Eğitimde gerici kuşatma hız kazandı

AKP’nin eğitim alanını gericileştirme konusundaki sistematik politikası biliniyor. Ramazan ayının başlaması, bu saldırının hız kazanmasına vesile oldu.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın 12 Şubat 2026 tarihinde 81 il valiliğine gönderdiği “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” başlıklı genelge, okullarda yaygın biçimde “Ramazan faaliyetleri” düzenlenmesini hedefliyor.

Bu genelgeye göre, her çocuk için bir çizelge hazırlanacak; bu çizelgede çocuğun aile ile iftar sofrasında dua ederken çekilmiş fotoğrafları yapıştırılacak, kaç kere camiye gittiği vb. yaptığı dini ibadetler takip edilecek. Evlerde “beni de sahura kaldırın” yazan süslemeler yapılacak, evdeki iftara kimlerin katıldığı tek tek kaydedilecek, en sevdikleri “Ramazan yemeği”nin tarifi paylaşılacak. Ayrıca okullarda “Ramazan gazetesi” hazırlanacak, öğrenciler boş kutularla Ramazan davulu yapacak, maniler okuyarak bu davulu çalacak, anaokulu öğrencileri toplu halde camiye götürülecek. Yanısıra aileler, Ramazan’da “ihtiyaç sahiplerine” dağıtılmak üzere “koli” hazırlayacak ve bunu okula teslim edecek… Okullarda şenlikler yapılacak, ortaokul ve liselerde “iftarda konuşalım” başlıklı söyleşiler düzenlenecek, aileler ortak iftar sofraları kuracak…

 

Ramazan bahanesiyle dini kuşatma

Bu genelge, sadece laik eğitim anlayışına değil, topluma da büyük bir darbe ve saldırı anlamına gelmektedir.

Etkinlikler, zorunlu ve seçmeli din dersleri kapsamında, müfredatın bir parçası olarak düzenlenecek olsaydı eğer, buna da karşı çıkmak gerekirdi elbette. Ancak genelge din dersi ve din öğretmeninin sınırlarını aşarak, bütün okulu, bütün öğretmenleri ve ders saatlerini kapsayacak biçimde düzenlendiği için, çok büyük bir tehdide, ve dayatmaya dönüşüyor. Tüm öğretmenler bu genelge kapsamında faaliyet örgütlemeye, tüm okul bir “Ramazan etkinlik alanı”na dönüştürülmeye, tüm öğrenciler tek tip bir dine zorlanıyorlar.

Farklı inançlardan, farklı mezheplerden öğrenciler ve aileler için, bu genelge tartışmasız bir kuşatma anlamına gelmektedir. Ancak, Sünni mezhebine dahil olmakla birlikte, seküler bir yaşam süren ya da doğrudan inançsız aileler de bu kuşatmaya alınmaktadır.

“Oruç tutan öğrenciler” kategorisi yaratılarak oruç tutmayanlar üzerinde; “iftar açan aile fotoğrafı” istenerek aile üzerinde; bu faaliyetleri düzenlemeye zorlanan bütün öğretmenler üzerinde bir baskı yaratılmaktadır.

Aile, çocuğunu kendi değerleri üzerinden yetiştirir. Devletin “değerlerimizi öğretiyoruz” adı altında, ailenin değerlerini yok sayan, tek bir dinin ibadetini ve etkinliklerini temel alan yaklaşımı, doğrudan çocuğun dengesini bozan bir etki yaratır. Büyük bir zihinsel parçalanmadır bu. O yaştaki çocuk, nedenleri ya da farkı anlayabilecek, bilgi olarak anlasa bile bunu sindirebilecek durumda değildir.

Mesela Alevi bir ailenin çocuğu, ailesinin görüşleri ve yaşam tarzı nedeniyle bu etkinliklere katılmadığında, okuldaki başka çocuklarda oluşan coşkuyu paylaşmadığında, öğretmenin istediği verileri evinde-sofrasında bulamadığında; bir taraftan “ödevini yapamadığı” için eksiklik, eziklik ya da suçluluk duyarken, diğer taraftan okuldaki diğer çocukların ve öğretmenin kınaması, dışlaması, akran zorbalığı ve ayrımcılığına uğrayacaktır. Üstelik ailesi bu farkı ona anlatsa bile, çocuk bilincinde ve ruhunda, “farklı” ve “azınlık” olmanın sindirilmesi hiç kolay bir şey değildir. Hele ki, sınıfta bir grup öğrenci ve öğretmen, ders sırasında ya da sonrasında bu türden dinsel aktiviteler, yarışmalar, “eğlenceli” paylaşımlar yaparken; bu etkinliklere katılmayan öğrencilerin ne yapacağı apayrı bir sorundur.

