
Refik Ünal’ın ölümü, onu tanıyan herkeste derin bir üzüntü yarattı. Çünkü sözüyle özü bir olanlardandı Refik. Doğaldı, doğrucuydu… Ne düşünüyorsa söyleyen, düşündüğü gibi de yaşayan biriydi. Yanlış bulduğu şeylere tereddütsüz karşı çıkardı. Dik başlıydı ama sevgi doluydu. O kocaman gözleri, yoldaşlarına, dostlarına her zaman sevgiyle bakmıştır.
Onun teoriye ilgisi, aydınca bir yaklaşımdan uzak olduğu için bilgiçlik yapmazdı ve itici olmazdı. Aksine inandığı şeyleri sonuna dek savunması, kendi içindeki tutarlılığı, çevresindeki herkeste hayranlık uyandırır, taktir toplardı. Geçmişini bilmeyenler, onun bir işçi olduğunu asla anlayamazlar, öğrenci gençlikten geldiğini sanırdı.
Bir işçi olarak ML teoriye, felsefeye, teknolojik gelişmelere ilgisi, onu farklı kılan yönlerinden biridir. Pratiğini hep teorinin ışığıyla aydınlatarak ilerledi. Genç bir işçi olarak atıldığı sınıf mücadelesini, devrim ve sosyalizm hedefine bağlayabilmesi ve bunu komünist bir örgütlülük içinde başaracağına inanarak “profesyonel devrimciliğe” sıçraması, bunun ürünüdür.
Ankara’da OSTİM’de çalışan genç bir işçi iken, İstanbul’a gelerek “baskı komitesi”nde görev alması ve bunu büyük bir özveriyle yıllarca sürdürmesi, bilinç açıklığının, devrime-örgüte bağlılığının ve onun getirdiği sarsılmaz iradenin göstergesidir.
Refik’i kendi yoldaşları bile cezaevine düştükten sonra tanıdı. Çünkü “baskı komitesi” örgütün en illegal komitesidir. Zorunlu olarak görüşmesi gereken, sınırlı sayıda yoldaşı dışında kimseyle irtibatları olmazdı. Aynı zamanda kurallara titizce uymaları, çok dikkatli ve sürekli tetikte olmaları gerekirdi. Bu yaşama uzun süre katlanmak, zaten güçlü bir iradeye ve inanca sahip olmayı gerektiriyordu.
Refik ve Remzi (Basalak) tam da böyle insanlardı. İkisi birlikte “baskı komitesi”nde çalışırken, birbirlerini tamamladılar. Remzi ona yeraltı yaşamının ustalıklarını öğretti; Refik de Remzi’yi teoriyle daha çok ilgilenmeye yöneltti. Her ikisi de işçi sınıfının içinden gelen genç komünistlerdi; birbirlerine çok şey kattılar; hem kendilerini hem örgütü geliştirdiler. Onların döneminde “baskı komitesi” harıl harıl çalışıyordu, teknik olarak da sürekli kendini yeniliyordu. Daha önemlisi, bunları yaparken dikkati elden bırakmamaları, hiç darbe almadan faaliyetleri sürdürmüş olmalarıdır.
Bir bildiriyi, bir afişi yetiştirmek için sabaha kadar çalıştıkları olurdu. Bir yandan uykusuzluğa, bir yandan tiner ve boyanın sarhoş eden kokusuna rağmen sabahın köründe yollara düşer, randevu yerlerini kontrol eder ve yoldaşlarına, oradan kitlelere ulaştırırlardı. Ayaküstü de olsa o kısa görüşmelerde yoldaşça sıcaklığı hissettirir, moral verirlerdi.
Refik’in kocaman gözleri bir yandan etrafı radar gibi tarar, bir yandan da sıska vücudundan beklenmeyen gür sesiyle bir şeyler anlatırdı. Ya dergiden bir yazı, ya okuduğu kitaptan bir alıntı ile gündeme dair düşüncelerini aktarırdı. Çalışma koşullarının ağırlığı veya kişisel sorunları hakkında asla konuşmazdı.
* * *
Refik’in ölümünün ardından çıkan bazı yazılarda, ne yazık ki ÖO sonrası “psikolojik sorunları” öne çıkarıldı. Keza ’94 operasyonu ve Refik’le ilgili tarihsel bilgiler, sübjektif ve yanlıştı.
“Refik hırçınlaştı, çevresindekilerle iletişimde yaşadığı sürtüşmeler arttı. Bu onu giderek yalnızlaştırdı. Kendisini ‘teorik erdemlerden bi’haber varlıklarla ancak zorunlu ilişkileri kurabilir’ şeklinde tanımlar olmuştu. Bu arada Kapital çözümlemelerine ve felsefeye yöneldi. İlerleyen psikolojik rahatsızlığı nedeniyle…”
“Neredeyse son 25 yıldır yaşadığı psikolojik açmazlar, ruhsal sorunlar…” (H. Selim Açan ve Oya Açan’ın yazılarından)
Benzer şekilde cenaze töreninde Alınteri adına yapılan konuşmada, “psikolojik rahatsızlığı vardı, bize saldırıyordu, ona rağmen yanına gidiyorduk” türü sözlerin sarfedilmesi, dinleyenlerden de tepki topladı.
Her devrim şehidi gibi Refik’i de olabildiğince nesnel biçimde anmak, anlatmak gerekir. ÖO sonrası görülen Wernicke-Korsakoff hastalığının birçok kişide fiziksel-zihinsel sorunlar yarattığı kimse için sır değil. Fakat buradan hareketle o kişilere “psikolojik hasta” muamelesi yapmak, aldığı tutumları “psikolojik bozukluk”la açıklamak da doğru değil. Sözkonusu Refik olduğunda hiç değil.
Çünkü Refik’in o çizgiye ve kişilere dönük eleştirileri, ÖO sonrasında ve “ÖO’nın hasarları nedeniyle” oluşmadı. Refik eleştirilerini ’96 ÖO öncesi de yapıyordu. Refik’i bilen bilir; yanlış bulduğu şeyleri kim yaparsa yapsın ifade etmekten çekinmez. Şimdi bunları ÖO sürecine ve “psikolojik rahatsızlığı”na bağlamak, Refik’e haksızlıktır; Refik’i anlatmak değil, kendini aklama çabasıdır.
’94 operasyonu hakkında da yanlış değerlendirmeler sürdürülüyor.
Refik’in de gözaltına alındığı ’94 operasyonu, ihtilalci komünist hareketin tarihinin trajik anlarından biridir. Sonu bölünme ile biten sürecin başlangıcıdır.
’94 operasyonunda Merkez Komitesi, İstanbul İl Komitesi, Baskı Komitesi, İzmir sorumlusu, Yazı Kurulu üyeleri gözaltında alındı. Yıllarca hiç düşmeyen “baskı komitesi”, son 6 ay içinde iki kez açığa çıkmıştı. Ama darbenin ağırlığı bunlarla sınırlı değildi. MK üyelerinin evlerinin düşmesi ve buralardan kadroların el yazılı raporlarının ele geçmesi, polisin örgüt hakkında çok geniş bilgiye ulaşmasını ve sonraki operasyonların önünü açtı. Daha vahim olanı ise, MK üyeleri operasyondaki hatalarını-yanlışlarını ortaya koyup özeleştiri vermek yerine aylarca sakladılar; hatta “9 beyaz sayfa” adlı bir yazıyla övünç vesilesi yaptılar. Bütün bunlar kuralsızlığın-ilkesizliğin, keyfi yönetimin sonuçlarıydı.
Bunları örtbas edebilmek için de gerçekle ilgisi olmayan bir direniş efsanesi ürettiler. Oysa ihtilalci komünistlerin kendilerini direnişle öne çıkarmaya ihtiyacı yoktu. 12 Eylül gibi en vahşi işkencelerin yapıldığı dönemde ezici çoğunluğu direnmişti. ’94 öyle bir dönem değildi. Operasyonda alınanlara da ağır işkenceler yapılmadı. Fakat bu -Alınteri’cilerin iddia ettiği gibi- “önceki alınışlarda direnmiş” olmalarından kaynaklanmıyordu.
Birincisi, zaten içlerinde öncesinde (12 Eylül gözaltılarında) çözülenler vardı; en azından onları yoklayabilirlerdi. İkincisi, önceki gözaltılarda direnmiş olmak, yeniden işkence görmeye engel değildi; direndikleri halde, her alınışında yeniden işkence görenler olmuştu. Üçüncüsü, işkence sadece elektrik, askı, falaka gibi biçimlerden ibaret değildi. Hücrede bir battaniye ile tutmaları, tuvalete çıkışı zorlaştırmaları, hasta olanları hastaneye götürmemeleri, her sayımda isim sormaları gibi yöntemler de işkencenin değişik biçimleriydi. Ki bunların hepsi yapıldı. Refik de ismini söylemediği için hücrede polislerin saldırısına uğradı.
’94 operasyonunda sorgulu işkence gören kişi -yine Alınteri’cilerin iddia ettiği gibi- Refik değildir; aynı operasyonda yakalanan, iki genç kadroydu. Sonuçta hiçbiri çözülmedi. İki kadro dışında başka kimsenin işkenceli sorguya almamasının nedeni de, polisin operasyonda düşen MK evlerinde yeterince bilgi ve belgeyi ele geçirmiş olmasıydı.
İşkenceciler bazen zevk için de işkence yaparlar. Fakat ‘90’ların başında asıl amaç, illegal örgütleri tasfiye etmekti. Onun için psikolojik işkenceye ağırlık verdiler, MK üyeleriyle saatlerce-günlerce “sohbet” ettiler ve sürekli “bu faaliyetleri legalde de yapabilirsiniz, illegal örgüte ne gerek var”ı işlediler.
’94 operasyonun ardından, gözaltından çıkıp mahkemeye giderken, polis otobüsünün etrafında toplanan ve polislere tepki gösteren aileleri, “bize işkence yapmadılar” diyerek yatıştırmaya çalışan H. Selim Açan’a, Refik o anda itiraz etti; “niye öyle söylüyorsun, bize işkence yaptılar, bırak aileler polislere bağırsınlar.”
Buna karşın hala “94 operasyonunda, önceden direndiğimiz için bize işkence yapmadılar” nakaratını yineleyip duruyorlar.
* * *
’95 Eylül’ünde başlayıp ’97 Aralık’ında sonlanan “Tartışma Platformu”nda (TP) bunların hepsi ortaya serildi. Ve arkasında yatan ideolojik-siyasi-örgütsel kayış (dönemsel politika ve taktiklerle birlikte) eleştiriye tabi tutuldu.
TP, temel komitelerde yeralanlarla başlatılmıştı. Bunların içinde Refik yoktu. Sonradan grup grup yeni kişiler eklendi. Farklı kaygılarla, keyfi ve kuralsız biçimde…
Refik eleştirilerini sakınmasız ifade eden kişilerdendi. Tıpkı ’96 SAG-ÖO eyleminde kaybettiğimiz Osman Akgün gibi… Fakat birçok yoldaş “bölünme yaşanmasın” kaygısıyla eleştirilerini yumuşatmaya orta-yol izlemeye çalıştı. Üstelik ’96 SAG-ÖO içindeyken TP’de tartışma yürütmek hiç kolay değildi. Buna rağmen büyük bir çabayla hem direnişi sonuna dek götürdüler, hem de görüşlerini ifade etmeye çalıştılar. (’96 SAG süreci de ayrı bir yaradır. Bu konudaki değerlendirmelerimiz çeşitli yazılarda yeralmıştır.)
Refik TP süreci devam ederken, örgütün kuruluşundan itibaren içinde bulunan kadroları kastederek “sizler -demişti- örgüte çok bağlısınız.” Remzi Basalak’ta gördüğü bağlılığı örnek vermişti. “Hataları görseniz de bu bağlılığınız bitmiyor. Kovsalar da gitmeyen cinstensiniz. Bizler öyle değiliz. Bir noktadan sonra bırakır gideriz…” “Bizler” dediği ’90 sonrası örgütlenen kuşaktı. “Bir noktadan sonra”sı ise, eleştirilerin dikkate alınmadığı, yanlışlara devam edildiği ‘nokta’ydı.
Refik’in tespiti, sonuçlarıyla kanıtlandı. ’80 öncesi örgütlenen eski kuşağa hem övgü, hem eleştiri vardı sözlerinde. Örgüte, yöneticilere “sağlıksız güven” eleştirisiydi bu. Elbette temelsiz değildi bu güven; fakat sağlıksızdı gerçekten. Lenin’in “sağlıklı güvensizlik” ilkesiyle ve her koşulda “denetim”le değiştirilmesi gereken…
* * *
Refik’in 17 Ocak günü ölümünün ardından asıl olarak ’96 Ölüm Orucu süreci üzerinde duruldu. Bu süreçteki kararlılığı ve iradi çabası, elbette önceki yaşamı ve kişiliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Aynı şekilde işkencedeki direnişi de…
Refik’i sadece Kapital okuyan ve ’96 ÖO sürecinde direnen bir devrimci olarak anlatmak, doğru değildir. O, ’96 öncesinde de tüm ML eserleri okurdu, teoriye her dönem ilgiliydi ve yeniliklere açıktı; ama bunu pratikten kaçmanın gerekçesi yapanlardan ve liberalizme kayanlardan olmadı hiçbir zaman. Aksine sağlıklı olduğu süre boyunca hep pratiğin içinde yer aldı. Teori-pratik ilişkisini doğru bir şekilde kurmaya çalıştı. Ayrıca sadece ’96 ÖO’da değil, tüm yaşamında direnişçi bir çizgi izledi. Devrimci yönleri baskın olmasaydı, ne iradeli bir direnişçi ne de çevresinde sevilen-sayılan bir kişi olurdu.
Arkasından övgü dolu sözlerin söylenmesi, tüm devrimcilerin sahiplenmesi boşuna değildir. Refik böyle anılmayı hak etmektedir.
Refik Ünal’ı devrime ve bu harekete kattıklarıyla saygıyla, sevgiyle anıyoruz.
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir