
“Şimdi savaşlar ilan edilmiyor, savaşlara başlanıyor” diyordu Stalin, II. emperyalist savaşın öngününde. Bugün yaşanan savaş da böyle seyrediyor. En son ABD’nin Venezuela saldırısında görüldüğü gibi, savaş hukukuna da sığmayan tam bir haydutlukla karşı karşıyayız.
Günümüzün “saldırgan emperyalisti” ABD, Venezuela saldırısıyla “III. Emperyalist savaş” olarak tanımladığımız savaşta yeni bir aşamaya geçti. ABD’nin kuruluş yıllarındaki “Monroe Doktrini”nin bugüne uyarlanan stratejisinin ilk adımını attı.
Bu savaşın önceki iki emperyalist dünya savaşından farkını ve neden bu kadar uzun sürdüğünü “Devrim Günceldir” kitabında ortaya koymuştuk. Son gelişmelerle birlikte yeniden okunmasında fayda gördüğümüz bir bölümünü, kısaltarak yayınlıyoruz.
* * *
11 Eylül 2001’de ABD’nin İkiz Kuleleri üzerinde dev bir molotof gibi patlayan uçak saldırıları ile başlayan 3. Emperyalist Paylaşım Savaşı, dünyanın genelini etkisi altına alarak sürüyor…
Bu gerçek uzunca bir süre farkedilmedi. Hemen tüm siyasal yapılar, “yerel-bölgesel” savaşlar olarak ele aldılar. Son yıllarda tek tük bazı kesimlerden “3. Dünya Savaşı” tanımları gelmeye başlamışsa da, genel olarak savaşın gerçek düzeyi halen görülmüyor.
Bunun iki temel nedeni var: Birincisi “artık yeni bir dünya savaşı yaşanmayacağı” yolundaki yanlış teorilerdir. İkincisi ise, günümüzdeki savaşın bu kadar uzamasının nedenlerini çözümleyemeyen ve yaşanmış iki emperyalist savaşa benzemeyen yanlarını temel alan “şabloncu” yaklaşımdır.
Oysa emperyalizm varolduğu sürece, emperyalist savaşlar kaçınılmazdır. Emperyalizm öncesi toplumsal düzenlerden farklı olarak dünya üzerindeki her karış toprak paylaşılmış durumdadır. Artık büyüyen ve gelişen bir emperyalist, kendi hegemonya bölgesini oluşturmak, kendi pazar alanlarını yaratmak için, mutlaka başka bir emperyalistle savaşmak zorundadır. Bu nedenle Lenin, “emperyalist savaş” kavramını, “paylaşılmış toprakların yeniden paylaşılması” olarak tanımlamıştır…
Hiçbir emperyalist, kendi pazar-alanını bir başkasıyla paylaşmayı kabullenmez. Bu nedenle, ne yokedici nükleer silahlar, ne hayal edilemez bir düzeye ulaşan teknoloji, ne de “akıllı-uzlaşmacı” yöneticiler, emperyalistlerin kar hırsının da, bu kar uğruna verilecek savaşların da önüne geçemez.
Bütün emperyalist savaşların çıkış noktası ve en önemli ortak yönü budur.
I.Emperyalist Savaş, yükselen emperyalist Almanya’nın dünya pazarlarında kendi payını artırma çabası ile başlamıştı. II. Emperyalist Savaş’ı başlatan da yine Almanya oldu; ancak bu defa, yükselen emperyalist ABD tarafından beslenip-büyütülen, öne itilen bir Almanya vardı. III. Emperyalist Savaş ise, yükselen emperyalist Çin’in pazar-alanlarını genişletme girişimini, ABD’nin engelleme çabası olarak başladı.
Sonuçta üç emperyalist savaşın çıkış noktası farklı olmakla birlikte, hepsinin ortak paydası; “paylaşılmış toprakların yeniden paylaşımı” kavgasıdır.
Bunun dışında, başka ortak yanları da vardır. Mesela bir “ön hazırlık savaşları dizisi” sözkonusudur. II. Emperyalist Savaş resmi olarak 1939’da başlamıştır; ancak 1936 İspanya İç Savaşı, II. Emperyalist Savaş’ın provası niteliğindedir. Hatta öncesinde 1931’de Japonya’nın Mançurya’yı, 1935’te İtalya’nın Habeşistan’ı işgal etmesini, emperyalist savaşın bir parçası, ön çarpışmaları olarak görmek gerekir.
Bugün ise, 2002’de ABD-NATO’nun Afganistan işgali, 2003’te Irak işgali, 2006’da İsrail-Hizbullah savaşı, 2008’de Rusya’nın Gürcistan’ı işgali, 2011’de Suriye’de cihatçılar eliyle başlatılan savaş, Yemen’den Venezuela’ya, Güney Çin Denizi’nden Kırım’a, Keşmir’den Libya’ya kadar, dünyanın pek çok bölgesinin savaş alanına dönüştürülmesi, III. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın etaplarıdır.
III. Emperyalist Savaş neden bu kadar uzuyor
Tarihte tekerrür yoktur. Hiçbir olay, birebir aynı biçimde tekrarlamaz. Bu, emperyalist savaşlar için de geçerlidir. Özü ve temel yanları aynı kalmakla birlikte, hem nesnel, hem de öznel değişimlerin, kimi farklılıklar yaratması kaçınılmazdır.
Geçen yıllar en başta teknolojide bir ilerleme getirmiştir… Bu nedenle, teknik-taktik olarak savaşların aynı seyri izlemesi düşünülemez. Engels, “askeri taktik, askeri tekniğin düzeyine bağlıdır” der. II. Emperyalist Savaş ve sonrasında büyük askeri uçakların üretilmesi ve ağır bombardımanların bunlarla yapılabilmesi, savaşlarda hava kuvvetlerinin önemini arttırmıştı. I. emperyalist savaşta tanklar, II.sinde uçaklar öne çıkmıştı.
Yıllar içinde değişen bir başka unsur da, siyasi-ekonomik tablodur. Ne savaş koşullarını hazırlayan ekonomik krizler birbirinin tekrarı biçiminde yaşanmaktadır, ne de bu krizler karşısında uygulanan politikalar…
Her yaşanan olay, bir sonrakine önemli dersler bırakır. Emperyalistlerin düşünce kuruluşları, ideologları sonsuz araştırmalar yapar, sayısız raporlar hazırlar, yeni yol-yöntem oluşturmaya çalışırlar. Fakat tüm bu uğraşlara rağmen emperyalizmin doğasını değiştirmek mümkün değildir. Sadece taktiksel değişimleri gerçekleştirebilirler.
Her emperyalist savaşın -özü aynı kalmakla birlikte- farklılıklar içermesi bundandır. Doğal olarak III. Emperyalist Savaş da diğerleriyle birebir aynı olmayacaktır. Nitekim başından itibaren kendine özgü yönleriyle yeni bir emperyalist savaş olarak sürmektedir.
Birincisi, ABD’nin “önleyici vuruş konsepti” adını verdiği bir yöntemle başlatılmıştır bu savaş.
İlk iki savaşı başlatan emperyalist, büyüyen-gelişen ve dünya pazarlarında kendi payını artırmak isteyen emperyalist olmuştu. Yeni gelişen emperyalist, koşulların kendisi için en uygun göründüğü anda savaşı başlatmıştı…
ABD’nin “önleyici vuruş konsepti” ise, tam da bu tarihsel deneyimler ışığında oluşturuldu. 2000 yılında ABD’de hazırlanan “Global Trend 2015” adlı rapor başta olmak üzere birçok strateji belgesi, ABD için en büyük tehdidin Çin’den geleceğini tespit etmekteydi. Çin, 2000’lerin başında elbette ABD ile karşı karşıya gelebilecek bir güçte değildi; ancak “en büyük tehdit” olacağı öngörülmüştü…
ABD, bu gerçeği değiştirmek, tahttaki ömrünü uzatmak için başlattı III. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı… Çin’i büyümeden yoketmek; “yılanın başını küçükken ezmek” için…
“Önleyici vuruş konsepti”nin amacı ve anlamı budur: Düşman hazır değilken saldırıya geçmek!.. Bu nedenle kimin yaptırdığı şaibeli 11 Eylül saldırıları gerçekleşti; ardından Afganistan işgali başladı ve süreç ABD’nin “şer ekseni” ilan ettiği Irak- Suriye- İran- Kuzey Kore hattında ilerledi…
Aslında gerçekten de Çin (ve hatta Rusya) savaşa yeterince hazır değillerdi; ancak ABD de savaş için düşündüğü kadar hazır değildi. ABD’nin askeri teknolojisi zayıflamış, Çin’inki yeterince güçlenmemişti. Ekonomik olarak ABD sürekli pazar kaybediyordu, ancak Çin de henüz dünya pazarlarını ele geçirme gücüne ulaşmamıştı. Onun için 2001’den bu yana verilen savaşların her birinde, “kazanan-kaybeden” ayrımı, net bir biçimde ortaya konulamadı. “Kazanan”ın “zafer”i bulanıktı; “kaybeden” tekrar tekrar hamle yaptı. Bu koşullarda savaş uzadıkça uzadı.
İkinci fark, bu emperyalist savaşın uzun bir dönem boyunca “vekaleten” yürütülmesidir.
İlk iki savaşta, savaşın tarafı olan emperyalistler doğrudan savaşın içindeydiler. Bu nedenle, emperyalist ülkelerin toprakları ve halkları, savaşın yıkımından doğrudan etkilendi. ABD kısmen, diğer emperyalistler ise bütün gövdeleriyle savaşın yıkımını, tahribatını yaşadı.
Bugün ise emperyalistler, aynı durumu yaşamak istemiyor. Bunun ekonomik-siyasi-askeri nedenleri kadar, toplumsal nedenleri de var. Artık bir emperyalist ülkenin, kendi halkını savaşa yedeklemesi, savaşmaya gönüllü kılması çok kolay değil. Onun için savaşı kendi halkından uzak tutacak, kendi askerini cepheye sürmeyen yolları devreye sokuyor.
Mesela Irak’ta Blackwater gibi paralı askerler, ABD’nin düzenli ordusundan daha fazla rol üstlenmiştir. Keza ABD’nin Suriye savaşı, cihatçı çeteler tarafından yürütülmüş, ardından kendi devletini kurmaya çalışan Kürt hareketi, ABD’nin “Suriye’nin doğu sınırını ele geçirme politikası” doğrultusunda, Rakka, Deyr ez Zor gibi Kürt olmayan kentlerde savaşmıştır.
Savaşın en önemli tarafı olan Çin’e “vekalet” eden güç ise, İran’dır. İran, hem kendi çıkarları doğrultusunda (“bölgesel bir güç” olabilmek için) hem de Çin’in önünü açacak şekilde (Yemen, Suriye, Irak) savaşırken, yakın zamana kadar tek bir Çin askeri bile savaşa katılmamıştır.
Rusya, Suriye savaşına uzun bir süre girmemiş, Suriye Ordusu’nu desteklemekle yetinmiştir. Keza Ukrayna’nın parçalanması sırasında Donbass bölgesindeki Ukraynalı milisler, Rusya’nın politikaları doğrultusunda savaşmıştır.
Bu koşullarda dünyanın dört bir tarafı savaş alanına çevrilirken; ABD, Rusya, Çin, Almanya gibi savaşın tarafı olan ülkelerin topraklarına tek bir bomba bile düşmemiştir. Asker cenazelerinin sayısı ise, ABD’de bile son derece düşük kalmıştır.
Kısacası bu savaşta emperyalistler, birbirlerine savaş ilan etmemiş, birbirlerinin topraklarına asker çıkarmamış, göklerinden bombalar yağdırmamışlardır. Hatta başka ülkelerin topraklarında bile, iki emperyalist değil, onların besleyip-güçlendirdiği kuvvetler karşı karşıya gelerek savaşmışlardır.
Böylece “zaferler” emperyalistlerin hanesine yazılırken, “yenilgiler”, vekil güçlerin üzerine yıkılabilmiştir. Mesela Suriye ve Irak’ta ABD’nin üretimi olan IŞİD yenilmiş; bu yenilgiden ABD’nin payına düşenler gözlerden gizlenmiştir. Ya da, ABD’nin ürettiği IŞİD, ABD tarafından silahlandırılan YPG ile savaşmış; kim yenerse yensin ABD’nin kazanacağı bir saflaşma oluşmuştur.
Vekalet savaşları, “yenen-yenilen” safların netleşmesini önleyen en önemli perdedir ve savaşların uzadıkça-uzamasını getirmektedir. Ve bu tablo, ilk iki emperyalist savaşta oluşturulan şablonları paramparça etmiştir. Zaten hayatın kendisi şablonlara uymaz. Tarihte her şey birebir aynı biçimde yaşanmış olsaydı, tarihin ileri doğru akması mümkün olmazdı.
