İran’ı sarsan protesto dalgası

İran’da 28 Aralık günü başlayan protesto eylemleri giderek büyüyor. Eylemler, İran’da son yıllarda yaşanan en geniş kapsamlı kitle hareketine dönüştü. İran yönetiminin interneti tamamen kesmesi ve telefon iletişiminin kısıtlanması, sağlıklı bilgi alınmasının önünde büyük bir engel oluşturuyor. Ancak eylemlerin giderek büyüdüğü ve yaygınlaştığı, artık açık biçimde görülüyor. Bazı kaynaklar ölü sayısının 3 bine yaklaştığını belirtiyor. Ayrıca eylemlerin 31 eyaletin tamamına yayıldığı da biliniyor.

 

Protestoları başlatan ekonomik ve siyasi sorunlar

İran’da başlayan hareketin, 1979’da Şah’ı deviren devrimden bugüne geçen 47 yıl içinde yaşanan en büyük kitle gösterisi olduğu belirtiliyor. Sadece büyük şehirlerde değil, daha önce adı duyulmamış kent ve kasabalara da yaygınlaşan bir hareket sözkonusu.

Geçmişte yaşanan hareketlerde belli bir sınırlılık vardı. Mesela 2009’da seçim sonuçlarına dönük protestolar asıl olarak büyük şehirlerde yaşanmış, ancak halkın geniş kesimlerini kapsayan bir kitleselliğe ulaşmamıştı. 2017’de “pahalılığa hayır” sloganıyla yapılan eylemler ile 2019’da benzin fiyatlarındaki artışa karşı protesto eylemleri belli bir sınırda kalmıştı.

Bu hareketlerin sınırlı kalmasında iki temel etken sözkonusuydu. Birincisi, İran egemen sınıflarının “şeytan ABD” karşısında ülkenin “milli birlik ve beraberliği”nin korunması konusundaki söylemleri kitlede bir karşılık buluyordu. 1979’daki devrim sırasında Şah’ı devirirken Şah’ın arkasındaki emperyalist güç olan ABD bağımlılığına karşı da ayaklanmıştı İran halkı. 1979 devriminde, ABD büyükelçiliğinin de basılarak işgal edilmesi bu öfkenin göstergesiydi. Sonrasında İran yönetimi bu öfkeyi hep sıcak tuttu. Ekonomik ve siyasi sorunların nedenleri içinde, ABD emperyalizmini hep ilk sıraya oturttu. İran’da gelişecek her eylemi “ABD kışkırtması” olarak kodladı. Bu nedenle İran halkı, “ABD işbirlikçisi” görünmemek için, yaşadığı sorunlara rağmen eylemde geri kaldı.

İkinci neden ise, İran’ın yaşadığı büyük ablukalara, ekonomik baskılara rağmen, toplumun genel refah düzeyinin çok fazla düşmemesiydi. Petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip bütün ülkeler gibi İran da, petrol gelirlerini, kitlelerin temel ihtiyaçlarını kısmen finanse etmek için kullanıyordu. Böylece çok düşük gelire sahip olmasına rağmen, kitlesel bir açlık yaşanmıyordu.

Ancak 2020’lerin başından itibaren tablo değişmeye başladı. Ülkede ekonomik sıkıntılar artarken, İran’ın kendi toprakları dışında 3 ülkede birden (Irak, Suriye ve Yemen) savaşıyor olmasının ülkeye faturası, kitlelerin öfkesini büyüttü. Bu süreçte siyasi baskılar da giderek artıyordu.

2022 yılında bu koşullarda patlayan Mahsa Amini eylemleri, İran halkının birikmiş öfkesinin simgesiydi. Protestolar hem çok yaygındı hem de toplumun hemen bütün kesimlerini sarmıştı. Üstelik ilk güçlü eylem dalgasının ardından, zamana yayılan biçimde eylemler devam etmişti. “Başörtüsü”nde somutlanan ve siyasi baskılara karşı patlayan bu eylemler zinciri, fiili kimi kazanımları da getirmişti. Eylemler bittikten sonra bile parçalı ve dağınık biçimde bile olsa başörtüsü karşıtı eylemler, sokakta mollalara dönük tepkiler devam etmiş; başörtüsü kullanımı ise giderek daha cesur biçimde azalmıştı.

28 Aralık 2025’ten bu yana yaklaşık 3 hafta boyunca devam eden bugünkü protestolar ise, hem devletin saldırıları hem de kitlelerin kararlılığı ve militanlığı ile öne çıkıyor.

Eylemlerin başlangıç noktası, İran para birimi Riyaldeki sert değer kaybı ve dalgalanmaların yarattığı hızlı ve derin yoksullaşma, alım gücündeki ani düşüş oldu. Riyalin dolar karşısında tarihi düşük seviyeleri görmesi, ekonomideki belirsizliği artırdı. Fiyatların yükselmesinin ötesinde, yükselen fiyatların bile yetmediği, alım-satımın belirsizlik nedeniyle durma noktasına geldiği bir tablo oluştu. Özellikle gıda ve temel ihtiyaç maddelerine erişim neredeyse olanaksızlaştı. Aralık ayında gıda fiyatlarında yüzde 72, sağlık ve tıbbi ürünlerde yüzde 50 artış oldu.

Diğer taraftan, İran halkı son dönemde İran’ın uluslararası cephede yaşadıklarından da doğrudan etkileniyordu. İran’ın en baskıcı Cumhurbaşkanlarından biri olan İbrahim Reisi Mayıs 2024’te, helikopter kazasında ölmüş; kazanın nedeni tespit edilememişti. Ardından Temmuz 2024’te, Reisi’nin yerine seçilen Pezeşkiyan’ın yemin törenine katılmak için İran’da bulunan Hamas lideri İsmail Haniye, İsrail’in nokta atışı ile öldürülmüştü. Bu suikastın en önemli sonucu, İran’ın artık kendini koruyamayan bir devlet imajı oluşturmasıydı. Aralık 2024’te Suriye’deki rejim değişikliği, sadece İran açısından değil, bölge dengelerinin tamamı açısından bir değişiklik anlamına geliyordu. Suriye topraklarında 10 yıldan fazla zamandır İran askeri güçleri bulunuyor ve savaşıyor olmasına rağmen, ABD-İsrail destekli HTŞ, Suriye’de yönetimi ele geçirmeyi başarmıştı. Son olarak Haziran 2025’te İsrail saldırısı ile yaşanan 12 günlük İran-İsrail savaşı da İran için büyük bir sıkıntı oluşturmuştu. İsrail saldırısında bir gün içinde çok sayıda üst düzey komutan ve bilim insanı öldürülmüş, nükleer tesisler bombalanmış ve İran bu saldırıyı önleyememişti. Sonrasında İran çok güçlü bir karşılık verdi ve İsrail topraklarına füzeler yağdırdı. Bu ağır bombardıman, İsrail’i zora sokmuş, 12 günlük savaş, yenen olmadan kapanmıştı. Ancak bu savaştaki “ilk”ler önemliydi. Onyıllar sonra ilk defa ABD doğrudan İran’ı bombalamış; İran ilk defa ABD’nin Katar’daki askeri üssüne saldırı gerçekleştirmiş; Katar’daki ABD üssü ilk defa bir askeri saldırıya maruz kalmış; İsrail halkı ilk defa bu kadar yoğun bir bombardıman altında, gün içinde sürekli sığınaklara koşarak, savaşı doğrudan kendi yaşamlarında hissederek yaşamışlardı.

İran rejimi bu kadar üstüste gelen saldırı sağanağına alışkın değildi. Klasik İran stratejisi, savaşı kendi topraklarının dışında karşılamak, kendi ülkesinde savaşmamak üzerine kuruluyken, artık doğrudan hedefe dönüşmüştü. Mahsa Amini eylemleri sonrasında, İran siyasetinde daha “yumuşak bir geçiş” için göreve başlayan Pezeşkiyan yönetiminin, siyasi ve ekonomik baskılar bu kadar sertleşirken iyice eli-kolu bağlandı. İran’da yönetimin “karar alma gücünü kaybettiği” yolunda haberler de basında yer alıyordu artık.

Tüm bunlara, bürokrasi kademelerinde artan yolsuzluk ve yozlaşmayı da ekleyince, İran halkının ne kadar öfkeli olduğunu, eylemlerin nasıl bu kadar yaygınlaştığını anlamak zor olmuyor.

 

Eylemler nasıl gelişti?

Bu koşullarda 28 Aralık günü başkent Tahran’daki esnafların başlattığı protestolar, hızla ülke geneline yayıldı ve kitleselleşti.

Eylemlerin başlangıcında hükümetin tutumu “yatıştırmak” odaklıydı. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan başta olmak üzere hükümet yetkilileri, “Protestocuların sesini duyuyoruz” benzeri “anlayışlı” açıklamalar yaptılar; kolluk güçlerinin “sakin” kalmasını istediler. Keza İran devletinin önceki eylemlerde klasik yaklaşımı olan “kökü dışarıda”, “ABD rolü” gibi söylemlerden uzak durdular. Ancak “şiddet içeren eylemler-barışçıl protestolar” ayrımı da yapmayı ihmal etmediler. Böylece kitlelerin öfkesini boşaltabilecekleri bir sınıra izin verirken, eylemlerin güçlenmesi karşısında, saldırganlaşacaklarını da belirtmiş oldular.

Ancak eylemler bitmek bir yana, giderek yaygınlaşmaya ve sertleşmeye devam etti. Kamu binaları işgal edildi, kolluk ile çatışmalar yaşandı. Bu, İran’da daha önce görülmemiş bir durumdu. Özellikle Kürt kentlerinde çatışmalar daha yüksekti. PJAK, “İslam Cumhuriyeti’nin halkın meşru taleplerini susturma girişimleri sonuçsuz kalacaktır. İran halkının özgürlük yürüyüşü, demokratik birlik içinde başarıya ulaşacaktır” açıklamasını yaparak, eylemlere aktif katılacağını duyurdu.

8 Ocak’tan itibaren ülke genelinde internet kesintilerinin başlaması, devletin artık harekete geçeceğinin göstergesi oldu. İran devletinin ABD ve İsrail vurguları da arttı. Aynı günlerde İsrail ve ABD, İran halkının ayaklanmasına destek açıklamaları yapıyor; devrik Şah’ın oğlu Pehlevi’nin İran yönetimine gelmesini savunuyor; eylemlerde Pehlevi için sloganlar attırıyorlardı.

Bu süreçte ABD’nin tehditleri de arttı. Bugüne kadar İran’da bir rejim değişikliği gerçekleştirmek, en azından İran’ı güçsüzleştirmek isteyen ABD, başlayan hareketi kendisi için bir fırsata çevirmeye çalıştı. Bir yandan İran’da devrik Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi’nin başa gelmesi propagandasını başlattı. Diğer yandan askeri müdahale yapmaya hazırlandığı yönünde söylemler de arttı.

1979 yılında İran’da devrimle yerinden edilen ve ABD’ye kaçarak canını kurtaran Şah’ın da, oğlunun da İran’da bir karşılığı yoktu elbette. Bu nedenle İsrail ve ABD’nin sürekli bu konuyu gündemleştirmeye çalışması da, Pehlevi’nin yaptığı açıklamalar ve çektiği videolar da İran’da ciddi bir karşılık bulmadı.

ABD’nin askeri müdahale konusundaki tehditleri ise daha ciddiydi. 13 Ocak günü Trump, İranlılara “Eylemlere devam edin, kurumlarınızı ele geçirin” çağrısını yaptı ve “Yardım yolda” dedi. Bir taraftan İran’a saldırı mesajı verirken, diğer taraftan Katar’da bulunan ABD askeri üssündeki asker sayısını azaltması bir çelişkiydi. İran’la bir savaşa girişirse, İran’ın da kendi üssünü bombalayabileceği ihtimalini dikkate alıyordu. Ancak yapılan açıklamalar, İran ile ABD arasında görüşmelerin olduğunu gösteriyor.

* * *

14 Ocak günü İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İran’da eylemlerde gözaltına alınan 800 kişinin idamının sözkonusu olmadığını açıkladı. ABD, eğer göstericiler idam edilirse “çok sert adımlar atacağını” söylemişti.

İdamların durdurulmasının ardından, 16 Ocak günü de İran’daki eylemleri “durulduğu” haberleri çıkmaya başladı. Halen internet kısıtlamaları devam ettiği için, bu bilginin ne kadar gerçek olduğunu bilmiyoruz.

ABD bu süreci kendi kazanımı gibi göstermeye çalışıyor. Venezuela’da Maduro’yu kaçırarak ülkeyi ele geçirdi; bundan sonra Venezuela ABD’ye bağımlı olacak gibi bir imaj yaratıyor. Aslında “Batı Yarımküre”ye odaklanmaya çalıştığı, Ortadoğu’yu bu bölgedeki destekçilerine devrettiği bir dönemde, İran’da kendiliğinden patlayan ayaklanmayı da kendi hanesine yazmak istiyor.

Eylemler azalabilir ya da bitebilir; ancak İran’da kitlelerin ekonomik ve siyasi baskıya duydukları öfke bitmedi. Tersine, ilk defa bu eylemlerde rejimin kendisi hedef alındı, İslam Cumhuriyeti’nin sona ermesi talebi yükseldi.

Ancak İran’da devrimci yapıların zayıf, sınıf mücadelesinin düşük olması, en büyük dezavantajları. İran’daki Tudeh başta olmak üzere sol-muhalif partiler, ABD ve İsrail’in müdahalelerinin İran’a demokrasi getirmeyeceğini vurgularken, İran’da ülke çapında genel grev çağrısı yapıyorlar. Bazı sendikalardan da benzer çağrılar geliyor.

Gerçekten de ABD emperyalizminin İran’a müdahale çabasının kesin olarak karşısında durmak gerekiyor. ABD, bugüne kadar “demokrasi” vadettiği ülkelere, daha fazla baskı ve sömürüden başka bir şey getirmemiştir. Diğer taraftan, dinci-gerici, baskıcı İran yönetiminin de kitlelere verebileceği bir şey yoktur. 1979’da İran’da devrimi komünistlerle birlikte yapan dinci-gericilik, komünistleri-devrimcileri-demokratları katlederek iktidara tek başına yerleşmiş; sonrasında da kitleler üzerinde dinci baskıyı ve ekonomik sömürüyü sistematik hale getirmiş bir rejimdir. Aslolan, ekonomik ve siyasi baskıya karşı sokaklara dökülen kitlelerin taleplerini dikkate almak, sınıf mücadelesini yükseltmektir.

Bunlara da bakabilirsiniz

Basel’de Rojava için kitleler yine sokaktaydı

İsviçre-Basel’de 26 Ocak günü Rojava için kitleler yine sokaklardaydı. Binlerce kişi saatlerce ana caddelerde yürüdü; …

İBB’de TİS süreci başlarken…

İBB’de (İstanbul Büyükşehir Belediyesi) 35 bin işçiyi ilgilendiren toplu sözleşme dönemi başlayınca, çalışanlar da sürece …

Adana’da Migros depo işçilerine ziyaret

Migros depo işçilerinin bulundukları illerde başlattıkları direniş sürüyor. Adana Ceyhan yolu üzerinde bulunan Migros deponun …