
(Yediveren Yayınları tarafından Ekim 2024 tarihinde basılan “Küçük Dev Kadın” kitabından alınmıştır.)
Faşistlerin cinayetleri, katliamları artarak sürüyordu. Bunların en büyüğü 19 Aralık 1978 tarihinde Maraş’ta gerçekleşti.
Katliamın başlangıcı olarak, “Güneş ne zaman doğacak” adlı filmin oynadığı gün, Çiçek Sineması’na patlayıcı madde atılması gösterilir. Bu film, dönemin Sovyetler Birliği’ni klişe kalıplarla karalayıp komünizm düşmanlığı yapan bir filmdir. Dolayısıyla saldırıyı “solcuların yaptığı” yalanı tutacak şekilde seçilmiştir. Üstelik patlamada hiç kimse ölmediği halde, sinemadan çıkan güruh, devrimci, demokrat bildikleri kurumlara saldırmış, yakıp yıkarak katliamın fitilini ateşlemiştir.
Ardından 21 Aralık’ta iki devrimci öğretmenin cenazesinin kaldırılması engellenmiş, “Aleviler camiye bomba attı”, “peygambere küfretti” diyerek, Maraş’ın Alevi mahallelerine saldırıya geçmişlerdir.
Maraş’ta bulunan Aleviler, devrimci demokratlar, Alevi nüfusun yoğun olduğu Yörükselim Mahallesi’ne sığınır, mahallenin nüfusu bir anda iki-üç kat artarak 15-20 bine ulaşmıştır. Faşistlerin saldırılarına karşı bu mahallede bir direniş örgütlenir. Barikatlar kurulur, silahlı nöbetler tutulur. Direnişten dolayı faşistler mahalleye tam olarak giremezler. Ardından gecikmeli bir şekilde asker-polis gelir. Direnişin varlığı, binlerce insanın hayatını kurtarmıştır.

Yörükselim’den püskürtülen faşistler, bu kez Karamaraş Mahallesi’ne yönelirler. Orada da direnişle karşılaşırlar. Devrimciler, faşistlerle çatışır ve gün boyunca mahalleye sokmaz. Bu sırada direnişin başını çekenlerden Mehmet Mengücek yaralanır, ardından olaya güya müdahaleye gelen askerlerden biri tarafından öldürülür.
Resmi açıklamaya göre, Maraş katliamında 111 kişi öldürüldü, Alevilere ait 559 ev yakıldı, 290’a yakın iş yeri tahrip edildi. Ama katliamın tanıkları, ölü sayısının binlerle ölçüleceğini söylediler. Katliamın ardından cenazelerin polis ve askerler tarafından apar-topar gömüldüğünü, bir çoğunun mezarının bulunamadığını belirttiler. Mezar yerlerinin bulunması için yaptıkları başvurulardan da sonuç alınamadı.
Tam bir vahşetti yaşanan. Bebekler, kadınlar hunharca öldürüldü; bilezikleri, yüzükleri almak için kollar kesildi, evler ateşe verildi. Bir hafta boyunca faşistler, Maraş’ı kana boyadılar. Devletin güvenlik güçleri ortada görünmedi. Ta ki, devrimcilerin direnişi örgütleyip faşistleri püskürtene kadar… “Güvenlik güçleri” geldiklerinde, sivil faşistlerin yarım bıraktıklarını tamamladılar. Devrimci önderleri katlettiler, gözaltına alıp işkenceden geçirdiler, tutukladılar…
26 Aralık günü 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Bunların arasında Adana da vardı. Sonrasında bu illerin sayısı artacak ve tüm ülkeye yayılacaktı. Sıkıyönetim, sivil faşistlerle durduramadıkları halk hareketini, devlet terörüyle durdurma girişimiydi. Bununla da başaramayınca, 12 Eylül’de askeri faşist darbeyi gerçekleştirdiler.
Maraş katliamı haberi, Berktaş ailesini de teyakkuza geçirmişti, çünkü Maraş’ta çok tanıdıkları vardı. Birçoğu ilçe veya köylerdeydi ama katliam her tarafı sarmıştı. Maraş’ın içinde ise, Arif’in amcası Süleyman Berktaş yaşıyordu. Ona ve ailesine ne olduğunu merak ediyorlardı.
Katliamın gerçekleştiği günlerde Arife Hala, Makbule’lerin evine geldi. Süleyman Berktaş, Arife Hala’nın kardeşiydi. Bir an evvel Maraş’a gidip onu ve ailesini görmek istiyordu. Arif çalışıyordu, izin alamadı. Arife Hala, Makbule’ye “gel birlikte gidelim” dedi. Maraş otobüsüne bindiler, daha Maraş’a varmadan jandarmalar otobüsü durdurdu, kimlik kontrolü yaptı.

Maraş’a girdiklerinde, Makbule ve Arife Hala gördükleri manzara karşısında şaşırdılar. Her taraf asker doluydu. Garajda iner inmez de askerler önlerini kesti, “nereye gidiyorsunuz” diye sordular. Arife Hala, kardeşini görmeye geldiğini söyledi. Kardeşinin adını ve adresini sordu. Süleyman Berktaş’ın kaldığı mahallenin adı “Çık-Sor”du. Makbule bir yıl önce küçük oğlu Ali ile Süleyman Amca’nın evine gelmişti, evi biliyordu. Ali o zamanlar 9 yaşındaydı, çarşıya çıkarıp gezdirmişlerdi. Gözleri dışında her tarafı siyah çarşafla kapanmış kadınları ilk kez burada gördü Ali, çocuk beynine kazınan bu görüntü hiç çıkmadı aklından.
Bir yıl sonra faşist bir katliamı yaşıyordu Maraş. Makbule, Süleyman Amca’nın evini biliyordu, ama götürecek araç yoktu. Askerler “sizi biz götüreceğiz” dediler. Jandarma arabasına binip yola koyuldular. Yol boyunca askerlerden ve bir-kaç sivilden başka kimseyi göremediler. Sokağa çıkma yasağı sürüyordu. “Çık-Sor” mahallesine girdiler ve kısa sürede evi buldular. Bahçe içinde iki katlı bir evdi. Bir asker evin dış kapısını hızla vurdu. “Burası Süleyman Berktaş’ın evi mi” diye bağırdı komutan. İçerden “evet” yanıtını alınca,“Arife Berktaş neyin olur” dedi. Süleyman Amca “ablam” diye yanıtladı. Ardından “Makbule Berktaş neyin olur” diye sordu; “gelinim” yanıtı geldi. Yanındaki kişilerin doğru söylediğini teyit ettikten sonra, onları bırakıp gittiler.
Süleyman Berktaş’ın oturduğu mahalle, Türk ve Sünni kesimlerin ağırlıkta olduğu bir mahalleydi. Yakın komşuları dışında çoğu Alevi olduklarını bilmiyordu. Komşularıyla araları iyiydi. Makbule geçen yıl geldiğinde Süleyman Amca’nın eşi, komşularının çok iyi olduğunu, birçok şeyi paylaştıklarını söylemişti. Fakat katliam sırasında komşular birbirini öldürüyordu. Süleyman Berktaş’ın komşuları arasında da “bu evi basalım” diyenler olmuştu. Sonradan öğrendiler ki, caminin imamı onları durdurmuş. Çünkü Süleyman bir gün imamla karşılaştığında, mahalledeki caminin neden bir türlü bitmediğini sormuş, parasızlıktan yapılamadığını öğrenince para yardımında bulunmuş. Cami imamının bu referansı olmasa, Süleyman ve ailesi de öldürülebilirdi. Süleyman zaten her tür saldırıya karşı tetikteydi.
