
Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenci kulüp odalarının rektörlük tarafından boşaltılmasına karşı eylemler başladı. Ardından öğrenciler binaya girip işgal ettiler.
BÜ’de işgal ilk kez yaşanmıyor. Yıllar önce de rektörlük binası “Genç Komünarlar” tarafından işgal edilmişti. Kozlu’daki madenci katliamını protesto etmek için 9 Mart 1992’de gerçekleşen bu işgal, öğrenci gençlik hareketinin tarihine geçen, yapıldığı dönemde büyük yankı uyandıran bir eylem olmuştu.
BÜ, Türkiye’den dünyanın en iyi üniversiteleri listesine giren sayılı üniversitelerinden biriydi. Diğer üniversitelere kıyasla özgürlük alanları daha geniş, olanakları daha fazlaydı. Böyle bir üniversitede işgalin gerçekleşmesi, hem Türkiye’de hem dünya ölçeğinde ses getirdi. BÜ’de o güne kadar yapılan en büyük eylem oldu.
İşgalin yıldönümü yaklaşırken bu büyük eylemin içinde yeralan Gülümser Seyitcemaloğlu ile işgalin nedenleri ve yankıları üzerine yaptığımız röportajı yayınlıyoruz.
BÜ bir kez daha eylemlerle, işgallerle gündemde. Bundan 34 yıl önce sizin de içinde yeraldığınız bir işgal gerçekleşti. Önce bu eylem nasıl bir dönemde, neden yapıldı sorusuyla başlayalım.
3 Mart 1992 günü Zonguldak-Kozlu’da bir madenci katliamı yaşandı. Bütün madenci katliamları gibi göz göre göre yaşanmıştı Kozlu da. 16-24 vardiyası madene indikten sonra gaz ölçüm cihazları yükselişi adım adım göstermişti. Ve saat 20.05’te çoklu patlamalar zinciri biçiminde büyük bir göçük yaşandı.
Dünya madencilik tarihinin en büyük iş cinayetlerinden biri olan Kozlu’da ölen madencilerin sayısı, resmi rakamlarla 263 olarak açıklandı. Çökmenin hemen ardından yaklaşık 100 cenaze çıkartılmıştı; ocak her açıldığında yangın yeniden alevlendiği için içeride halen canlı madenciler olma ihtimaline rağmen, üzerlerine duvar örülmüştü. Sonrasında 150’den fazla cenaze aylar boyunca gruplar halinde çıkartılabildi.
Sonradan ölüm sayısı 263’e sabitlendi ve tüm kaynaklarda bu yerleşti. Ancak biz o dönem başka bazı verilere (16-24 vardiyasında kaç işçi çalıştığı, patlamadan hemen sonra sağ kurtulanların sayısı vb.) bakarak, Kozlu katliamında ölenlerin sayısının 463’e çıktığını görmüştük. 
O dönemde, madenci direnişleri 12 Eylül sonrasında yeniden yükseliş içindeydi. 30 Kasım 1990 günü Zonguldak madencileri büyük bir greve başlamış; sadece madenci ailelerinin değil, bütün Zonguldak halkının katıldığı eylemler yapılmıştı. 4 Ocak 1991’de madenciler, aileleri ve destekçilerinden oluşan 150 bin kişilik dev bir kitle ile, Ankara’ya yürüyüş başlattı. 5 gün boyunca büyük bir kararlılık ve öfke ile Ankara’ya doğru yürüdüler. 8 Ocak günü işçileri durduran şey Mengen’de kurulan barikat değil; sendika ağalarının işbirlikçi tutumlarıydı. Madenciler “önce iş güvenliği sonra ücret zammı” diye yürümüşlerdi. Ama 14 ay sonra bu defa Kozlu katliamı ile girdiler gazete manşetlerine…
1980’lerin sonu ve 1990’ların başı, tüm toplum kesimlerinin hareketlendiği, tarihsel bir yükseliş dönemiydi. Böylesi bir dönemde geldi Kozlu katliamı haberi. Tüm toplumsal kesimler gibi öğrenci hareketinde de katliama dönük öfke büyüktü; ancak tepki, bu öfkeye denk değildi.
Devlet bu arada “ocakları kapatalım” kampanyası başlatmış; aynı zamanda “ölenlerin akrabasının madende öncelikle işe alınacağı”nı söylemişti. Zonguldak, ölenlerin yasını tutamadan, hesabını soramadan; işini kaybetmek korkusu ile ölenin yakınına iş bulma umudu arasına sıkıştırılmıştı.
Bu sıkışmaya rağmen, 6 Mart günü ölen madencilerin yakınlarından ve öncü işçilerden 50 kişilik bir grup GMİS’i (Genel Maden İşçileri Sendikası) bastı. Zonguldak halkını 7 Mart günü Madenci Anıtı önünde eyleme çağıran bir bildiriyi dağıtan 3 maden işçisi gözaltına alındı. Karadon ocaklarında çalışan yüzlerce madenci ise 2 saatlik iş bırakma eylemi yaptı; ancak GMİS Başkanı Şemsi Denizer, “bizim dışımızda bir direnişe izin vermeyiz” diyerek bu eyleme karşı çıktı. Sarı sendikaların Kozlu Katliamı karşısında tek “eylemi”, yardım kampanyası başlatmak, işçilerden para toplamak oldu.
