İEB “Emperyalizm, savaşlar ve işçi sınıfının tutumu” forumu düzenledi

İşçi Emekçi Birliği 25 Ocak günü İstanbul-Taksim’de “Emperyalizm, savaşlar ve işçi sınıfının tutumu” başlıklı forum gerçekleştirdi.

Forum, Ocak ayında kaybettiğimiz devrimci önderler Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg ve Vladimir İlyiç Lenin anısına düzenlenmiş; içeriği de günümüzdeki emperyalist savaşlar ve işçi sınıfının bu savaşlar karşısındaki tutumu olarak belirlenmişti.

Forum, devrim ve sosyalizm mücadelesinde ölümsüzleşenler adına yapılan saygı duruşu ile başladı. Ardından İEB adına hazırlanan ortak metin okundu. Sonra 4 dakika süren bir slayt gösterimi gerçekleştirildi.

İlk panelde Köz, Partizan ve Söz ve Eylem konuşmacıydı. İkinci panelde Kaldıraç, DKDER, BDSP ve İşçi-Sen’in konuşmaları yapıldı. Son oturumda ise YDİ Çağrı, BİH ve PDD konuşma yaptılar. Her oturumun ardından, konu ile ilgili soru-cevap kısmı vardı. Ayrıca konuşmak-görüş ifade etmek isteyenlere de söz hakkı tanındı.

Forumda PDD temsilcisinin yaptığı konuşmayı aktarıyoruz:

 

* * *

Emperyalist savaşı konuşurken şuradan başlamak isterim. 3. Emperyalist Dünya Savaşı başlamıştır, 20 yılı aşkın süredir bu savaşın içindeyiz. Yeni emperyalist savaş ABD ve Çin arasında geçiyor asıl olarak. ABD merkezli Batılı emperyalistler bir kampta; Rusya-Çin ittifakı diğer kampta bulunuyor. Bu iki kampın da kendi içinde çelişkileri var elbette. Ancak asıl saflaşma bu şekilde.

Dünya iki emperyalist savaşı yaşadı bundan önce. Çok büyük yıkımlar oldu. Bir atom bombası bile 2. Dünya Savaşı’nda çok büyük yıkım yaratmıştı. Şimdi nükleer silahlar sözkonusu. Emperyalistler böyle bir yıkımı yeniden yaşatacak bir savaştan korkarlar mı? ABD, Rusya’ya ya da Çin’e saldırmaktan çekinir mi? Emperyalistlerin asıl korktukları bu değildir; asıl korktukları sınıf mücadelesidir, kitlelerin gücüdür.

I.Emperyalist Dünya Savaşı’nda Çarlık Rusyası’nda devrim oldu. Dünyanın altıda biri emperyalist kamptan koptu. 2. Emperyalist Dünya Savaşı nasıl bitti? Yaşanan devrimlerin arkasından -bu devrimlerin tümünü sosyalist olarak görmüyoruz, onu belirteyim- dünyanın üçte biri sosyalist kampa dahil oldu. Emperyalistler savaştan kaçınacaklarsa, asıl bundan korktukları için kaçınırlar. Fakat kaçınamazlar da. Çünkü emperyalizmin doğasında aşırı kar hırsı var. Eşitsiz gelişim yasası var. Dünyadaki bütün topraklar paylaşılmış durumda. Mesela 1700’lü yıllarda İngiltere’nin gidip Avusturalya’yı bulup, bu toprakları sömürgeleştirmesi kolaydı. Ama 1900’lerin başında, emperyalizm ile birlikte, dünya üzerindeki tüm topraklar paylaşılmıştı. Lenin de emperyalist savaş tanımını “paylaşılmış toprakların yeniden paylaşımı” olarak tanımladı zaten.

Ortadoğu başta olmak üzere, dünyada sömürü alanları paylaşılmış durumda. Amerika şimdi bu paylaşımı kendi lehine değiştirmek istiyor. Mesela Grönland zamanında paylaşılmıştı, kendisine almak istiyor. Kapitalizmin eşitsiz gelişim yasası işliyor. Bir emperyalist büyüyor, güçleniyor; yeni pazarlara, hammaddeye, sömürü alanlarına ihtiyaç duyuyor. Bunları bulabilmek için de mutlaka paylaşılmış toprakların yeniden paylaşılması kavgasını veriyor.

Emperyalistlerin en büyük korkuları, iki emperyalist savaşın devrimlerle bitmiş olmasıdır. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın üçte birinin sosyalist kampa dahil olmasıdır. Dünyadaki her üç insandan birinin sosyalist ya da halk demokrasisi ile yönetilen bir ülkede yaşadığını düşünün. 75 yıl önce yaşandı bu. Şimdi bundan korkuyorlar. Elbette buna önlem almaya çalışıyorlar.

Amerika’nın dört yıllık “Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi” var. ‘90’lı yılların sonunda ve 2000’lerin başında bu belgelerdeki temel vurgu; “21. Yüzyıl ayaklanmalar yüzyılı olacak” şeklindeydi. Bu tespiti yapıyor ve buna karşı önlem de alıyor. Daha baskıcı ve zorba yönetimler kuruyor. Hak gasplarının arttığı, ekonomik-siyasi krizin derinleştiği, tüm bunların işçilerin ve emekçilerin üzerine yıkıldığı bir yönetme tarzına geçiyor.

2000’li yılları ABD Başkanı seçilen Bush’la karşılamıştık. Trump’la kıyaslanamaz ama 2000’leri Bush’la karşılamak da korkunçtu. Rusya’nın devlet başkanı değişmişti, Putin gelmişti. Türkiye’de Erdoğan dönemi başlamıştı. 2000’li yılların başında dünyada liderler değişti, yeni yöneticiler çok daha baskıcı, zorba ve diktatör olarak işe başladılar. 2000’lere böyle girdik. Ama başlatmak istedikleri yeni emperyalist savaşa karşı direnişler de çok güçlü oldu. Baskı ve zorbalıkla savaşı ilerletmek, kitle hareketlerini bastırmak istediler; ancak istedikleri hızda ilerleyemediler.

Yeni bir emperyalist savaştan bahsediyoruz. Tarihte tekerrür diye bir şey yoktur. Nesnel ve öznel koşullarda değişmeler oluyor. Hiçbir şey eskisi gibi yaşanmıyor. Şimdiki savaşla eski savaşlar arasında kıyaslanamayacak kadar önemli değişiklikler var.

İkinci emperyalist savaş öncesi çeşitli hazırlık savaşları yaşanmıştı. Mesela Japonya 1931’de Mançurya’yı işgal etti. Almanya’nın 1938’de Avusturya ve Çekoslovakya’yı işgal etmesi, İtalya’nın 1935’te Habeşistan’ı işgal etmesi. Ön savaşlar yaptılar. Keza İspanya’da 1936’da emperyalist savaşın provasını yaptılar. 2. Emperyalist Dünya Savaşı böyle başladı.

Bugün “ön hazırlık savaşları” çok daha uzun sürüyor. Irak, Afganistan, Suriye savaşı gördük. Kırım’ı gördük. Ukrayna’yı görüyoruz. Ama daha emperyalistlerin birbirine savaş ilan ettikleri bir tablo oluşmadı. Bu da “3. Dünya Savaşı yaşanıyor mu yaşanmıyor mu” tartışmasına neden oluyor. Rusya dışında doğrudan savaşa giren bir emperyalist yok. Hepsi vekalet savaşı yürütüyor, kendi adına başkasını savaştırıyor. Rusya son yıllarda doğrudan savaşmaya başladı.

O zaman buna bir emperyalist savaş denilebilir mi? Evet denilebilir. Çünkü benzetmenin benzemeyen yönlerini bir kenara bırakırsak, paylaşılmış toprakların yeniden paylaşımı mücadelesi verildiği için, buna emperyalist savaş diyoruz. Tabi ki, 1 ve 2. Emperyalist Dünya Savaşlarından farkları var. Nedir bu farklar?

Bir ülkenin emperyalist olup olmadığını değerlendirirken, ekonomik, siyasi, askeri yönüne bakarız. Çin son 20 yılda dünyanın her tarafına, ülkelerin büyük çoğunluğuna düşük faizli, uzun vadeli krediler verdi ve kendine bağladı. Dünyadaki ülkelerin yarısına altyapı yatırımı yaptı. Amerika’nın “arka bahçesi”ndeki ülkelerin büyük çoğunluğunda Çin’in ciddi ekonomik anlaşmaları var. Ekonomik güç, siyasi gücü de getiriyor. Bir ülkeyi ekonomik olarak kendine bağımlı hale getirdikçe siyaseten de sözünü dinletiyor. Askeri olarak ise, (Çin’in askeri harcamalarını olduğundan daha düşük gösterdiğini biliyoruz) fakat şu çok önemli bir veridir: Çin, Aralık ayının başında (bir ay kadar önce) üçüncü uçak gemisini suya indirdi. Var olan bütün silahları “savunma amaçlı” tanımlayabilirsiniz. Füzeleri, orduları, donanmayı, savaş gemisini, savaş uçağını bile “savunma” olarak tanımlayabilirsiniz. Fakat uçak gemisi saldırı aracıdır ve Çin üçüncüsünü suya indirdi. Başka gelişmeler de var. Çin Cibuti’de, Afrika’nın adı bile bilinmeyen bir ülkesinde askeri üs kurdu. Bunlar askeri gücündeki gelişmeler. Daha fazla detaya girmeyeceğim.

Diğer taraftan kazanan-kaybeden belirsizleşiyoruz dedik, Çin’in doğrudan savaşın içine girmeyişi bu durumu yaratıyor. Mesela Çin, İran üzerinden Ortadoğu’da çok ciddi bir savaş yürüttü aslında. Keza Amerika’nın güç kaybı da tam olarak görülemiyor. Oysa ‘90’larda Amerika karar aldığı zaman NATO hemen uygulardı, Birleşmiş Milletler uygulardı. ‘90’ların dünyası böyleydi. 2000’lerde ise, -özellikle 2010’lardan sonra- Amerika “bu NATO işe yaramıyor, Birleşmiş Milletler görevini yapmıyor, Bunların hiçbirisi lazım değil” diyor. Bu aslında siyasal güç kaybının net bir göstergesi değil mi?

Çünkü artık yönetemiyor. Diğer emperyalist ülkelere istediğini yaptıramıyor. Daha önce birlikte hareket ettiği Avrupalı emperyalistler bile, onunla çıkar çatışması yaşıyorlar ve kendi çıkarlarını ifade ediyorlar; çıkar çatışmasına giriyorlar. Amerika diyor ki, “Grönland’ı alacağım”, AB ordu gönderiyor oraya. Sembolik de olsa -10 ya da 100 asker- Ama bir tavır koyuyor. Ve bu tablo Amerika’nın güç kaybını gösteriyor.

Konuya başlarken, emperyalistlerin en büyük korkusunun işçi ve emekçilerin savaş karşısındaki tutumları olduğunu söylemiştik. Savaşların devrimlere yol açan yönünden bahsettik. Bu gerçeği biliyorlar. “Ayaklanmalar Yüzyılı” diye tespitleri var. Son 20 yıldaki gelişmelere bakalım. Dünyanın her tarafında eylemler, direnişler, ayaklanmalar yaşandı, yaşanıyor. 2010, 2011’de Ortadoğu’nun tamamında, Afrika’nın Kuzeyi’nde ve dünyanın başka ülkelerinde ayaklanmalar yaşandı. Amerika’nın kendi içinde bile başlayan bir hareket var. Emperyalizmin kalbinde “biz yüzde 99’uz” hareketi başlamıştı mesela. Keza Türkiye’de Gezi direnişi, Brezilya, Şili… Dünyanın her tarafında ayaklanmalar oldu ve bunları durduramadılar. Yine Amerika’da son yıllarda kendi içinde ayaklanmalar oluyor. Savaşın bu kadar uzamasının en önemli sebeplerinden biri, kitleleri ikna edememeleridir. Kitleleri ikna edemedikleri için savaşı sertleştiremiyorlar. Kendilerinin doğrudan girdiği bir savaşa dönüştüremiyorlar. Çünkü savaşlarda emperyalistlerin kendi halkını arkasına alması çok önemli bir unsur.

Popüler bir söylem vardır ya, “hikayeleri bitti” diye! Amerika ikinci dünya savaşında “dünyaya demokrasi götürüyordu” değil mi? Almanya bile, sonrasında faşizm diye lanetlenen yönetimini “Nasyonal Sosyalizm” diye sattı. Dünyada bir karşılığı oldu bunun. Ama bugün emperyalistlerin kitlelere anlatacağı bir şeyleri kalmadı. “Demokrasi” diyorlardı, “medeniyet” diyorlardı, “ekonomik refah” diyorlardı. Hiçbirini yerine getirmediler, sadece ve sadece yıkım getirdiler. Savaşın bu kadar uzamasının en önemli nedenlerinden birisi budur. Kitleleri kendi politikalarına yedekleyememek, savaş için ikna edememektir.

Diğer bir neden ise, bugün sosyalist bir ülkenin bulunmayışı. Sovyetler Birliği’nin olmayışı, Komüntern’in olmayışı. İkinci Dünya Savaşı gerçekten dünya halklarının sosyalist Sovyetler Birliği’nden aldıkları moralle, destekle bitmişti. Kızıl Ordu, faşist orduyu Berlin’e kadar kovalayıp oradaki parlamento binasına kızıl bayrağı diktiği anda bitti; Sovyetler Birliği Nazileri sınırlarından dışarıya ittiğinde değil.

Bizi daha fazla ilgilendirecek konuya gelecek olursak; savaşları durdurmak için Lenin’in işaret ettiği yöne döneceğiz. Savaşları durdurmanın tek yolu devrimlerdir çünkü. “Ya savaşlar devrimlere yol açar, ya da devrimler savaşları bitirir.” Savaşlar devrimlere çok uygun zeminler yaratıyor. Bizim de yapmamız gereken şey, bu uygun zemini değerlendirmek. Lenin’in de dediği gibi “silahı kendi burjuvazine çevir, cephedeki askere değil!” Savaşın doğrudan içinde olan ya da olmayan bütün ülkelerde sınıf mücadelesini yükseltmek. Çünkü ancak işçi ve emekçi hareketini yükseltirsek emperyalist oyunları bozabilir, emperyalist politikaları durdurabiliriz. Başka da bir yolu yok zaten. Rosa’nın söylediği gibi, “ya barbarlık ya sosyalizm!” Biz kazanırsak sosyalizm! Onlar kazanırsa barbarlık kazanacak! Ya burjuvazi-emperyalizm kazanacak ve dünyayı büyük bir yıkıma götürecekler. Ya da proletaryanın öncülüğünde sınıf mücadelesini yükselterek biz kazanacağız…

ABD, 2001 yılında Afganistan’ı vururken “önleyici savaş konsepti” diye bir politika ile savaşa başladı. İki emperyalist savaş, güçlenen-büyüyen emperyalist tarafından başlatılmıştı. Büyüyen emperyalist, yeni pazarlara ihtiyaç duyuyor, bunun için saldırıya geçiyordu. Her iki emperyalist savaşta da Almanya, savaşı başlatan ülke oldu.

Bugün ise Amerika, Çin’deki yükselişi gördü ve yeterince güçlendiğinde Çin’in kendisinin “imparatorluğuna” son vereceğini biliyor. Öyleyse “önce biz ona saldıralım” dedi. Çin’in çıkar alanlarına saldırıya geçti. Savaşın adını Amerika o zaman “Önleyici Vuruş Konsepti” olarak ilan etti. Ama hala önleyemedi. Afganistan savaşından bu yana 25 yıl geçti ve Amerika, Çin’in yükselişini kesinlikle önleyemedi.

Şimdi onu önleyemediğini gördüğü için, kendisi güç toplamak için geri çekilmeye, Batı yarım küreye çekilmeye karar verdi. Yeniden “Monroe Doktrini”ni gündemine aldı ve kendisi güç toplamaya karar verdi. O yüzden savaşın nasıl yürütüleceğini, hangi evrelerden geçeceğini bilemeyiz. Şu anda önce İran’a mı saldıracak Grönland’a mı öngöremeyiz. Fakat şunu öngörebiliriz: Savaş tamamen egemenlerin iradesiyle yaşanmıyor. Onun dışında çok büyük bir kitle hareketi var ve bu hareket gelişmeleri yavaşlatıp hızlandırabiliyor. Süremiz kısıtlı olduğu için sadece bir örnek vereceğim. Geçen yıl birçok ülkede işçi sınıfı İsrail’e gidecek gemilere silah yüklemeyi reddetti. Japonya, Avusturalya, İspanya… Yaklaşık 20 ülke, İsrail’e gidecek gemilere silah yüklemeyi reddettiler. Keza son yirmi yılda birçok ülkede yaşanan ayaklanmalar… Yani sonucu belirleyecek olan işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyi olacak. Ne Çin ne Amerika… Biz belirleyeceğiz, gücümüz ve örgütlülüğümüz oranında.

Bunlara da bakabilirsiniz

İBB’de TİS süreci başlarken…

İBB’de (İstanbul Büyükşehir Belediyesi) 35 bin işçiyi ilgilendiren toplu sözleşme dönemi başlayınca, çalışanlar da sürece …

Adana’da Migros depo işçilerine ziyaret

Migros depo işçilerinin bulundukları illerde başlattıkları direniş sürüyor. Adana Ceyhan yolu üzerinde bulunan Migros deponun …

Adana TÜYAP Kitap Fuarı’nın ardında kalanlar

Adana’da TÜYAP Kitap Fuarı, bu yıl 10-18 Ocak tarihleri arasında gerçekleşti. Bu fuar, Adana’da 18 …