Emperyalist çatışmaların su yüzüne vurması: NATO’nun İstanbul Zirvesi

İstanbul’dan NATO geçti…

Geride, protesto eylemlerinde yaralanmış onlarca insan, atılan binlerce gaz bombası, ‘güvenlik önlemleri’ nedeniyle evlerine hapsolan işlerine gidemeyen binlerce insan bırakarak… Bir de, yine ‘güvenlik önlemleri’ nedeniyle itfaiyenin giremediği bir sokakta ölen bir çocuk!

Gövde gösterisini en abartılı bir biçimde yapabilmek, tarihi ve doğal güzellikleri emperyalistlere peşkeş çekebilmek için, bütün bir şehrin insanlarını üç gün boyunca hapsetmeye çalıştı işbirlikçi uşaklar. Emperyalistlerin yiyecekleri yemeklerden alacakları hediyelere, seyredecekleri gösterilere kadar her bir ayrıntı günler boyunca tam bir bombardımanla sunuldu televizyonlardan. Adeta alay edercesine, kitlelerin yoksulluğuyla tezat bir biçimde, lüks ve ihtişam sağanağı boşandı NATO uçaklarıyla korunan göklerden üzerimize. Ve ‘tarihin en büyük NATO protestosu’ olarak tanımlanan eylemler ile devrimciler de kendi damgalarını vurdu NATO günlerine.

 

ABD’nin Irak işgali kurumsallaşamadı

ABD emperyalizmi açısından bu zirve, diğer NATO zirveleriyle kıyaslanamayacak derecede büyük bir önem taşıyordu. ’99 yılındaki Kosova harekatından bu yana NATO’da dengelerin değişmeye başladığını görüyordu ABD. 11 Eylül sonrasında Afganistan saldırısına NATO’yu yedeklemeyi de güçbela başarabilmişti. Ancak Irak savaşı öncesinde NATO ve diğer emperyalist kurumları artık istediği gibi yönetemediğini gördü.

ABD, Irak savaşı için gereken kararı NATO’dan çıkartamayınca, restini çekmişti. NATO’yu da BM’yi de yok sayarak, üstelik de bunu son derece kendine güvenli ve emin bir havayla yaparak, kendi başına Irak işgaline girişti. Irak’ta işler sarpa sardığında ise, yeniden bu kurumlara başvurmaktan başka çaresi kalmamıştı. Ve bugün, Irak işgalinin üzerinden bir yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra ABD, NATO’nun yardımını istemek zorunda kaldı.

Irak savaşı beklediği gibi gelişmemişti. Iraklılar ABD işgalcilerini çiçeklerle karşılamamış, kitleler hemen Saddam’a karşı ayaklanmamıştı. Daha da önemlisi, sonrasında direniş her geçen gün büyümüş, kitleleri içine çekerek boyutlanmıştı. Bir yıl boyunca, bırakalım işgali kurumsallaştırmayı, tersten, her geçen gün işgalciler daha fazla zora girmeye başladılar. Yeni kurulan Irak ordusuna katılmak için sıraya girenlerden kukla hükümetin bakanlarına, işgal askerlerinden Irak’a ekonomik gerekçelerle gidenlere kadar hiç kimsenin ‘can güvenliği’ yoktu. Direniş kendi içinde güçlenerek, kendi değerler sistemini ve mücadele biçimlerini yaratarak büyüdü. Hatta, uzun yıllardır düşmanca ilişkiler içinde olan Şii ve Sünni’lerin, işgal karşıtlığında birleşmeleri de, direnişin bir başka kazanımı oldu. Geride ABD’yi desteklemek adına işbirlikçi Kürt yönetimlerinden başka bir şey de kalmadı.

NATO zirvesinin hemen öncesinde Powell’in yaptığı ‘Direniş bizim için artık ciddi sorun teşkil ediyor’ açıklaması, ABD’nin geldiği durumu ve bir yıl önce umursamıyormuş gibi davrandığı diğer emperyalistlerin yardımına ne kadar büyük bir ihtiyaç duyduğunun en somut kanıtı.

 

Irak’ta ‘yetki devri’

İşgalin üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, ABD emperyalizmi, yönetimi kukla hükümete devretti. Devir töreni resmi olarak 30 Haziran belirlenmişti. Ancak bu, iki gün öne alınarak NATO zirvesinin başlangıç günü olan 28 Haziran’da gerçekleştirildi.

ABD emperyalizminin bu ‘yetki devri’ oyunu, birden fazla amaç taşımaktadır. En başta ‘işgalci’ kimliğinden kurtulacaktır. Irak’ı işgal etmiş olan bir güç olmaktan, Irak hükümetinin isteğiyle orada kalan bir güç olmaya geçişin, hukuksal olarak kendisini rahatlatacağını düşünmektedir. Ancak bu beklentisi gerçekçi değildir. Yeni hükümetin kukla bir hükümet olduğu da, ABD’nin bu amacı da son derece çıplak bir gerçektir. Ne diğer emperyalist ülkeler bu maskeye aldanarak bugüne kadar onaylamadıkları işgali onaylayacaklardır, ne de direnişçiler bu göstermelik hükümeti tanıyacaktır. Yeni hükümetin ilk icraat olarak Saddam’ı yargılaması bile bu meşruiyeti sağlama, Saddam’ın suçları üzerinden kitlelerin sempatisini kazanma amaçlıdır. Ancak bunlar boşuna atılmış adımlardır. Yeni hükümetin üzerinde ‘Made in USA’ etiketi son derece büyük ve şatafatlı bir biçimde durmaktadır.

Zaten bu ‘yetki devri’nin ne kadar anlamsız bir yakıştırma olduğu icraatlardan da bellidir. Saddam, ABD’nin gözetiminde tutulmakta, ABD barosuna kayıtlı bir hakim tarafından yargılanmaktadır. Askeri işler-güvenlik gibi konular yine ABD’nin denetiminde yürütülmektedir. Petrol Bakanlığı gibi Irak’ta emperyalistler açısından en önemli kurumun da ABD’nin denetiminde kalacağı daha devir gerçekleştirilmeden önce belirlendi, şu ana kadar bunun aksi bir açıklama da yapılmadı. Kukla hükümet bakan atamak, bütçe yapmak gibi yetkilere göstermelik olarak sahip, ancak bu kararların hiçbirinin ABD’den bağımsız alınamayacağı ortada. Uzun dönemli kararlar alması ise yasak. Keza, Irak’taki yabancı askerler üzerinde de herhangi bir söz hakkı bulunmuyor. Yani ABD emperyalizmi, Irak’taki bütün ipleri daha hala kendi elinde sımsıkı sarılmış olarak tutmaktadır.

Irak’ta devredilen tek şey göstermelik bir isimdir. Bir de ‘sömürge valisi’ Paul Bremer’in Irak’tan ayrılması sözkonusudur. Ancak Irak’ta açılan ABD büyükelçiliği, bu boşluğu hemen doldurmuştur. Irak’taki büyükelçilik, ABD’nin dünya genelinde kurmuş olduğu en büyük dış temsilciliğidir. Hem 3000 kişilik çalışanı, hem de yetkileriyle, zaten büyükelçilikten çok ‘sömürge valiliği’ yürütecek bir yapıdadır. Bina olarak Cumhuriyet Sarayını kullanacak oluşu da işin görsel yanını oluşturmaktadır. Yeni büyükelçi John Negroponte, Vietnam’dan Honduras’a kadar uzanan son derecek kanlı ve kirli bir geçmişe sahip. Birçok ülkede ölüm mangalarını, komşu ülkelerde yürütülen kontra savaşlarını doğrudan yönetmiş, kontra faaliyetlerinin ve katliamların içinde doğrudan yer almış bir isim.

Bu ‘yetki devri’nin belirlenen günden iki gün önce gerçekleşmesinin amacı ise, NATO’dan Irak’la ilgili taleplerin ABD’nin ağzından değil, ‘Irak hükümeti’nin ağzından yapılması.

NATO üyesi 26 ülkeden 16’sının Irak’ta askeri gücü var. Ancak buna rağmen, ABD emperyalizmi, NATO’dan istediği kararları çıkartamayacağının farkında. Bu nedenle hem Irak’la ilgili taleplerini en geriye çekerek, hem de bu talepleri ‘Irak hükümeti’nin ‘resmi’ talepleri haline getirerek biraz daha avantajlı konuma geçmek istedi. Böylece, yeni hükümetin de, kendisinin bundan sonraki konumlanışının da biraz daha meşruluk kazanmasını sağlamaya çalıştı.

 

Zirveden çıkan kararlar

Zirve çok büyük tantanalarla, bir ‘dönüm noktası’ olacağı propagandasıyla başladı. Ancak Irak askerlerinin eğitimin yapılması, Afganistan’daki görev alanının genişletilmesi gibi son derece sınırlı kararların çıkmasının yanında, 11 Eylül’den bu yana nakarat haline getirilen ‘teröre karşı ortak mücadele’ söylemlerinin bir kere daha altının çizilmesinin ötesine geçilemedi.