Devrimci-demokrat kurumların Kozlu karşısındaki tutumu da son derece geriydi. Onlarca kitle örgütü, küçük bir haber olmanın ötesine geçemeyen bir basın açıklaması yapmakla yetindi. Keza öğrenci gençliğin tepkisi de pasif eylemlerle sınırlı kaldı.
Aynı günlerde Devrimci Proletarya dergisinin Kozlu Katliamı için çıkardığı 6 Mart 1992 tarihli özel sayısı, hesap sormak gerektiğini söylüyor, “acımızı öfkeye, öfkemizi eyleme dönüştürelim” diyordu. “Grev, gösteri, işgal!” çağrısıyla son buluyordu. Biz de gençlik olarak eylemleri yükseltme kararı aldık.
Ne tür eylemlerdi bunlar?
Önce tüm gençlik örgütlerine militan eylemler önerdik. Kitlesel ve birleşik eylemlerin daha fazla ses getireceğini, öğrenci gençliğin işçi sınıfıyla dayanışması bakımından daha anlamlı olacağını düşünüyorduk. O dönemin birleşik kitle örgütü İÖDF’ye (İstanbul Öğrenci Dernekleri Federasyonu) 6 Mart’ta Beyazıt Meydanı’na çıkmayı önerdik. Uzun süredir doğru düzgün bir eylem örgütlememiş olan İÖDF’yi harekete geçirecek, Kozlu üzerinden, öğrenci gençliğin kitlesel ve militan bir eylemi olacaktı bu. Bunun yerine, modern revizyonist-sağ oportünist ittifakın önerisi olan, Çapa’da forum ve yürüyüş kararı çıktı. Yürüyüşü hastaneden dışarı taşıma ve Millet Caddesi’nde gerekirse polisle çatışma pahasına Aksaray’a kadar yürüme önerimiz o anda reddedilmedi; ancak eylem günü fiilen engellendi.
5 Mart günü Yıldız Üniversitesi’nde Yıldız-Der, okul içinde bir forum yapma kararı almıştı. Bu eyleme dahil olarak forum sonrasında Beşiktaş’a yürümeyi önerdik, fakat forum madenci katliamına atfen ölü taklidi yapılarak bitirildi. Yıldız-Der ayrıca 6 Mart günü için “geliri Kozlu’da madenci ailelerine gönderilmek üzere bir şenlik” düzenleme kararı almıştı, gazete ilanları da dahil olmak üzere yaygın bir duyuru yapmıştı. Bu şenlik, Çapa’daki eylemi zayıf düşürme çabasının ifadesiydi. Zaten DY çevresi başta olmak üzere, Çapa’daki eyleme katılımı da çok düşük tutmuşlardı.
İÖDF üzerinden güçlü, kitlesel ve militan bir eylem örgütleme çabamız, revizyonistlerin barikatlarına çarpıyordu. Boğaziçi Üniversitesi’nde işgal kararı, bu koşullarda çıktı.
İşgal kararını aldıktan sonra, bütün gençlik örgütlerine “9 Mart’ta Boğaziçi’nde forum ve yürüyüş” çağrısı yaptık. O gün İÖDF’nin BÜ’de toplantısı olduğu için, bütün gençlik örgütleri kampüs içinde olacaktı zaten. Kendimizi de her ihtimale karşı hazırlamıştık. Diğer gençlik örgütlerinden işgale katılım olursa, hızlıca ortak imzaları ekleyebilecek şekilde pankartlar hazırlamıştık. Foruma katılan GKB (Genç Komünistler Birliği) ve MG’ye (Militan Gençlik) işgal düşüncemizi anlattık. Diğer siyasetler foruma bile gelmediği için, onlar tümüyle eylemin dışında kalmıştı zaten. Bu iki gençlik örgütü foruma ve yürüyüşe katıldı; ancak işgal konusunda olumsuz görüşleri nedeniyle rektörlüğün kapısında eylemden ayrıldılar.
İşgal nasıl başladı? Rektörlük binasına girdiğiniz andan itibaren neler yaşandı? Ne tür saldırılarla karşı karşıya kaldınız? Bunlara karşı neler yaptınız? Dışardan destek alabildiniz mi?
Bir işbölümü yapılmıştı öncesinde. Güvenlik nedeniyle çok az sayıda yoldaş biliyordu işgalin yapılacağını. Devletin dikkatini çekmemek, önlem almasını engellemek için bu zorunluydu. İşgale mutlaka katılacak bazı yoldaşlar vardı; bir de işgale katılmaması gereken, dışarıdaki mücadeleyi ve desteği örgütlemekle görevli yoldaşlar. Ama genel kitle, rektörlük binasından içeri girdikten sonra öğreneceklerdi işgal kararını. Öyle de oldu.
Kapıdan girince bir yoldaş işgalin başlayacağını duyurdu ve “katılmak istemeyen şimdi çıkabilir” dedi. Görevli bazı yoldaşlar binadaki personele duyuru yapıp onları dışarı çıkardı. İşgalden habersiz yoldaşlardan kimse çıkmadı. Tersine büyük bir coşkuyla işgale katılmayı seçtiler. Hatta eyleme geç kalan iki yoldaş, kapılar barikatlandıktan sonra geldikleri için, duvardaki sarmaşıklardan tırmanarak içeri girdiler.
Binaya girer girmez ilk iş olarak giriş kapısını ve pencereleri barikatladık. Ardından ikinci kata çıkan merdivenleri… Buradaki barikat çok daha güçlüydü; çünkü direniş asıl 2. ve 3. katta yaşanacaktı. Bu nedenle üçüncü katın merdivenlerine hızlıca barikat kurabilecek biçimde malzemeleri hazırladık, kenarlara yığdık. Son çekileceğimiz noktayı da tespit ettik. 3. katta, yaklaşık 20 metrekarelik bir oda… En son, bu “küçük kale”de karşılayacaktık saldırıyı. O odanın da içine ve dışına barikat için gerekli malzemeleri yığdık; pencerelerini sıkıca kapattık. Bulduğumuz bütün kaplara su doldurduk. Gaz bombalarını içine atmak için hazırladık. İkinci kattaki büyük salonun çeşitli yerlerine bu kapları yerleştirdik. Havluları ıslattık. Oldukça geniş olan pencereleri de kapattık. Bu arada pencerelere pankartlar asıldı; “Yaşasın Boğaziçi işgalimiz! TİKB-Genç Komünarlar” ve “Madencinin katili sermaye düzeni!”, “Madencinin katili grizu değil, kapitalizm!” Bir de Kozlu’dan bir gün sonra şehit düşen Eralp Yazar için bir pankart vardı: “Eralp Yazar yoldaş kavgamızda yaşıyor! TİKB-Genç Komünarlar”
Yaklaşık yarım saat içinde polis araçları doldu kampüsün içine. Ekip otoları, siviller, çevik otobüsleri… Özel harekat ekibini taşıyan bir Puma helikopteri top sahasına indi.
9 Mart Pazartesi günü, yaklaşık saat 14 gibi girmiştik rektörlükten içeri. 3. kattaki küçük bir pencere dışında bütün pencereleri kapatmış; polisin buradan girmesini engellemiştik. O küçük pencere, işgal boyunca dünyaya açılan kapımız oldu. Oradan Kozlu ile ilgili kuşlar atıldı meydana. İçeri girmeye hazırlanan polisi durdurmak için molotoflar savruldu. İşgal için hazırlanan bildiri bu pencereden okundu. 3 gün boyunca bu pencereden konuşmalar yapıldı; dışarıdaki kitleye ajitasyon çekildi; eylemi bitirmeye ikna etmek için gönderilen “arabulucu”lara kararlılığımız anlatıldı. O küçük pencere, işgalin yüzü oldu.
Bu arada rektörlük önünde toplanan büyük bir kalabalık, bizimle birlikte sloganlar atıyor, marşlar söylüyordu. Dışarıda toplanan kitle ile birlikte ortak attığımız sloganlar, birlikte söylediğimiz marşlar, coşkumuzu daha da büyütmüştü.
İşgal, ilk andan itibaren çok büyük bir yankı yaratmıştı. Burjuva basın, BÜ içine doluşmuştu. Bazıları aşağıdan sorular soruyor, eylemi küçük düşürecek cümleler kullanıyordu. Biz de küçük penceremizden bunları yanıtlıyor, demagojilerini boşa çıkartıyor, eylemin amacını gür biçimde duyuruyorduk. Televizyon kanalları ilk günden itibaren eylemi verdiler. Ertesi gün gazetelerde ilk sayfa haberi olduk. Boğaziçi’nin sınırlarını kat kat aşan, Kozlu’daki madencilerin kahvelerde birlikte seyrettiği bir haberler zinciri oluştu. Üstelik burjuva basının, haberi verirken yaptığı bütün karalamalara, çarpıtmalara rağmen… Ancak devrimci basın ne yazık ki bizi ve eylemi yok saydı. Devrimci Proletarya muhabiri dışında devrimci basın yoktu.
Biz işgale başlarken 3 gün süreceğini duyurmuştuk. Ama devletin ilk gün saldıracağını, eylemin en geç aynı gece biteceğini düşünüyorduk. Fakat öyle olmadı, saldırmadılar. Belki rektörlük, polisin saldırmasını Boğaziçi Üniversitesi’nin o güne kadar oluşmuş olan liberal yüzüne zarar vereceğini düşündü. (Rektörlüğün yazılı izni olmadan polis kampüs içine giremiyor çünkü.) Belki devlet böyle bir saldırının işgali ve eylemleri daha da büyüteceğini, Kozlu katliamına daha fazla dikkat çekeceğini düşündü. Zaten Kozlu’yu daha ikinci gün basından düşürmüşlerdi. Onun yerine o günlerde şiddetlenen Azerbaycan-Ermenistan savaşı ve Karabağ manşetlerdeydi artık. Nedenini bilmiyoruz; ancak devlet 3 gün boyunca orada bütün varlığıyla tehditkar biçimde kalmasına rağmen, saldırıya geçmedi. Onun yerine “uzlaştırmacı”ları, liberal reformistleri göndererek, bizi ikna etmeye, eylemi sonlandırmaya uğraştı.
