
Öcalan’ın PKK’nin silahsızlanması ve kendini feshetmesi çağrısının üzerinden bir yıl geçti.
Bu bir yıl içinde PKK kendini feshettiğini açıkladı, bir grup gerilla silahlarını yaktı; Suriye’de SDG dağıldı, HTŞ’nin hakim olduğu bir Suriye’de “entegrasyon” kabul edildi vb… Buna karşın devlet cephesinden yapılan tek şey TBMM’de bir komisyon oluşturmak oldu.
27 Şubat belli ki, yeni bir “milat” haline getirilmek isteniyor. Yıldönümünde Öcalan’dan bir mesaj daha, yine törensi bir basın açıklamasıyla duyuruldu. Bu mesajdan bir hafta önce de (18 Şubat) yaklaşık 6 aydır TBMM’de kurulan komisyonunun raporu açıklandı.
“Süreç”in bir yılda nereden nereye evrildiğini, gerek komisyon raporu, gerekse Öcalan’ın son mesajı ortaya koyuyor. PKK cephesinden gelinen nokta ortada; devlet cephesinden ise vaatler ve raporlar dışında yeni bir şey yok!..
Komisyon fare bile doğurmadı
Adına “Milli Birlik, Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” denilen komisyonun raporu da, adı gibi bir bütünlükten ve planlamadan yoksun “tavsiyeler”den ibarettir. TBMM ve Komisyon Başkanı Numan Kurtulmuş, bunların “tavsiye niteliğinde” olduğunu özellikle vurguladı ve yasal düzenlemeler için siyasi partilerin biraraya gelmesi gerektiğini belirtti.
Komisyon, İYİP dışında meclisteki tüm partilerin katılımıyla kurulmuştu. Rapor da 47 kabul, 2 ret, 1 çekimser oyla kabul edildi. EMEP ve TİP ret oyu verirken, DEM Parti “Kürt sorunu” yerine “terör” denmesine “şerh” koydu; fakat “evet” oyu kullandı.
DEM Parti’nin “evet” oyu verdiği raporda “Kürt” kelimesi bile geçmiyor. Güya komisyon 100 yıllık Kürt sorununu çözmek için kurulmuştu! Sorunun adını bile koymayı reddettiler. “Süreç”in başından beri yineledikleri gibi “terör sorunu” dediler. PKK’ye “terör örgütü” demeye devam ederek, silahlarını bırakması ve kendini feshetmesini “sürecin kritik eşiği” olarak nitelediler. Fakat bu “eşik” PKK’nin kendini feshiyle de aşılmıyordu. “Tüm unsurlarıyla silah bıraktığının ve kendisini tasfiye ettiğinin devlet güvenlik birimlerinde tespit ve teyit edilmesi” gerekiyordu! Üstelik bu, “sadece ülke içini değil, sınırlarımız dışındaki durumu da kapsayacak” biçimde olmalıydı! (abç)
Rapor PKK’nin tasfiyesi ile yetinmiyor, PKK çizgisindeki tüm Kürt örgütlerinin silah bırakmalarını ve tasfiyelerini istiyor. Dahası, sadece Türkiye’de değil, diğer ülkelerdeki Kürt örgütlerinin de silah bıraktığının güvenlik güçleri tarafından “tespit ve teyit” edilmesini şart koşuyor. Ondan sonra “tavsiye” edilen yasal düzenlemelerin yapılacağını söylüyor.
Peki bu yasal düzenlemeler neler? “Af ve cezasızlık algısı oluşturmayacak” şekilde, “suça bulaşmamış”, “silahı ve şiddeti reddedenlerin topluma kazandırılması” kapsamında TCK ve TMY’de bazı değişiklikler yapılması, AİHM ve AYM kararlarının yaşama geçirilmesi…
Sözde diğer “terör örgütleri” yararlanmasın ve “toplumda tepki oluşmasın” diye “af” bile çıkarmaya yanaşmıyorlar. Kürt hareketinin bugüne dek talep ettiği; ana dilde eğitim, eşit yurttaşlık, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, kayyum uygulamalarına son verilmesi gibi konuların lafı bile edilmiyor.
Buna da “demokratik entegrasyon” diyorlar. Ne demokratik ne entegrasyon! Tam bir asimilasyon! Üstelik Kürt hareketine kabul ettirilmiş bir asimilasyon!
Bugüne kadar ulusal kurtuluş mücadelesi veren pek çok örgüt “siyasal çözüm” adı altında tasfiye edildi. Ama hiçbirinde böylesi görülmedi. Örneğin IRA’nın silah bırakması, İngiliz devletin attığı adımlarla paralel yürüdü. IRA, bu adımlar atılmadan silah bırakmayı reddetti. O yüzden birçok kez kesintiye uğradı Ayrıca İngiltere’nin ve IRA’nın verdiği sözleri ne kadar yerine getirdiği, uluslararası bir komisyon tarafından denetlendi.
