
ABD ve İsrail’in İran saldırısının başlamasının üzerinden yaklaşık 4 hafta geçti. 27 Şubat günü Cenevre’de İran-ABD görüşmelerinin olumlu geçtiği haberleri yapılmışken, ertesi günü ABD ve İsrail, İran’a füzeler göndererek cehennemin kapılarını açmıştı.
ABD emperyalizmi ile İsrail siyonizminin hedefleri hızlı ve kolay bir zaferdi: Yoğun bombardıman, yönetim kademesinin öldürülerek devlet mekanizmasının çözülmesi, zaten bir süredir ayaklanma halinde olan İran halkının direnişi ile rejimin yıkılması…
Ancak kolay zafer beklentisi hızla büyük bir moral bozukluğuna dönüştü.
II.Emperyalist Savaş’tan sonraki en kapsamlı savaş
İran, önceden hazırlandığı belli olan karşı saldırı planını hızla hayata geçirdi; yönetici kayıpları bu kadar büyük olmasına rağmen devlet mekanizmaları işlemeye devam etti; anti-ABD bilinci, rejime olan öfkesinden daha yüksek olan kitleler ayaklanmadı… Üstelik İran, Haziran 2025’te saldırıya uğradığında “diplomasi” kapısını kapatmamak için, güçlü bir karşılık vermekle birlikte kontrollü davranmıştı; şimdi ise her saldırıya hemen ve “orantılı” biçimde cevap veriyor; misilleme gücü ve kararlılığı ile saldırganları şaşırtıyor.
İran’ın, hemen saldırının ilk saatlerinden itibaren başlattığı karşı saldırı, İsrail’in yanısıra dokuz ülkedeki ABD üslerini, bu ülkelerdeki stratejik noktaları (Suudi Arabistan’ın en büyük rafinerisi Ras Tanura, Katar’ın LNG tesisi, Dubai Havalimanı vb.) vurması ile, savaşın rengi çok hızlı değişti.
İran Savaşı, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan bu yana, en çok ülkenin kendi topraklarında savaşa dahil olduğu ilk savaştır. Uzun menzilli füzeler ve dronlar sayesinde binlerce kilometrelik bir alanda, ABD hariç 11 ülke (İsrail’in vurduğu İran ve Lübnan, İran’ın vurduğu İsrail, Irak, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün. Ayrıca İngiltere toprağı sayılan ve ABD üssü barındıran Diego Garcia adasına da İran füze fırlattı) doğrudan savaşın bir parçası oldu. Doğu Akdeniz’den Hint Okyanusu’na kadar çok geniş bir alanda, 11 ülkeyi aynı anda ve doğrudan “cephe hattı”na dönüştüren İran Savaşı, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan bu yana, en kapsamlı savaşa dönüştü.
Bu süreçte Türkiye ve Azerbaycan’a da füzeler düştü. Ancak İran bu ülkelere füze atmadığını açıkça söyledi. Keza Türkiye’ye düşen füzelerin, İran değil İsrail yönünden geldiğine ilişkin haberler de basında yer aldı. Bu koşullarda füzelerin, Türkiye ve Azerbaycan’ı İran’a karşı savaşa sokmak isteyen “dış ya da iç güçler” ürünü olarak düştüğünü söylemek mümkün.
ABD ve İsrail, İran’a saldırının daha ilk gününde bir okulu vurdukları için tepki çok yükselmişti. Sonrasında İran’ın pek çok stratejik öneme sahip noktası vuruldu. Ancak İran da, İsrail ve ABD’ye oldukça ciddi zararlar verdi. İsrail’de Dimona Nükleer Araştırma Merkezi, Nevatim Hava Üssü, Hayfa Elektrik Santrali, Herzliya Atık Su Arıtma Tesisi gibi son derece önemli noktaları vurdu. ABD’nin kaybı ise daha büyüktü. İran, bölge genelinde ABD askeri birliklerinin konuşlu olduğu en az 27 askeri üs ve tesisi, birden fazla vurdu, bunlardan en az 17’si ciddi hasarlar aldı. Keza ABD’nin Irak ve Suudi Arabistan büyükelçilikleri ile Erbil’deki diplomatik tesisi, yine birden fazla vuruldu. ABD’nin en büyük uçak gemisi USS Gerald R. Ford’da çıkan ve 30 saat boyunca söndürülemeyen yangın da ayrı bir tartışma konusu oldu. Hint Okyanusu’nda bulunan ve resmi olarak İngiltere toprağı sayılan, aynı zamanda bir ABD üssünü barındıran Diego Garcia’ya dönük füze saldırısı ise ABD’nin savunma füzesi ile imha edildiği için üsse ulaşamadı. Ancak İran’ın artık 4 bin km mesafedeki bir üssü vurma hedefi-kapasitesi oldukça büyük bir yankı yarattı.
ABD’nin “müttefiki” olmak
ABD’nin bu savaşta askeri tesislerinin yanısıra prestiji, siyasal önderliği ve “müttefiklik” ilişkisi de önemli darbeler aldı.
İlk darbe, Avrupalı emperyalistlerden geldi. ABD’nin en önemli ittifak örgütü olan NATO ve Avrupalı emperyalistler, Trump’ın çağrılarına rağmen bu savaşa katılmadıkları için, ağır sözlerle, hakaretlerle, küçümsemelerle karşılaştılar. Trump internette “yanımızda olmayan NATO müttefikleri korkaktır” paylaşımını yaptı. ABD desteği olmadan NATO’nun “bir hiç olduğunu” savundu ve “ABD olmasa NATO sadece kağıttan bir kaplandır” dedi; “NATO’dan ayrılmak için Kongre’ye ihtiyacım yok, bu kararı ben verebilirim” sözleriyle NATO’dan ayrılmakla tehdit etti; “Bize destek vermeyenleri çok karanlık bir gelecek bekliyor” diyerek esti gürledi. NATO üyesi emperyalist ülkeler, bu tehditlere karşılık alttan alan ve temkinli yanıtlar verdiler.
Aslında İran’ın bu savaştan güçlenerek çıkmasını AB emperyalistleri de istemiyor; çünkü bu güçlenmenin dünyadaki tüm siyasi-ekonomik-askeri dengeleri değiştireceğini biliyorlar. Ancak ABD’nin, onların desteğini ve onayını almadan başlattığı bu savaşın figüranı olmak da, İran’ın hedefi haline gelmek de, hazır olmadıkları bir savaşa girmek de istemiyorlar. Bu tabloya, Ukrayna konusunda ABD’nin AB emperyalistlerini yoksayan ve Rusya ile Ukrayna’nın toprakları üzerinden pazarlık yapan tutumuna duydukları tepkiyi de eklemek gerekiyor. Bu koşullarda İngiltere, Fransa ve Almanya’nın yaptığı ortak açıklamada, savaşa katılmayacakları anlamına gelen ifadeler kullanıldı; ama bu arada ABD ve İsrail’i değil, İran’ı kınamayı ihmal etmediler. Savaşın ilerleyen seyri içinde Avrupalı emperyalistlerin tutumunu farklılaştırabilir elbette; ancak şu koşullarda, bekleme, seyretme ve savaşa doğrudan girmeme tutumunda oldukları çok açık.
NATO üyesi olan İspanya’nın açıkça savaş karşıtı tutumunu ilan etmesini de ayrıca belirtmek gerekiyor.
ABD’ye güvenmenin bedelini ödeyen, “müttefiklik” ilişkisinin darbesini yiyen ise Körfez ülkeleriydi. ABD’ye üs sağlamanın maliyeti, her biri açısından çok yüksek oldu. Körfez ülkelerinin ekonomik ve siyasi olarak ayakta kalmasını sağlayan en önemli unsur olan petrol tesisleri ve ihracatları artık “topun ağzında”! Bazılarının üretim tesisleri vuruldu, diğerleri de bunun korkusuyla yaşıyor. Körfez ülkeleri için petrol kadar önemli olan temiz su arıtma tesislerinin tehdit altında olması ise, bir başka hayati sorun. ABD ile milyarlarca dolar ödeyerek kurdukları “güvenlik” ilişkisinin, bugün gerçek bir güvenlik sağlamadığını; tersine güvenlik amacıyla topraklarına kurulan ABD üslerinin kendilerini hedef haline getirdiğini gördüler. İran füzelerini durdurmak için savunma sistemlerinin neredeyse tamamını erittikleri için, daha da güvensiz hale geldiler. Dubai gibi, “güvenli ve lüks” imajı ile tüm dünyada zenginlerin çekim merkezine dönüşen bir yerde, özellikle milyarderlerin kaçışların başlaması ise, ekonomik zararı katlayan bir unsur oldu.
Körfez’deki krizi artıran bir başka unsur da şu: Tarım ya da sanayi üretimi yok denecek kadar az olan bu ülkeler, yoksulluğu petrol gelirleri ile finanse ederek, halkın yaşamını sürdürmesini sağlıyorlar. Petrol ihracatına inen darbe, kitlelerin doğrudan ve hızlı yoksullaşmasını da beraberinde getirecek. Halkın öfkesinin devletlere yönelmesine neden olacak bu durum Körfez sermayesini fazlasıyla tedirgin ediyor. Tüm bu etkenler, ABD’nin talebine rağmen Körfez ülkelerinin İran’a dönük saldırıya geçmesini engelliyor. İran ise, bu ülkelere attığı füzelerin hedefinin ABD olduğunu, bu ülkelerle savaşa girmeye niyetinin olmadığını her defasında vurguluyor.
Asya-Pasifik bölgesi de, İran savaşından doğrudan etkilendi. Ortadoğu’daki radarları ve savunma sistemleri vurulmuş olan ABD, buraya konuşlandırdığı savunma sistemlerine el attı. Güney Kore’ye yerleştirdiği radar ve savunma sistemleri Ortadoğu’ya taşıdı; Japonya’ya konuşlandırdığı iki savaş gemisini Ortadoğu’ya doğru harekete geçirdi. ABD, Ortadoğu’da zayıflayan kendi güvenliğini artırmaya çalışırken, Asya’daki “müttefikleri”ni, Kuzey Kore, Çin ya da Rusya’dan gelebilecek saldırılar karşısında yalnız bırakmış, kendi kaderlerine terketmiş oldu. Dahası Trump, Japonya Başbakanı’nın 19 Mart’ta yaptığı ABD ziyareti öncesinde, Güney Kore ve Japonya’nın Ortadoğu savaşına donanma göndermesini istedi.
İran savaşında ABD’nin kendi askeri üslerini bile koruyamadığı görüldü. Bu durumda, ABD ile işbirliği yapan ülkeleri koruma kapasitesi de tartışmaya açıldı. Bu savaş ABD’nin kazanımı ile bitse bile; sadece askeri üslerindeki değil, işbirlikçileri ile kurduğu ilişkideki hasarın da tamir edilmesi kolay olmayacak.
Türkiye’nin bu savaştaki tutumu ise değişkendi. Erdoğan, başlangıçta tıpkı ABD gibi kolay bir savaş olacağını düşündü. Türkiye’nin bu savaşa katılması konusunda ABD ile bir pazarlık yapılmış olması yüksek ihtimal. İlk günlerde Türkiye’ye peşpeşe düşen füzeler üzerinden de savaşa girme konusu tartışıldı. Keza Türkiye’deki üslerin İran’a karşı kullanılıp kullanılmadığı da hep tartışma konusu oldu. Ancak İran’ın dirençli çıkması, Türkiye’nin hızını kesti. Buna rağmen 19 Mart 2026’da, Suudi Arabistan’da düzenlenen, 12 Arap ve Müslüman ülkenin katıldığı toplantıda çıkan ve “İran’ın kınanması” çağrısı yapan bildiride Türkiye’nin de imzası vardı. Son olarak ABD’nin çağrısı doğrultusunda İran ile “arabuluculuk” rolünü üstlenmeye çalışıyorlar. İran’la kurduğu ekonomik bağlar ve bu savaşta gösterdiği direniş, Türkiye’nin savaşa girmesini engelledi; ancak Erdoğan, ABD’nin savaş politikalarına entegre biçimde davranmaya devam ediyor.