İlk gün yığılan burjuva basının muhabirleri, içeri girip fotoğraf çekmek istediklerini birçok defa söylediler. Elbette bunu kabul etmedik. Onun yerine, aşağıya sarkıttığımız bir torba ile makinelerini aldık ve içeride duvara yazılmış sloganları vb. biz çektik ve geri verdik.
Akşam hava kararırken kitle dağılmaya başladı. Bizim arkadaşlarımızı ise polis geriye sürmüştü. Bir ateş yandığını, etrafında insanların beklemeye devam ettiğini gördüğümüzde çok mutlu olduk. Bu arada işgal duyulduğu anda İstanbul Üniversitesi, ODTÜ, Çukurova, Uludağ, Hacettepe, Ege başta olmak üzere üniversitelerde forumlar yapılıyor, afişler, yazılamalar, duvar gazeteleri ve pankartlarla işgalin duyurusu yaygınlaştırılıyordu. Dışarıdaki yoldaşlar, eylemi duyurmak ve destek veren kitlenin çoğalması için bütün güçleriyle çalışıyorlardı.
İlk geceyi, polisin saldırısına hazır biçimde, nöbet tutarak geçirdik. Dışarıdaki arkadaşlardan ekmek ve su istedik. Ancak polis bunların bize verilmesine izin vermedi. Biz de açlık grevine başladığımızı duyurduk. Ertesi gün rektörlüğün suyunu ve elektriğini de kestiler. Ofislerdeki uhu, daktilo sileceği, el kremi gibi bulabildiğimiz malzemeleri toplayarak mum yaptık. Buna da çözüm bulmuştuk.
Basında çıkan haberlerde rektörlük binasını tahrip ettiğimiz yazıyordu. Barikat malzemesi olacak eşyalar dışında hiçbir şeye zarar vermediğimizi göstermek ve dışarıdan daha sağlıklı bilgi alabilmek için, bir gazeteci ve bir öğrencinin içeri girmesine ikinci gün izin verdik. Onlar da duvardaki sarmaşıklara tırmanarak içeri gireceklerdi. Ancak polis buna engel oldu. Sonrasında yapılacak bütün tahribat ve yıkımı bizim üzerimize yıkabilmek için böyle davranmışlardı. Keza içeri alacağımız gazeteci üzerinden, eylemin daha büyük bir yankı yaratmasından korkmuşlardı.
Üçüncü günün sabahı “saat 12’de rektörün alana gelmesini istediğimizi” duyurduk. Ancak rektör değil, daha çok polis, ambulans, itfaiye araçları yığıldı orta sahaya. Bizi destekleyen kitlede de çok büyük bir artış vardı. Sadece arkadaşlarımız, okulun öğrencileri değil, işgaldeki arkadaşlarımızın ailelerinden de gelenler olmuştu.
İlk saldırı öğlen saatlerinde geldi. Alt kata çabucak girdiler. Böyle olacağını biliyorduk, orayı savunmak çok zordu. Bu nedenle asıl barikatı ikinci kata çıkan merdivenlere kurmuştuk. “Leşiniz çıkacak buradan” bağırışları içinde saldırıyorlardı. Açtıkları gediklerden taşlar ve yangın söndürücüler kullanarak uzaklaştırdık onları. Geri çekilmek zorunda kaldılar.
Dışarıdaki kitlenin öylesine büyük bir sahiplenişi vardı ki, polisler önce onları uzaklaştırmaya çalıştı. Ancak bu çok zordu. Karşılıklı sloganlar, ajitasyonlar, analarımızın haykırışları… “Çıkmayın çocuklar, size işkence yaparlar!”
Biz de baştan duyurduğumuz “işgal 3 gün sürecek” kararımızla ilgili son sözümüzü söylüyoruz: “Polis üniversiteden çekilmeden çıkmayacağız!”
İşgal nasıl sonlandı? Gözaltı ve cezaevi süreci nasıl geçti?
11 Mart günü saat 16.30’da devletin asıl saldırısı başladı.
Binaya yandan ve arkadan tırmanarak girmeye çalışanlar, taş ve molotoflarla püskürtüldü. Bir taraftan polisin saldırısı sürüyor, diğer taraftan küçük pencereden kitleye ajitasyon ve bilgilendirme yapıyoruz. Polisin kullandığı yöntemleri anlatıyoruz kitleye. Dışarıdaki kitle giderek büyüyor. Okulunda polis saldırısına tepki gösteren, ama politik bir bilinci olmayan öğrenciler bile katılıyorlar.
Saatler sürüyor barikat savaşı. Önce ikinci katta çıkan merdivenlerdeki barikatı paramparça ederek açıyorlar, ardından üçüncü kata çıkan merdivendeki barikat aşılıyor. En küçük odaya, son mevziye çekiliyoruz hep birlikte. Bu odadaki barikatı, doğrudan bedenlerimizle tutuyoruz. Polis kapıyı paramparça ediyor, yine de giremiyor içeriye. Bu arada birkaç cop, kalkan ve kalas ele geçiriyoruz. Kalkanı pencereden dışarıya attığımızda, dışarıda müthiş bir slogan patlıyor. Direnişi onlar da an be an görüyorlar, yaşıyorlar. Paramparça kapı bile içeri girmelerini sağlamayınca, bu defa duvarları kırmaya başlıyorlar. Balyoz darbeleri ile duvarlar parçalanıyor 10-15 dakika içinde. Oradan giriyorlar içeri. Birbirine sımsıkı kenetlenmiş bedenleri coplarla, kalaslarla vurarak, postallarla tekmeleyerek bile ayıramıyorlar. Sloganlar hiç ama hiç susmuyor. Kenetlenmiş, birbirimizin üzerine kapaklanmış biçimde sürüyor direniş. Tek tek koparabildiklerini yerlerde-merdivenlerde sürükleyerek, coplu, tekme-tokatlı polis koridorlarından geçirerek bindiriyorlar otobüse. Sloganlar burada da susmuyor.
Dışarıda ise, destekçi kitleye saldırıyor polis. Onlar da coplanıyor, sürükleniyor, gözaltına alınıyorlar.
Polis tutanaklarında, gözaltı saati 21.00 yazıyor. Yaklaşık 4.5 saatlik kıran kırana bir direniş…
Şubede direniş aynı biçimde devam etti. İlk savaş, daha ağır yaralı olanların hastaneye götürülmesi konusunda yaşandı. Hepimizde sayısız morluk vardı, ancak bazı arkadaşların doğrudan tıbbi müdahaleye ihtiyaçları vardı.
Biz hücrede her fırsatta sloganlar atmaya, marşlar söylemeye devam ettik. 16 Mart günü İstanbul Üniversitesi’nde katledilen 7 devrimciyi ve Halepçe’deki Kürt katliamını protesto için, hücrelerde anma gerçekleştirdik.
Çok yeni yoldaşlarımız vardı aramızda. Polis onlarla özel olarak uğraştı. Yaygın biçimde kaba dayak, bazılarına elektrik… Ayrıca papazlık yöntemini de fazlasıyla kullandılar. Gayrettepe Emniyet’te geçirdiğimiz 6 gün boyunca hep birlikte açlık grevi yaptık, hep birlikte marşlarımız-sloganlarımızla hücreleri eylem alanına çevirdik ve hep birlikte ifade vermeden mahkemeye çıktık.
17 Mart 1992 günü, 9’u kadın 27 Komünar tutuklandık.
Sağmalcılar Cezaevi’nde yoldaşlarımız, çok büyük bir gurur ve coşkuyla karşıladı bizi. Kadınlar olarak biz şanslıydık; doğrudan C Blok’a, siyasi koğuşlara, yani yoldaşlarımızın yanına gitmiştik. Erkek arkadaşlarımızı ise, Sağmalcılar Cezaevi’nin bahçesinin içinde ayrı bir bina olan Özel Tip’e koymuşlardı. Onlarla, avukatlar üzerinden haberleşmek dışında iletişim kuramıyorduk. Cezaevi idaresi ile yapılan yoğun görüşmelerin ardından, yaklaşık bir ay sonra onları da C Blok’a, bizim erkek yoldaşların koğuşuna aldırabildik.
Cezaevi günlerimiz çok üretken geçti. Koğuş sisteminin avantajlarını, etkili biçimde kullandık. Yoldaşlarımızla birlikte yürüttüğümüz eğitim çalışmaları, bireysel ve grupsal sohbetler bizi geliştirdi. Görüş günlerinde ailelerin de tanışması ve kaynaşması için özel çaba sarfediyorduk. Bir de etkinlik gerçekleştirdik cezaevinde. 1984 Ölüm Orucu’nun yıldönümünde, diğer siyasetleri de çağırdığımız bir etkinlik yaptık. Tiyatro hazırlamış, çok sesli bir koro kurmuş, folklor ekibi çıkarmış, ayrıca teatral bir şiir oratoryosu düzenlemiştik. Kutup Yıldızı müzik grubunun elemanları zaten BÜ işgaline katılmışlardı, yanımızdalardı. İyi bir komünist olmasının yanısıra sanatsal yönleri çok gelişkin olan Osman Akgün yoldaş (1996 Ölüm Orucu’nda şehit düştü) bütün etkinlik faaliyetini doğrudan organize etmişti. Bu kadar genç kadro biraraya gelince zaten yetenek ya da sahiplenme konusunda bir sıkıntı yaşanmıyor. Sonuçta, erkek arkadaşların koğuşunda hep birlikte gerçekleştirdiğimiz ÖO etkinliğimiz, programıyla, ikramlarıyla, mekanın görsel hazırlanmasıyla, her açıdan büyük beğeni topladı.
İşgalin yankıları nasıl oldu? Öğrencilerden, işçilerden nasıl tepkiler aldınız? Burjuva basın nasıl verdi?
Boğaziçi işgali, beklenenin çok ötesinde bir yankı yarattı. En başta öğrenci gençliğin, Türkiye tarihinin en büyük işçi katliamına böylesine cepheden tepki göstermesi çok önemliydi. Gazetelerde günlerce haber oldu; televizyonda (özel televizyonların yayına başladıkları bir dönemdi) ilk haberler arasındaydı; haber yorumcularının özel gündemiydi. Bunların çoğu karalama amaçlıydı elbette. Ancak işgal günlerinde, eylem haberini verirken “Kozlu katliamını protesto etmek için” yapıldığı, hemen bütün burjuva basında yer aldı; bu da bizim için çok önemliydi.
Bunun dışında, çeşitli ideologlar, tuhaf argümanlar üretmeye uğraştılar. Mesela, pencereye asılan pankartta açıkça “Madencinin katili grizu değil kapitalizmdir” yazdığı bütün resimlerde belliyken, Rauf Tamer adlı bir kalemşor, pankartta “Madencinin katili grizu değil, zengin kapitalizmdir” yazılı olduğunu iddia ederek, kendi iddiasıyla gölge boksu yapmaya girişmişti.
İşçilerin pankartlarında “Ardıç kuşu seni biz avlayacağız” diye nefretle yer alan Engin Ardıç ise, “Genç Komünarlar” ismini hafifsemeye; işgal sırasında yapılan açlık grevini işkenceci ağzıyla alay konusu etmeye kalkıştı.
İşgal bittikten sonra asıl odağı, “okulda yapılan tahribat”a çevirmişti burjuva basın. Eşyaları kırıp döktüğümüz, çok değerli kitapları yakıp yıktığımız üzerinden bir kampanya yürütüldü. Ancak okulda verilen tahribatın tamamı, polisin saldırısı sonucunda oluşmuştu. Ve bu karalama kampanyası işçi ve emekçi kitlelerde bir karşılık bulmadı.
Özellikle Zonguldak’ta maden işçilerinin bu eylemden çok etkilendiğini duymak, bizleri çok sevindirdi. Keza ülkenin dört bir yanında üniversitelerdeki yoldaşlarımızın işgalin yankılarını o kampüslere de taşıması, Kozlu katliamını tüm öğrencilerin gündemine sokması, büyük bir hareket yaratmıştı. Sonuçta işçi ve emekçiler, işgali büyük bir sempati ve sevgi ile karşıladılar.
Burada devrimci yapıların ve reformistlerin tutumuna ayrıca değinmek gerekiyor.
İşgal sırasında ve sonrasında yapılanlar, utanç belgesi niteliğindeydi. İşgalin ilk günü, İÖDF Genel Kurulu için okulda bulunan DY-Devrimci Gençlik ve Dev-Genç Direniş delegeleri, “bu bir provokasyon” dediler ve kampüsten apar topar çıkıp gittiler. Dev-Genç Direniş, işgal boyunca kampüs içinde adeta karşı propaganda yürüttü. DY-Devrimci Gençlik ise işgal sırasında ve sonrasında, açıktan işgal karşıtı bir faaliyet yürüttü.
İşgale karşı çıkanların dışında, işgale saygı duyduğunu söyleyen tüm gençlik grupları da, yayın organlarında işgali ya hiç yazmadılar ya da bir-iki satırla geçiştirdiler. Kozlu Katliamı’na karşı yardım kampanyası, duvar gazetesi ve forum ile yetinen devrimci-demokrat gençlik örgütleri, BÜ işgali karşısında da en pasif tutumu almışlardı.
Mahkeme aşaması nasıl geçti? Nasıl bir savunma yaptınız? Tahliyeler sürpriz oldu mu?
İlk duruşmaya 15 Mayıs 1992’de çıktık. Mahkemede toplu savunma yaptık. Hem toplu savunmalarda hem de bireysel savunmalarda sistemi yargıladık. Bu savunmalardan bazı bölümleri olduğu gibi aktarmak istiyorum.
“Kozlu’da yüzlerce madenciyi öldüren grizu değildir, madencinin katili kapitalizmdir, sermaye düzenidir. Kozlu’da yaşananlar; aynı zamanda, egemen sınıfların kolektif mülkiyetindeki devlet aracılığıyla proletaryaya ve onun yandaşlarına açtığı topyekun savaşın bir parçasıdır. Ve sadece orayla da sınırlı değildir.
Savaşın diğer parçaları; İşçi sınıfı ve emekçi halklar üzerinde sürdürülen dizginsiz sömürü ve zulüm mekanizmasındadır. Silkinip ayağa kalkan Kürt halkına uygulanan sindirme ve vahşet politikasındadır. Newroz’da ve sonrasında yüzlerce devrimci yurtseverin katledilmesinde…17 Nisan’da devrimcilerin evlerinde kuşatılarak katledilmesinde… 4 Mart’ta Eralp Yazar’ın sokak ortasında kurşunlanmasında… İşkencelerde, gözaltı ölümlerinde, sokak infazlarında, baskı ve terörün an be an işleyen dişlilerindedir.
Karşı-devrimin şiddetine alınan devrimci-direnişçi tavır ise, güçlenerek yanmaya devam eden isyan ateşinin zafere kadar sönmeyeceğinin muştulayıcısıdır.”
“İstatistiklerde verilen iş terörü rakamları gerçeği yansıtmamaktadır. Kayıtsız, kaçak işçi çalıştıran küçük fabrika ve atölyelerde işverenler iş “kaza”sında ölen işçilerin ailelerine tehdit ve gözdağıyla üç beş kuruş vererek başlarından savarlar… Sigortalı 3,5 milyon, sigortasız 8 milyon işçinin çalıştığı bir ülkede, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı”nın iş güvenliği müfettişi sayısı sadece 588’dir ve asıl ilginci bunlardan sadece birisi hekimdir. Bir işverenin, zorunlu iş güvenliği önlemlerini almadığı, tesadüf eseri saptansa bile işverene herhangi bir ceza ve yaptırım uygulanmaz… Çünkü kapitalist düzende üretim işçi için değil, işçi üretim içindir.”
“Geçtiğimiz yıl Vedat Aydın’ın katledilmesi ve cenazesiyle yoğunlaşan kontrgerilla cinayetlerine gün geçmeden yenileri eklenmekte, haber değerini dahi yitirerek gazetelerde yer verilmemektedir. Newroz kutlamaları sırasında kitlelerin üzerine direk ateş açılmıştır. 16 Nisan 1992’de 38 yurtsever devrimci gerilla ve Kürt köylüsü katledilmiştir. 12 Temmuz 1991’de İstanbul’da 10 yiğit devrimcinin şehit edilmesine, 16-17 Nisan 1992’de yine İstanbul’da 11 şehit daha eklenmiştir. … Kozlu’da yaşanan katliamın hemen sonrasında bile yardım ve teçhizattan önce, doğabilecek tepkileri ve sınıfın öfkesini bastırabilmek için, Bolu ve Sakarya’dan jandarma ve polis getirtilmesi, o gün de polisin Boğaziçi Üniversitesi’nde neden bulunduğunu göstermektedir.”
“Polisin işkence olarak nitelenebilecek tavırlarına karşı durmak, ülkemizde demokrasi mücadelesi açısından bir görevdir. Çünkü direkt bizlerin de karşısında bulunan polis egemenlerin iktidarının sürekliliğini sağlamak için, emekçi halk kitlelerini sindirmek, işkence yapmak için vardır. Üniversitelerde ise öğrenci gençlik hareketini bastırmak, YÖK’ü ve özel statülü üniversiteleri savunmak, ülkemizde anti-faşist, anti-emperyalist geleneklere sahip öğrenci gençliğin devrimci fikirlere yönelecek potansiyel bir güç olmasını engellemek, “sağ-sol çatışmaları”nı engelleme yalanıyla sivil faşistleri korumak ve kollamak için vardır. Seher Şahin’i öldürmek için vardır. Polisin bu uygulamalarına karşı gelmek değil, karşı gelmemek bir suçtur.”
“Dünyada bu konuda haklı bir üne sahip olan ülkemizde meydana gelen iş kazaları ve sonuçlarının istatistiklerine uzun uzun girmeyeceğim. Ancak 4 saattir devam etmekte olan bu mahkemenin başlangıcından şu anına dek 4’ü madenci olmak üzere 96 işçinin iş kazası geçirdiğini düşünecek olursak, sorunun ne boyutlarda olduğunu kavrayabiliriz.”
“Son olarak; bir taraftan öğrenim durumumun gözönüne alınarak tahliyemi talep ederken, diğer taraftan bir devrimci olarak, gazetelerde hakkımızda istendiği belirtilen 24 yılın, benim gözümde, bu yıllar boyunca iş kazalarında ölecek, yaralanacak onbinlerce, yüzbinlerce proleter ve emekçinin yitip giden yaşamları karşısında bir önemi olmadığını, olsa olsa kapitalizme ve faşist diktatörlüğe daha fazla bilenmemi sağlayacağını belirtmek istiyorum.”
Aynı gün mahkemeden dönerken jandarmanın saldırısına uğradık. Cezaevi girişinde, ellerimizdeki kelepçeler çıkarılmadan önce, 30-40 kadar jandarma coplarla saldırdı. Saldırıda hepimiz yaralandık; dört yoldaş ise kafalarına aldıkları darbeler nedeniyle hastaneye kaldırıldı.
29 Haziran’da gerçekleşen ikinci duruşmada hepimiz tahliye olduk.
Sonrasında bunu kitap haline getirdiniz. Bundaki amaç neydi? Bu süreçte yer aldınız mı?
Boğaziçi İşgali, ’80 sonrası yapılan anlık, kendiliğinden gelişen İÜ Rektörlüğü, İÜ Basın Yayın ve Yıldız Üniversitesi işgallerinden farklı olarak, bilinçli ve örgütlü bir biçimde yapılmış ilk politik işgaldir.
O dönemde, öğrenci gençliğin sınırlarının sivil-faşist ya da dinci-gerici saldırılarla darlaştırılmasına, “sağ-sol çatışması” kılıfına sokulmasına, okul içine hapsedilmesine yönelik çabalara karşı; bu sınırları kıran, öğrenci gençliğin işçi sınıfı ve toplumsal sorunlara karşı duyarlılığını açığa çıkaran bir eylemdir. 1980’lerin sonunda hızla yükselen öğrenci gençliğin, 1990’ların başında bir tıkanma sürecine girmesine ve eylemsizleşmesine karşı, öğrenci hareketinin militan ruhunu yansıtan bir soluk olmuştur. Kozlu Katliamı gibi Türkiye’de işçi sınıfı hareketinin kalbine saplanmış bir acıya karşı, o günden bugüne akılda kalan, başka alanlara örnek olan, geleceğe miras bırakan tek eylemdir.
Bugün geriye dönük baktığımda bunu çok daha net görüyorum. O günlerde ise bunun o kadar farkında değildik. Önemli bir eylem yapmıştık. Bu eylem üzerinden DY çevresi başta olmak üzere çok ağır siyasi saldırılara maruz kalmıştık. Devletin çarpıtmalarından devrimci-demokrat kesimlerin yanlış politikalarına kadar, o dönem yaşananları belgelemek istedik. Cezaevinden tahliye olduktan yaklaşık 1 ay sonra, bu kitabı çıkarmaya karar verdik. Kitabın planlama ve hazırlık aşamasına ben de katıldım. Bu görevi üstlenen arkadaşların, nasıl soluksuz bir tempo ile çalıştıklarını biliyorum.
Ekim 1992’de, Yurt Yayınları tarafından “Katledilen madencinin haykıran soluğu” adıyla basıldı Boğaziçi İşgali kitabı.
Bugün için hem BÜ’deki son eylemlere hem de öğrenci gençliğin durumuna ilişkin ne söylemek istersiniz?
Boğaziçi Üniversitesi, direniş geleneği olan bir okul. Son yıllarda üniversite hareketi hızla gerilerken, Boğaziçi dinamik kalmaya devam etti. Bunda devletin saldırılarının ve Boğaziçi’ni “ehlileştirme” çabalarının da bir rolü var elbette.
Mesela 2021 yılının ilk günlerinde, Melih Bulu’nun “kayyum rektör” olarak atanmasıyla, Türkiye’de üniversite mücadelesinin en uzun soluklu direnişi başlamış oldu. Kayyumun ilk günlerinde öğrencilerin fiili direnişleri, rektörlük binasını işgal girişimleri, kampüs içi yürüyüşleri yapıldı. Özellikle 2 Şubat günü rektörlük binasını işgal etme girişimi güvenlik tarafından engellendi ve 100’den fazla öğrenci gözaltına alındı. Ancak bu eylem, BÜ yönetimini ve AKP’yi epey korkutmuştu. Öğretim üyeleri ise 5 Ocak’tan itibaren cübbelerini giyerek rektörlük binasına sırtını dönme eylemi başlattı. Tepkiler öylesine yüksekti ki, yaklaşık 6 ay sonra, 15 Temmuz 2021 günü Melih Bulu rektörlük görevinden alındı, yerine Naci İnci atandı. Ancak direniş bitmedi. Öğretim üyelerinin başlattığı “rektörlüğe sırtını dönme” eylemi, yağmur-kar demeden, 5 yılı aşkın zamandır kararlılıkla sürdürülüyor. Bu kadar uzun süreli yürütülmesi, önemli bir durum.
Bir başka direniş, 2011 sonlarında BÜ Güney Kampüs’te bir Starbucks şubesinin açılmasına karşıydı. Öncesinde öğrenci kantini olan bu alan Starbucks’a verildikten sonra öğrenciler buna karşı bir tepki geliştirdi. Önce burada çeşitli toplantılar ve etkinlikler yaptılar; ardından işgal başladı. 6 Aralık 2011’de başlayan işgal yaklaşık 80 gün sürdü. Sonrasında Starbucks BÜ’yü terketmek zorunda kaldı.
BÜ öğrencileri, iş kazası geçiren işçiler için de, Barış Bildirisi imzaladığı için tutuklanan akademisyenler için de, şeriat savunucularına karşı da eylemler yaptı.
Özellikle AKP döneminde BÜ öğrencilerinin kazanılmış bütün hakları sistematik bir saldırıya uğradı. Kulüpleri, yemekhaneleri, yurtları, kantinleri… Eylemleri engellemek için kimi zaman kampüse girmeleri engellendi, kimi zaman polis saldırısına maruz kaldılar, kimi zaman kapılarına kelepçe takıldı.
Tüm bu saldırılara karşı sayısız eylem yaptılar. Son olarak 7 Şubat 2026 günü Hamlin Hall binasındaki kulüplerinin polis müdahalesi ile taşınmasına karşı direnişteydiler.
Boğaziçi Üniversitesi öğrenci gençliğin önemli direniş mevzilerinden birisi olageldi.
Bugün Türkiye’de yeni bir öğrenci gençlik hareketi yükseliyor. Özellikle 19 Mart direnişinin, İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin polis barikatını yıkmasıyla başladığını hatırlatmak gerekir.
Tabandan gelen güçlü bir öğrenci dinamiği her biçimde kendisini göstermektedir. Sistematik soru çalmalar nedeniyle sınavları kazanması çok zorlaşan, kazandığı koşulda çok büyük zorluklarla ve maddi sıkıntılarla eğitimini sürdürmeye çalışan, mezun olduğunda iş bulma umudu, geleceğini kurma beklentisi olmayan bir üniversiteli kuşağı sözkonusu. Ve bu öğrenciler, bugün yükselmekte olan mücadelenin asıl dinamiğini oluşturuyorlar.
19 Mart sonrasında daha da güçlenen bu potansiyel, üniversite “dayanışması” örgütlenmeleri içinde yolunu bulmaya çalışıyor. Üniversite öğrencilerinin kitle örgütünü yaratmak, bugün gençlik hareketinin önündeki en önemli görev.
Bugünün direnişi, geçmişin birikimleri üzerinden yükseliyor.
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir