İran, emperyalist savaşın “dönüm noktası” mı?

İran’a dönük ABD-İsrail saldırısı, 28 Şubat günü sabah saatlerinde başladı. Ancak bu defaki savaşın öncekilerden daha sert geçeceği hemen açığa çıktı. Haziran 2025’te 12 gün süren savaş sırasında, İran saldırılara karşılık vermekle birlikte nispeten kontrollü bir politika izliyordu. Şimdi ise, saldırının başlamasından bir saat sonra İran, önceden belirlendiği belli olan bir plan dahilinde, önceden belirlenmiş hedeflere peşpeşe saldırılar düzenliyor. 

Bunun iki nedeni vardı. Birincisi ve öncelikli neden, Hamaney başta olmak üzere önemli liderlerin ilk anda öldürülmesi ve İran’da net bir yönetim değişikliği için saldırıldığının ortaya çıkmasıydı. Bu savaş artık İran devleti için bir ölüm-kalım savaşına dönüşmüştü. Bu saik ile, “artık kırmızı çizgimiz yok” diyerek, en sert karşılığı vermekte, savaşı yaygınlaştırmakta ve bütün bölgeyi savaş alanına dönüştürmekte bir sakınca görmedi. 

İkincisi, Venezuela’da Maduro’ya dönük saldırının ardından, Çin ve Rusya için de İran büyük önem kazanmıştı. Tek bir başkanın kaçırılması ile, Çin’in ve Rusya’nın Venezuela gibi stratejik öneme sahip bir ülkedeki çıkarları riske girmişti. Şimdi ABD’nin İran’da tahakküm kurması, özellikle Çin için çok büyük bir sorundur. Çünkü İran hem sahip olduğu petrol ve doğalgaz rezervleri ile Çin’in önemli tedarikçilerinden biridir; hem de Çin’in tüm dünyayı bir sömürü ağına, kendi pazar alanına çevirmek için hazırladığı Kuşak ve Yol Projesi’nin temel ayaklarından biridir. 

Bu koşullarda, iki ay önce Venezuela saldırısı yaşandığında Çin ve Rus emperyalistlerinin itirazları daha yüzeysel kalırken, bugün ilk andan itibaren daha net açıklamalar yaptılar. 

Savaşın başından itibaren şu da ortaya çıktı: Hamaney gibi en önemli yöneticilerini kaybetmiş olması, İran’ın “hazırlıksız” olduğu, ABD’nin kolay bir zafer kazanacağı düşüncesini oluşturmuştu. Oysa Haziran 2025’teki savaştan bu yana İran’ın silah stoklarını güçlendirdiği, kendi savaş planını hazırlamış olduğu görüldü. Bu nedenle, yönetim kademesindeki büyük imhaya rağmen, İran’ın yanıtları hızlı ve sert biçimde geldi. Bir anda savaş, Ortadoğu’nun tamamının üzerine yayıldı. 

ABD’den gelen açıklamalar da bunu doğrular biçimdeydi. Trump, savaşın haftalarca sürebileceğini, daha fazla ABD askerinin ölebileceğini duyurdu. Venezuela’da hızlı ve etkili bir sonuç alan ABD’nin, burada da aynı planı yaptığını, ama İran’ın bu planı bozduğunu söylemek mümkün. ABD’nin istediği “hızlı ve etkili” bir sonucun ortaya çıkmadığı, uzun ve çok zorlu bir savaş yaşanacağı görülüyor. 

Bu tabloda İran halkının tutumu da önemli bir rol oynadı. Yaklaşık iki aydır, İran’da büyük bir halk ayaklanması yaşanıyor. Ekonomik ve siyasi baskılara karşı başlayan, İran’ın her kentine yayılan bu ayaklanmada, resmi rakamlara göre 7 bin, resmi olmayan tahminlere göre 32 bin kişinin öldüğü söyleniyor. ABD, kendisi saldırıyı başlattığı anda, ayaklanan kitlelerin de devlete karşı harekete geçeceğini ve yönetimi ele geçireceğini düşünüyordu; öyle olmadı. Tam tersine, Hamaney’in öldürülmesinin ardından Tahran’da yüzbinlerce kişilik kitle gösterisinin yapılması, ABD’ye tepkinin ve meydan okumanın ifadesiydi. 

 

Emperyalist saflaşma çok açık

Emperyalist savaşa ilişkin, rakip emperyalistlerin kim olduğu, emperyalist kampların nasıl tasnif edildiği, devrimci çevrelerde en çok tartışılan konulardan biridir. Son 20 yıldan fazla zamandır, vekalet savaşlarının öne çıktığı, emperyalistlerin birbirlerine doğrudan savaş ilan etmediği, bazı emperyalistlerin savaşa doğrudan girmeden taraf olduğu gözönüne alındığında, bu kampların tarifi daha fazla bulanıklaşıyordu.

İran savaşı başladıktan sonra ise saflaşma çok hızlı ortaya çıktı.

Dünya halkları elbette İran halkının yanında ve ABD-İsrail saldırısını protesto ederek yerini gösteriyor. Türkiye başta olmak üzere, pek çok ülkede ABD’ye karşı İran halkını destekleyen eylemler yapıldı. Yunanistan’da bu eylemler çok güçlü ve çatışmalı bir biçimde yaşandı. Irak ve Pakistan’da ise ABD elçiliklerine yürüyen kitlelere silahla ateş açıldı. 

Biz burada emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin tutumuna bakalım.

Rusya ve Çin ilk andan itibaren yaptıkları açıklama ile, İran’ın yanında olduklarını gösterdiler. Lübnan Hizbullah’ı İsrail’in kuzeyini bombalayarak, İran üzerindeki İsrail baskısını azaltma çabasıyla, durduğu yeri bir kere daha teyit etti. Keza Yemen’deki Husileri de bu kampa eklemek gerekiyor. 

Saldırıyı başlatan ABD ve İsrail’in yanında kimlerin durduğuna bakarsak; öncelikle ABD askeri üssünü barındıran ve ABD ile ilişkileri üzerinden İran’a saldırgan yaklaşan, bu nedenle de İran’ın hemen füze ya da dron saldırısı düzenlediği Körfez ülkelerini sayalım: Katar, Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Irak, Suudi Arabistan. Katar’daki ve Irak-Erbil’deki ABD üsleri özellikle önemli. Bunlar ABD’nin Ortadoğu’daki asıl askeri varlığını taşıyan askeri üsler.  

Keza İran, Suudi Arabistan’ın devlet petrol şirketi Aramco’ya ait Ras Tanura rafineri tesisini vurdu. Günde 550 bin varil işleme kapasitesi olan bu tesis, Ortadoğu’nun en büyük rafinerilerinden biri. Ayrıca Suudi Arabistan’ın toplam petrol ihracatının yaklaşık yüzde 75’i, bu tesisin olduğu limandan gerçekleştiriliyor. 

Arkasından İngiltere, Güney Kıbrıs’taki askeri üssünün İran saldırısına maruz kaldığını söyledi. İngiltere, Fransa ve Almanya, İran’a karşı “gerekli ve orantılı savunma eylemlerine” hazır olduklarını duyurdu ve ABD’nin yanında saf tuttular. Ancak savaşta İran’ın beklenmeyen direnişi, sonradan İngiltere’nin geri adım atmasına, Güney Kıbrıs’taki üssü ABD’nin savaşına açmayacağını söylemesine neden oldu. 

Böylece emperyalist safların nasıl çizildiğine dair genel ve somut bir tablo oluşmuş oldu. 

 

İran’ın ölüm-kalım savaşı

3 gündür sadece füze bombardımanı yapılıyormuş gibi görünse de, bu savaş göründüğünden daha sert geçiyor. 

Mesela ABD’nin üç savaş uçağı bir günde düşürüldü. ABD, bunların Kuveyt tarafından “dost ateşi” nedeniyle düşürüldüğünü söylüyor; ancak nasıl bir “dost” ABD’nin üç savaş uçağını peşpeşe düşürebiliyor, bu belirsiz. 

İran ilk defa Kudüs’ü bombaladı. İran bugüne kadar İsrail’in pek çok kentini bombalamıştı. Ancak tüm dinler açısından kutsal sayılan simgeleri barındıran, bu nedenle daha güvenli olarak kabul edilen Kudüs’ün bombalanması çok beklenmedik oldu. 

İran, ilk defa Ortadoğu ülkelerinin neredeyse hepsine birden saldırdı. Aslında bu ülkelerin topraklarını ve kendi kurumlarını değil, buralardaki ABD askeri birimlerini ve askerlerin kaldığı otelleri bombalamıştı. Burada asıl hedefi, ülkeleri tehdit etmek, bu ülkelerin halklarını da savaş karşıtı cepheye kazanmaktı. Ancak bu kadar yaygın bir bombardımanı kimse beklemiyordu.  

İran, Hürmüz Boğazı üzerinden dünyayı hep tehdit ederdi; fakat ilk defa Hürmüz Boğazı’nda bir petrol tankerini vurdu. Hürmüz Boğazı, dünya enerji ticaretinin “kalp kapakçığı” olarak tanımlanıyor. Dünya petrol ticaretinin yüzde 30’a yakını, dünya LNG ticaretinin yüzde 20’si bu boğazdan geçiyor. Çin’in ithal ettiği petrolün yüzde 45’i yine Hürmüz’den geçiyor. Şimdi, İran’ın engellemesi yüzünden, 700’ün üzerinde petrol tankeri, boğazdan geçiş için izin bekliyor. 

Saldırının ilk anlarında İran’ın çok önemli yöneticileri öldürüldü. Sonrasında İran’da bir kız okulu bombalandı ve doğrudan savaş suçu sayılan bu saldırıda 170 öğrenci ve öğretmen katledildi. İran ise, Dubai’den İsrail’e kadar bütün bölgeyi ateş üstünde tutuyor. İsrail’de insanlar sürekli çalan sirenlerden dolayı sığınaklarda yaşamaya başladı. ABD’nin Umman Denizi’ndeki uçak gemisi Abraham Lincoln’ün de İran tarafından vurulduğu belirtiliyor. 

ABD ve İsrail, son bir yılda Ortadoğu’da önemli kazanımlar elde etmişlerdi. Suriye’de HTŞ iktidarının kurulması, Suriye Kürtlerinin savaşçı yönlerinin törpülenip ABD’ye daha fazla bağımlı hale getirilmesi, Lübnan Hizbullahı’nın önderlerinin öldürülüp örgütün büyük darbeler alması, Gazze’de Hamas’ın ciddi biçimde güç kaybetmesi; tüm bunların üzerine İran’ın Haziran 2025 saldırısına alt perdeden cevap vermesi gibi unsurlar, İran’ın zayıf düştüğünü gösteriyordu. Bu tabloya, İran’ın kendi içinde yaşadığı ekonomik ve siyasi krizi, İran halkının iki aya yayılan büyük ayaklanması eklendiğinde, ABD-İsrail ittifakı açısından çok elverişli bir tablo oluşmuştu.  

Saldırı başladıktan sonra ise, İran’ın kurumsal yapısının ne kadar güçlü olduğu ve bu savaş için ne kadar hazırlanmış olduğu ortaya çıktı. Hamaney’in ölümü bir şaşkınlık değil, kararlılık ve öfke yaratmıştı ve devlet mekanizması işlemeye devam ediyordu.  

Kendi askerlerini bile koruyamayan ABD’nin, Körfez ülkelerine güvenlik sağlayamadığının görülmesi, hatta Suudi Arabistan petrol tesisinin vurulmasının ardından bunun sözlü olarak ifade edilmesi önemliydi. İran’ın saldırıları, ABD’nin işbirlikçilerini tedirgin edecek düzeydeydi. 

ABD savaşın ilk gününden itibaren “İran yeniden masaya oturmak istedi, biz de kabul ettik” açıklamasını tekrarlayıp duruyor. İran ise masanın ABD tarafından tekmelendiğini söyleyerek, bu masaya yeniden oturmayı reddediyor. Bu açıklamalar da İran’ın hazırlık düzeyi ile ABD’nin şaşkınlığının ifadesi olarak görünüyor. İran, Haziran 2025 saldırılarından sonra müzakere masasına oturmuştu. Şimdi yeniden otursa, bu ABD’nin zaferi ve İran’ın zayıflığı olarak görülecek. Ve bir süre sonra, ABD yeniden ve daha güçlü bir saldırı gerçekleştirecek. Bu koşullarda, ABD bir ara verme ihtiyacı duyuyormuş gibi görünürken, İran somut bir kazanım elde etmeden, kayıplarının intikamını aldığına dair bir imaj oluşturmadan, bölgedeki dengelerde kendi lehine bir değişiklik yaratmadan geri adım görüntüsü vermek istemiyor. 

Kesin olan, ABD uzun ve maliyeti yüksek bir savaş istemiyor; ancak daha ilk günlerde beklenmedik kayıplar verdi. Bir kara savaşına girişmek istemiyor, bu nedenle halkı ayaklanmaya ve yönetimi ele geçirmeye çağırıyor; ancak bu yönde bir ayaklanma işareti ortada yok. 

ABD açısından durumu daha da kötüleştiren unsur, ABD ve İsrail’in kendi içinde yaşadığı çelişkiler. ABD Anayasası’na göre, savaş ilan etme yetkisi başkana değil, doğrudan Kongre’ye aittir; ancak Trump bu savaşı, Kongre’ye sormadan, Kongre kararı almadan başlattı. Bu nedenle savaş uzamaya ve kayıpları artmaya başladığı anda, ülke içinde çok ciddi sorunlarla karşı karşıya kalacak. Keza ABD halkının Trump’a karşı zaten büyük olan tepkileri, son dönemde göçmen polisi (ICE) saldırıları üzerinden çeşitli eyaletlerde yaşanan büyük kitle eylemleri gibi unsurlar da, bu savaşın uzamasının Trump için maliyetli olacağını gösteriyor. 

Diğer taraftan İsrail Başbakanı Netanyahu için de, ülke içindeki durum iyi değil. İran ve Hizbullah bombardımanı karşısında, İsrail savunmasının yeterli olmadığını, füzelerin İsrail topraklarına düştüğünü gören, sürekli sığınaklarda yaşamak zorunda kalan İsrail halkının Netanyahu’ya duyduğu tepki, daha da artacaktır.

 

Savaş sertleşiyor

ABD, İran’a saldırı gerekçesi olarak “nükleer silah üretme” çabasını ve kapasitesini bahane etti. Oysa Haziran 2025’teki savaşta, İran’ın tüm nükleer gücünü yokettiğini ilan etmişti. Saldırı, Umman’ın evsahipliğinde yürütülen müzakereler sırasında, UAEK’in (Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu) “görüşmeler olumlu gidiyor” dediği bir aşamada geldi. Yani İran çeşitli tavizler vermeye hazır görünürken, ABD saldırı başlatmıştı. Üstelik bu görüşmelerde, “uranyum zenginleştirme sıfırlanacak, zenginleştirilmiş uranyumun tamamı ABD’ye teslim edilecek” gibi, İran’ın kabul etmesi mümkün olmayan şartlar da vardı. Keza İran’ın sadece nükleer programı değil, balistik füze programını da anlaşmaya dahil etmek, İran füzelerinin menzilini 300 km’ye kadar düşürmek istiyordu Trump.

Bu savaş, İran için bir ölüm-kalım savaşına dönüşmüş durumda. Bugün bir geri adım, açık bir teslimiyet anlamına gelecek. Yanısıra Çin’in petrol ve doğalgaz tedariki bozulacak, Kuşak ve Yol Projesi önemli bir darbe alacak.

ABD ise, bir taraftan uzayan bir savaştan kaçınmak zorunda. Diğer taraftan İran’ın geri adım atmasını sağlayamadığında, İran bu savaştan güçlenmiş olarak çıkacak ve sonrasında ABD’nin bölgeye dönük bütün çıkarları risk altında olacak. Üstelik, daha savaşın başında ABD’nin yaşadığı açmaz, bütün dünya tarafından net biçimde görüldü. 

Bu durumda, ABD’nin yeni manevralara girmesi kaçınılmaz görünüyor. İran halkını ayaklandırmak için propagandayı, İran’daki Kürt örgütlerinin harekete geçirilmesi konusundaki ısrarını artıracaktır mutlaka. Yanısıra Batılı emperyalistlerin, açıklamalarla sınırlı olmayan biçimde aktif tutum almalarını isteyebilir. Keza üsleri kullandıran ama “tarafsız” görünümünü korumaya çalışan Türkiye’den de İran’a karşı harekete geçmesini zorlayabilir.

Kontrollü biçimde karşılıklı ve kısmi tahribatlar yaratarak ilerleyen önceki İran saldırılarından çok farklı bir savaş ortamına girmiş bulunuyoruz. Her iki taraf da geri çekilirse, bu savaşla sınırlı olmayan kayıplar yaşayacağını biliyor. Bu koşullarda savaşın daha da sertleşeceğini söyleyebiliriz. Sertleşmenin nasıl bir yoldan gerçekleşeceğini ise zaman gösterecek. 

İran savaşını kim kazanırsa kazansın, bu, emperyalist paylaşım savaşı içinde bir dönüm noktası, ABD’nin ideolojik-psikolojik hegemonyasının açıkça sarsıldığı bir kesit olacaktır. 

Bunlara da bakabilirsiniz

16 Mart 1978- Beyazıt Katliamı

İstanbul Üniversitesi önünde, faşistlerin düzenlediği bombalı saldırıda 7 öğrenci yaşamını yitirdi. 16 Mart 1978’de yaşanan …

Halepçe Katliamı’nın 38. yılı

Saddam yönetimindeki Irak devleti, 16 Mart 1988’de Halepçe’de Kürt halkına dönük olarak bir katliam gerçekleştirdi. …

ABD Konsolosluğu önünde protesto

NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Birlik (NESKB), 15 Mart günü İstanbul’da ABD Konsolosluğu önünde eylem …