İran’ın beklenmedik direnişi
İran, 2010’ların başlarından itibaren Suriye savaşının devam ettiği süreçte, üç cephede birden savaşma kapasitesi olduğunu göstermişti. Suriye’de, Irak’ta cihatçı çetelere karşı, Yemen’de ise Suudi Arabistan’a karşı bir savaş verebiliyordu. Bu savaşlarda “kazanan” olmaktan çok, “karşı tarafın kazanmasını engelleyen” konumundaydı; ancak bu bile, gelişkin bir askeri kapasite ve savaş gücünü gerektiriyordu.
Sonrasında verdiği kayıplarla İran’ın zayıfladığı görüldü. Bir taraftan kendi komutanlarının öldürülmesi, diğer taraftan İsrail’in Lübnan’da Hizbullah’a ve Gazze’de Hamas’a karşı imha saldırısı, İran’ın direniş odaklarına da darbe vurmuştu. Son olarak Haziran 2025’teki savaşta, ABD ve İsrail’in saldırılarına misilleme yapmasına, Demir Kubbe’yi sayısız kez etkisizleştirerek İsrail’i vurmasına rağmen, temkinli bir tutum izliyor; asıl olarak diplomasi masasında çözmeye çalışıyordu.
Bu savaş ise, İran’ın yeniden yükselişini gösteriyordu.
Birincisi, İran için artık “ölüm-kalım savaşı” sözkonusuydu. Diplomasi yürütebileceği, kaçınabileceği bir alan kalmamıştı. Ya ABD’nin saldırılarına teslim olacaktı ya da tüm gücüyle saldırıya geçecekti. “Artık kırmızı çizgimiz yok” diyen İran, tüm gücüyle saldırıya geçti.
İkincisi, savaş planının çok iyi ve çok yönlü hazırlandığı ortaya çıktı. Yöneticiler peşpeşe öldürülmesine rağmen, İran’ın savaş gücü azalmadı. Önceden hazırlanmış olan plan kademeli olarak hayata geçirildi. Bir anda her tarafa saldırmak biçiminde değil, ne zaman komşu ülkelerdeki askeri üslerin vurulacağı, ne zaman Hürmüz Boğazı’nın kapatılacağı, ne zaman su arıtma tesislerinin hedef alınacağı gibi unsurlar etraflıca planlanmış olduğu için, savaş sertleştikçe İran da sertleşti; tüm kurşunlarını bir defada tüketmedi. Özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve geçmek isteyen ABD yanlısı gemilere ateş açılması; ABD’nin “hayalet uçak” olarak çok önemsediği F-35’lerden birinin İran tarafından vurulması; İran’ın 4 bin km uzaklıktaki bir hedefe atış yapması gibi unsurlar, İran’ın etkili bir askeri hazırlık yaptığını gösteriyordu.
Üçüncüsü, İran’ın önderlik ettiği “direniş cephesi”nin çok güç kaybettiği biliniyordu; ancak savaş başladıktan sonra, onlar da kendi alanlarında savaşa dahil oldular. Hizbullah yeniden İsrail’i vurmaya, her gün onlarca saldırı gerçekleştirmeye başladı. Savaşın Lübnan’a da taşınması, İsrail açısından cepheyi genişleten bir etki yarattı. Irak’ta İran destekli güçler ABD’nin askeri ve diplomatik noktalarını vurdu. Anbar’da hava üssü, Erbil’de ve Bağdat’ta askeri tesisler birçok defa hedef alındı. Erbil’deki ABD Konsolosluğu’nun yanısıra Bağdat’ta Yeşil Bölge’de bulunan ABD elçiliği de sürekli saldırıya uğradı. Yemen’de de Husiler’in Suudi Arabistan’a çeşitli saldırıları oldu. Husiler’in Kızıldeniz’in girişine hakim bir noktada “Bab’ul Mendeb Boğazı”nı kapatamasa bile, buradan geçen gemilere saldırılar düzenlemesi ihtimali de sözkonusu.
Dördüncüsü, Çin’in ve Rusya’nın İran’a istihbarat desteği sağladığı yönünde haberler çıktı. “Mossad’ın tam bir kontrolü altında” olduğu iddia edilen İran’ın, ABD’li askerlerin kaldığı otelleri bile tespit ederek vurması büyük bir şaşkınlık yaratmıştı. Sonrasında bölgeye ilişkin çok etkili bir istihbarat kullandığı ortaya çıktı. Özellikle Çin’in ABD askeri hedefleri konusunda kendi uydu bilgilerini İran’a verdiği, ayrıca silah sistemleri konusunda yardım ettiği görülüyor. Çin gemilerinin İran balistik füzelerine yakıt için gereken malzemeyi, füze parçaları ve elektronik donanımları İran’a taşıdığı; Çin’e ait BeiDou uydu sistemine İran’ın tam erişiminin bulunduğu; Çin istihbarat gemilerinin ve uydu platformlarının Umman Körfezi çevresindeki ABD gemi hareketlerine ilişkin bilgi verdiği yönündeki haberler basında yer aldı.
Rusya ise İran’a verdiği hava savunma sistemleri ile İran’ı koruyor; Suriye’deki radar üsleri üzerinden ABD donanmasının hareketlerini İran’a bildiriyor ve çeşitli elektronik sistemlerini İran’ın kullanımına açıyor.
Beşincisi, ABD’nin en büyük hedefi olan “İran’ı içten çökertme” planı hayata geçmedi. Son aylarda ayaklanmalarla İran rejimine tepki gösteren halk, ABD emperyalizmi ile işbirliğine yanaşmadı. Rejimin ekonomik ve siyasi baskılarına hala büyük bir öfke duyuyorlar; ancak ABD emperyalizminin sömürücü yüzünü de iyi tanıyorlar.
Yanısıra, dünya halklarının da İran halkının yanında olduğunun altını çizmek gerekiyor. Dünyanın dört bir yanında ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmine karşı eylemler yapılıyor, elçilikler önünde protestolar gerçekleştiriliyor.
Tüm bu koşullarda ABD’nin bu savaşta çok zorlandığını, çok darbe aldığını ve “kaçış yolu” aradığını görmek mümkün.
Trump hemen her gün “İran’la görüşüyoruz”, “İran görüşmek istedi, görüşeceğiz”, “İran nükleer silaha sahip olmamayı kabul etti”, “İran’la anlaşmaya çok yakınız” gibi açıklamalar yapıyor. Ancak bunların her biri, gerçekte ABD’nin bir çözüm arayışını ve savaşı bitirme çabasını ifade ediyor. Son olarak 24 Mart günü 15 maddelik bir “ateşkes” teklifi yaptı. Bu teklif, karşılıklı saldırıların derhal durdurulması ile başlayıp, “İran’ın nükleer silah geliştirme çabalarından tamamen vazgeçmesi” gibi maddelerle dolu. Teklifin özü, İran’ın asla kabul etmeyeceği şartları dayatırken, ABD’nin soluklanmasını sağlamak üzerine kurulu.
İran ise, bugün yapacağı herhangi bir ateşkes ve barış görüşmesinin sadece ABD ve İsrail’e zaman kazandıracağını, bir süre sonra yeniden ve daha güçlü bir saldırı ile karşı karşıya kalacağını biliyor. Bu nedenle çok daha ciddi şartlar ileri sürüyor. 28 Şubat’ta başlayan saldırılar nedeniyle savaş tazminatı ödenmesi; mevcut nükleer ve ekonomik tüm yaptırımların koşulsuz olarak kaldırılması; ABD’nin bölgedeki askeri varlığının sonlandırılması ve İran sınırına yakın askeri üslerin tamamen kapatılması; nükleer programının barışçıl amaçlarla devam etme hakkı; iç işlerine müdahale edilmemesi…
İran bu şartlar kabul edilmeden savaşı durdurmayacağını açıklıyor. Ancak bu şartlar, ABD’nin Ortadoğu hegemonyasından vazgeçmesi anlamına gelecek. Bu koşullar, savaşı her iki taraf için de “ölüm-kalım” savaşına dönüştürüyor.
ABD’nin handikapları
ABD emperyalizmi, içeride ve dışarıda çok fazla sorunla boğuşuyor. Trump’ın ülke içindeki halk desteği zaten zayıf. Bu zayıflık, 2026 Ocak ayında ICE (Göçmen Polisi) protestoları ile daha da büyüdü. Minnesota’da bir ABD vatandaşının ICE tarafından vurularak öldürülmesinin ardından, NewYork’tan California’ya, Chicago’dan Seattle’a kadar ABD’nin pek çok eyaletinde kitlesel protestolar ve polisle çatışmalar yaşanmıştı. Bu tabloya, Epstein dosyalarının ve bu dosyalarda Trump’ın varlığının yarattığı öfkeyi de eklemek gerekiyor. Böylece Trump’ın kitle desteğinin giderek düşmekte olduğunu söyleyebiliriz.
Ayrıca savaşta ABD askerlerinin ölü ve yaralı sayısının tam olarak açıklanmadığı yönünde bir güvensizlik de kitlenin tepkisini büyütüyor. İran savaşı, petrol fiyatlarını yükselterek halkı doğrudan yoksullaştıracak, üstelik bir de cenazeler dönmeye başlayacak… Bu durumda ABD halkının savaş karşıtlığı da artacak. ABD her ne kadar bölgeye binlerce asker sevketmekte olduğunu söylese de, kapsamlı bir kara harekatı ihtimali de azalıyor.
Üstelik bu arada dünya büyük bir petrol krizine ve bunun tetiklediği çok yönlü bir ekonomik krize doğru yuvarlanıyor.
Dünyadaki toplam ham petrol üretiminin yüzde 21’i, deniz yoluyla taşınan ham petrolün yüzde 35’i Hürmüz Boğazı’ndan geçerek dünyaya açılıyor. Savaş başladıktan sonra 1-24 Mart tarihleri arasında Boğaz’dan geçen gemi sayısı sadece 144. Bu rakam, savaş başlamadan önce günlük geçen gemi sayısına denk.
Bu durum, bütün dünyada yakıt, nakliye, genel olarak üretim ve özel olarak gıda üretimini (gübre eksikliği nedeniyle) doğrudan etkileyen bir tablo. Bundan ABD tekelleri de doğrudan etkilenecek.
ABD, savaşa başlarken Hürmüz Boğazı’nın kapatılması tehdidinin hayata geçmeyeceğini düşünmüştü; ancak tam tersi oldu. Üstelik bugün İran, Boğaz’dan gemi geçirmek isteyen ülkelere çok ağır şartlar getiriyor: 2 milyon dolar gibi çok yüksek bir geçiş ücreti (bu uygulama “İran’ın yeni egemenlik anlayışı” olarak tanımlanıyor) getiriyor ve güvenlik denetimlerini artırıyor. ABD ve İsrail bandıralı gemilere kesin yasak bulunuyor; onlar ödeme yapsa bile Boğaz’dan geçme hakkı vermiyor. Körfez ülkeleri Boğaz’dan geçmek istiyorlarsa, ABD askeri üslerinin kapatılmasını istiyor. Hepsinden önemlisi, ödemelerin Çin Yuanı ile yapılmasını şart koşuyor.
ABD hegemonyası, “petro-dolar imparatorluğu” olarak tanımlanır. Tüm dünyayı sarsan 1973 Petrol Krizi sürecinde, ABD’nin krizi fırsata çevirme ve dünya imparatorluğunu pekiştirme adımıdır bu. Buna göre ABD, başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerini koruma vaadine karşılık, petrolü dolar üzerinden dünyaya satmalarını ister. Böylece, petrol satın almak isteyen her ülke, dolara, yani ABD’ye bağımlı hale gelecektir.
Şimdi İran’ın yuan ile ödeme dayatması, ABD imparatorluğuna inen en ağır darbelerden biridir. “Petro-dolar imparatorluğu”nun yerini “yuan-dolar imparatorluğu”nun alması girişimidir. Ve İran’ın arkasında Çin’in olduğunun, bu savaşın Çin’in Ortadoğu’daki artan hegemonyasına karşı yürütüldüğünün en somut göstergesidir. Bu savaşta ABD’ni en çok sıkıştıran unsur da budur.
* * *
ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmi, Aralık 2024’te Suriye yönetiminin düşmesi ve HTŞ’nin iktidara gelmesi ile Ortadoğu’da yeni bir dönemin başladığını ilan etmişlerdi. Ardından üst üste gerçekleştirdikleri saldırılarda Hamas ve Hizbullah etkisizleştirilmiş, İran zayıflatılmıştı. Bu tablonun verdiği cesaretle İran’a karşı “nihai savaş”ı başlattılar. Hemen öncesinde Venezuela’nın devlet başkanının kaçırılarak “sorunsuz” ve savaşsız biçimde ele geçirilmesi, bu cesareti daha da artırmıştı.
Ancak bugün savaş, artık İran’ı yenmekten ve ele geçirmekten çok uzaklaşmış durumda. İran, ABD’nin hedeflediği gibi bir “ateşkes-savaşa ara verme” görüşmesini-anlaşmasını kabul ederse, yakın bir zaman sonra ABD ve İsrail yeniden ve çok daha güçlü biçimde saldıracaklarını biliyor. Bu nedenle savaş kararlılığını sürdürüyor. Benzer bir durum Çin ve Rusya emperyalistleri için de geçerli. Suriye ve Venezuela gibi iki stratejik işbirlikçilerini kaybetmiş olan Çin ve Rusya, bugün İran’a verdikleri destekle, ABD’yi yıpratma savaşının bir parçası oldular.
ABD için ise mesele artık İran değil; ABD hegemonyasını, petro-dolar imparatorluğunu, dünya hakimiyetini sürdürüp sürdüremeyeceği gibi stratejik bir soruna dönüşmüş durumda. Bugüne kadar ekonomik ve siyasi olarak güçlenen Çin karşısında, askeri gücü ile karşı durabiliyordu. Ancak İran savaşı, askeri olarak da Çin’in gücünün boyutunu ortaya serdi.
Bu koşullarda ABD için iki seçenek görünüyor. Birincisi ve daha yüksek ihtimalli olanı, savaşı sertleştirecek adımlar atması. Kara harekatına başlamak ya da daha etkili saldırı araçlarını kullanmak olabilir. Ancak bunu yaptığında, tıpkı Vietnam’da olduğu gibi kendi bataklığını kurması ihtimali de oldukça yüksek. İkinci seçenek ise, İran’ın şartlarını tamamen olmasa bile belli düzeyde kabul ederek geri çekilmesidir. Bu ise, “dünya imparatorluğu tacı”nı, İran topraklarına bırakması anlamına gelecektir. Her iki durumda da, hem ABD emperyalizmi için, hem de dünyanın geneli için, klasik söylemi kullanırsak “bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”tır!
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir