“Süreç”te tıkanma emareleri

Kürt hareketi ile devlet arasında bir yılı aşkın süredir devam eden “süreç” yılın son günlerinde tıkanma emareleri göstermeye başladı.

“Süreç”in asıl olarak Suriye’deki gelişmelere bağlı olduğunu, sonucunu da bu gelişmelerin belirleyeceğini önceden yazmıştık. Nitekim bugün gelinen noktada tam da öngördüğümüz gibi tıkanma, Suriye üzerinden yaşanıyor.

SDG ile HTŞ arasında imzalanan “10 Mart Mutabakatı”nın şartlarının bu yılın sonunda tamamlanması gerekiyordu. Fakat öyle olmadı. Aralık ayının son günlerinde SDG ve HTŞ’nin görüştüğü ve anlaşmanın sağlandığı yönünde çıkan haberler, iki örgüt tarafından yalanlandı.

“Mutabakat”ın Aralık sonu itibarıyla tamamlanacak olması, tüm tarafların dikkatini bu günlere çekmişti. Onun için Aralık sonu ve Ocak’ın ilk günleri, “süreç”in geleceğine dair kaygıları arttıran gelişmelere sahne oldu.

Türkiye’nin Suriye içinde askeri yığınağı arttırması, Şam’a üst düzeyde çıkartma yapması; “sürecin mimarı” görülen MHP’den gelen sert açıklamalar, DEM Parti’nin 4 Ocak’ta Diyarbakır’da yapacağını duyurduğu “Abdullah Öcalan’a umut ve özgürlük” mitingini, “olumsuz hava şartları”nı gerekçe göstererek ertelemesi, başlangıçtaki iyimser havanın yerini kara bulutların kapladığını gösteriyor.

 

Türkiye’nin tehditleri

Şam’ı “su yolu” haline getiren Türkiyeli yetkililer, Aralık ayında adeta çıkartma yaptılar. 22 Aralık’ta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve MİT Başkanı İbrahim Kalın birlikte Şam’a gittiler. Suriye yönetimine destek, SDG’yi ise tehdit etmek amacıyla bir gövde gösterisi yaptılar.

Yaşar Güler ziyaret öncesi yaptığı açıklamada; “PKK-YPG-SDG olmak üzere hiçbir terör örgütünün bölgedeki faaliyetlerini devam ettirmesine ve herhangi bir oldu-bitti oluşturmasına müsaade etmeyeceğiz. Hedefimiz terör örgütlerinin tamamen tasfiyesidir” demişti. Hakan Fidan da 22 Aralık günü Şam’da gerçekleştirdiği basın toplantısında, “SDG’nin ilerleme kaydetmeye niyetli olmadığını” söyledi.

Sadece tehditle yetinmeyip Suriye’de hakim oldukları bölgelerde askeri yığınağı arttırdılar. Türk heyetinin Şam’da olduğu gün, Halep’in Kürt mahalleleri HTŞ’li güçler tarafından çevrildi ve çatışma çıktı. Çatışmalar sonraki günlerde de devam etti. SDG’ye verilen mesaj, anlaşma sağlanamazsa savaşın çıkacağıydı.

Bu konuda en dikkat çeken açıklama, “sürecin mimarı” gösterilen MHP’den geldi. Bahçeli, Öcalan’ın silahsızlanma çağrısının SDG’yi de kapsadığını belirterek, Öcalan’dan bir kez daha SDG’yi 10 Mart mutabakatına uymaya çağırmasını istedi. Öcalan da “yeni yıl mesajı” kapsamında böyle bir çağrıda bulundu. Fakat Aralık ayı bittiği halde anlaşma sağlanamadı.

Bunun üzerine MHP’li Feti Yıldız, yeni yılın ilk günlerinde (2 Ocak 2026) “verilen sürenin 2025 Aralık sonu itibarıyla son bulduğunu” belirterek, yukarıda aktardığımız Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in sözlerinden alıntı yaptı. Ve şöyle devam etti:

“ABD ve İsrail destekli SDG terör oluşumunun elebaşı Mazlum Abdi, Suriye’nin neredeyse üçte birini işgal altında tutuyor… Petrol ve doğalgaz kaynakları, tarım ve hayvancılık açısından stratejik önemde olan bu alanları örgütün kontrol altında tutması, Suriye’nin toparlanması ve kalkınması önünde en ciddi engel teşkil etmektedir.”

Böylece AKP ve MHP’nin “süreç” konusunda ayrıştığı türünden değerlendirmeler boşa düştü. Başından beri “iyi polis-kötü polis” rolünü oynayan bu partiler, Kürt düşmanlığında aynı noktada buluştuklarını bir kez daha gösterdiler.

 

 “Süreç”in pürüzleri

“Süreç”e dair ilk kilitlenme, Öcalan’ın ziyareti sırasında yaşanmıştı. Üzerinde haftalarca konuşulmasına rağmen İmralı ziyareti gecikmeli ve gizli-kapaklı bir şekilde yapıldı. AKP adına “heyet”te yeralan Hüseyin Yayman, gazetecilere İmralı’ya gitmediğini bile söyledi.

Sadece gidişi değil, sonrası da kaotik bir hal aldı. İmralı’da neler konuşulduğu “heyet” tarafından açıklanmadı. Meclis’teki komisyona bile 4 sayfalık bir özet sunuldu. DEM adına “heyet”te bulunan Gülistan Koçyiğit, bir gazeteye verdiği röportajda ziyarete dair bazı şeyleri açıkladı. Onun dışında İmralı görüşmesi hakkında bilgi verilmedi.

Komisyon adına Öcalan’ı ziyarete giden “heyet”in içinde CHP’nin yer almaması, “süreç”in gelişimi bakımından önemli bir çatlaktı. CHP son saldırıların da etkisiyle “süreç”le ilgili adımlarını temkinli atıyordu. Önceki yıllarda olduğu gibi bir başarısızlık sözkonusu olduğunda, faturanın kendilerine kesilmesini engellemeye çalışıyordu. Öcalan’ın “muhatap” alınmış olması, “süreç” bozulduktan sonra, hukuksal bir sorun haline gelebilirdi çünkü!

Bu konuda AKP-MHP de temkinliydi. Öyle ki, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, gazetecilerin sorusu üzerine, Öcalan’la yapılan görüşmeye “stenograf” gönderilmediğini, tutanaklarının meclis stenografları tarafından tutulmadığını söyledi. Görüşme MİT tarafından organize edilmişti, tutanaklar dahil görüşme tamamen MİT’in kontrolü altında geçmişti.

Böylece meclis de, meclis başkanı da herhangi bir sorumluluk üstlenmiyor, topu MİT’e atıyorlardı. Gerek siyasi partiler, gerekse meclis, bu kadar titrekti.

 

İpler geriliyor

Kürt hareketi “süreç” konusunda başlangıçta oldukça iyimser bir tutum içindeydi. Fakat zaman ilerledikçe, 10 Mart Mutabakatı için verilen sürenin sonuna doğru evrildikçe, Türkiyeli yetkililerin demeçleri de sertleşti ve durum değişmeye başladı.

Güya “süreç”in ikinci kısmına geçilmiş, devletin atacağı adımlara sıra gelmişti! “Demokratik entegrasyon”u sağlayacak “barış yasaları” çıkarılacaktı!

Devlet, Kürt hareketinin tek bir talebini dahi karşılamadı. Beklenen “infaz indirimi”nden PKK’li tutsaklara bir şey çıkmadı. Hasta tutsaklar bile serbest bırakılmadı.

Bahçeli, PKK’nin feshi karşılığında Öcalan’ın “umut hakkı”ndan sözetmişti; şimdi Öcalan için İmralı’da yeni bir yer yapıldığı söyleniyor. PKK yöneticilerine af çıkartılacağı söylenmişti, şimdi onları da Öcalan’ın yanına götürmekten bahsediyorlar. “Suça bulaşmamış” kişiler için bile “denetimli serbestlik” şartı getiriliyor.

Diğer yandan 15 yıl önce kurulan ve faaliyet gösteren HDK (Halkların Demokratik Kongresi) hakkında dava açılıyor, tutuklamalar yapılıyor; kayyum politikasına son vermek bir yana, süreleri uzatılıyor; AHİM kararlarına rağmen Demirtaş dahil Kürt siyasetçiler hapiste tutulmaya devam ediyor.

Kısacası devlet hiçbir vaadini yerine getirmediği gibi, saldırılarının hızını da kesmiyor. Onlara PKK’nin silah bırakması, kendini feshetmesi yetmiyor. “Örgütün feshinin ve bütün unsurlarıyla birlikte silah bıraktığının, örgütsel faaliyetlerden vazgeçtiğinin tespiti gerekiyor. Suriye’de de yeni yönetimle bir entegrasyon içerisinde yer alacağının görülmesi lazım” diyor, “süreç” komisyonunun da başkanlığını yapan Numan Kurtulmuş. (abç)

 

Faşizm tavize doymaz!

Faşizm bir kişiyi veya örgütü teslim almakla yetinmez, diz çöktürmek, nedamet getirtmek ister. O güne dek savundukları görüşleri terketmesi kafi gelmez; kendi saflarına geçmesini, eski görüşlerine, yoldaşlarına saldırmasını ister. Kişiliğini ezer, insani değerlerini yok eder.

Bese Hozat’ın “biz af istemiyoruz” sözüne Bahçeli’nin büyük bir hiddetle saldırması da bunu göstermiyor mu? Bahçeli “af veren de yok zaten” dedikten sonra, “bayramlık ağzımı açtırmasınlar, herkes haddini, hududunu bilsin” diyerek, en küçük bir itiraza tahammülü olmadığını ortaya koydu.

Aynı tahammülsüzlüğü, Barzani’nin Türkiye’de karşılanma biçimine de gösterdi. Bugüne kadar “makbul Kürt” olan Barzani, Suriye’de SDG’nin “ademi merkeziyetçilik” politikasına destek verdiği için olsa gerek, faşizmin saldırılarından nasibini aldı. Geçtiğimiz günlerde Neçirvan Barzani, “SDG olağanüstü bedeller ödedi; entegrasyon garantisi olmadan silah bırakmaları beklenemez” demişti.

SDG Komutanı Mazlum Abdi ise, HTŞ ile görüşmelere dair; “askeri entegrasyon, sınır kapıları ve yeraltı kaynaklarının yönetimi gibi konularda mutabakata varıldığını, ancak Suriye’nin yönetim şekli ve Suriye Kürtlerinin anayasal hakları konularında henüz yeterli ilerleme kaydedilmediğini” belirtti.

Şimdi AKP ve MHP’li yetkililer SDG’nin ABD ve İsrail ile ilişkilerini öne çıkarıp Türkiye’de emperyalizme ve Siyonizm’e olan tepkiyi SDG’ye ve Kürtlere yönlendirmek istiyor. Sanki kendileri ABD’nin işbirlikçisi değilmiş gibi… İsrail ile ilişkileri en kritik dönemlerde bile sürdürmemişler gibi…

Tabi ki, Kürt hareketinin ABD ve İsrail ile işbirliği yapmasına karşı çıkarız. Fakat bunun Kürt halkına karşı şoven saldırganlığı arttırmak için kullanılmasına da en sert biçimde karşı durmalıyız. Diğer yandan Suriyeli Kürtlerin mücadeleyle elde ettiği hakları koruması kadar doğal bir şey olamaz. Ve Suriye’de nasıl bir yönetim biçimi kurulacağına Suriye halkları karar vermelidir.

“Süreç” bitiyor mu?

Bugünden kesin bir şey söylemek erken olsa da “süreç”in en kritik evresinden geçtiğimizi söyleyebiliriz. SDG’nin Suriye yönetimine entegre olmayı reddetmesi, AKP-MHP blokunun “süreç”teki meramlarına ulaşamaması anlamına geliyor ki, öfkeli açıklamalar bunun göstergesidir.

Fakat “süreç”in arkasında duran asıl güç ABD’dir. ABD için Suriye’nin federatif ya da üniter olması önemli değildir; önemli olan her halükarda kendine bağımlı bir ülke olmasıdır. Türkiye gibi bir işbirlikçisini kaybetmek istemediğinden, onları da memnun edecek formül arayışındadır. Ama her şeyin temeli ekonomidir. Türkiye, Suriye’nin yeniden inşasında önemli bir yer kaptığı, Türk tekellerine yeni pazar alanları açıldığı oranda federatif yapıyı da kabul edebilir. Tıpkı Irak’ta yaptığı gibi… Bugün Irak Kürt Yönetimi’ne en fazla ihracat yapan ülke Türkiye’dir. Bunların başını da MHP’li patronlar çekmektedir.

Kuşkusuz tarih tekerrürden ibaret değil. Her dönemin koşulları, sonuçları da değiştiriyor. Irak’tan farklı olarak Türkiye, Suriye topraklarını işgal etti. Savaş boyunca Suriye’nin zenginliklerini gaspetti. Şimdi bu olanakları yitirmek istemiyor. HTŞ üzerinde kurduğu tahakkümle Suriye’nin tümünde söz sahibi olmaya çalışıyor. ABD’yi de bu yönden zorluyor. Pazarlık masasından en karlı şekilde kalkmanın çabası içinde. Bu doğrultuda askeri müdahale dahil her tür yönteme hazırlanıyor.

Suriye’den umduklarını bulamazlarsa, “barış” söylemleri hızla savaşa dönüşebilir. Sadece Suriye değil, İran’daki gelişmeler de “süreç”in bundan sonraki seyrini belirleyecektir. Trump’ın İran’a tehditleri, yılın ilk günlerinde yeniden başladı. ABD ve İsrail, İran’daki halk hareketini İran yönetimini devirmek için kullanma amacıyla sotada bekliyor. Burada PJAK da devreye giriyor. İran’a karşı bir savaşın başlaması durumunda PJAK’ın önemini artacaktır. Bu, Suriye’de SDG’yi daha da güçlendirir ve isteklerini ABD’ye kabul ettirebilir.

* * *

Sonuçta Ortadoğu başta olmak üzere tüm dünyada yeni emperyalist paylaşım savaşı büyüyerek sürüyor. Savaşın her evresi yeni saflaşmaları, ittifakları ve çözümleri getiriyor. Kürt sorunu uzun bir süredir bölgenin sorunu olmaktan çıkıp uluslararası bir boyut kazanmıştı. Türkiye, Kürtlerin hem coğrafi hem de nüfus bakımından en büyük olduğu ülke. Ama emperyalist hegemonya savaşının verildiği bir bölgede o da cürmü kadar yer kaplıyor.

Suriye’deki tıkanmayla birlikte “süreç” bitebilir veya buzdolabına konabilir. Ama İran başta olmak üzere bölgedeki gelişmeler, “süreç”in devamını zorlayabilir. Başından itibaren belirttiğimiz gibi, “süreç” ne Kürt ne de bölge halklarının yararına yürütülmektedir. Söylenenin aksine barışı, demokrasiyi değil, savaşı ve şiddeti arttırmaktadır. Emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin bugüne dek ezilen halklar lehine attığı tek bir adım yoktur, olamaz da. Onlar sadece kendi çıkarlarını düşünürler ve halkları o doğrultuda kullanırlar.

Halkların tek kurtuluş yolu, savaşa ve faşizme karşı birleşik mücadeleyi yükseltmek, kendi kaderini kendi eline almaktır.

Bunlara da bakabilirsiniz

Basel’de Rojava için kitleler yine sokaktaydı

İsviçre-Basel’de 26 Ocak günü Rojava için kitleler yine sokaklardaydı. Binlerce kişi saatlerce ana caddelerde yürüdü; …

İBB’de TİS süreci başlarken…

İBB’de (İstanbul Büyükşehir Belediyesi) 35 bin işçiyi ilgilendiren toplu sözleşme dönemi başlayınca, çalışanlar da sürece …

Adana’da Migros depo işçilerine ziyaret

Migros depo işçilerinin bulundukları illerde başlattıkları direniş sürüyor. Adana Ceyhan yolu üzerinde bulunan Migros deponun …