Yoksulluğumuzun nedeni “bölüşüm sorunu” mu?

Yaşadığımız şeyin adı artık “aşırı yoksullaşma” olarak tanımlanıyor. İşçi ve emekçilerin büyük çoğunluğunun geliri, refah düzeyi, yaşam standartları düştü.

Bu soruna ilişkin çözüm önerileri de tartışılmaya devam ediyor. Öne çıkan kavram ise “bölüşüm sorunu” oldu. DİSK yöneticilerinden liberal aydınlara kadar geniş bir kesimin ağzından duyuyoruz; “asıl mesele bölüşümde” sözünü… Ya da “Türkiye’de ekonomik kriz değil, çok ciddi bir bölüşüm sorunu yaşandığı” cümlesini…

Bunlar çözümü kapitalizm içinde arayan, “sömürücü sistem”in doğasını yok sayan; bu nedenle de gerçek çözümü hiçbir zaman bulamayacak olan yaklaşımlardır.

 

Derin yoksulluk

Bize dayatılan yoksulluğu tanımlamak için artık yeni kavramlar üretiliyor. “Derin yoksulluk” ya da “aşırı yoksulluk” gibi kavramlar girdi artık literatürümüzde. Özellikle tarımdaki çöküş, yoksulluğu üst düzeye çıkartıyor. Ağır ekonomik kriz koşullarında bile, en azından yerel gıda ürünlerine erişim olanağı vardır; bugün bizde savaş ya da kıtlık koşullarında ortaya çıkacak türden bir “gıdasızlık” yaşanıyor.

Çalışan nüfusun yaklaşık yüzde 60’a yakını, “asgari ücret ve civarında” bir ücret alıyor. Türk-İş’in Ocak 2026 hesaplamalarına göre, açlık sınırı 31 bin 224 liraya yükseldi. Asgari ücret, daha Ocak ayında açlık sınırının 3 bin lira altında kaldı. 4 kişilik bir aile için yoksulluk sınırı ise 100 bin liranın üzerine çıktı. Yine Türk-İş hesaplamalarına göre, Ocak ayında bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti 40 bin 541 lira.

Emekliler için durum daha da kötü. Türkiye’de yaklaşık 12 milyon kişi emekli aylığı alıyor. Ve bunların yaklaşık yarısı “en düşük emekli aylığı” yani 20 bin lira ile geçinmeye çalışıyor. Emeklilerin sadece yüzde 10’u, 25 bin liranın üzerinde emekli aylığı alabiliyor.

Emekliler, gerçek bir yaşam savaşı veriyorlar. Kiraların, faturaların, gıdanın bu kadar pahalı, ücretlerin bu kadar düşük olduğu koşullarda, hayatlarından fedakarlık yapıyorlar. Asgari ücretle çalışanlar, işsiz gençler ve temel zorunlu eğitim için bile sayısız ödeme kalemi çıkartılan öğrenciler, yaşama savaşı veriyorlar.

Diğer tarafta ise büyük bir servet birikimi oluşuyor. AKP yöneticileri, “garibanlar”a şükretmeyi tavsiye ediyor; “çok yaşadığınız, hemen ölmediğiniz için yoksulsunuz” diyorlar, ancak kendileri göz kamaştıran bir servetin içinde yüzüyorlar ve yoksullardan çok daha uzun yaşıyorlar. Mesela Vehbi Koç 100 yaşında ölmüştü.

Ekonomik kriz, sadece işçi ve emekçileri vuruyor; ancak birileri, devletten fahiş düzeylerde ödemeler almaya devam ediyor. 2025 yılında şehir hastaneleri için ödenen toplam tutar 111 milyar TL’yi aştı. Bu rakam, yaklaşık 330 bin işçinin bir yıllık maaşına denk geliyor. Sadece Osmangazi Köprüsü için devletin 2025 yılında yaptığı garanti ödemesi 22 milyar lira. 2026 bütçesinde sarayın günlük harcaması 58 milyon liraya çıkartılıyor. Saray, 2071 asgari ücreti, tek bir günde harcıyor.

Devletin pervasızca kaynak aktardığı bir başka kalem ise, “vergi borçlarının silinmesi.” 2013-2024 arasındaki on yıllık dönemde, vergi borcu cezası affı ile vergi uzlaşma komisyonu aracılığıyla silinen borç toplamı yaklaşık 9 milyar lira.

Vergi borçları silinen patronların kim olduğu, devlet tarafından sır gibi saklanıyor. Meclisteki soru önergeleri de dahil olmak üzere, bu konuda hiçbir açıklama yapılmıyor. Dolaylı olarak basında yer alan haberler ise, Ülker, Turkcell, TürkTelekom, Rönesans, Taşyapı, THY, Zorlu Enerji, CNN Türk, Cargill, Limak, IC IÇTAŞ, GZD Elektrik vb. yandaş olduğu bilinen şirketlerin her defasında bu ayrıcalıktan yararlandığını gösteriyor.

TÜİK’in 2025 yılına ilişkin gelir dağılımı raporu, bu tabloyu daha da somutluyor. Buna göre Türkiye’de en üst gelire sahip yüzde 20’lik kesim, toplam gelirin yüzde 48’ini aldı. En az gelire sahip yüzde 20’lik kesim ise, toplam gelirin sadece yüzde 6,4’ünü aldı. Üstelik TÜİK, uzun zamandır sadece yüzde 20’lik dilimleri açıklıyor. Yüzde 5’lik, yüzde 1’lik dilimleri açıklasa, uçurumun ne kadar büyük olduğu daha çarpıcı biçimde ortaya çıkacak. Kesin olarak bildiğimiz bir şey var: Bir avuç kanemici patron, toplumun büyük çoğunluğunu sömürerek, sefahat içinde yaşıyor.

 

“Adil Bölüşüm” mümkün mü?

TÜİK’in açıkladığı bu rakamlar “gelir dağılımındaki eşitsizlik” olarak tanımlanıyor. Liberaller ve reformistler ise “gelirin adil paylaşılması”, “bölüşümün adil yapılması” gibi düzenlemelerle gelir dağılımındaki eşitsizliğin giderilebileceğini ileri sürüyorlar.

Bu yaklaşımdaki ilk sorun, “adalet” kavramına ortaya çıkıyor. Mesela gelir, hangi oranda paylaşılırsa “adil” olur? Ya da bölüşümün “adil” olması için nasıl bir düzenleme gerekir? Yukarıda toplumun en yoksul yüzde 20’sinin, gelirin yüzde 6,4’ünü aldığını; en zengin yüzde 20’nin ise toplam gelirin yüzde 48’ini aldığını belirtmiştik. Bu oranlar ne kadar olursa “adil” bölüşümden sözedilebilir?

Benzer bir durum “gelirde adalet, vergide adalet” sloganında da ortaya çıkıyor. “Az kazanandan az, çok kazanandan çok…” gibi belirsiz bir tanımla, kulağa hoş gelen popülist bir söylem üretiliyor; ancak bu söylemlerin hiçbiri, kapitalizmin gerçekleriyle örtüşmüyor.

Oysa Marks, öncelikle üretim ve ürünün paylaşımı süreçlerinin birlikte ele alınması gerektiğini vurguluyor.