Makbule ve Arife Hala eve girdiklerinde Süleyman’nın bacağından yaralı olduğunu gördüler. Onları sakinleştirmek için, “merak etmeyin, hepimiz iyiyiz –dedi- ben silahı temizlerken yanlışlıkla kendi ayağımı vurdum.” Sonra kurşun yarasını yine kendisinin diktiğini anlattı. Bir yorgan iğnesi ve naylon iplikle yapmıştı bu işi. Sokağa çıkma yasağı vardı zaten. Bir hastaneye gidip dikiş attırma olanağı yoktu.
Süleyman Berktaş, uzun boylu, siyah saçlı, koyu esmer tenli, sağlam vücutlu bir adamdı. Kamyon şoförlüğü ile hayatını kazanıyordu. Mesleğinin gereği olarak da kendini korumayı öğrenmiş, birçok badireyi atlatmış, cesur bir adamdı.
Evinin kapısının üstünde bir “zula” yapmıştı. “Zula”sını Makbule’ye gösterdi. Makbule, dışarıdan bakıldığında orada bir “zula” olabileceğinin hiç anlaşılmayacağını söyledi. Evin duvarları kalındı, kapının üstündeki duvarı oyarak bir yer yapmış, sonra da aynı malzeme ile kapatmıştı. Silahını, parasını orada saklamıştı.
Katliam haberleri yayılınca, silahını çıkardı Süleyman, sıkıp sıkmadığını kontrol ederken bacağını vurdu. Neyse ki, kemiğe zarar vermeden girip çıkmıştı. Eşi ve çocukları yanındaydı. Bu süre boyunca evden hiç çıkmamışlar, silahını da yanından eksik etmemişti. Ayağından yaralanınca, silahı dış kapıyı görecek şekilde bir yere monte etmişti. Herhangi bir saldırıda kendisini ve ailesini koruyacak durumdaydı. Aç kalma sorunu da yaşamamışlardı. Eve daha önceden aldıkları bolca yiyecek vardı, 4 çocuk toplam 6 kişi onları yiyerek ayakta kalmışlardı.
Makbule ve Arife Hala bir hafta kaldılar Maraş’ta. Bu süre içinde sokağa çıkma yasağı kaldırıldı. Süleyman Amca Makbule’yi de kamyona bindirip meyve-sebze haline gittiler. Hal’den kasalarla yiyecek aldılar…
Süleyman Amca katliamdan çok sonra adli bir olayda öldürüldü. Onun üzerine eşi ve çocukları Adana’ya taşındılar, ardından Maraş’taki evlerini sattılar.

Katliam sonrası Maraş’ı terkeden sadece Süleyman Berktaş’ın ailesi olmadı. Büyük bir göç dalgası başladı. Bölge illere veya Türkiye’nin diğer şehirlerine göçmekle kalmadılar, ülkeyi terkettiler. Öyle ki, Türkiye’den yurtdışına çıkanlar arasında en fazla nüfusu Maraşlıların oluşturduğu söyleniyor. 1978 sonrası Maraş’ı terk eden Aleviler, Almanya başta olmak üzere dünyanın dört bir yanına dağıldı. Oysa Maraş, Alevilerin yoğun olduğu bir kentti. Katliam sonrası Alevilerin göçüyle birlikte, demografik yapısı değişti ve bir daha eski haline dönemedi.
Amaçlanan şeylerden biri de buydu. Fakat asıl olarak Maraş katliamı, 12 Eylül’e giden yolu düzlemişti. Sıkıyönetim ilanı, onun ilk adımıydı.
Maraş katliamının aylar öncesinden planlandığı açığa çıkmıştır. O dönem CHP hükümeti vardı. Dönemin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, katliamı araştırması için özel bir ekip oluşturdu. Ekibin hazırladığı “gizli rapor”da “26 seyyar piyango bayisi görünümünde şehre geldikleri saptanmıştır” deniliyor. Bahçelievler katliamı sanıklarından Ünal Osmanağaoğlu, Haluk Kırcı, Bünyamin Adanalı, Ahmet Erçüment Gedikli gibi faşistlerin, katliam sırasında Maraş’ta oldukları belirleniyor. Raporun dışında birçok görgü tanığı, katliam hazırlığının önceden yapıldığını kanıtlayan bilgiler verdi. Fakat devletin gizleme ihtiyacı duyduğu her olayda olduğu gibi, bunun da üstünü örttüler; katilleri ödüllendirdiler.
Maraş katliamının davası tam 23 yıl sürdü. 22 kişi idam, 7 kişi müebbet, 321 kişi 1 ila 24 yıl arasında hapis cezası aldı. Katliamda önemli rol oynayan 68 kişiye ise,“ulaşılamadı”! 1991’deki yasal düzenleme ile tüm failler serbest bırakıldı. Davanın bir numaralı sanığı Ökkeş Kenger, soyadını Şendiller olarak değiştirip ANAP desteğiyle BBP’den 19. dönem milletvekili oldu.
Maraş davası devam ederken, Makbule’nin çocukları tutuklanarak Adana Cezaevi’ne getirildiler. Maraş davasından yargılanan erkekler ayrı koğuşta kalıyorlardı; ama kadınlar için koğuş bulunmadığından hepsi aynı yerdeydi. Yaklaşık 20 civarında Maraş davasından tutuklu kadın vardı. Çoğu 30-40 yaşları arasındaydı. Devrimci kadın tutsakların sayısı arttıkça, bunların korkuları da artmaya başladı. Siyasi tutsaklara çok iyi davranıyorlar, katliamla ilgileri olmadığı konusunda yemin-billah ediyorlardı. Görünüşlerine bakıldığında “ev kadını” gibiydiler. Aslında öyle olmadıklarını tahmin etmek zor değildi. Alevi ve solcu evleri talan edenler, yakıp-yıkanlar arasında mutlaka kadınlar da vardı. Bu tür suçları işlediklerine dair kanıtlar olmalıydı ki, tutuklanmışlardı. Adana Cezaevi’nde 1980 Haziran’ında gerçekleşen firarın arkasından operasyon başladı; kadın koğuşu da dışardan silahlarla tarandı. O sırada çoğu şişman bu kadınların, ne kadar çevik biçimde kendilerini ranzaların altına attıklarına tanık oldular. “Antremanlıydılar” belli ki, çok hızlı biçimde refleks göstermişlerdi. Bir ara “bunları dövelim ve atalım” önerisi tartışıldı, ama yaşlarından dolayı vazgeçildi. Ve 12 Eylül gelmeden kısa bir süre önce hepsi tahliye edildi.

Maraş davasının müdahil avukatlarından Halil Güllüoğlu, faşist sanıkların tahliye kararlarını protesto etmek için cüppesini çıkarıp heyetin önüne atmıştı. Her duruşma olaylı geçiyordu. Ve devrimci avukatlar kıran kırana bir hukuk mücadelesi yürütüyordu. Bunların başında Halil Güllüoğlu geliyordu. Güllüoğlu, ’70 sonrası TİP’in kurucuları arasında yer almıştı. Devrimci tutsaklar ve aileleri onu yakından tanıyorlardı. Ne yazık ki, Güllüoğlu 3 Şubat 1980’de bürosunu basan faşistler tarafından katledildi. Sadece Güllüoğlu değil, davanın iki müdahil avukatı daha faşistler tarafından öldürüldü. (CHP Adana İl Başkanı Av. Ahmet Albay, TİP Adana İl Başkanı Av. Ceyhun Can)
Maraş’ı Çorum katliamı takip etti. Çorum’da devrimciler daha hazırlıklıydı ve Maraş gibi olmasını önlediler. Bunun üzerine dönemin başbakanı Demirel, “Çorum’a değil, Fatsa’ya bakın” diyerek Fatsa’yı hedef gösterdi ve “nokta operasyonu” ile Fatsa’nın devrimci belediye başkanı Fikri Sönmez başta olmak üzere yüzlercesini tutuklayıp katlettiler.
12 Eylül cehennemine giden yol, işte böyle taşlarla adım adım döşeniyordu…
Küçük Dev Kadın-Yediveren Yayınları sf: 170-175
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir