İran savaşı sürerken Türkiye’nin durumu

İran savaşı bir ayı aşkın süredir devam ediyor. Bir taraftan petrol rafinerilerinin vurulması, diğer taraftan Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, bütün dünyayı etkisi altına alan bir krize dönüştü. Petrol fiyatlarındaki artış, hem enerji sorununu büyüttü, hem de gıda başta olmak üzere temel ihtiyaçların zamlanmasına yol açtı.

Ekonomik olarak zaten çok zor günler yaşayan Türkiye, İran savaşıyla birlikte hayat pahalılığının daha da arttığı bir döneme girdi. Savaş sadece ekonomik olarak değil; siyasi yönden de Türkiye’yi doğrudan etkiliyor. AKP-MHP yönetimi İran savaşından sonra “iç cepheyi sağlamlaştırmak” söylemini, buna bağlı olarak baskı ve şiddeti artırdı.

Bir yandan devrimci kurumlara dönük baskınlar, tutuklamalar devam ediyor; Kızıldere anmasında görüldüğü gibi kitle eylemlerine hunharca saldırıyorlar. Diğer yandan düzen-içi muhalefeti etkisizleştirme çabaları sürüyor. CHP’li belediyelere operasyonlara yenileri ekleniyor ve CHP yönetimi üzerindeki “mutlak butlan” kılıcı yeniden sallanıyor; DEM üzerinden yürütülen “süreç” de dondurulmuş görülüyor.

Bu arada Rusya, “Montrö” konusunda Türkiye’yi uyaran bir mesaj verdi. Türkiye’de yeni açılacak kolordu üsleri (Adana’da bir karargah ve İstanbul-Beykoz’da, yani Boğazların Karadeniz çıkışında kurulacak deniz üssü), NATO ve ABD ile kurduğu ilişkiler, İran savaşıyla birlikte daha fazla rahatsızlık yaratmaya başladı.

Kısacası Türkiye, ekonomik, siyasi, askeri yönden daha zorlu bir döneme girmiş bulunuyor.

 

İran’a karşı çelişik tutumlar

Savaşın başında Türkiye’nin tutumu, net biçimde İran karşıtıydı, fakat ilerleyen günlerde “denge politikası” ağır basmaya başladı. Elbette bu değişikliğin, İran’ın direnmesi ve savaşta üstünlüğü ele geçirmesiyle; ABD’nin dünya halkları nezdinde itibar kaybetmesi ve Türkiye dahil birçok ülkede ABD karşıtı eylemlerin yükselmesiyle doğrudan bağı var.

Savaşın ilk günlerinde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İran’ın bölgedeki ABD üslerini hedef almasını “yanlış strateji” olarak değerlendirmiş ve İran’ı kınayan açıklamalar yapmıştı. Türkiye’nin “arabulucu” rolü oynamaya çalıştığını “yaratıcı teklifler” sunduklarını, ama İran’ın yanaşmadığını söyleyerek, İran’ı suçlamıştı.

Türkiye’nin Suriye savaşı öncesi Beşar Esad’a sunduğu “yaratıcı teklif”leri biliyoruz. Esad’ı ABD’nin tarafında çekmeye çalıştıkları, kabul etmediği için Suriye’de gerici bir iç savaşı başlattıkları kimse için sır değil. Benzer bir senaryoyu İran’a da uygulamak istediler, fakat başaramadılar. İran halkı, ABD ve işbirlikçilerinin planını bozdu.

Hakan Fidan’ın İran’ı “yanlış strateji” izlemekle eleştirmesinin altında, ABD’ye direnmesinden duyduğu rahatsızlık vardı. Ayrıca Türkiye’deki ABD ve NATO üslerinin riske gireceği endişesini de taşıyordu. Bu nedenle “İran, Türkiye’ye saldırırsa NATO’yu karşısına alır” diyerek, tehditler savurdu.

Savaş başlar başlamaz “Türkiye’deki üslerin İran saldırısında kullanılmadığı” söylendi. Resmi açıklamada, “Türkiye’de herhangi bir ülkeye ait askeri üs bulunmamaktadır…” denilse de, İncirlik Üssü’nün ABD’ye, Kürecik’in ise NATO’ya bağlı olduğu biliniyor.

Bu açıklamaların ardından, Türkiye’ye İran’dan atıldığı iddia edilen füze parçaları düşmeye başladı. İran, Türkiye’ye herhangi bir füze fırlatılmadığını söyledi. Buna rağmen ABD ve NATO’dan arka arkaya “Türkiye’nin yanındayız” açıklamaları geldi.

Bugüne dek İran’dan Türkiye’ye 4 kez füze fırlatıldığı ve bunların NATO tarafından imha edildiği söyleniyor. ABD, NATO üzerinden Türkiye’yi İran’a karşı savaşa sokmak için elinden geleni yapıyor. Zor duruma düşen ABD, Türkiye başta olmak üzere işbirlikçilerini savaşa dahil etmek için provokasyon dahil her yolu deneyebilir.

ABD’nin zorlamasıyla aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 12 ülkenin dışişleri bakanları 19 Mart’ta S. Arabistan’ın başkenti Riyad’da toplandı. İran’ın bölge ülkelerine saldırılarını kınayan bir bildiri yayınladılar. Bildiride İran’ı “uluslararası hukuka, uluslararası insan haklarına ve iyi komşuluk ilkelerine saygı duyma” çağırısı var, fakat ABD ve İsrail’i kınayan tek cümle yok! Savaşı belirleyen ABD iken, Türkiye’den yapılan açıklamalarda İsrail öne çıkarılıyor, ABD bilinçli bir şekilde gölgede bırakılıyor.

ABD’nin İran’da düştüğü durum ve dünya halklarının ABD-İsrail karşıtı protestoları, NATO dahil ABD işbirlikçilerini İran’a saldırmaktan alıkoydu. ABD’nin bastırmasına rağmen Körfez ülkeleri içinde sadece Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) İran’a saldırı başlattı. Son 20 yılda ABD’nin işgal ve saldırılarında yanında olan İngiltere bile, İran savaşında ABD ile birlikte hareket etmedi.

Böyle bir ortamda Türkiye’nin ABD işbirlikçisi Körfez ülkeleriyle birlikte İran’ı kınayan bir bildiriye imza atması, büyük tepki topladı. Bunun üzerine Erdoğan yönetimi, “denge politikası izliyoruz” retoriğine geri döndü. Savaşı sona erdirmek, ateşkes yapılmasını sağlamak için ABD ve İran ile görüşmeler yaptıklarını açıkladılar. Fakat İran, Türkiye yerine Pakistan’ı tercih etti.

 

“İç cephe”de saldırganlık artıyor

AKP-MHP blokunun, İran savaşı ile birlikte artırdıkları “iç cepheyi sağlamlaştırmak” vurguları, muhalefeti baskı ve şiddetle susturmak anlamına geliyordu. Irak ve Suriye savaşından sonra şimdi de İran savaşını bunun için kullanıyorlar. “İran’dan sonra sıra Türkiye’ye geliyor” propagandasıyla kitleleri korkutup her tür baskı ve şiddeti meşrulaştırmaya çalışıyorlar.

İsrail’in Türkiye’ye saldıracağı ve Türkiye’nin bölüneceği “korkusu”nu sadece AKP-MHP bloku yaymıyor; kendilerine “solcu” diyen şovenler, sosyal-demokratlar, liberaller de bu koroya katılıyorlar. Bunlar, İsrail’in “ABD’nin bölgedeki jandarması” rolünü çarpıtarak, sanki ABD’yi İsrail kışkırtıyor, hatta yönlendiriyormuş gibi gösteriyorlar. İran savaşını da İsrail’in başlattığını, ABD’yi bu savaşa İsrail’in sürüklediğini söyleyerek, hem ABD’yi aklıyor, hem de İsrail düşmanlığını üzerinden dinci-gericiliği ve şovenizmi körüklüyorlar.

Halbuki ABD’nin desteği olmadan İsrail bu saldırıların hiçbirini gerçekleştiremez. İsrail’in Filistin ve Lübnan’a saldırısında olduğu gibi İran savaşında da ABD’nin belirleyici rolü var. ABD Ortadoğu’da hegemonya kurmak için İsrail’i kullanıyor. Elbette İsrail de bu durumdan yararlanıp topraklarını ve etki gücünü genişletiyor.

İsrail’in Türkiye’ye saldırması için, Türkiye’de “eksen değişikliği”nin olması, yani ABD karşıtı blok içinde yeralması lazım. Bu olmadığı sürece İsrail-Türkiye savaşı yaşanmaz. Buna rağmen İsrail karşıtlığı üzerinden bölünme korkusu, şovenizm pompalanıyor. Her savaş döneminde olduğu gibi “milli birlik, bütünlük” nakaratlarıyla hak ve özgürlükler gaspediliyor, baskı ve şiddet artıyor.

Son bir ay içinde yüzlerce devrimci, demokrat gözaltına alındı, tutuklandı. Birçok devrimci kuruma baskınlar yapıldı, eşyaları tahrip edildi. Faşizmin yalanlarını ve yolsuzluklarını ortaya döken gazeteciler hakkında açılan davalar ve tutuklamalar arttı. İşçi direnişlerinden gençlik eylemlerine her tür hak mücadelesine, protestoya karşı polis ve jandarma vahşice saldırıya geçti.

AKP-MHP bloku, kitle desteğini yitirdikçe saldırılarını arttırıyordu zaten. CHP gibi bir düzen partisini bile geriletmeye çalıştı, çalışıyor… İBB Başkanı İmamoğlu ve 100’den fazla CHP’li bir yılı aşkındır cezaevinde. Bu ay içinde başlayan yargılamaların ne kadar göstermelik olduğu bir kez daha görüldü. İtirafçılar üzerinden hazırlanan iddianameler, itirafçıların itiraflarıyla çöktü. Buna rağmen tutuklamalar devam ediyor. Keza Osman Kavala, Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı, Selahattin Demirtaş gibi birçok siyasi tutsaklar, AİHM kararlarına rağmen serbest bırakılmıyor. Hasta tutsaklar ölüme terkediliyor, hapishanelerden cenazeleri çıkıyor.

 

“Süreç” yeniden buzdolabında mı?

“Terörsüz Türkiye” adıyla başlattıkları “süreç” de İran savaşıyla birlikte adeta donduruldu.

Sürekli ertelenen “hukuksal adımlar” en son “bayram sonuna” kalmıştı. Fakat bayramdan sonra da bir gelişme olmadı. Üstelik Bahçeli, “süreci aceleye getirmenin alemi yok” diyerek bu işi sürüncemeye bıraktıklarını ortaya koydu.

Diğer yandan “hukuksal düzenlemeler”in PKK’lileri ve Kandil’i kapsamayacağı söyleniyor. Öyleyse kimi kapsayacak? Ne zamandır konuşulan Selahattin Demirtaş’ın bile serbest bırakılmaması, kayyum politikasından vazgeçilmemesi, Öcalan’a dönük bir iyileştirmenin yapılmaması, “süreç”le ilgili en küçük adımın dahi atılmadığını gösteriyor.

Diyarbakır’da düzenlenen “Kadınlar barışı konuşuyor” programında, AKP’li Zeynep Alkış’ın süreçle ilgili “buzdolabı” metaforunu kullanması tartışmaya neden oldu. DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, bu metaforun “kızının cesedini buzdolabında tutmak zorunda kalan anne Cemile Çağırga’yı” hatırlattığını söyleyerek tepki gösterdi.

Önceki “çözüm süreci”nde kullanılan buzdolabı metaforu ile sadece “süreç” değil, insanların cesetleri de buzdolabına sokulmuştu. Anlaşılan o ki, yeni süreç de buzdolabına alındı. Yeniden buzdolabı metaforunun kullanıma sokulması boşuna olmasa gerek.

Esasında “süreç” İran savaşı öncesi hem Suriye hem Türkiye cephesinden bir hazırlık amacıyla başlatılmıştı. İran savaşında ABD’nin Kürt hareketini kullanma planı, şimdilik suya düşmüş görünüyor. Bu durum “süreç”i de olumsuz yönde etkiledi. 

 

Ekonomik saldırılar artıyor

İran savaşı, askeri ve siyasi yönden olduğu kadar ekonomik yönden de Türkiye’yi derinden sarsıyor. Hatta savaşın ilk etkisinin ekonomide görüldüğünü söyleyebiliriz. Emeklilerin bayram ikramiyesinde beklenen zam, “savaş var” denilerek verilmedi.

Petrol varilinin 100 doların üzerine çıkması, gıda başta olmak üzere temel ihtiyaçların hepsini zamlandırdı. Zaten açlık sınırında yaşayan halk, son zamlarla birlikte iyice zorlanmaya başladı. Et yemekten uzunca bir dönemdir vazgeçilmişti, şimdi kışlık meyve ve sebzeleri bile alamaz hale geldi.

Öte yandan işsizlik de artıyor. TÜİK Şubat ayı işsizlik oranına göre genç nüfustaki işsizlik bir önceki aydan 1.4 artarak yüzde 15.8 oldu. Bu yaş grubunda kadınların işsizlik oranı ise yüzde 21.8 olarak hesaplandı.

DİSK ise TÜİK verilerinden yararlanarak yaptığı hesaplamada, geniş tanımlı işsiz sayısının 8 milyon 567 bine çıktığını duyurdu. Bunun oransal karşılığı yüzde 22.5 seviyesine denk düşüyor. Ayrıca DİSK, geniş tanımlı işsizlikle, dar tanımlı işsizlik arasındaki uçurumun açıldığına dikkat çekiyor. Şubat 2026 itibarıyla Türkiye’de 5,4 milyon kişinin çalışmak istemesine rağmen iş bulamadığı belirtiliyor. Buna karşın 2,4 milyon işsiz, işsizlik ödeneğinden yoksun bırakılıyor.

“İşsizlik fonu”nu işsizlerden daha fazla patronlar kullanıyor. Bu “fon”dan işsizlere harcanan para yüzde 18 civarında iken, yüzde 67’si “işverene teşvik ve destekler”e gidiyor. Keza patronların vergileri silinirken, halkın üzerine yeni vergiler bindiriliyor. Savaşla birlikte doğalgaz ve elektrik de zamlanacak. Evlerde kullanılan doğalgaza “devlet desteği”nin kesileceği bildirildi.

Özcesi, hayat pahalılığı İran savaşıyla birlikte gemi azıya aldı. Buna vergi yükü ve işsizlik de eklendiğinde, halkın yaşam standartı iyice düşüyor. Üstelik çalışma koşulları ağırlaşıyor. İşçi ve emekçiler başında sallanan “işsizlik” kılıcıyla, daha uzun saatler daha az ücretle çalışmak zorunda bırakılıyor. İşçi kıyımları artarken işten atılanlara hakları dahi verilmiyor.

Gaspedilen hakları ve ücretlerinin artışı için direnişe geçen işçilere ise vahşice saldırıyorlar. İşçilerden yana olan sendikacılar da bu saldırılardan nasibini alıyor. Birtek-Sen Başkanı Mehmet Türkmen yeniden tutuklandı. Devlet artık “uzlaştırıcı”, “arabulucu” rolünden de sıyrılarak açıktan patronların yanında yer aldığını gösteriyor.

 

Sonuç olarak

Savaş dönemleri yalan ve demagojinin zirve yaptığı, buna karşın her şeyin tüm çıplaklığı ile ortaya serildiği dönemlerdir. Kamuflajlar sıyrılır, perdeler yıkılır ve yalın gerçekler ortaya çıkar.

İran savaşında da böyle oldu. Trump’tan Erdoğan’a liderlerin sözleriyle yaptıkları arasındaki uçurumun görülmesi gibi, halkın yaşadıklarını da hiçbir demagojiyle örtülmeyecek biçimde gözler önüne serildi.

İran savaşının ağır sonuçlarını yaşayan ülkelerden biri de Türkiye. İşçi ve emekçilere hayatı çekilmez hale getirdiler. Elbette buna karşı direnişler de büyüyor, militanlaşıyor. Zaten savaşa ve faşizme karşı mücadeleyi daha kitlesel ve militan bir şekilde yükseltmek dışında bir yol da görünmüyor.

Bunlara da bakabilirsiniz

Hapishanelerdeki hak gaspları

Mart ayı içinde polis operasyonları ve yapılan eylemlerde yeni tutuklamalarla hapishanelerdeki devrimci tutsakların sayısı artmış …

tarihimizson

Geleceğimizin köprüsü tarihimiz

2 Nisan 1948-Sabahattin Ali öldürüldü Savaş yıllarının yoksulluğu içinde okuyarak öğretmen olan Sabahattin Ali, 1932 …

Cihan Alptekin, mezarı başında anıldı

Mahir Çayan ve 8 yoldaşı ile birlikte Kızıldere’de, 30 Mart 1972’de şehit düşen Cihan Alptekin, …