Okul öncesi çocukların bu programa dahil edilmesi, durumu daha vahim hale getiriyor. Soyutlama becerisi gelişmemiş yaş grubundaki çocuklara dönük bir beyin yıkama faaliyeti geliştiriliyor.

Yatılı okullarda ise bu genelgenin yaratacağı baskı çok daha etkili olacak; doğrudan yemek saatlerinin dini kurallara göre ayarlanması, oruç tutmayanın aç kalması, namaz-sahur zorlamaları gibi sonuçlar oluşturacaktır.

Öğretmenler açısından da sorun oldukça büyük. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Ramazan etkinlikleri için “din dersinde” ve “din öğretmeni tarafından” diye bir sınırlama yapılmamış. Bu durumda, belirtilen etkinlikler doğrudan bir “müfredat değişikliği” ya da “paralel müfredat” anlamına geliyor. Bütün öğretmenler, kendi derslerinde (tarih, matematik, vb) belirlenmiş müfredatı bırakarak Ramazan genelgesine uymaya, ya da ders saatleri dışında, etkinlikler için fazladan çalışmaya zorlanıyor. Bu genelgeye uymadığında, idari baskı, hakkında rapor tutulması gibi saldırılarla karşı karşıya kalması ihtimali çok yüksek.

Tersten, AKP’nin kadrosu, tarikatların üyesi durumundaki öğretmenler ise, bu faaliyetleri her şeyin önüne geçirerek, Ramazan ayında okul müfredatının ağırlığını dini eğitime çevirerek, temel dini bilgileri kendi tarikatları-cemaatleri doğrultusunda yorumlayıp (daha selefi daha şeriatçı yorumlar getirerek) uygulamaya çalışabilirler.

 

Dinci sağanak

Bu genelge, toplumun geniş kesimlerinde büyük bir tepki çekti. Eğitim sendikaları başta olmak üzere sayısız sendika ve kurum konuya ilişkin açıklama ve eylem yaptı, yazılar yazıldı, protestolar gerçekleştirildi.

Bu kadar büyük bir tepki yükselince Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, “etkinliklerin gönüllülük esasına” göre yapılacağını söyledi. Ancak böyle bir genelge çıktıktan sonra, ortada bir gönüllülük değil, doğrudan devlet dayatması ve okullardaki şeriatçı kadroların önünün açılması vardı. Zaten “durumdan vazife çıkaran” kimi şeriatçı kadrolar, hemen kendi alanlarında harekete geçtiler.

Mesela bu genelgenin hemen ardından, Antalya-Kepez’de Mehmet Kemal Dedeman İlkokulu’nda bir öğretmen, 4. sınıf öğrencilerinin velilerine “Sınıfta oruç tutan öğrenciler var. Bazı öğrenciler onların karşısında su içerek, yemek yiyerek onları rahatsız ediyor. Öğrencilerle konuşun, bu durum tekrar etmesin” diye bir mesaj attı. Üstelik bu mesajda bir de “oruç tutanlara Müslüman olmayanlar bile saygısızlık yapmıyor” diye, karşı-saldırı anlamına gelecek bir cümle de eklemişti.

Ankara’da Gaziosmanpaşa Necla-İlhan İpek Ortaokulu’nda, veliler okulun hazırladığı ve 300 TL fiyat biçtiği iftar yemeğine katılmaya zorlandı.

Bir başka haber ise, İstanbul-Arnavutköy’de bulunan Necip Fazıl Kısakürek İmam Hatip Ortaokulu’ndan geldi. Okulda öğrencilere, Selefi-cihatçı bir örgütün (Tevhid ve Sünnet) andı okutuldu. IŞİD ve El Kaide gibi, Afganistan’ı, Ortadoğu’yu kana bulayan bu şeriatçı örgütler ile bağlantısı bilinen bu örgütün resmi andı ortaokul çocuklarının ağzından ortalığa saçıldı. Üstelik gizli saklı değil, doğrudan okul idaresinin bilgisi dahilinde ve okulun çektiği kayıt ile, okulun internet hesaplarında paylaşıldı. Video örgütün internet hesaplarından yayınlanırken “yıllardır büyük bir sabır ve kararlılıkla sürdürülen davet çalışmalarının, toplumun en kılcal damarlarına kadar ulaştığının en somut nişanesi” diye övgü sözleri kullanıldı. Tepkiler yükselince, video kaydı kaldırıldı ve MEB’in konuyla ilgili soruşturma açtığı haberi yayınlandı.

İzmir’de İl Milli Eğitim Müdürlüğü, ortaokul ve lise müdürlerine gönderdiği yazıda, okullardaki kütüphanelerin ve sığınakların kapatılarak mescitlere dönüştürülmesini, okul koridorlarında abdest alma yerlerinin yapılmasını istedi. Buca İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ise, ilçedeki okullarda mescit bulunup bulunmadığına, bulunuyorsa 45 metrekareden az olup olmadığına, okulda Cuma namazının kılınmasına ilişkin çeşitli soruların olduğu bir raporun hazırlanarak 24 Şubat 2026 tarihine kadar teslim edilmesini istedi. Kütüphane gibi bir okul için en vazgeçilmez alanın, sığınak gibi hayati öneme sahip alanların kapatılarak toplu namaz kılma alanına dönüştürülmesi, MEB’in önceliklerini açıkça ortaya koyuyordu.

Kocaeli-Derince’de Çenesuyu Ortaokulu’nda teneffüs zili “Kabe’de hacılar” ilahisi olarak değiştirildi. Kızı bu okulda okuyan bir baba, okul müdürüyle tartıştığı ve bu duruma karşı çıktığı için gözaltına alındı.

Birçok okulda, teneffüslerde topluca ilahi söyleyen öğrencilerin videosu çekiliyor, internette paylaşılıyor. Ve bu durum bir “akım”a çevrilerek yaygınlaştırılmaya çalışılıyor.

İzmir’de Tevfik Fikret Okulları’nda yaşanan olay ise, dinci sağanağın bir başka yüzünü gösteriyor. Okula gelen müfettişler, ilkokul 4. sınıftan liseye kadar her sınıftan ikişer öğrenci seçerek sorguya çekiyor. Bu öğrenciler dersten çıkartılıyor, kütüphaneye götürülüyor ve “din dersinde ders işleniyor mu”, “din yerine başka bir ders yapılıyor mu”, “derste cumhurbaşkanına hakaret ediliyor mu” soruları soruluyor. Hatta lise öğrencilerine önce yemin ettiriliyor; sonra diğer soruların yanısıra “sokakta ya da evde cumhurbaşkanına hakaret edildiğini duyuyor musunuz” diye ayrıca soruluyor. Öğrenciler korkuyor, kaygılanıyor… En küçüğü 9 yaşında olan çocukların TC kimlik numaraları alınıyor ve bazı evraklara imza attırılıyor. Yanlarında aileleri yok; sadece rehber öğretmen eşliğinde bu sorgulama yapılıyor. Müfettişler, öğrencilerin din dersi sınav kağıtlarını, görevli öğretmenlere ait çalışma izinlerini, zümre toplantı tutanaklarını, yıllık planları, ders defterlerini, ders ölçeklerini alıp gidiyorlar. Olayı duyan veliler çeşitli yerlere şikayetlerde bulundular. Basında yer almasının ardından yine bildik açıklamalar geldi.

Bu arada bu dinci saldırı sağanağına tepki gösterenlere ve 168 imza ile “Laiklik Bildirisi”ni kamuoyuna açıklayanlara karşı Erdoğan, hakaretler savurdu, Yusuf Tekin dava açacağını söyledi.

 

Dincilik egemenlerin yönetim 

argümanıdır

Devlet “eğitim”i merkezileştirirken, “eşitlik” ilkesini dikkate aldığını söyler. Matematik ya da coğrafya dersi, bütün çocuklara aynı biçimde verilir ve tüm çocukları kapsar. Aslında din eğitimi de bu kapsamda, dinlere ve mezheplere aynı mesafede duran bir biçimde, salt bilgi olarak verilmelidir.

Gerçekte ise, genel ve steril bir “eğitim” kavramı yoktur. Eğitim de sınıflı toplumların genel özelliklerinden payına düşeni almıştır. Marks’ın dediği gibi, “maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda zihinsel üretim araçlarını da elinde bulundurur.” Sömürücü sınıflar, işçinin işgücünü sonuna kadar sömürürken, bilincini de sömüren, kendi sömürücü çıkarlarına uygun hale getiren bir kültür, bilim ve eğitim sistemini kurar.

Sınıflı toplumların dinle uyutulması, dini argümanlarla sınıf mücadelesinden ve hak arayışından koparılma çabası, genel bir durumdur. Çünkü kitleler dinin etkisine girdikçe bilimden de uzaklaşırlar, sınıf mücadelesinden de. “Tevekkül” kavramı, kendisine sunulanla yetinilmesini bir erdem olarak gösterir.

Ülkemizde de eğitimin dinci karakteri, AKP’den çok öncesine dayanır. Mücadelenin yükseliş dönemlerinde (mesela 1970’lerde) kitleler üzerindeki din baskısı hafiflerken, mücadelenin gerileme dönemlerinde, öncelikle eğitim alanında tam gaz bir dincileşme yaşanmıştır. 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesi’nin, okullara “zorunlu din dersi” uygulaması getirmesi ve yaygın biçimde imam hatip okulları açmaya başlaması bunun ürünüdür. AKP dönemi ise, kitleleri dincileştirme sürecinin katmerlendiği bir dönemdir.

Bu tabloda ABD’nin bölgeye dönük politikalarının da önemli bir payı vardır. 1980’lerden itibaren “Sovyetlere karşı yeşil kuşak projesi” ile “Sovyet tehdidi”ne karşı dinci ülkeler zinciri yaratmaya çalışan ABD, 2000’lerin başından itibaren doğrudan şeriatçı-cihatçı örgütlerin önünü açan bir politika izledi. Afganistan’da El Kaide, Ortadoğu’da IŞİD başta olmak üzere her türden cihatçı çeteler ortalığı sardı; en sonunda Afganistan’da ve Suriye’de yönetimi ele geçirdi.

Bugün Türkiye’de şeriatçı görüşleri savunan, IŞİD’in ve diğer cihatçı-şeriatçı örgütlerin önünü açan AKP gibi bir partinin halen yönetimde kalmasında, ABD’nin bölge politikalarının doğrudan etkisi vardır.

Ve elbette ki bu, mücadele edilmesi gereken bir unsurdur. Emperyalist politikaları da şeriatçı hedefleri de yerle bir edecek olan tek şey mücadeledir.

* * *

Eğitim alanı, saldırının en boyutlu olduğu alandır. Çocukları çok erken yaşlardan itibaren dinci-şeriatçı yozlaşmış fikirlerle doldurarak, geleceği kazanmak istiyorlar. Tarikatlar, tecavüzcü vakıflar, eğitimin her kademesine sızarak, çocukları hem bedensel hem zihinsel olarak sömürmeye; geleceğin IŞİD’çi, Taliban’cı kadrolarını yetiştirmeye çalışıyorlar.

Buna bir de “kutuplaştırma politikalarına alet olmayalım” diyerek dinci saldırılara cevap vermemek, gericiliğe karşı mücadele etmemek gerektiğini savunanlar ekleniyor.

Oysa egemen sınıfların saldırı ve sömürü politikalarına karşı yaşam koşullarını iyileştirme mücadelesini her aşamada ve bıkmadan vermek gerekiyor. Eğitim sözkonusu olduğunda, bu çok daha büyük bir önem kazanıyor.

Eşit, bilimsel, parasız, anadilde eğitim, vazgeçilmez bir talep olarak yükseltilmelidir!

Bunlara da bakabilirsiniz

16 Mart 1978- Beyazıt Katliamı

İstanbul Üniversitesi önünde, faşistlerin düzenlediği bombalı saldırıda 7 öğrenci yaşamını yitirdi. 16 Mart 1978’de yaşanan …

Halepçe Katliamı’nın 38. yılı

Saddam yönetimindeki Irak devleti, 16 Mart 1988’de Halepçe’de Kürt halkına dönük olarak bir katliam gerçekleştirdi. …

ABD Konsolosluğu önünde protesto

NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Birlik (NESKB), 15 Mart günü İstanbul’da ABD Konsolosluğu önünde eylem …