yardımcısı adayı) Libermann’ın ‘terörizme karşı sadece kılıçlarımızla değil, ekonomik ve siyasi yardım yoluyla da savaşmalıyız’ sözleri de bunu ifade ediyor.

Keza Marshall Planı’nın İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında sosyalizmin yayılışını durdurması gibi, BOP’un da ‘Müslüman terörizmi’ durdurmayı amaçlaması da önemli bir başka nokta ABD için. BOP, Truman Doktrini anlamına geliyor, banka kurma çalışmaları ise Marshall Planı’na denk düşüyor.

Bütün söylediklerimizden dolayı her iki plan arasında yüzeysel benzerlikler kurmak mümkün. Ancak aradaki özsel farklılıkları da gözden kaçırmamak gerekiyor.

En başta, Ortadoğu’ya ‘demokrasi’ getirmenin, savaş sonrası Avrupa’sını “Nazizim’den kurtarmak, demokrasi getirmek’ ile benzeşmediğini söyleyelim. Avrupa ülkeleri burjuva demokratik devrimlerini tamamlamış ülkelerdi. Ekonomik altyapı burjuva demokrasisine uygun koşulara sahipti. Ortadoğu’da ise bazı ülkelerde cılız burjuva dönüşümler başlamakla birlikte, bölgenin genelinde feodal-yarı feodal aşiret-şeyh-kral yönetimleri ağırlıktadır. Uluslaşmanın tamamlanmamış olması, ulus devletlerin de ekonomik ve siyasi olarak tam anlamıyla gelişmemesine yol açmıştır. Bu koşullarda, o ülkelerde burjuva demokrasinin gelişmesinin ekonomik altyapısı bugün için yoktur. ABD’nin zaten böyle bir hedefi de yok. Bu sadece gerçek emellerini kamufle etmenin, onu cilalamanın demagojik argümanı. Fakat olsa bile iç dinamiklerinden yoksun biçimde dışarıdan bunu başarabilmek de mümkün değil.

İkincisi, ABD İkinci Emperyalist savaş sonrasında, diğer emperyalistlerden öne geçmiş Pazar paylaşım kavgasında üstünlüğünü ve hegemonyasını diğer emperyalistlere de kabul ettirmişti. Emperyalist-kapitalist kampın tartışılmaz ‘lideri’ ABD olmuştu. Ortaya koyduğu herhangi bir politikaya karşı çıkacak bir emperyalist güç yoktu. Onun hegemonyasını tanımayan tek güç, sosyalist SB önderliğindeki sosyalist kamptı. Bugün ise giderek daha fazla güç ve etkinliğe sahip olan emperyalist ülkeler, Pazar paylaşım kavgasında yeniden palazlanıyorlar, daha fazla paya sahip olma amacıyla öne atılıyorlar. Bu emperyalistlerin her biri, özellikle 11 Eylül saldırısından bu yana, ABD’nin atmak istediği bütün adımları engellemeye çalışan, en azından geciktiren bir rol oynuyorlar. ABD’nin BOP’la amaçladığı hegemonya, bu emperyalist ülkelerin çıkarlarıyla çatıştığı için hepsi bu projenin karşısında yer alıyorlar.

Üçüncüsü, kitlelerin bilincinde ‘demokrasi’ kavramının nerede durduğudur. Avrupa’daki komünist partileri savaş boyunca Nazi’lere karşı değişik düzeylerde de olsa savaşmışlar, kitlesel antifaşist hareketler örgütlemişlerdi. Bunun sonucu olarak faşizm, kitlelerin gözünde oldukça fazla değer kaybetmiş, sosyalizmin prestiji büyümüştü. Bu nedenle sosyal devlet uygulamaları ağırlıkta olan burjuva demokrasisi, kitlelerin özlemlerini yönlendirecek bir kanal olarak ortaya çıkmış, kitlelerle benimsenmişti. ‘Faşizmin alternatifi olarak demokrasi’ fikri bu nedenle yankı buldu. Ortadoğu’da ise bugün hedefe çakılan ve engelleneceği iddia edilen “İslami terörizm’in son derece uydurma bir ‘düşman’ olduğu kitleler tarafından net olarak bilinmektedir. Kitlelerin en geri kesimlerinde bile ABD’nin Ortadoğu’dan istediği tek şeyin ‘Petrol ve hegemonya’ olduğu açıkça ifade edilmektedir. Öncesi bir yana, savaş başladığından beri ne zaman ‘Ortadoğu’ya demokrasi getirmek’ten bahsedildiyse, savaşın şiddeti ve vahşeti artmıştır. Bu nedenle Ortadoğu halklarının gözünde ‘demokrasi’, savaş, işgal, katliam, vahşet, işkence ve yoğunlaştırılmış şiddet ile özdeşleşmiştir. ‘İslami terörizm’ adlandırılan şey ise ABD’ye karşı savaşmak anlamına gelmektedir. Hele ki bu ‘demokrasi’ bayraktarlığının, Ortadoğu halklarının en güçlü ve yoğun bir tutuculukla bağlı olduğu kimliğinin, yani Müslümanlığının bu biçimde rencide edilerek lanetlenmesiyle yapılması, kitlelerin tepki ve kinini arttırmaktadır. Bu nedenle ABD’nin ‘İslami terörizme karşı demokrasi getireceği’ söylemleri, kitleler için ‘dini değerlerin yok edilip en korkunç yozlaşma ve çürümenin gelmesi’ olarak anlaşılmaktadır.

Dördüncüsü ve en önemlisi ise, ABD’nin kitleler nezdinde yok olan prestijidir. Marshall Planı, ABD’nin kendisini dünyaya ve kendi halkına ‘faşizmi dize getiren demokrasinin timsali’ ülke olarak pazarlandığı, bu yöndeki prestijinin çok yüksek olduğu bir dönemde gündeme gelmişti. ABD; hegemonyasıyla birlikte ‘demokrat’ görüntüsünü de dünya genelinde yaymaktaydı. Bugün ise ABD on yıllardır dünya üzerinde estirdiği terörle, Kore’den Vietnam’a, Somali’den Afganistan’a kadar yürüttüğü kitle katliamlarıyla, Iraklılara yaptığı işkencelerle, dünya işçi ve emekçilerinin önüne gerçek kimliğini sermiş durumdadır. Bu nedenle emekçiler ve ezilen halklar nezdinde ABD emperyalizminin ve onun getireceği ‘demokrasi’nin inandırıcılığı yoktur. Hele ki Ortadoğu’daki ülkelerin neredeyse tamamında anti-Amerikancı bilincin çok güçlü olması, halklar için ABD’nin ‘büyük şeytan’ kimliği, ABD emperyalizminin işinin en zor yanıdır. Çünkü bölgedeki işbirlikçi rejimler, kendi halklarının tepkisinden dolayı bu projenin bir parçası olmaya çekinmektedir. İşbirlikçi yönetimler böyle bir ilişkiyi kabul etseler bile, emekçi kitleler, ABD’nin önüne en büyük engel olarak dikilecektir.

Bütün bunlardan dolayı ‘50’li yılların Marshall Planı ile bugünkü Büyük Ortadoğu Projesi arasında nesnel koşullar ve zemin anlamında oldukça önemli farklılıklar vardır. Bunların ortaya çıkardığı tek şey ise, ABD’nin işinin o günkü kadar kolay olmayacağıdır.

 

Türkiye’ye biçilen misyon

ABD emperyalizminin Türkiye’ye dönük beklentileri oldukça fazla. Sadece BOP kapsamında değil, daha genel olarak, Ortadoğu merkezli yürüttüğü yeni emperyalist paylaşım savaşında, Türkiye’nin kilit rollerden birini oynamasını istiyor. Aslında bunun hazırlıklarını da uzun zamandır yapıyor. Tayyip Erdoğan ve AKP, ABD’nin Ortadoğu’ya dönük olarak düşündüğü ‘ılımlı İslam’ projesinin prototipi olarak Türkiye’de hazırlandı ve vitrine sürüldü. Ancak Türkiye’nin rolü ‘model ülke’ olmakla sınırlı değil. Asıl istenen, savaşın önemli bir üs noktalarından biri haline gelmesi.

Savaş hükümeti olarak işbaşına gelen AKP hükümetinin ilk önemli icraatlarından biri, Türkiye’nin AB’nin saflarında savaşa girmesini ve ABD’nin lojistik merkezi olmasını sağlayan tezkereyi 1 Mart 2003’te Meclis gündemine getirmesiydi. Gerek diğer emperyalistlerin bastırmaları, gerekse savaş karşıtı kitle hareketi bu tezkerenin geri çevrilmesini sağlamıştı. Eylül 2003’te yeniden gündeme gelen tezkere bu defa kabul edildi, ancak emperyalistler arası dengelerin yeni durumundan dolayı uygulamaya sokulamadı. Bugün ise, ABD artık daha fazla beklemek istemiyor ve Türkiye’nin aktif olarak savaşın bir parçası haline gelmesini bekliyor.

Son günlerde basında yer alan kimi haberler bunu doğrular nitelikte. Geçtiğimiz Mart ayında ABD ile Türkiye arasında yapılan bir gizli anlaşmanın belgeleri bunlar. Bu belgelere göre, ABD Türkiye’den talepleri şunlar:

İncirlik Üssü’nün genişletilmesi;

Konya-Karapınar bölgesini eğitim ve tatbikat sahası olarak ABD’nin kullanımına açılması;

Türkiye’nin ya Irak’a ya da Afganistan’a asker göndermesi, yani savaşa doğrudan katılması.

Bunların dışında Trabzon ve Samsun’da deniz üssü kurma izninin çıkarılmasını istiyor. Haziran ayında NATO toplantısı için gelecek olan Bush, toplantıdan önce bütün bunlarla ilgili olarak hükümetle görüşme yapacak ve isteklerini bugünden başlanarak sonbahara kadar tamamlanmasını söyleyecek.

Bunların toplamı olarak, ABDD artık Türkiye’nin safını daha açıktan ilan etmesini ve buna uygun olarak daha doğrudan konumlanmasını istiyor.

Aslında ABD, savaşın başından beri bu konuda çok yoğun bir çaba içinde oldu. Gerek kitlelerdeki savaş karşıtı duygular, gerekse Türkiye üzerinde etkinliği olan diğer emperyalistlerin bastırmaları, bugüne kadar bu konuda AKP’nin açıktan adımlar atmasını engelledi. En son İstanbul’da yaşanan saldırıların ardından, ABD’den ‘Türkiye de artık bir cephe ülkesi’ sesleri yükselmişti. Bu sevinç çığlıkları, koşullardan dolayı yankı bulamadı, Türkiye yine de savaşa giremedi. Bugün ise, Irak savaşının giderek çıkmaza girmesiyle, yeni soluk boruları, taze güçler yaratabilmek için Türkiye’nin daha aktif rol almasını istiyor.

Türkiye savaş için son derece önemli bir stratejik konuma sahip. Hem Ortadoğu hem Kafkaslara sınır bölge. Her iki alanda yapılacak bir savaş için de hem cephe ülkesi hem de lojistik merkezi olabilecek durumda. Kaldı ki, ABD’nin Trabzon ve Samsun’da deniz üssü istiyor oluşu, Kafkaslara ve onunla bağlantılı olarak Rusya’ya dönük bir savaşa hazırlık yaptığını gösteriyor.

Askeri açıdan bu hazırlıklar yapılırken, Türkiye’nin ‘Ilımlı İslam’la yönetilen bir ülke olarak bölgedeki diğer ülkelere ‘örnek’ olması için de uğraşılıyor. Abdullah Gül’ün, en son Suudi Arabistan ziyareti de dahil olmak üzere yaptığı çeşitli yurtdışı gezileri, söz konusu ülkeleri ABD’nin beklentileri doğrultusunda hazırlamak ve hızlandırmak içindi zaten.

Forum’un gündemi yani Ortadoğu’daki siyasi reformlar, ABD’nin Ortadoğu’daki dış politikası vb konular. BOP’un adımlarının atılmasıydı. Ürdün’ün İsrail ile ticareti kolaylaştırıcı bir anlaşmayı imzalaması da yine BOP kapsamında İsrail’in Ortadoğu ülkelerince benimsenmesi planının bir parçasıydı.

Sonraki adım Kuveyt’ten geldi. Kuveyt hükümeti, Mayıs ayı başında, kadınlara parlamento seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanıyan bir yasa tasarısını kabul etti. Parlamento bu yasayı onaylarsa yürürlüğe girecek. Kuveyt, tıpkı Irak savaşında oynadığına benzer bir rolü oynayarak, ABD’nin beklentileri doğrultusunda harekete geçmiş oldu.

Bangladeş’te ise parlamentoda kadın milletvekillerine 45 sandalye ayrılmasını öngören yasa onaylandı.

Tunus’ta düzenlenen Arap Birliği toplantısı da BOP gündemlerine uydurulmaya çalışıldı. Bu toplantının Mart ayında yapılması gerekiyordu. Arap Birliği, toplantının gündemini; İsrail’in Filistin’e dönük saldırılarının, Hamas lideri Şeyh Yasin’in öldürülmesinin ve Irak’taki gelişmelerin protesto edilmesi olarak belirleyince, Tunus toplantıyı yapmakta başka çare bulamadı. Böylece ABD’nin dışarıdan ihraç etmeye çalıştığı ‘demokrasi’ Ortadoğu devletlerinden ilk sert tepkiyle karşılaşmış oldu.

Bugüne kadar açıktan ABD işbirlikçisi olarak bilinen birçok Ortadoğu devleti, bu projeyi açıktan reddetmekten çekinmediler. Mesela İsrail’in Ortadoğu’ya sokulmasında en fazla çabayı gösteren devletlerden biri Mısır’ın Devlet Başkanı Mübarek ‘dışarıdan dayatılan bir reformu asla kabul etmeyiz’ açıklamasını yaptı.

Geçmişten bu yana ABD’nin koşulsuz uşağı olduğu bilinen ama sonrasında ilişkileri bozulan, buna rağmen savaş sırasında ABD’ye kendi topraklarını kullanma ve Irak’a hava saldırıları düzenleme izni veren Suudi Arabistan bile projenin açıktan destekçiliğini yapmadı.

Bunun en önemli sebebi ise, Ortadoğu halklarında genel olarak yükselen ABD karşıtlığının, son gelişen olaylar karşısında had safhaya tırmanmış olması. İsrail’in Filistin’de düzenlediği saldırılar, hareketin dini liderlerini öldürmesi, Gazze’den çekilirken korkunç bir katliam düzenlemesi ve ABD’nin bütün bunları desteklediğini açıktan ifade etmesi, bunların yanında ABD’nin Irak’ta giderek artan saldırıları, kitlelerin önem verdiği değerlerinin ve Müslüman kimliğinin ayaklar altına alınması ve en son açığa çıkan işkenceler bu durumu daha da derinleştiriyor. İşte bu koşullarda, Arap gerici rejimleri isteseler bile açıktan ABD işbirlikçiliği yapamıyorlar. Bütün bunlar, Ortadoğu’da etkinliği olan diğer emperyalistlerin elini güçlendiriyor ve onların işbirlikçilerinin daha atak tutum almasına yol açıyor.

***

ABD emperyalizmi sıkça Irak’taki savaşın sona erdiği, 30 Haziran’da yetki devrini gerçekleştireceği vb. yolumda açıklamalar yapıyor. Bu arada parlak ambalajıyla sunulan BOP, ‘demokrasi ve özgürlük’ çığırtkanlığının fonunu oluşturuyor. Ancak yaşanan gelişmeler, savaşın bitmek bir yana daha da şiddetleneceğini gösteriyor.

Son günlerde ABD’nin Suriye’ye dönük yaptırım kararı alması, Suudi Arabistan’da yeni El-Kaide saldırısı gibi olaylar, savaşın yeni olası aşamalarının işaretlerini veriyor. Ortadoğu’daki Irak savaşıyla sıkışan, bir türlü Irak halkını teslim alamayan, Irak direnişinin baskısı altında bunalan ABD’nin kendisine yeni hedefler yaratması kaçınılmaz. Bu yeni hedeflerin başlangıç olarak Ortadoğu’daki ‘muhalif’ devletlerden seçilmesi de büyük bir olasılık. Türkiye’den almak istediği üsler de Rusya ve Kafkasların hedef olduğuna işaret ediyor.

Bütün bu tablo içinde BOP, demokratikleştirmenin değil, hegemonya savaşının bir ifadesi olarak savaş içindeki yerini alıyor.

Bunlara da bakabilirsiniz

Taksim 1 Mayısı üzerine… Bir adım daha…

Güçlü ve militan bir 1 Mayıs’ı geride bıraktık. Geçen yıl 1 Mayıs’ta Mecidiyeköy’de yaşanan Taksim …

Denizlerin ölüm yıldönümünde yürüyüş

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edilmelerinin 54. yılında mezarların başında ve birçok …

Denizler yaşıyor! Katilleri bin kez öldü!

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan… Darağacında üç fidan… Ölümlerinin üzerinden 54 yıl geçti. Ama …