“Üretim basit bir teknik süreç değil, verili toplumsal önvarsayımların, toplumsal ilişkilerin yeniden-üretimidir. Toplumda sömürüyü malların bölüşümü vb. düzeyinde değil, bizzat üretimin (emeğin) yapılış tarzında -emeğin, önvarsayımı olan sermayeyi ve kendi sermaye köleliğini yeniden-üreten bir ücretli emek olmasında- teşhis etmek için bu ilkeyi kavramak gerekir. Üretimin teknik (tarih dışı) bir A’yı B’ye çevirme süreci olarak gösterilmesi, 1) üretici bireyin toplumsal koşullar karşısında bağımsız gözüktüğü burjuva toplumunu ve onun piyasa düzeniyle özel mülkiyet hukukunu varsayar. Oysa bireyin toplumdan bağımsız bir Robinson Crusoe gibi düşünüldüğü bu düzen, gerçekte tarihin en gelişmiş işbölümü, üretimde karşılıklı bağımlılık ve toplumsal bütünleşme düzenidir. Üretimin toplumsal ilişkilerden soyutlanmış olarak kavranması, bizzat belli bir tarihi dönemde oluşmuş bir toplumsal ilişkiler sisteminin (piyasanın) ifadesidir. 2) Tüm toplumsal ilişkileri, tarihi dönüşümleri ve sömürüyü temel bir veri kabul edilen üretim olayının dışında, üretilmiş olan malların paylaşımı için verilen kavgalar olarak görmek ve o düzeyde çözümlemeye çalışmak sonucunu doğurur. Toplumda sınıflar varsa, bu, haksızlıklarla, zorbalık ve istilalarla, dümenlerle, yasalarla, devlet iktidarıyla, toplumsal geleneklerle, psikolojik nedenlerle vb açıklanır. Bu arada işin temeli olan üretim yapısının kapitalist -dolayısıyla zorunlu olarak sınıfsal mantığı yeniden-üreten- içeriği gözardı edilir.(Marks, Grundrisse, Birikim Yay. sf. 135, abç)

Marks’ın altını çizdiği şeyler somuttur: Sömürü, malların bölüşümü düzeyinde değil, üretimin yapılış tarzındadır. Üretim teknik bir işlem değil, sömürünün-sermaye köleliğinin yeniden üretimidir.

Üretimi teknik bir işleme indirgemek, birincisi özel mülkiyet düzeninin-kapitalist toplumun sömürücü yapısını, özünü perdelemeyi getirir; ikincisi sınıf mücadelesini, üretim ilişkilerindeki sömürünün dışında, malların paylaşımı için verilen kavgalar olarak görür.

Marks’ın söyledikleri, üretimin sonuçları ile değil, doğrudan üretim sürecinin sömürücü yapısıyla, özel mülkiyetin, ücretli köleliği yeniden ve yeniden üreten niteliği ile ilgilenmemiz gerektiğini anlatır. Çünkü sömürünün kendisi “gelirin dağılımı”nda değil, üretim araçlarının sahipliğindedir.

Sendikacılar ya da liberaller ise, tam da burada Marks’ın karşı çıktığı biçimde kullanmaktadır “bölüşüm” ve “adalet” kavramlarını. TİS pazarlıklarında işçiler için “refah payı” talep etmek; daha yüksek ücretler ve daha düşük vergiler için mücadele ederek “adalet” sağlamaya çalışmak, tümüyle işçi sınıfının bu bölüşümdeki payını artırma çabasıdır. Oysa sorun ürünü paylaşmakta değil, doğrudan “üretimin sınıfsal karakteri”ndedir.

“Bölüşüm ilişki ve formlarının, üretim faktörlerinin ters yüzünden başka bir şey olmadıkları böylece ortaya çıkmış oluyor. Üretime, ücretli emek biçiminde katılan birey, ürünlerden, üretimin sonuçlarından payını da ücret biçiminde alacaktır. Bölüşümün yapısı bütünüyle üretimin yapısı tarafından belirlenmiştir. Bölüşüm, bölüştürülebilecek şeyin, ancak üretimin verileri olabileceği anlamında, sadece nesnesi bakımından değil, aynı zamanda, belli üretime katılış tarzlarının belli bölüşüm biçimlerini, yani bölüşüme katılma formlarını belirlediği anlamında, biçimi bakımından da bizzat üretimin ürünüdür.(age, sf. 159, abç)

Bölüşümü belirleyen unsur, üretim ilişkileridir. Ürünün bölüşümünde işçiye düşen pay, kendisine ayrılan ücrettir. Yarattığı artı-değer ise, kar-faiz-rant olarak sermayenin çeşitli grupları arasında paylaşılır.

Ürünün bölüşümünün nasıl yapılacağı, kapitalist üretim ilişkileri içinde, henüz üretim aşamasındayken yapılır. O zaman üretim ilişkilerine de bir bakalım:

“İnsanların maddi varlıkların üretim süreci içindeki belirli ilişkileri ve bağları, üretim ilişkilerini oluşturur. Üretim ilişkilerinin (toprak, ormanlar, sular, yeraltı zenginlikleri, hammaddeler, üretim aletleri, işletme binaları, ulaşım araçları, haberleşme sektörü vb.) kimin mülkiyetinde bulunduğuna bağlıdır. … Çeşitli dönemlerin üretim ilişkileri, üretim araçlarının ve bunun sonucu olarak da insanlar tarafından üretilen maddi varlıkların, toplumun üyeleri arasında nasıl dağıtıldığını gösterirler. Böylelikle üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçları üzerindeki belirli bir mülkiyet biçimidir. Üretim ilişkileri, buna denk düşen dağılım ilişkilerini de belirler. (Politik Ekonomi Ders Kitabı, C.1, İnter Y. sf. 15, abç)

Üretim ilişkileri içinde yer alan her kesimin toplumsal üretimden aldığı pay, üretim ilişkileri içindeki payı kadardır. Mesela ücretli işçinin üründen aldığı pay, ücretli işçi olarak varlığını sürdürmesine yetecek kadardır. Sermaye sahibinin yani patronun payı ise, bu sermayenin yeniden üretimini sağlayacak düzeydedir. Bölüşüm sadece üretimin sonuçlarına ait değildir; üretimin yapısı, doğrudan bölüşümün yapısını belirler.

 

Mülkiyetin niteliği bölüşümü belirler

Üretimin yapısı-üretim ilişkileri dediğimizde öncelikle bakacağımız şey, üretim araçlarının sahipliğidir. Özel mülkiyetin olduğu sömürücü toplumlarda, üretim araçlarının sahibi de sömürücü sınıflardır. Kapitalist toplumda, üretim araçlarının sahibi burjuvalardır. Fabrika, toprak, makine, hammadde vb. kapitalistlerin özel mülküdür; ücretini ödeyerek satın aldığı işgücü de bu sürece dahil olduğunda üretim başlar. Kapitalistin makine için ödediği para, makinanın çalışma performansı ve üretim gücü kadardır; işçiye işgücü için ödediği para da, işçinin işgücünü yeniden üretebileceği, ölmeden çalışmaya devam edebileceği kadardır. Üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan kapitalist, üründen de en büyük payı alır.

Sosyalizmde ise üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti sözkonusudur. Üretim araçları özel mülk olmadığı için, üretimin sonuçları da toplumun çıkarına, toplumun refah düzeyini artıracak biçimde bölüştürülür.

Her koşulda, ekonomik gelişmeden, toplumsal refahtan ve yaratılan toplam değerden kimin ne kadar pay alacağını belirleyen unsur, üretim ilişkileridir; üretim araçlarının mülkiyeti sorunudur. Kapitalistin özel mülkiyeti altında yapılan bir üretimden, ücretli işçiye “adil” bir bölüşüm çıkmaz.

Elbette işçiler için “refah payı”nı gündeme getirmek; TİS imzalanırken daha yüksek ücretler için mücadele etmek; asgari ücretten verginin kalkmasını istemek vb talepler yanlış değildir. Bunların her biri kapitalizm içinde ileri sürülebilecek ekonomik taleplerdir; kapitalist sömürü sistemine karşı yürütülmesi gereken demokrasi mücadelesinin bir parçasıdır.

Yanlış olan, bu taleplerin işçilere “refah” getireceğini iddia etmek, kapitalist sömürücü sistemin işçiye ve patrona “adil” davranacağını varsaymaktır.

İşçilerin sınıf mücadelesi içinde elde ettikleri her kazanım için, kapitalizm yeni bir hak gaspı yöntemi bulur. Direnişler sonucunda ücretler yükseldiğinde, bu geçici bir refah dönemidir; kapitalistler bu refahı geri alacak bir vergi kalemi, bir enflasyon düzenlemesi, bir ekonomik karar mutlaka alırlar. Bu nedenle her kazanım, geçici bir refah tablosu oluşturur; peşisıra bir hak gaspını, refah kaybına yol açacak yeni kararları getirecektir.

İşçi direnişlerinin asıl kazanımı, “daha refah bir yaşam”, “daha yüksek ücret”, “daha adil bir bölüşüm” değildir; bu sömürücü sistemde gerçek refaha asla ulaşamayacağının doğrudan işçi sınıfı tarafından görülmesidir.

Her direniş, işçilerin sınıfsal bilincinde bir sıçramadır. Her grev bir okuldur; bu okulda işçiler, sınıfları, sömürüyü, kapitalist sistemin gerçek yüzünü, kendi patronunun ötesinde kapitalist sisteme karşı mücadele etmesi gerektiğini öğrenir.

Yoksulluğumuzun sebebini refahın paylaşılmasında, gelirin adil dağıtımında, ürünün bölüşümünde aramak, kapitalist sömürü sistemini aklamaktır. “Bazı kötü yöneticiler”in aldıkları “yanlış kararlar” nedeniyle bu kadar büyük bir yoksulluk yaşadığımızı ileri sürmektir. Ekonomi Bakanı ya da Cumhurbaşkanı değiştiğinde, Erdoğan gidip İmamoğlu ya da Özel geldiğinde bu kabus bitecekmiş gibi davranmaktır. Veya Koç’ların daha “insaflı” olması, Sabancı’ların daha “vicdanlı” kararlar alması durumunda, işçilerin yaşamı değişecekmiş gibi bir yanılsama yaratılmaktadır. “Yöneticiler bu maaşla bir ay yaşasın”, “gelip halimizi görsünler” türü yakınmalar, patronlardan ve patronların parlamentodaki temsilcilerinden empati ve acıma bekleyen söylemler de benzer içeriktedir.

Kapitalistlerin ve onların temsilcilerinin aldıkları kararların sebebi, “vicdansız-kötü insanlar” olmalarından ya da yaşadığımız yoksulluğu bilmediklerinden değildir. Sömürüye dayanan özel mülkiyet sisteminin doğal sonucu olarak böyle davranırlar. Kişisel olarak “vicdansız-kötü” oldukları için değil; sınıfsal olarak “sömürücü” oldukları veya onların çıkarlarını savunmakla görevli oldukları için bu kararları alırlar.

Bu nedenle en baştaki soruya dönecek olursak; ülkenin ekonomik gelişmesinden-refahından-üretiminden işçilerin aldığı payı yükseltmek, düzen-içi bir taleptir. Ve elbette bu düzen içinde yaşam koşullarımızı iyileştirme mücadelesi vermek gerekir.

Fakat bu düzende “adil bölüşüm”ün olmayacağını bilerek! Sadece ve sadece özel mülkiyete dayalı üretim sistemini yıkıp, toplumsal mülkiyete dayalı bir sisteme geçtiğimizde; üretim araçlarının mülkiyetini ele geçirdiğimizde, ürünün bölüşümü de adil hale gelecektir.

“Kapitalizm, üretim araçlarında özel mülkiyet ve üretimde anarşidir. Bu temele dayanan “adil” bir gelir bölüşümünü vaaz etmek Prudonculuktur, ahmakça darkafalılıktır.” (Marks, Engels, Marksizm, Sol Y. sf. 316)

Bizim de karşı çıktığımız nokta, “bölüşüm” dahil düzen-içi, ekonomik talepleri, yoksulluğu bitirecek, sömürüyü ortadan kaldıracak taleplermiş gibi sunmaktır.

Bu kapitalizmi aklamak, işçi ve emekçilerin bilincini çarpıtmak olur. Reformistlerin, liberallerin, işbirlikçi-uzlaşmacı sendikaların yaptığı budur.

Bunlara da bakabilirsiniz

16 Mart 1978- Beyazıt Katliamı

İstanbul Üniversitesi önünde, faşistlerin düzenlediği bombalı saldırıda 7 öğrenci yaşamını yitirdi. 16 Mart 1978’de yaşanan …

Halepçe Katliamı’nın 38. yılı

Saddam yönetimindeki Irak devleti, 16 Mart 1988’de Halepçe’de Kürt halkına dönük olarak bir katliam gerçekleştirdi. …

ABD Konsolosluğu önünde protesto

NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Birlik (NESKB), 15 Mart günü İstanbul’da ABD Konsolosluğu önünde eylem …