Üçüncüsü, kitlelerin savaştan çıkardığı derslerin etkisidir. “Savaş”ın vahşi anlamını bilen kitleler, bu kez daha savaş başlamadan önce savaşı durdurmak için harekete geçti ve savaşın hızını kesmeyi başardı. Diğer iki emperyalist savaşa göre bu, son derece önemli bir farklılıktı.
Bugün dünya halkları, iki büyük dünya savaşında ölen milyonlarca insanın, savaşın vahşetinin, acılarının, açlığının vb. tarihsel birikimleri ile kuşanmış durumdadır. Bu sayede, bugünkü emperyalist savaş içinde, hiçbir işgalci devlet kendi halkını savaşa yedeklemeyi başaramamıştır.
Yanısıra ilk iki dünya savaşında, yükselen emperyalistlerin dünya halklarına “vaatleri” sözkonusudur. “Medeniyet” ya da “demokrasi” getireceği, ekonomik-siyasi sorunların çözüleceği vaadiyle sadece kendi halklarının değil, dünya halklarının da desteğini almaya çalışmışlardı. Ama bugün, savaşı başlatan ABD’nin vahşi ve katliamcı yüzü dünyanın pek çok bölgesinde teşhir olmuştur.
Bu nedenle Afganistan ve Irak işgalleri, tüm dünyada ve ABD’nin kendi içinde çok büyük savaş karşıtı eylemlerle karşılandı. Buna işgal edilen ülkelerdeki direnişleri de eklemek gerekir. Özellikle Irak’ta, ABD beklemediği düzeyde ciddi bir direnişle karşılaştı. ABD’nin vekalet savaşı yürüttüğü ülkelerde de, son derece önemli direnişler yaşandı. Bu direnişler, ABD’nin başlattığı savaşın ilerlemesinin önündeki en büyük engele dönüştü. Mesela Suriye ve Irak’ta başarı kazanamadığı için, sonraki hedefi olan İran’a savaş açamadı. Böylece yeni emperyalist savaş, uzadıkça uzadı…
Dördüncüsü, öncekilerden farklı olarak, işgal edilen ülkelerdeki egemen sınıflar da genel olarak işgale karşı direniş göstermiştir.
II.Emperyalist Savaş’taki saflaşmanın “ittifak devletleri-müttefik devletleri” arasında olduğu iddia edilir. Gerçekte ise emperyalist dünya ile sosyalist dünya arasında yaşanmıştır.
Ekonomisi güçlenen ve yeni pazarlar arayan Almanya’ya, sosyalist dünyanın toprakları ve SB hedef gösterilmişti. Ve Almanya, emperyalist kampın genel olarak desteğini almış, teşvik edilmişti. Hitler, sadece Alman tekellerinin değil, ABD’li tekellerin de finansmanıyla ülkeyi ve emperyalist savaşı yönetmişti.
Almanya’nın işgal ettiği emperyalist ülkelerin bile, direniş göstermeden işgale razı olması bununla bağlantılıdır. Çünkü emperyalist kamp açısından, sosyalist Sovyetler Birliği’nin güç ve etkisinin artması, kapitalist ülkelerdeki işçi ve emekçilerin sempatisini kazanması, en büyük tehdittir. “Devrimler ülkesi Fransa”da bile işçi ve emekçilerin direnişi, burjuvazi için Alman faşizminin postallarından daha büyük bir tehdide dönüşmüştür. Fransa hükümeti ve ordusunun, tek bir kurşun atmadan Paris’i “açık şehir” ilan etmeleri ve Alman işgaline teslim olmalarının bir nedeni de budur.
ABD başta olmak üzere emperyalist ülkeler tarafından öne itilen Alman faşizmine, önce çevresindeki ülkeler “hediye edilerek” gücü büyütülmüş; tüm dünyaya korku salan bir “yenilmezlik miti” oluşturulmuştur. Almanya, SB’yi işgal etmeyi başardığında, bütün emperyalist kamp kazanacaktır; savaşı kaybettiğinde ise yenilen sadece Almanya olacaktır. Savaşı kazanırsa, Almanya gelişen emperyalist olarak istediği yeni pazar alanlarına sosyalist kampın topraklarında kavuşacak; yanı sıra tüm emperyalistler, sosyalizm tehlikesinden kurtularak çok geniş pazar alanlarını paylaşma olanağına sahip olacaklardır. Plan budur.
Emperyalistlerin hiç beklemediği biçimde Kızıl Ordu Almanya sınırlarından içine girdiğinde, Almanya’nın yenilgisi kesinleştiğinde; Alman subayların ABD ordusuna teslim olmaya çabalaması, faşist yöneticilerin ve işkencecilerin önemli bir kısmının gizlice ABD’ye kaçırılması, yargılamalar sırasında katil bakan ve subayların az ceza almaları için emperyalist ülkelerin uğraşması gibi örnekler, bu işbirliğinin açık kanıtlarıdır zaten.
Sonuçta emperyalistler, sosyalizm karşısında birleşmişlerdir. Gelişmekte olan ve dünya hegemonyasını isteyen emperyalist olan ABD, I. Emperyalist Savaş’ın yenileni Almanya’yı güçlendirerek SB’ye karşı savaşmaya hazırlamıştır. Ve bu yönüyle, Almanya’nın sosyalist SB’ye karşı savaşının, kısmi bir vekalet savaşı olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Bugünkü savaşta ise, “paylaşım” için masaya yatırılan “pasta”, bütün bir emperyalist-kapitalist dünyanın pazar alanlarıdır. Bu durum, emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkileri keskinleştirmekte, çatışmalarını arttırmaktadır. “Emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişki” öne çıkmış, savaşın belirleyeni olmuştur. Ve savaş alanına dahil edilen her ülkedeki egemen sınıflar, işbirliği yaptığı emperyalistin çıkarları doğrultusunda işgale karşı direnmekte ya da işgalle uzlaşmaktadır.
Bu gerçek, işgal altındaki ülkelerde “sınıf uzlaşmacı” eğilimleri güçlendirmekte, bir emperyaliste karşı başka bir emperyalistin desteğini meşru görme tutumu artmaktadır. Esasında bu durum, sınıf mücadelesindeki gerilemenin nesnel-kaçınılmaz bir sonucudur. İşçi ve emekçiler, kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda ve kendi burjuvalarına karşı, devrim ve sosyalizm mücadelesini verecek bir sınıfsal bilince ulaşamadıkları sürece, bu kısır döngü kırılamaz.
II.Emperyalist Savaş ile III. Savaş arasındaki temel farklardan biri de budur. Almanya, II. Emperyalist Savaş sırasında işgal ettiği ülkelerde sadece halkın direnişi ile uğraşırken, egemenlerle işbirliği yapmanın rahatlığını yaşıyordu. Bugün ise, işgal edilen ülkelerin egemen sınıfları da direnişin bir parçası olabiliyor ve işgalci emperyaliste karşı direniş çok yönlü biçimde büyüyor. Ve bu durum savaşın uzamasını, sarkmasını sağlıyor.
Beşincisi, işgalci emperyalist, stratejisini “kazanamasa bile en azından kaybetmeme” üzerine kurmuştur.
İlk iki emperyalist savaşta, savaşın tüm evreleri çok hızlı biçimde ilerlemiş, kazanan-kaybeden hızlı biçimde netleşmişti. Bugün ise saldırgan emperyalist olan ABD, işgal ettiği hiçbir ülkede, somut kazanım, somut zafer elde edemiyor. “Kazanan” olmaya gücü yetmeyince, “kaybeden” olmamak için zaman kazanmaya çalışıyor. Futboldaki “oynatmama” taktiğine benzer biçimde, “oyun-kuran” olamadığı koşulda, “oyun-bozan”lık yapıyor.
ABD’nin Ortadoğu’da vermeye çalıştığı savaşın bir yanında, petrol ve doğalgaz başta olmak üzere enerji kaynaklarına sahip olma hedefi durmaktadır. Diğer yanda ise, dünyanın en stratejik ticaret güzergahını ele geçirme, rakiplerine bu fırsat tanımama çabası vardır.
Çin için “Kuşak ve Yol Projesi” dünya hegemonyasını kurmak için en önemli araçtır. Bu proje ile tüm dünya haritasını, kendi ticaret yolları olarak yeniden düzenlemeye çalışmaktadır. Ve bu projenin önemli güzergahlarından birisi, İran-Irak-Suriye üzerinden Akdeniz’e ulaşan ticaret yoludur. ABD, Irak ve Suriye savaşları boyunca bu rotayı engellemek, bu yolun denize ulaşmasını durdurmak için uğraştı durdu. Ülkelerin tamamını ele geçiremeyince, iki ülke arasındaki sınır kapılarını kontrol altına almayı hedefledi. Özellikle Irak ile Suriye arasındaki sınır hattını kontrol altına almak için, önce IŞİD’i bu bölgeye sürdü, ardından YPG’nin bu sınırın önemli bir bölümüne yerleşmesini sağladı.
Rusya’nın, Suriye’nin ya da İran’ın her kazanımına karşılık, ABD yola barikatlar döşemeye, engeller koymaya, çelme takmaya devam etti. Tıpkı I. Emperyalist Savaş’ta İngiltere ve Fransa’nın, gelişen emperyalist Almanya’yı durdurabilmek için Berlin-Bağdat demiryolunu engelleme çabasında olduğu gibi… Bu demiryolu hattının Osmanlı Devleti içinden geçmesi, I. Emperyalist Savaş’ın Osmanlı topraklarında yoğunlaşmasının en önemli nedenlerinden biridir. Şimdi yine aynı coğrafyada benzer bir hamle, Çin’in yolunu kesmeye çalışan ABD tarafından yapılmaktadır. Ve bir kez daha Ortadoğu’yu savaşın merkezi haline getiren nedenlerden biri olmuştur.
NATO’nun Rusya’yı çevreleme politikası, Rusya için büyük bir sorundur. 2008’de Gürcistan’da, 2014’te Ukrayna’da Rusya ABD’yi “püskürtmeyi” başarmıştır. Ancak Baltık ülkelerinden Yunanistan’a, Türkiye’den AB ile olan ilişkilere kadar, ABD’nin bu çabası sürmektedir. Rusya’nın Ortadoğu savaşında yer almasını engellemek için çok çeşitli hamleler yapmıştır; ancak Irak, İran ve Suriye, Rusya’nın yardımıyla ABD’nin savaş politikalarına karşı direnişi büyütmektedir.
ABD’nin bu hamleleri kazanmayı sağlamaz, sadece kaybetmeyi geciktirir. Ama zaten ABD’nin de hedefi budur; zaman kazanmak! Ve bu tutum, III. Emperyalist Savaş’ın uzamasının sebeplerinden biridir.
Altıncısı, sosyalist bir ülkenin olmayışıdır. II. Emperyalist Savaş sırasında sosyalist Sovyetler Birliği’nin varlığı, savaşın sonucunu değiştiren en önemli unsur olmuştur.
Dünyanın dört bir tarafındaki ülkelerden komünist partilerin üye olduğu Komüntern, sosyalizm cephesinin faşizme ve emperyalizme karşı mücadelesini yönetiyordu. Komüntern’in varlığı, faşizmin işgali altındaki tüm ülkelere büyük bir destek sağladı…
Sovyet topraklarında işgal başladıktan sonra da, faşizme karşı zaferler kazandıkça, diğer ülkelerde işgale karşı direniş güçleniyordu. Kızıl Ordu Nazileri yenerek ilerledikçe, ulaştığı bütün ülkelerde devrimler gerçekleşiyor, yönetimler değişiyor, işçi ve emekçilerin düzeni kuruluyordu.
Dahası, SB’nin Alman faşizmine nihai darbeyi indireceği kesinleştiğinde; başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerinin sosyalist kampa dahil olması ihtimali ortaya çıkınca, kaybettikleri bu savaşı bitirmek konusunda bütün emperyalistler birleştiler. Dünyayı kan deryasına çevirmeyi hedefleyen faşist savaş, ancak SB’nin kazanmaya başladığı koşulda bitirilebildi.
Sosyalist bir ülkenin müdahalesi olmadığı ya da savaş sırasında devrimler gerçekleşmediği sürece, emperyalistler kendi aralarındaki savaşları “sonsuza kadar” uzatabiliyorlar. (Tarihte 30 yıl savaşları, 100 yıl savaşları gibi çok uzun süren savaşlar vardır.) Pazarlıklar, hesaplar, tavizler doğrultusunda, bir noktada sonlanan savaş, başka bir noktadan yeniden patlayabiliyor.
Lenin’in “ya devrimler savaşları önler, ya savaşlar devrimlere yol açar” sözü çok önemlidir. I. Emperyalist Savaş’ı durduran Ekim Devrimi’dir. II. Emperyalist Savaş’ta ise sosyalist Sovyetler Birliği’nin Almanya ve tüm emperyalist sistem karşısında zaferi sözkonusudur; savaş bittiğinde dünyanın üçte biri sosyalist kampa dahil olmuştur. III. Emperyalist Savaş da ancak güçlü devrimci bir dalgayla bitirilecektir.
* * *
Özcesi bugünkü savaşın öncekilerden farklı yollardan ilerliyor ve uzuyor olmasının sebebi, değişen nesnel ve öznel koşullardandır. Bu savaşta ABD’nin “önleyici vuruş konsepti” ile savaşı başlatan taraf olması, diğer emperyalist savaşlardan en önemli farkıdır. Diğer yandan iki veya daha fazla emperyalist ülkenin birbiriyle doğrudan savaşmıyor oluşu, bu savaşın “emperyalist bir dünya savaşı” olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Sonuçta bütün emperyalistler -doğrudan ya da dolaylı- bu savaşın bir parçasıdır. Zaten birçoğu askeri birlikleri ile işgal gerçekleştirmekte ve savaşmaktadır. Ayrıca -Ortadoğu’da daha yoğunlaşmış olmakla birlikte- dünyanın dört bir yanı savaş alanıdır.
Bütün bu gerçeklerin ışığında 2002 yılından bu yana yaptığımız tespitin altını bir kere daha çiziyoruz: Bugün yaşanan, III. Emperyalist Paylaşım Savaşı’dır… Savaş, Çin’in yükselen hegemonyasını durdurmak isteyen ABD tarafından çıkarılmıştır. Ancak ABD bunu başarabilecek güçte değildir; savaş süreci bunu başaramadığının kanıtıdır.
2000’lerin başında savaş başladığında Çin ekonomik olarak ABD’den (ve dünyanın geri kalanından) daha güçlü durumdaydı; siyasi ve askeri hegemonya ise ABD’nin elindeydi. 2008 yılında yaşanan ekonomik krizi fırsata çeviren Çin, dünyanın dört bir yanındaki ülkelere düşük faizli-uzun vadeli borçlar vererek bu konumunu daha da sağlamlaştırdı, tüm dünyayı ekonomik bir ağ ile sardı. ABD’nin ekonomik gücü ise daha da geriledi. Siyasi açıdan 2010’da ABD ile Çin denge durumuna ulaşmıştı; askeri hegemonya ise ABD’nin elinde kalan son kozdu.
2019’da ise artık ekonomik ve siyasi açıdan Çin’in hegemonyası tartışma götürmez bir durumdadır. “Kuşak ve Yol Projesi” ile Asya-Avrupa-Afrika kıtalarını bir ağ gibi sarmaktadır. Askeri açıdan ABD halen güçlü görünmektedir; ancak bu yanıltıcıdır. ABD, II. Emperyalist Savaş’tan bu yana hiçbir büyük savaşı kazanamamıştır. Çin ise son dönemde peşpeşe yaptığı hamleler ile askeri alanda da bir iddiası olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin satın almak istediği ancak ABD tarafından engellenen füze savunma sistemi, yeni inşa ettiği uçak gemileri ve silahlanma konusunda kaydettiği ilerleme, Çin’in artık askeri olarak da dikkate alınması gereken bir güç olduğunu göstermektedir. Kaldı ki, Çin, doğrudan girmediği Ortadoğu savaşında, İran’ı destekleyerek de askeri gücünü test etmekte ve büyütmektedir. Bu durum, Çin’in askeri gücünün, sanılandan daha büyük olduğunu göstermektedir.
Bugünkü tablo, ABD’nin korkusunun gerçekleştiğini gözler önüne seriyor. “Önleyici vuruş konsepti” işe yaramamış; Çin’i durdurmayı başaramamıştır. Çin, ekonomik-siyasi-askeri her alanda büyüyüp güçlenirken, dünya hegemonyasını yaygınlaştırırken, ABD her üç alanda da güç kaybetmektedir.
PDD – Proleter Devrimci Duruş Devrimler Tarihin Lokomotifidir