Aslında bu zirve, yaklaşık on gün kadar önce ABD’de toplanan G-8 zirvesinde alınan kararların teyit edilmesi ve resmileştirilmesinden başka bir anlam taşımıyordu. Orada, doğrudan emperyalistler arasında ve en üst düzeyde kıran kırana yürütülen pazarlıklar sonucunda NATO zirvesinin gündemi de belirlenmişti. Zaten iki günlük İstanbul Zirvesi’nin ilk gününde, topu topu birkaç saat süren bir oturumdan sonra sonuç bildirgesinin yayınlanması, zirvenin ne kadar göstermelik toplandığının, tüm kararların birkaç emperyalist tarafından alınıp, diğer ülkelere bunların dikte ettirildiğinin göstergesi oldu.

Zirvede en tartışmalı konu, Iraklı asker ve polis güçlerin eğitimi üzerineydi. ABD’nin isteği, NATO üyesi ülkelerin, NATO bayrağı ve ismi altında Irak’a gelerek oradaki güçleri eğitmesiydi. Fransa ve Almanya ise buna kesin olarak karşı çıktılar. Bu tartışma, aynı zamanda ABD’nin Irak işgalinin NATO tarafından tanınması, onaylanması ve meşrulaştırılması anlamına geliyordu. Sonuç olarak ABD’nin isteği kabul edilmedi. İsteyen NATO ülkesi Irak’ta, isteyen ise başka bölgelerde Iraklı güçleri eğitebilecek, ancak bu NATO bayrağı altında yapılmayacak. Ve bu iki ülke arasındaki ikili anlaşmalarla belirlenecek. Yanısıra, ABD yaklaşık 120 bin kişilik asker ve polisin eğitilmesini istiyordu, bu da sadece subaylarla sınırlı tutuldu.

Fransa, Almanya, Yunanistan ve Belçika ise kesin olarak Irak’ta asker eğitmeyeceklerini açıkladılar. Ancak bu durum, bu ülkelerin Irak’a uzaktan baktığı, bölgeyi tümüyle ABD’ye terkettiği anlamına da gelmiyor. Mesela Almanya, uzun bir zamandır Birleşik Arap Emirlikleri’nde Iraklı güçlerin eğitimini yaptırıyor, bunu daha da geliştireceğini açıklıyor.

Zirvedeki tartışmalı durum, Türkiye’ye açıkça bu konuda bir görev verilmesini engelledi. Ancak yine de Irak Dışişleri Bakanının ağzından, asker eğitimi için Türkiye’nin Irak’a gitmesinin istenmesi, Türkiye’yi Irak savaşına sokma konusundaki beklentilerin devam ettiğini gösteriyor. Zirve öncesinde Bush ile Erdoğan arasında yapılan görüşmelerdeki gizli pazarlıklarda da bu konunun konuşulmuş olduğunu tahmin etmek zor değil. Ancak Türkiye, hem NATO zirvesini protesto eylemlerinin beklenenden daha büyük ve daha militan olmasının, hem de Almanya ve Fransa’nın ABD’ye açıktan tavır koymasının etkisiyle, şimdilik bunu yapmaya niyetli görünmüyor. Türkiye, yine zirveden çıkan bir başka karar olan Afganistan’da NATO’nun görev alanının genişletilmesi konusunda görev almakla yetiniyor.

Zirvede Afganistan’da görev genişletilmesi ve daha fazla asker gönderilmesi ise fazla tartışılmadan kabul edilen bir karar oldu. Ancak Afganistan’da da direnişin büyümesi, oradaki yönetimi de zora sokuyor.

ABD’nin, Kuzey Afrika’dan başlayıp Ortadoğu’yu da içine alan bir biçimde Çin sınırına kadar uzanan bölgede kendi hegemonyasını geliştirmeyi hedeflediği Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ise, kapalı kapılar ardında konuşuldu ve sonuçları basına yansıtılmadı. Zaten bu proje, ABD tarafından ilk haline göre epeyce değiştirilmiş ve ‘demokrasi’, ‘iç dinamikler’ vb. söylemlerle daha kabul edilebilir hale getirilmeye çalışılmıştı. İsmi ve makyajı değiştirilmiş olmakla birlikte, projenin içeriği ve amacı değiştirilmemişti. Zirvenin genel havasına baktığımızda, ABD’nin diğer istekleri gibi bunun da çok fazla kabul görmediğini söylemek mümkün. Ancak bu durum, ABD’nin bundan vazgeçmesi anlamına gelmiyor elbette. ABD, elindeki olanakları güçlendirerek, kendi başına bu yönde adımlar atmaya devam edecektir.

11 Eylül’den buyana, hemen hemen her emperyalist toplantı ve kararın vazgeçilmez nakaratı ‘teröre karşı mücadele’ bu zirvede bir kere daha yinelendi. NATO’nun dünyanın herhangi bir yerinde, terör tehdidine karşı ortak mücadele etmesi üzerine kararlar alındı. Emperyalistler elbette ki, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da, sistemlerini bir biçimde tehdit eden kitle hareketlerine karşı tüm güçleriyle harekete geçecek ve bastırmaya çalışacaklardır.

Diğer taraftan, ne kadar birlik beraberlik lafazanlığı yapılırsa yapılsın, bugün bütün emperyalist ülkeler, kendi askeri konseptlerini yeniden oluşturuyorlar. Bu dönem, söylemde ‘ortaklık’ laflarının çokça edildiği, gerçekte ise, tüm emperyalistlerin kendi hegemonya alanlarını büyütmek, yeni emperyalist savaşta kendine düşecek payları artırmak için uğraştığı bir dönemdir. Zirve sonuçlarından da görüldüğü gibi, emperyalistlerin çıkarlarının ortaklaştırılması sözkonusu değildir.

 

ABD beklentilerini alamadı

Öncelikle, zaten ABD’nin bu zirveye, çok da bir şey beklemeden geldiğini söylemek gerekiyor. Aslında ABD, NATO ve BM gibi, doğrudan kendisinin kurduğu ve onyıllar boyunca kendi denetiminde çalıştırdığı kurumlardan, 11 Eylül’den bu yana kendi istediği kararları çıkarmakta zorlanıyor. NATO zirvesinden önce toplanan G-8 zirvesinde ve son dönem emperyalist ülkeler arasında kurulan tüm ilişkilerde, Irak konusu tekrar tekrar gündeme geldi. Bu görüşmelerde ABD, diğer ülkeleri Irak işgaline dahil etmek için ne kadar hamle yapsa da, planları tekrar değiştirse de, sonuç olarak diğer ülkeleri ikna edemedi.

Diğer emperyalistler, ABD’nin, saplandığı Irak batağında daha da dibe vurmasını, gerek kendi ülkesinde gerekse dünya genelinde kitleler karşısında daha fazla güç ve prestij kaybetmesini istiyorlar. Bu nedenle, ondan gelen talepleri ya en geriye çekerek kabul ediyor, sonra da sürüncemeye bırakıyor; ya da net bir biçimde reddediyorlar. Bir taraftan Irak’taki petrol pastasını tek başına yemeğe kalkan, üstelik de bunu orada çıkarı olan diğer emperyalistleri by-pass ederek gerçekleştireceğini düşünen, ABD emperyalizmini cezalandırmış oluyorlar. Bir taraftan da, kaçınılmaz bir biçimde yaklaşan yeni emperyalist savaşın sonraki aşamalarına, ABD’nin daha fazla zayıflayarak ve güç kaybederek girmesini sağlamaya çalışıyorlar.

ABD emperyalizmi ise, savaşın yeni aşamalarına geçebilmek için bugüne kadar pek çok hamle yaptı. İsrail’in Suriye’yi bombalamasından, İran’ın nükleer silahlarını bahane etmeye kadar pek çok yolu kullanmaya çalıştı. Bir taraftan da yüzüne taktığı demokrat maskesiyle BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) gibi müdahaleci politikalar üretmeye, bunları dışındaki güçlere kabullendirmeye girişti. Ancak istediği kadar hızlı ilerleyemediği, atmak istediği adımların bir taraftan kitlelerin tepkileri, diğer taraftan emperyalistlerin mekanizmaları ile yavaşlatıldığı ya da engellendiği ortada. Ancak kesin olan şey şu; emperyalistler, sömürgecilik tarihi boyunca edindikleri tecrübeleri kullanarak, yeni paylaşım savaşını keskinleştirmeye devam edecekler.

 

 

***

TİKB(B) Programı Bölüm V, Madde 22

Emekçi kitleler ve proletarya üzerindeki emperyalist boyunduruk parçalanacaktır. Emperyalistlere ait her türlü askeri üsler, üretim alanları, sivil kurumlar vb. koşulsuz olarak derhal el konulacak ve halk demokrasisi devletinin mülkiyetine geçirilecektir. Eski devlet mekanizması içinde imzalanan her türlü anlaşma, borçlar, faizler, köleleştirci imtiyazlar iptal edilecektir. Gizli anlaşmalar açığa çıkarılarak kitlelere teşhir edilecektir.

Bunlara da bakabilirsiniz

1 Mayıs Alanı Taksim’dir ENGELLENEMEZ!

Türkiye’de uzun yıllardır 1 Mayıslar meydanlarda kutlanıyor. 1977 1 Mayısı’nda Taksim Meydanı’nda yapılan kutlamalarda 34 …

Hapishanelerdeki hak gaspları

Mart ayı içinde polis operasyonları ve yapılan eylemlerde yeni tutuklamalarla hapishanelerdeki devrimci tutsakların sayısı artmış …

tarihimizson

Geleceğimizin köprüsü tarihimiz

2 Nisan 1948-Sabahattin Ali öldürüldü Savaş yıllarının yoksulluğu içinde okuyarak öğretmen olan Sabahattin Ali, 1932 …