IRA ya da diğer örgütlerin tasfiye sürecini doğru bulduğumuz için bu örneği vermiyoruz. Kürt hareketindeki teslimiyetin boyutlarının görülmesi bakımından çarpıcı olduğu için karşılaştırıyoruz sadece.
Öcalan’ın son mesajı
Bu raporu, Öcalan’ın 27 Şubat’ta açıklanan son mesajı izledi.
Öcalan’ın her mesajı, bir öncekinden daha geriye çeken, teslimiyeti derinleştiren, devletle bütünleşme vurgularını arttıran bir içeriğe sahip. Son mesajında, Kürt isyanını “negatif” olarak nitelendirilmesi bunun bir örneği. Aynen şöyle diyor: “Negatif isyan dönemini temelde tek taraflı bir irade ve pratikle aşmayı başardık…” “Şimdi negatif aşamadan pozitif inşa aşamasına geçmeliyiz…”
İsyan “negatif”! Uzlaşma, teslimiyet “pozitif”! Bilinçlere zerkedilen bu!
PKK’nin silah bırakma ve fesih kararı Öcalan’a da yetmiyor. “Sadece resmen ve fiilen değil, zihnen de şiddetten arınmayı” öneriyor. Bundan sonra şiddeti aklınızdan dahi geçirmeyin diyor yani. Bunun “aynı zamanda cumhuriyetle barışmanın ilanı” olduğunu da ekliyor.
Kürt halkı hangi cumhuriyetle barışacak? Sosyalist bir cumhuriyet veya demokratik halk cumhuriyetinden değil, Türkiye Cumhuriyeti’nden bahsediyor Öcalan. Yani Kürt ulusunun varlığını kabul etmeyen, onları “terörist” gören, dilini-kültürünü reddeden, yeraltı-yerüstü zenginliklerini sömüren, en küçük hak mücadelesini şiddetle bastıran ve yüzyılı aşkın süredir asimilasyon-soykırım politikası izleyen bir Cumhuriyet ile…
“Geride bıraktığımız süreç, şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyaset ve entegrasyona geçişi sağlayacak müzakere yeteneğini ve gücümüzü kanıtlamıştır” diyor bir de.
TBMM Komisyon raporu neyi kanıtlıyor? “Müzakere yeteneği ve gücü”nü mü; yoksa teslim olanların hiçbir konuda “müzakere” yapma şansı olmadığını mı?
“Süreç” başlarken Bahçeli, Öcalan için “umut hakkı”ndan sözetmişti; fakat raporda bu hak, “AİHM kararları” denilerek geçiştirilmiş!
Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulama oranı yüzde 32! Kararı uygulamadığı için hakkında “ihlal prosedürü” uygulanan iki devletten biri Türkiye. (Diğeri Azerbaycan) 2025 yılı istatistiklerine göre, AİHM’de bekleyen dava sayısı bakımından Türkiye 18 bin 464 dava ile birinciliği elinde tutuyor!
İşte bu AİHM’e bırakılıyor Öcalan’ın “umut hakkı” da, PKK’li tutsakların durumu da, teslim olacak gerillaların geleceği de…
Bahçeli şimdi “Öcalan’ın statüsü netleşsin” diyor. Öcalan’a yine İmralı’da kalmak koşuluyla ve yine Adalet Bakanı ve MİT’in izniyle, daha rahat görüşme imkanı yaratılması, yeni “statü”nün adıdır. “Yarı-açık cezaevi” bile denilmeyecek koşullarda faaliyetlerini sürdürme kolaylığı sağlanacak. Hepsi bu!
Buna karşın Öcalan, son mesajında da Erdoğan’a, Bahçeli’ye -ek olarak- Özgür Özel’e teşekkürlerini sıralamaktan vazgeçmiyor.
Sonuç yerine
Öcalan’ın son mesajı ve TBMM Komisyon raporu, “süreç” denilen şeyin Kürt hareketini tasfiye etmek, Türkiye Devleti’nin ise, hem içte hem dışta elini güçlendirmek olduğunu bir kez daha gösterdi.
“Süreç”in önündeki en büyük sorun Rojava’ydı. SDG’yi dağıttıktan sonra Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Suriye ayağı bittikten sonra Irak ayağı var” diyerek, yeni operasyonların işaretini verdi.
Bugün ABD’nin İran’a açtığı savaş, “süreç”te atılan adımlardan bağımsız değil. Suriye’den Irak’a taşınan IŞİD militanlarının İran savaşında kullanılma ihtimali çok yüksek. Keza PJAK başta olmak üzere Kürt gerillaları da İran rejimini çökertmek için ileri sürülebilir.
Bu “süreç”in ABD’den bağımsız yürümediği düşünülürse, hem ABD’ye hem de Türkiye’ye yarar sağlayacak bir şekilde ve sürede işlediğini görebiliriz. Ama başta Kürt halkı olmak üzere Ortadoğu halklarına daha fazla kan ve gözyaşı getireceği acı bir gerçek.
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir