
Suriye’de HTŞ’nin iktidarı ele geçirdiği 8 Aralık 2024 tarihinden itibaren, Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi hız kazandı.
ABD şimdi İran’a saldırı hazırlığı yapıyor. Bunun için de Suriye’yi düzlemek istiyor. Esad rejimi yıkıldıktan sonra Suriye’nin nasıl yönetileceği belirsizdi. Özellikle Rojava’nın statüsü, Suriye’nin gerici iktidarına entegrasyonu en önemli tartışma konusuydu.
2026 yılının ilk günlerinden itibaren HTŞ çeteleri Kürtlerin elinde tuttuğu bölgelere saldırıya geçti ve Kürtleri geri çekilmek zorunda bıraktı.
Şimdi bir anlaşmaya varılmış görünse de Suriye’de suların durulmadığını, yeni gelişmelere gebe olduğunu söylemek yanlış olmaz. Gerici iç savaşın başladığı 2011 yılından bu yana gelişmelere bakıldığında, bunun bir kehanet olmadığı anlaşılır.
Rojava Devrimi’nin doğuşu
2011 yılında başlatılan gerici iç savaş koşullarında, doğan boşluktan da yararlanan Suriye’deki Kürtler, PYD önderliğinde cihatçılarla savaşarak, yaşadıkları bölgede yönetimi ele geçirdiler. Kobane’de IŞİD çetelerine karşı büyük bir mücadele verdiler. Erdoğan “Kobane düştü, düşecek” diye sevinirken, başta Türkiye olmak üzere dünyanın dört bir yanından aldıkları destekle cihatçı çeteleri yenmeyi başardılar.
Suriye’nin Rojava Bölgesi’nde ulusal-demokratik bir devrim gerçekleşti. Rojava, Kürtçe “Kürdistan’ın Batısı” anlamına geliyor; Suriye’nin Kuzeyi’ne denk düşüyor. Cihatçı çetelerin kol gezdiği Suriye’de ve gerici Arap rejimlerinin karanlığı altındaki Ortadoğu’da Rojava, demokratik-laik yapısıyla parladı. Özellikle kadın direnişi ve kadın haklarıyla göz doldurdu.
Ne var ki, 2014 yılında kabul ettikleri Anayasa’da “özel mülkiyet hakkına dokunulmayacağı” belirtiliyordu. Esad rejiminden kalan topraklar kamulaştırılmamış, “eski sahipleri”ne verilmişti. Demokratik devrimin temelini oluşturan “toprak devrimi” gerçekleşmemiş, kapitalizm sınırları içinde kalacağı belli olmuştu.
Cizire, Kobane ve Afrin olarak üç kantonda demokratik bir yönetim kuruldu. Sonraki yıllarda Cizire ve Kobane kantonları birleşti, fakat Afrin kantonu önce cihatçı çetelerin, sonra Türkiye’nin işgaliyle Rojava’dan koparıldı. Buna karşın Suriye’nin doğusunda yeralan Rakka ve Deyr-ez Zor’a girerek hakimiyet alanlarını genişlettiler. Yüzölçümü bakımından Suriye’nin yüzde 30’unu ele geçirmişlerdi, ama petrol kaynaklarının yüzde 70’ine, barajlara, verimli topraklara ve suyun kontrolüne sahiptiler.
Geçmişten beri bir Kürt bölgesi olan Afrin’i terkedip, Arapların yoğunlukta yaşadığı Rakka ve Deyr-ez Zor’a girmeleri, Rojava’nın handikaplarından biriydi. Ki bunları, ABD’nin istekleri doğrultusunda yaptılar. Devrimin tehlikeye girmesindeki esas faktör, Kürt hareketinin ABD ile ilişkilerinden kaynaklanıyordu zaten. ABD başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleriyle ilişkilerini bozmamak için Rojava’nın ileriye doğru atacağı her adımı engelledi, kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeye zorladı.
ABD, PYD’nin silahlı kolu YPG-YPJ’yi “Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) çatısı altına soktu. SDG, Rakka ve Deyr-ez Zor başta olmak üzere, Rojava’daki Arap aşiretleri ile kurulan bir ittifaktı. Bölgenin Kürt ismi “Rojava” yerine, coğrafi tanımla “Kuzey-Doğu Suriye” adını aldı; Rojava ve YPG unutturuldu. Böylece Rojava Devrimi’nin sadece “demokratik” yönleri değil, “ulusal” yönleri de tırpanlanmış, geriye çekilmiş oldu.
Esad rejimi yıkıldıktan sonra
HTŞ’nin iktidarı ele geçirdiği 8 Aralık 2024 tarihinden itibaren, emperyalistler ve işbirlikçileri için Rojava’nın durumu, çözülmesi gereken en önemli sorundu. Başta Türk egemen sınıfları olmak üzere bölge gericiliği, Kürtlerin özerk ya da bağımsız bir yönetim kurmasını engellemek için ellerinden geleni yaptılar. El-Kaide artığı HTŞ’nin iktidarı ele geçirmesini büyük bir memnuniyetle karşıladılar. Ardından pastadan pay kapma yarışına girdiler.
Irak işgali sonrası açılan pazar gibi, şimdi Suriye’de yeni bir pazar alanı açılmıştı. Ne var ki, petrol, baraj, verimli topraklar Rojava bölgesindeydi. Hem ekonomik hem siyasi nedenlerle Rojava’nın yok edilmesi, HTŞ iktidarı altındaki Suriye Devleti’nin içinde erimesi gerekiyordu! O yüzden Rojava, boyhedefleri oldu.
Esad rejimi yıkıldıktan sonra bundan en karlı çıkan devlet, İsrail’di. İsrail Golan Tepeleri’ndeki işgali resmileştirmekle kalmadı, Suriye topraklarının yüzde 20’sini işgal etti. HTŞ’nin Dürzilere yaptığı saldırıları da bahane ederek Dürzi bölgesinin hamiliğini üstlendi. Bölge devletleri bunları sorun etmedi. Çünkü hepsinin İsrail’le ilişkileri -Gazze’de katliam yapılırken bile- sürüyordu.
Gözlerini Rojava’nın kazanımlarına diktiler. ABD ise HTŞ ile Suriye’ye hakim olduktan sonra, YPG’ye ihtiyacının azaldığını düşünüyordu. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack bunu açıkça söyledi de. “ABD-SDG ortaklığının varlık nedeninin” ortadan kalktığını ve “SDG’nin büyük ölçüde miadını doldurduğunu” belirtti.
ABD, Türkiye başta olmak üzere bölgedeki işbirlikçileriyle Kürtlerden dolayı sorun yaşamak istemiyordu. Bunu daha önce Irak’ta da yapmıştı. Irak işgali sırasında Barzani-Talabani güçlerinden büyük bir yardım almasına rağmen, Kürtlerin bağımsız bir devlet kurmasına karşı çıktı. Irak Kürt Yönetimi’nin 2017’de yaptığı “bağımsızlık referandumu”nu tanımadı. Ki bu referandumda Irak’taki Kürt halkı yüzde 92 oranında bağımsızlıktan yana oy kullanmıştı.
“Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” emperyalistlerin asla tanımadığı haklardan biridir. Sadece devletleri parçalamak istediklerinde kullandıkları demagojiden ibarettir. Suriye’deki son gelişmeler bu gerçeği bir kez daha kanıtlamıştır.
Esad rejimi yıkıldıktan sonra ABD, SDG üzerinde baskı kurarak HTŞ ile anlaşmaya zorladı. Ve tam da HTŞ’nin Alevi katliamı yaptığı bir sırada, “10 Mart Mutabakatı” adı verilen bir anlaşmaya imza attırdı. Buna göre Kürtlerin kontrolündeki bölgeler ve askeri güçler, 2025 sonuna kadar merkezi yönetime entegre edilecekti. Amaç, Kürtlerin kazanımlarını tümden yoketmek ve HTŞ’yi Suriye’nin tek gücü haline getirmekti.
Buna karşın 26 Nisan 2025 tarihinde, Suriye’deki Kürt Partileri “ulusal birlik konferansı”nı gerçekleştirdiler, “ademi merkeziyetçi bir anayasa” şartını ileri sürdüler. Bu, merkezi idarenin yerel yönetimlerin özerkliğini tanıması talebiydi. HTŞ’ye Rojava’yı tanımadan “entegrasyon” olmayacağı söyleniyordu. Böylece “10 Mart Mutabakatı” tartışmalı hale geldi. Nitekim 2025’in son günlerinde HTŞ-SDG görüşmeleri anlaşmazlıkla sonuçlandı.
Rojava’yı yok etme saldırısı
Görüşmelerde yol alınamayınca, ABD, İngiltere, Fransa, İsrail ve Türkiye 5 Ocak’ta Paris’te toplandılar. Rojava’ya saldırının düğmesine de bu toplantıda basıldı. 6 Ocak günü Halep’in Kürt mahalleleri Şeyh Maksud ve Eşrefiye 40 bin kişilik cihatçı çeteler tarafından kuşatıldı. Kürt halkının mahalleyi boşaltması istendi. Yüzbini aşkın kişi göce zorlandı. Çıkan çatışmalarda onlarca kişi öldü, yaralandı.
Bu saldırıda amacın, SDG’yi Halep’ten çıkarmak ve “Fırat’ın Doğusu”yla sınırlamak olduğu sanıldı. SDG geri çekilmeyi kabul etti. Fakat bu bir aldatmacaydı. Saldırılar devam etti. HTŞ’ye bağlı çeteler, Deyr ez Zor ve Rakka’yı ele geçirdi. SDG içindeki Arap aşiretlerini yanlarına çekmeyi başardılar ve Arapların yaşadığı bölgeleri aldılar. SDG diye bir şey kalmadı. Ve yeniden YPG-YPJ denilmeye başlandı. Tabii “Kuzeydoğu Suriye” tanımı da yerini Rojava’ya bıraktı. Zaten Fırat’ın Doğusu’ndaki Kürt bölgeleri ellerinde kalmıştı sadece. Afrin’i ve Halep’teki Kürt mahallelerini ise kaybetmişlerdi.
Son saldırılar, Rojava’yı tümden yoketmek, Kürtlerin o güne dek elde ettiği kazanımları tamamen bitirmek amacını taşıyordu. Özellikle Kürt kadın gerillalara saldırmaları, bu gerçeğin teyit edilmesi oldu. Kürt halkı canı-kanı pahasına elde ettiği haklarını korumak için tüm gücüyle direnişe geçti. Sadece Suriye’de değil, Kürtlerin bulunduğu her yerde kitle gösterileri, eylemler gerçekleşti. Bunların başında Türkiye geliyor. Kobane Direnişi döneminde olduğu gibi göstericiler, yine sınırları aşıp geçtiler. Türkiye’deki devrimciler Kürt halkını bu direnişte de yalnız bırakmadı. Başta metropoller olmak üzere yapılan tüm gösterilerin içinde yeraldılar.
Keza dünyanın dört bir yanında Kürt halkını destekleyen eylemler yapıldı. Bunun üzerine önce 4 günlük bir “ateşkes” ilan edildi. Sonra 15 güne uzatıldı. Fakat “ateşkes” döneminde de yer yer saldırılar oldu, daha önemlisi Kürt bölgesi kuşatılmıştı, ciddi bir gıda, su, elektrik sorunuyla karşı karşıya kaldı.
Emperyalistler ve işbirlikçileri “havuç-sopa” politikasını devreye soktular yine. HTŞ lideri Ahmet Şara’ya 18 Ocak’ta bir bildirge okuttular. Buna göre, Esad döneminde “vatandaş” sayılmayan Kürtlere, Suriye vatandaşlığı verilecekti! Newroz tüm halkın kutlayacağı bir bayram olacak, tatil günü ilan edilecekti! Kürtler bulundukları bölgelerde “seçmeli ders” olarak Kürtçe eğitim alabileceklerdi!
Türkiye’deki “açılım”la neredeyse tıpa tıp benzeyen bir “Kürt açılımı” yaptırdılar ve bunu bir lütufmuş gibi sundular. Oysa Suriye’de Kürtler 2012 yılından itibaren Kürtçe eğitim yapıyordu, kendi meclislerini seçiyor, yönetimlerini belirliyorlardı. Bu anlaşmayı kabul etmeleri, kazanımlarının yok edilmesini onaylamak, teslim olmak demekti. Direnmek dışında başka yolları kalmamıştı.
Direnişin kazanımları
Suriye’deki direnişin tüm dünyaya yayılması, emperyalistleri ve işbirlikçilerini ürküttü. Türk egemenleri, IŞİD’in Kobani’ye saldırısı sırasında patlak veren 6-8 Ekim direnişini unutmamıştı. Son eylemler o boyuta sıçramasa da, ülke çapına yayılmıştı ve potansiyel bir tehlike olarak önlerinde duruyordu.
Ve 30 Ocak günü HTŞ-SDG arasında yeni bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu. Bu anlaşma, 10 Mart Mutabakatı’nın da, 18 Ocak Bildirgesi’nin de ilerisindeydi. Her şeyden önce SDG’ye bağlı üç tugaydan oluşan bir tümen kurulması kabul edilmişti. Kürt halkının sivil ve eğitim haklarının sağlanması, yerinden edilmiş kişilerin bölgelerine geri dönüşünün garanti altına alınması gibi maddeler sözkonusuydu.
Çok açık ki, gelinen nokta direnişin kazanımıdır. Elbette elde edilen hakların çok gerisindedir. Federatif bir yönetim isteminden vazgeçilmiş, Suriye’nin gerici merkezi rejimine bağlı hale gelinmiştir. Üstelik anlaşmaya ne ölçüde uyacakları belirsizdir. Bu yönüyle Suriye’deki savaş bitmiş değildir.
Son gelişmeler, emperyalizmin karakterini bir kez daha ortaya koydu. Çıkarları için desteklediği örgüt veya devletleri, yine çıkarları için satıyordu. Sırtını şu ya da bu emperyaliste dayayarak elde edilen kazanımların hiçbir kalıcılığı yoktu, suya yazılan yazı misali kaybolup gidiyordu. Her şey kendi gücüne, doğru ittifaklara, gerçek dostların destek ve dayanışmasına bağlıydı. Rojava ile bu ders yeniden verildi.
Diğer yandan DEVRİM ya ileriye doğru gider, ya da geriler ve yok olur. Günümüzde sosyalizmi hedeflemeyen ve ilk andan itibaren o yönde adımlar atmayan demokratik devrimler gerilemeye ve yokolmaya mahkumdur. Rojava Devrimi, özel mülkiyeti koruması, toprak devrimini yapmaması, emperyalizmle bağımlılık ilişkileriyle zaten “tamamlanmamış” bir devrimdi. Son haliyle devrimin kesintiye uğradığını ve yenildiğini söylemek yanlış olmaz.
KCK yöneticilerinden Murat Karayılan 27 Ocak’ta Sterk TV’ye verdiği röportajda “SDG’ye sırtını dönenler egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi. Onların Arap halkının tümü olduğunu söyleyemeyiz” diyor. Bugüne dek sınıfları değil etnik kimlikleri öne çıkaran bir hareketin lideri, sınıf gerçeği ile yüz yüze kalınca bunu itiraf ediyor. Her ulus gibi Araplar da Kürtler de sömüren ve sömürülen olmak üzere iki uzlaşmaz sınıfa ayrılmıştır. Her sınıf kendi çıkarlarına göre davranır. Bunda şaşılacak bir yan yoktur, aksine eşyanın doğası gereğidir.
Kürt hareketinin aşiret ilişkilerini “komünal” diyerek öven tezleri, “yeni paradigma” adı altında sınıfsal farkları yok sayan teorileri, Marksizm’i aştığını iddia ettikleri “manifestolar”ı, gerçeklere çarparak tuzla buz olmuştur.
Sonuç yerine
Suriye’deki gelişmeler, Türkiye’de “süreç” dedikleri gelişmeyi de doğrudan belirlemektedir. 2013 yılında olduğu gibi son “süreç” de tamamen Suriye üzerinden şekillendi. Ve Türkiye, Suriye’deki Kürt kazanımlarının yok edilmesi için canla-başla çalıştı.
“Süreç”in mimarı olarak gösterilen Bahçeli, HTŞ’nin Kürtlere saldırısını büyük bir sevinçle karşıladı; “SDG-YPG bir terör örgütüdür, Kürt kardeşlerimizi temsil edemez” dedi. Ardından “Fırat’ın doğusunda Kamışlı’ya kadar terörist faaliyetlerin kökü kazınmalıdır” diyerek ekledi.
Sadece Bahçeli değil, Erdoğan’dan Fidan’a AKP-MHP blokunun tüm temsilcileri, Kürt düşmanlığında birbiriyle yarıştılar. Bu gerici-faşist blokla yürütülen “süreç”in gerçekte kime hizmet ettiği bir kez daha açığa çıktı.
Şimdi ABD’nin İran’a saldırısı gündemde. ABD, hem Türkiye’yi hem de Kürtleri İran saldırısında kullanmaya hazırlanıyor. Suriye’de kamplarda tutuklu bulunan binlerce IŞİD canisini Irak’a taşımaları da bu hazırlığın bir parçası.
PYD eş başkanlık konseyi üyesi Salih Müslim, Haşdi Şabi’ye yönelik operasyona katılmaları karşılığında ABD’nin SDG’ye saldırıları durdurabileceklerini söylediğini belirtti. Sonradan sözlerinin çarpıtıldığını iddia etse de, Tom Barrack aracılığıyla ABD’nin böyle bir teklifte bulunduğu ortaya çıktı.
Haşdi Şabi, İran’ın Irak’taki kolu olarak biliniyor. Salih Müslim “Kürtler bu teklifi reddetti” diyor. Fakat ABD’nin Kürt hareketini İran saldırısında da kullanmak istediği çok açık. İran’da PJAK’ı ve bölge ülkelerindeki diğer Kürt örgütlerini, İran’ın üzerine salmak istiyor. Kürt hareketi Rojava’da yaşananlardan sonra ABD’nin bu planına da ortak olur mu göreceğiz.
Ulusal kurtuluş hareketlerinin emperyalizmle savaşmadan kendi kaderlerini tayin edemedikleri, emperyalist çıkarlar doğrultusunda başka halklara saldırarak özgürlük elde edemeyeceği bir kez daha kanıtlandı. Rojava’dan çıkarılması gereken en önemli ders budur.
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir